11.10.2018

 

Buzağılarda Salmonellosis

 

Salmonellosis (Salmonelloz) tüm sıcak kanlı hayvanlarda görülebilen, insanlara bulaşma potansiyeli olan, yüksek oranda bulaşıcı, ölümcül bir hastalıktır.  Hastalık etkeni Salmonella adı verilen gram negatif bir bakteridir.

Salmonelloz buzağılar için çok tehlikeli bir hastalık olup, tüm dünyada buzağılar yönünden başlıca sağlık ve hayvan refahı sorunu olarak kabul edilir.

Buzağılarda görülen Salmonellosis etkenleri Salmonella typhimurium, S.newport ve Salmonella dublin ( Salmonella enterica, Subspecies enterica serovar dublin) olarak bilinmektedir.

Hastalık buzağılarda 2-12 haftalık yaşlarda (14-84 günlükken) görülür.

Bağırsak yangısı, şiddetli ishal, dizanteri tarzında ishal, sancı, yüksek ateş, durgunluk, hızlı zayıflama şeklinde ortaya çıkar.  Aşırı su kaybı, koma, mikroorganizmanın ve toksinlerinin kana karışması ile birlikte durum ölüme kadar gidebilir.

İshal kötü kokulu, kanlı, pıhtılı, sümüksü halde olur.  Dışkı çoğunlukla gri renkli ishal şeklinde olduğu gibi, taze kan izleri de görülür.

Hastalık zatürre ile kombine olabilir.  Ölmeyen buzağılarda öksürük süreğen hale gelebilir.

Bazı buzağılarda eklem yangısı ve beyin zarı yangısı da görülebilir.

Sürüde yavru atma, erken doğum, ölü doğum, zayıf, yaşama gücü olmayan buzağı gibi vakalar görülüyorsa Salmonelloz akılda bulundurulmalıdır.

Hastalık stres, kalabalık, sıkışık ortamlar, kötü havalandırma gibi koşullarda ortaya çıkar.

Nakliye, besleme hataları, besin maddeleri eksiklikleri hastalığı tetikler.

 

 

 

 

Salmonelloz akla gelebilecek her türlü yolla bulaşır ve yayılır.

Asıl bulaşma yolu fekal- oral yoldur. Yani dışkı-ağız yoluyla bulaşma hastalığın yayılmasında başlıca rolü oynar.

Bunun yanı sıra ağız ve burun akıntıları, ağız sütü, süt, başıboş kedi ve köpekler, kemiriciler, yabani hayvanlar, sinekler, kuşlar ve insanlar hastalığı bulaştıran, yayan sebepler arasında sayılabilir.

İçirme sondaları, biberonlar, giysiler, çizmeler, malzeme ve ekipmanlar, gübre taşıyıcıları, kovalar yayılma sebebidir.

Bulaşık yem hammaddeleri, yemlik ve suluk yayılmada rol oynar.

Mikroorganizma toprakta, tozda, suda, nemli ortamlarda 4-5 yıl canlı kalabilir.  Hava yoluyla da bulaşabilir.  Donma halinde; -40C nin altında Salmonella bakterisi ölür.  Antiseptiklerin birçoğu mikrobu öldürür.

Mikroorganizma iç organlara, lenf yumrularına yerleşerek hayvanların taşıyıcı olmasına yol açar.

Enfekte sürülerden bilmeden alınarak getirilen hayvanlar, sağlıklı sürüye hastalığı da taşımış olur.

Sürüde koşullar kötüyse, nemli, kötü havalandırmalı, kapalı, kalabalık, sıkışık barınaklarda uygun nemi ve pH aralığını bulduğunda Salmonella bakterisi hızla çoğalır.

Hayvanlar arasında belirti göstermeyen, subklinik (gizli) vakaların olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Hastalığın yayılmasında ve şiddetlenmesinde en önemli etkenin kötü çevresel koşullar, sürü yönetimindeki aksaklıklar olduğu bilinmelidir.

Salmonelloz tedavisi mümkündür.  Antibiyotikler, ağızdan ve damardan verilen sıvılar ile hastalar tedavi edilebilir.  Tedaviye erken başlamak, hızlı ve etkin bir tedavi yapmak şarttır.  Uzayan tedavilerin antibiyotik direnci, yararlı bakterilerin yok olması, işkembe ve abomasumda mantar enfeksiyonlarına yol açması gibi sorunlar oluşturacağını göz önüne almak gerekir.

 

Hastalığın yurtdışında aşısı vardır.  Buzağılar için, mikroorganizma tesbiti ile, otovaksin (özaşı, çiftliğe özel veya bölgeye özel aşı) yapılabilir.

Salmonellozda korunmanın temeli “Kuru ve Temiz” ilkesine dayanır. Bilinen tüm  biyogüvenlik önlemleri eksiksiz alınmalıdır. Buzağıların direncini kırabilecek stres faktörlerinin düzeltilmesi şarttır. İyi havalandırma, konfor , buzağıların erginlerden ayrı tutulması, hastalık şüphesinde derhal hastaların sağlıklılardan ayrılması , ağız sütünün ve sütün pastörize edilerek kullanılması alınacak diğer önlemlerdir.

Hastalık bir eradikasyon ve biyogüvenlik protokolü ile sürüden uzaklaştırılabilir.

Test yaparak hastalıklı olanların tesbiti ve sürüden çıkarılmaları ile sonuç başarılı olabilir.

İshal ile seyreden hastalıklar birbiriyle karışabilir. Hastalığın zoonotic potansiyeli olduğu yani insanlara bulaşacağı bilindiğinden, çiğ sütün insan tüketiminde kullanılmaması gerekir.

 

 

11.09.2018

 

                                                                                                                                             Tahir S. Yavuz

      Veteriner Hekim

 

İthalata İhtiyacımız Olmamalı

 

Ülkemizdeki kırmızı et açığını kapatmak üzere ithalat yapıyoruz.  İthalata ihtiyacımız olmayacak şekilde üretim modelleri geliştirmeliyiz.

İthalatın yarattığı ve yaratacağı sorunları sıralamaya gerek yok.

Elden gelenle öğün olmayacağını, taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini, başkaları değil, bizim atalarımız söylemişler.  Artık bize kırmızı et sağlayan besicilerimizin heveslerini kıracak davranışlardan vazgeçmek ve iç dinamiklerimizi harekete geçirmek için birşeyler yapmalıyız.

Büyükbaş hayvancılıkta alınacak olan önlemler etkisini ancak zaman içinde gösterir. Önlemlerin alınmasına hemen başlansa iyi olur.

Bir şeye karşı çıkınca; alternatifini de ortaya koymak gerekir.

Ülkemizde besicilere hammadde sağlayan, besicilere besiye uygun dana sağlayan bir sistem yoktur.  Besicilere dana temini tamamen rastlantısaldır.  Biz süt sığırcılığı işletmelerinin erkek danalarını besiye alırız.  Planlı bir biçimde besiye uygun dana yetiştirmek için ABD’de uygulanan cow and calf (inek-buzağı) sisteminin ülkemizde de uygulanması gerekmektedir.  ABD’de 100 bin, 200 bin başlık birçok feed-lot (besi yeri) bu sistemle dolmaktadır.

Cow and calf (inek-buzağı) sistemi besiciliğimizin, dolayısıyla kırmızı et pazarımızın eksik halkasıdır.  Halkayı tamamlamak için, en azından kırmızı et ihtiyacımızın yüzde 20’lik kısmını bu yöntemle elde etmeliyiz.

Yöntem etçi ırklarla melezleme yaparak, sürekli F1 melezi elde etmeye dayanır.  Daha çok et, daha hızlı canlı ağırlık artışı, daha iyi yemden yararlanma ancak bu şekilde elde edilebilir.  Böyle bir sistemle kemik değil, et üretiriz.

 

 

 

 

 

Bizim kemiğe değil, ete ihtiyacımız var.  Heterozigot melezleme ile elde edilen Hibrid Vigor’lar ile çok başarılı besicilik yapmak mümkündür.

Fakat ortada süt olmayacağı, sütü yavruların emerek ete çevireceği bilindiğinden devletin desteğine ve yol göstericiliğine gerek vardır.

Bu yapılmazsa kendi kırmızı etimizi hiçbir zaman temin edemeyeceğiz.  İç dinamiklerimizi harekete geçirmek ve ithalata gerek duymayacak hale gelebilmek için bu yönde çaba göstermemiz şarttır.

 

                                                                                                                                  28.09.2018

 

Buzağılarda Su Zehirlenmesi

 

Buzağıların ani ve aşırı miktarda su içmelerinden kaynaklanan bir hastalıktır.  Uzun süre önünde su olmayan, susamış dana ve buzağıların birdenbire, çok miktarda su içmeleri “su zehirlenmesi” ne sebep olur.

Buzağıların sütten kesme döneminde bu duruma daha sık rastlanılır.

Sorunun en önemli belirtisi kan işeme’dir.

Aşırı su içen buzağı ve danalarda soğuk hava, soğuk su gibi etmenler hastalığın belirtilerinin şiddetlenmesine yol açar.

Kan işeme ile birlikte vücut ısısı düşer, nabız, solunum hızlanır ve yüzlek bir hal alır.

Burnun her iki deliğinden köpüklü akıntı gelir.

Salya akıntısı, sık işeme, titreme, kasılma, halsizlik, boynun arkaya veya yana doğru kasılması görülebilecek diğer belirtilerdir.

Hastalık elektrolit dengesizliği (mineral tuzlarının kaybı), alyuvarların parçalanması, aşırı kansızlık, durgunluk, yatar pozisyon ve bunlara bağlı olarak ölüm ile sonuçlanabilir.

Su zehirlenmesinde belirgin olarak tuz (sodyum ve klorür) kaybı söz konusu olacağından sinirsel belirtiler öne çıkar.  Böbrek ve karaciğerde bozukluklar, akciğer ve beyinde ödem söz konusu olur.

Karnın genişlemesi ve gergin bir hal alması belirgindir.

 

 

 

 

Kan işeme Babesiosis ve Leptospirosis hastalıkları ile karışabilir.  Bu yüzden buzağı ve danalarda görülen kan işemelerde “su zehirlenmesi”nin akılda bulundurulması yerinde olur.  Çünkü erken müdahale ile ölümler önlenebileceği gibi, tedavi de kolaylıkla yapılabilir.

Aşırı tuz kaybı ve ödemler olduğu için tedavi bu yönde sürdürülür.

Tuzlu serum ve idrar söktürücü ilaçlar ile tedavisi mümkündür.

Ayrıca veteriner hekimin gerekli göreceği destek tedavileri ile olumlu sonuç alınır.

Şüpheli hallerde ilk iş olarak dana ya da buzağıların önlerinden su kaldırılır. Suya ulaşımları engellenir.

Kan işeme ile karşılaşıldığında böyle bir sorun olabileceğini bilmek, babesiosis ve leptospirosis dışında da kan işeme olabileceğini akılda tutmak yararlı olur.

Çünkü başka hastalıklarla ilgili olarak oyalanıp, zaman kaybedildiğinde beyin, böbrek, karaciğer, akciğer bozuklukları şiddetlenir ve durum buzağı kaybı ile sonuçlanabilir.

 

 

 

 

28.09.2018

 

BUZAĞILARDA IKINMA

 

Buzağıların ıkınması hayvanı olduğu gibi, sahiplerini de çok üzen bir durumdur.  Sorunun çözümü için öncelikle doğru teşhis ve ona göre tedavi yapmak gerekir.  Çünkü ıkınma bir belirtidir.

Ikınma birçok hastalığın ya da bozukluğun belirtisi olarak görülür.  Hiçbir zaman tek başına bir belirti değildir.  Başka belirtilerle birlikte ortaya çıkan ve diğer belirtilerle birlikte değerlendirildiğinde doğru teşhis konulabilir.

Yeni doğmuş bir buzağıda ıkınma gözleniyorsa, derhal arkasına bakmak gerekir.  Doğmasal anormallik olarak bazen dışkı deliği şekillenmiyor (Atresia ani).  Bu yönden durum kontrol edilmeli.  Böyle bir anormalliğin çözümü cerrahidir.  Veteriner hekim cerrahi yöntemle anüsü açabilir.

Ikınma belirtisi ile karşımıza çıkabilecek hastalıklar; Koksidiyoz, nekrotik bağırsak yangısı, Kurşun zehirlenmesi, Kripto enfeksiyonu, tetanoz, salmonellosis, kış ishali, karaciğer kelebekleri, karaciğer apsesi ile kombine sarılık, karaciğer bozukluğu ile ilgili beyin hasarı (HE= Hepatik Ensefalopati), böbrek yangısı, rektumun tahriş olması, kanlı bağırsak hastalığı, aşırı miktarda bağırsak kurdu istilası, özellikle kahverengi kurt denilen ostertagiaların bağırsakta bulunması, kabızlık.

Görüldüğü gibi ıkınma bize birçok hastalığı işaret etmektedir.

Başka belirtilerle ve gerekirse laboratuvar muayeneleriyle birleştirilerek teşhise gidilmelidir.

 

 

Yukarıdaki ıkınma ile seyreden hastalıkları kısaca gözden geçirelim.

Koksidiyoz ve Kripto bağırsaklardaki protozoan parazitlerdir.

Koksidiyozda ıkınma koyu renk dışkı, kanlı ishal ve susuzluk belirtileriyle birliktedir.

Tetanoz akılda bulundurulmalıdır.  Buzağılarda göbek kordonunun dezenfekte edilmemesi sonucunda ortaya çıkabilir.

Hepatik Ensefalopati Karaciğerin hasarı, buna bağlı olarak temizleme görevini yapamaması sonucunda zararlı atıkların, özellikle de amonyağın kana karışarak beyne ulaşması ile ilgili bir bozukluktur.  Ikınma sinirsel belirtilerle, saldırganlık ve körlükle birlikte olabilir.

Nekrotik bağırsak yangısı (nekrotik enteritis) E. coli ile Klostridyum perfringens mikroorganizmalarının birlikte oluşturdukları bir enfeksiyondur.

Çok kesin olmamakla birlikte etkenlerin bu iki mikroorganizma olduğu tahmin edilmektedir.

Atık akülerle temas eden hayvanlarda Kurşun zehirlenmesi olabileceği bilinmelidir.

Kanlı bağırsak hastalığında küflü yem veya silajdan gelen toksinlerle Klostridyum perfringensin beraberce hastalık yapabileceği unutulmamalıdır.

Ikınma diğer belirtiler de göz önüne alınıp, kesin teşhis konulduğunda uygun tedavi ile giderilebilir.

 

                                                                                                                                  28.09.2018

 

Buzağılarda Su Zehirlenmesi

 

Buzağıların ani ve aşırı miktarda su içmelerinden kaynaklanan bir hastalıktır.  Uzun süre önünde su olmayan, susamış dana ve buzağıların birdenbire, çok miktarda su içmeleri “su zehirlenmesi” ne sebep olur.

Buzağıların sütten kesme döneminde bu duruma daha sık rastlanılır.

Sorunun en önemli belirtisi kan işeme’dir.

Aşırı su içen buzağı ve danalarda soğuk hava, soğuk su gibi etmenler hastalığın belirtilerinin şiddetlenmesine yol açar.

Kan işeme ile birlikte vücut ısısı düşer, nabız, solunum hızlanır ve yüzlek bir hal alır.

Burnun her iki deliğinden köpüklü akıntı gelir.

Salya akıntısı, sık işeme, titreme, kasılma, halsizlik, boynun arkaya veya yana doğru kasılması görülebilecek diğer belirtilerdir.

Hastalık elektrolit dengesizliği (mineral tuzlarının kaybı), alyuvarların parçalanması, aşırı kansızlık, durgunluk, yatar pozisyon ve bunlara bağlı olarak ölüm ile sonuçlanabilir.

Su zehirlenmesinde belirgin olarak tuz (sodyum ve klorür) kaybı söz konusu olacağından sinirsel belirtiler öne çıkar.  Böbrek ve karaciğerde bozukluklar, akciğer ve beyinde ödem söz konusu olur.

Karnın genişlemesi ve gergin bir hal alması belirgindir.

 

 

 

 

Kan işeme Babesiosis ve Leptospirosis hastalıkları ile karışabilir.  Bu yüzden buzağı ve danalarda görülen kan işemelerde “su zehirlenmesi”nin akılda bulundurulması yerinde olur.  Çünkü erken müdahale ile ölümler önlenebileceği gibi, tedavi de kolaylıkla yapılabilir.

Aşırı tuz kaybı ve ödemler olduğu için tedavi bu yönde sürdürülür.

Tuzlu serum ve idrar söktürücü ilaçlar ile tedavisi mümkündür.

Ayrıca veteriner hekimin gerekli göreceği destek tedavileri ile olumlu sonuç alınır.

Şüpheli hallerde ilk iş olarak dana ya da buzağıların önlerinden su kaldırılır. Suya ulaşımları engellenir.

Kan işeme ile karşılaşıldığında böyle bir sorun olabileceğini bilmek, babesiosis ve leptospirosis dışında da kan işeme olabileceğini akılda tutmak yararlı olur.

Çünkü başka hastalıklarla ilgili olarak oyalanıp, zaman kaybedildiğinde beyin, böbrek, karaciğer, akciğer bozuklukları şiddetlenir ve durum buzağı kaybı ile sonuçlanabilir.

 

 

Hayvanlardan insanlara geçebilecek olan hastalıklara zoonoz adı verilir.
Zoonozlar listesinde yer alanlar: Bakteriler, Mantarlar, Virusler, Protozoalar, Helmintler. 

Bazı Zoonozlar: Kuduz, Toxocara canis, Trichopytosis-Kellik-Ringworm, Echinococcosis (Echinococcus granulosus), Bordetella henselae, Tuberculosis, Brucellosis, Camplyobacter jejuni, Listeriosis, Lyme disease, Leptospirosis, Anthrax (Şarbon), Taenia saginata-cysticercus bovis, Salmonellosis, Psittacosis, Yersiniosis, Tularemi, Hantavirus, Leichmaniasis, Erlichiosis, Ruam, Toxoplasmosis. 

3285 Sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanununa Göre İhbarı Mecburi ZOONOZ Hastalıklar: Sığır Tüberkülozu, Sığır brusellozu, Sığırların süngerimsi beyin hastalığı (BSE), Anthrax, Kuduz, Koyun-Keçi Brusellozu, Ruam (Mankafa Hastalığı). 

Bovine Spongiform Encephalopathy (BSE) (Deli İnek Hastalığı)’na Benzeyen Diğer Hastalıklar: Koyunlarda Scrapie, Geyiklerde Kronik Zayıflama Hastalığı, Minklerde TME (Transmissible enselopati), İnsanlarda Kuru ve GSS (Gertsmann-Straussler-Scheinken Sendromu), İnsan ve Maymunlarda CJD (Creutzfeldt-Jacob Disease), Kedilerde FSE (Feline Spongiform Encephalopathy). 

Pet’lerin Sebep Olabileceği Bazı Hastalıklar: Kuduz, Kist hidatik (E. granulosus, E. multilocularis), Microsporum canis (dermatophytosis-mantar hastalığı), Leptospirosis, Leichmaniasis, Erlichiosis, Toxoplasmosis, Lyme Disease, Psittacosis (ornithosis-papağan humması), Campylobacteriosis, Larvamigrans visceralis (Toxocara canis, Toxocara mystax), Larvamigrans cutanea (Anchylostoma caninum), Giardiasis, Cryptospoidiosis, Salmonella enteritidis (Salmonellosis), Dermatitler (Pire ve diğer dış parazitler), Pasteurella multocida (Köpek ısırıkları ile bulaşma), Dirofilariosis. 

KUDUZ
ETKEN: 
Virustur. Balık ve yılanlar gibi soğuk kanlı hayvanlar dışında, tüm sıcak kanlı hayvanlarda görülen, kesinlikle öldürücü bir hastalıktır,  
KULUÇKA SÜRESI: 
Ortalama 3-8 haftadır. Isırık yerine göre daha kısa veya çok uzun olabilir.  
BULAŞMA:
 ısırık, konjunctiva ve mukozalara temas, açık yaralara salyanın teması veya damlacık halinde yayılan salya (aerosol yol).  
KÖPEKLERDE KLİNİK BULGULAR:
 Davranış değişiklikleri; saldırganlık, uyarılara hassasiyet, katı cisimleri ısırma, hayali cisimlere saldırma, ileri safhada; yürüme bozuklukları, çenede felç, salyayı tutamama, solunum durması ve ölüm. 

Ölüm, genellikle ilk belirtilerden sonraki 1 gün ila 1 hafta arasında görülür.  
Kuduzun Teşhisi (TANI):
 Klinik bulgulardan şüphelenilir. Ancak, kesin tanı ölüm sonrası beyinden yapılır. 

Kuduzdan Koruma: 3 ayı dolduran kedi ve köpek yavruları aşılanır. Aşılama her yıl tekrarlanır. Aşının tercihen adele içi uygulanması önerilir. 

Kedi veya Köpek Isırıldığında: Aşılı ise; hemen bir doz aşı uygulanır. 3 ay gözlem (karantina) altında tutulur. Aşısız ise; Sahibinin rızası ile ötenazi önerilebilir. Ancak, sahibi rıza göstermez ise, 6 ay karantinada tutulur. Bu sürenin bitimine 1 ay kala aşı uygulanır. Karantina sonunda belirti göstermeyen köpek ya da kedi karantinadan çıkarılarak sahibine teslim edilir. 

Kist hidatik:
Erginleri köpekte yaşayan Echinococcus granulosus’un arakonakçılarından  biri insandır. Başta karaciğer ve akciğer olmak üzere tüm organlarda kist hidatik meydana getirir. Echinococcus granulosus, bir çeşit tenyadır (Yassı kurt-Şerit). Ergin halkalarından dışkıya dağılan binlerce yumurta köpeğin pisliği ile sebzelere, ya da doğrudan insanlara bulaşabilir. Echinococcus multilocularis, yine aynı şekilde kedilerde bulunan bir tenyadır. İnsanlar arakonak durumundadır. 

Hastalıktan Korunma: Kedi ve köpeklerin uygun antelmentikler ile belirli aralıklarla sağıtılması, sebzelerin çok iyi bir şekilde yıkandıktan sonra tüketilmesi, Konak-Arakonak ilişkisinin kırılması (Ot yiyen hayvanların köpek dışkısı ile bulaşık yerlerde otlamasının önlenmesi). 

Mikrosporum canis (Dermatophytosis):
Kedi ve köpeklerden insanlara bulaşabilecek bir deri hastalığıdır. Uzun tüylü kediler bazen belirti göstermeden Microsporum canis taşıyıcısı olabilirler. 

Kedi ve Köpeklerde Lezyonlar:
a.Kıllarda kırılma ve kepeklenme
b.Lokal tüy dökülmeleri
c.Süratle gelişen, 1-4 cm çapında yuvarlak ya da oval lezyonlar
d.Değişen şiddetle kaşıntı
e.Tırnak problemleri
f.Kulak iltihabı
g.Kızarıklıklar.

Kedi ve köpeklerde sistemik ve lokal tedaviler uygulanır. Koruyucu ve tedavi edici aşısı vardır.

Leptospirosis:
Leptospira canicola ve Leptospira icterhaemorrhagiae tarafından oluşturulan bir zoonozdur. İdrarla temas ile, kirli su ve gıda ile, ısırık yarasından, mukozalardan insanlara bulaşır. 

Köpeklerde Klinik Bulgular: kusma, ishal/kanlı ishal, iştahsızlık, kilo kaybı, sarılık, idrar renginin koyulaşması (kan işeme), dehidrasyon, arka tarafın felci. 

Teşhis (TANI): Hastalığın özgeçmişi ve klinik bulgular şüphe yaratır. Kesin teşhis laboratuarda ELlSA yöntemi ile olur.

Hayvanların Korunması: İlk olarak köpekler 3 hafta arayla 2-3 kez aşılanır. Daha sonra yıllık tekrarlar yapılır. 

İnsanların Korunması: Köpek idrarı ile temastan kaçınılmalı, idrarla bulaşık yerler dezenfekte edilmeli, hasta hayvan ile temas edenler mutlaka eldiven giymelidir. Hasta hayvanın idrarı dışında kan ve enfekte dokularının da hastalık kaynağı olduğu unutulmamalıdır. Hastalığın ilaçlar ile tedavisi mümkündür. 

Leichmaniasis:
Başlıca etkeni Leichmania donovani’dir. İnsan ve köpeklerde görülür. 5 yaşın üstündeki köpekler daha duyarlıdır. Kedilerde nadiren görülen bir hastalıktır. Leichmaniasis, deride ve iç organlarda görülen, iki şekilde oluşabilir. Giriş yerine bağlı oluştuğu iddia edilir. Hastalığın taşıyıcısı phlebotomus’tur (kan emici dişi kum sineği=tatarcık=yakarca). İnsanlara kala-azar ve şark-çıbanı olarak bilinen hastalıkları oluşturur.

Köpeklerdeki Klinik Belirtiler:
a.Deri lezyonları- kepeklenme-tüy dökülmesi
b.Ülserler, nodüller
c.Burunda erozyon ve kanamalar
d.Tırnak deformasyonları
e.Halsizlik
f.Gözlerde kızarıklık
g.Kaslarda atrofi
h.Mide-barsak problemleri

Kuluçka Dönemi: Birkaç ay ya da yıl sürebilir. Laboratuar testleri veya hızlı saha testleri ile tanı konulabilir. Tedavisi mümkündür. Ancak, tedaviye bir çok olay direnç gösterir.

Erlichiosis:
a.Köpeklerde görülür.
b.Etkeni Erlichia canis’tir
c.Kahverengi köpek keneleriyle bulaşır.
d.İnsanlara aynı vektörlerle bulaştırılabilir.
e.Hastalık daha çok ılıman iklimlerde yaygındır.

Köpeklerdeki Bulgular: Bulgular akut, kronik veya subklinik fazlarda değişiklik gösterir: a.Akut fazda; ateş, iştahsızlık, solunum güçlüğü, burun ve göz akıntısı 

b.Kronik fazda; Kilo kaybı, iştahsızlık, anemi (kansızlık), bazı iç organlarda, karın altında ve gözde (retina) kanama.
c.Subklinik fazda ise klinik belirti görülmeyebilir.

– Hızlı saha testleri ile köpeklerde teşhisi mümkündür. Ayrıca, etkeni periferal Leucocyt frotisinde görmek teşhis için yeterlidir. Tedavisi vardır.

Lyme Disease:
Etkeni: Borrelia burgdorferi.
Kenelerle, hasta hayvanın kanı ve idrarıyla, diğer köpeklere ve insanlara bulaşır.

Klinik belirtiler: Romatizmaya çok benzeyen belirtiler gösterir. Eklem şişlikleri. Topallık, boyun ve baş bölgesi kaslarında ağrı, halsizlik, ateş, deride kızarıklıklar (erythemamigrans). Laboratuar bulguları spesifik değildir.

Teşhis: Saha testleri ile köpeklerde kolayca teşhis edilebilir.

Korunma: Köpekler için aşısı vardır. Kenelerle mücadele yapılmalıdır. İnsanlar kenelerden korunacak şekilde giyinmelidir. Tedavisi mümkündür.

Toxoplasmosis:
Etken: Toxoplasma gondii adı verilen bir protozoadır.

İnsanlara:
-İyi pişmemiş ya da çiğ etten
-Kedi dışkısından veya kedi dışkısı ile bulaşık topraktan
-Kan nakli ile bulaşabilir.

Enfekte hamile kadınlar çocuklarına hastalığı geçirir. İyi işlenmemiş gıdalar ve kediler ile temas risk faktörleri arasındadır.

Kedilerde: Genellikle klinik belirti görülmez. Kedi yavrularında iştahsızlık, lenf yumrularında şişlik, ateş, durgunluk gibi spesifik olmayan belirtiler görülebilir. Retinada problem gelişirse, koordinasyon bozuklukları, körlük gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Kedilerde henüz aşısı yoktur.

İnsanlarda: Bazen belirti görülmeyebilir. Başlıca belirtileri, göz problemleri (retina yangısı), kas ağrıları, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde şişlik, ateş, mental bozukluklar, titremeler, hidrosefali.

Korunma:
a.Kedi dışkısıyla temastan kaçınılmalı. Kedi kumları temizlenirken eldiven giyilmeli.
b.Çocuklar kedinin pislediği yerlerden uzak tutulmalı
c.İyi pişmemiş veya çiğ koyun ya da av hayvanı etleri yenmemelidir.
d.Eller mutlaka su ve sabunla iyice yıkanmalıdır. Bu işlem adet haline getirilmelidir. e.Dondurma, tuzlama, dumanlama gibi yöntemlerin etteki kistleri yok etmeyeceği bilinerek, etler iyice pişirilmelidir. (İç sıcaklığı 70°C olan pişirme işleminin en az 15-30 dakika sürmesi gerekir.)
f.Pastörize edilmiş süt ve süt ürünleri tüketilmelidir.

Larva migrans visceralis:
Toxacara canis ve toxacara mystax isimli köpek ve kedi barsak solucanlarının (askarit) insanlarda oluşturduğu hastalıktır.

Çoğunlukla çocuklarda gözlenir. İçinde larva bulunan askarit yumurtaları insanlar, koyunlar ve sığırlar tarafından alındığında ince barsaklarda larva serbest kalır. Barsak duvarını delerek karaciğer ve akciğer üzerinden büyük dolaşıma girerek çeşitli dokulara yerleşirler. Göz bozukluklarına, sinir sistemi problemlerine yol açması mümkündür. 

Korunma:
a.Kedi ve köpeklerde uygun parazit mücadelesinin yapılması
b.Ellerin çok iyi şekilde yıkanması

Larva migrans cutanea:
Köpeklerde bulunan kancalı kurtlardan olan Ancylostoma caninum larvaları insanlarda deride Larvae migrans cutanea adı verilen kaşıntılı bir deri hastalığına yol açabilir. Deriyi delerek veya ağız yoluyla giren larvaların sebep olabileceği hastalık temizlik kurallarına riayet edilerek önlenebilir.

Koruma: Köpeklere uygun antiparaziter tedavi uygulanmalıdır.

Psittacosis (Ornithosis, papağan humması)
İnsanlara kuşlardan bulaşabilen ve zatürreye (pneumoni) sebep olan bir hastalıktır. Akciğerde yerleşen bir Clamydia türü, papağan, muhabbet kuşu, kanarya, deniz kuşları, güvercin ve tavuklardan solunum yolu ile veya ısırma ile bulaşabilir. Kuşlar ile teması olanlar, pet shoplarda çalışanlar, hayvanat bahçeleri ve çiftliklerde çalışanlar bu hastalığa maruz kalabilirler.

Kuşlardaki belirtiler: Kuşlarda spesifik belirtileri yoktur. Genel olarak hasta görünüm, iştah kaybı, ağırlık kaybı, sessizleşme, durgunluk, gözden sulu yeşilimsi akıntı, burun deliklerinden akıntı görülebilir. Kuş aniden ölebilir. Genç kuşlar yaşlılara göre daha duyarlı olurlar. Kuş yetiştiricilerinin kuşları çok daha küçük yaşta öldüklerinden psittakosis yetiştirici problemi haline gelebilir.

İnsanlarda ateş, iştah kaybı, sık soluma, öksürük gibi belirtiler görülür. İnsanda tedavi mümkündür. Kuşlarda tedavisi vardır. Ancak 45 gün kadar süren uygun tedavi gereklidir. 

Korunma:
Kuşların tüylerinden ve kafes tozlarından sakınmak gerekir. Hasta olduğundan şüphelenilen hayvanlar barındırılmamalıdır. 

Dirofilariasis:
Dirofilaria immitis köpeklerde kalp kurdu olarak bilinen bir parazittir. İnsanlara enfekte sineklerle bulaşır. Akciğerlerde neoplasmlar ve solunum yetmezliği gibi problemlere sebep olurlar.

Kirli sularla, gıda hijyenine dikkat edilmemesi ile bulaşan ve barsak enfeksiyonuna neden olan hastalıklar:
Cryptosporidiosis
Giardiosis
Camphylobacteriosis
Salmonellosis

Mumyalaşma rahim içerisinde yavrunun ölüp, yavru sularının vücut tarafından emilmesi sonucunda ortaya çıkan bir durumdur.

Mumyalaşma çoğunlukla 3-8 aylık arası gebeliklerde oluşur.  En çok görüldüğü aylar 4., 5. ve 6 ıncı aylardır.

İnek fetuslarının mumyalaşmasının iki önemli sebebi vardır.  Birincisi göbek kordonunun düğümlenmesi veya burkulması, ikincisi ise; progesteron eksikliğidir.

Göbek kordonu gebeliğin beşinci ayında,  fetusun son pozisyonunu alması günlerinde burkulabilir. Bu durumda yavru ( fetus) oksijensiz kalır ve ölür.

Progesteron gebelik hormonudur.  Eğer progesteron eksikliği söz konusu olursa yavru ölür ve mumyalaşır.

Bu durum ise çoğunlukla teşhis edilemez. Çünkü inek kızgınlık belirtileri göstermez ve gebe olduğu sanılır.  Gebeliğin devamını sağlayan C.L ( Corpus Luteum= Sarı Cisim) yumurtalık üzerinde kaldığından inek kızgınlık periyoduna geri dönmez.  Gebelik süresi dolduğunda ise doğum olmaz.

Fetusun mumyalaşmasının gerçek sebebi, çoğunlukla, hastalıklardır.  Virus ve bakteri etkenli hastalıkların bazıları mumyalaşmaya sebep olur.  Bunların başında BVD hastalığını sayabiliriz.

Ayrıca Campylobacter fetus, protozoa hastalıkları olan Trichomoniasis ve Neosporosis mumyalaşma ile sonuçlanabilir.  Bu hastalıklar çoğunlukla yavru atma ve ölü doğum ile sonuçlansa da bazen mumyalaşma olmakta, fetus rahim içerisinde kalmaktadır.

Bu enfeksiyonlar arasında mumyalaşmaya sebep olma bakımından bir sıralama yaparsak en başta BVD ( Bovine Viral Diarrhoea)hastalığı gelir.

Mumyalaşma rektal palpasyon ( elle muayene) ile teşhis edilir.

Elle muayenede fremitus ( fetusun nabzı) hissedilmez.  Ayrıca fetal çarpma olayı görülmez. Yavru suları emildiği için fetus kurumuştur.  Dolayısıyla rektal muayenede fetal çarpma olmadığı, fremitus alınamadığı hallerde mumyalaşmadan şüphe edilir.

Bir süre sonra tekrar muayene edildiğinde yavrunun (fetusun) büyümediği de anlaşılır.

Ultrason ile muayene de teşhis için kullanılan bir yöntemdir.

Mumyalaşma teşhisi kesin olarak konulduğunda prostaglandin F2 alfa enjeksiyonu yapılarak rahim boşaltılır ve Corpus Luteum ( C.L= Sarı Cisim) giderilerek ineğin tekrar kızgınlık göstermesi sağlanır.

Bu esnada antibiyotik kullanılması da önerilir.

Asıl konu ise mumyalaşmaya sebep olan hastalığın bulunmasıdır.  Laboratuvar muayeneleriyle durumun perde arkası araştırılmalıdır.

BVD başta olmak üzere hastalıklar gözden geçirilmelidir.  Özellikle BVD hastalığının PI ( Persiste Enfeksiyon= İnatçı Enfeksiyon)  olarak seyrettiği inekler bulunarak sürüden çıkarılmalıdır.

İnatçı enfeksiyon ( PI)  durumundaki inekler sürüde hastalığı yayarlar.  Bunların biran önce saptanarak sürüden çıkarılması şarttır.  BVD ile test, sürüden çıkarma ve aşılama yöntemlerinin kombine kullanılmasıyla mücadele edilmelidir.

Fetusun mumyalaşması, görüldüğü gibi, tek başına bir problem değil, çoğunlukla sonuçtur.  İhmal edilmemeli,  mutlaka arkasındaki gerçek sebep araştırılmalıdır.

Yemlerde küflenme  bütün çiftlik hayvanlarında problemlere sebep olur.  Burada sadece geviş getirenler ile ilgili sorunlardan söz edeceğiz.

Son yıllarda bir takım konular gündeme geldi.  Aflatoksin sözcüğü kullanılmaya başlandı.  Hatta yanlışlıkla Alfatoksin diyenler çoğunlukta.  Doğru söylenişi Aflatoksin dir.  Aflatoksin küflerin sebep olduğu zehirli maddelerden sadece biri olup, özellikle sütle atılarak  bu sütü tüketen insanlara zarar verebilir.  Küf ve mantarlardan kaynaklanan zehirli maddelere genel olarak mikotoksin adını vererek, konuyu bu şekilde inceleyelim.

Mikotoksinler silajlarda, başta mısır olmak üzere, arpa, yulaf ve buğday gibi tane yem hammaddelerinde oluşabilir.  İneklere yedikleri yemlerle geçer.  Mikotoksinlerin, yani küf ve mantarlardan kaynaklanan zehirli maddelerin hayvanlar üzerinde büyük zararları vardır.  Bu zararların sebep olduğu hastalık ve bozukluklar ise başka hastalık ve bozukluklar ile karışabildiğinden, mikotoksinler çoğunlukla akla gelmez.

Mikotoksinlerin oluşturabileceği sorunları sayarsak; iştahsızlık, süt miktarında azalma, gelişme geriliği, yemden yararlanmada azalma, zayıflama, ishal, kanlı ishal, döl tutma güçlükleri, anormal kızgınlık döngüleri, tüylerde kabalaşma, kabarma ve bozulma, durgunluk, rektum prolapsusu, kızgınlık, bağışıklık sistemi bozuklukları.

En sonuncusu ise birçok başka soruna zemin hazırlayabilecek önemli problemdir.

Mikotoksinlerin zararları;  alınma süresi, sıklığı ve miktarı ile ortaya çıkarlar.  Daha erken, daha geç, daha şiddetli veya orta şiddette hastalık belirtilerine sebep olabilirler.

Mikotoksinler ayrıca HBS olarak bilinen Hemorajik Bowel Sendrom (Kanamalı bağırsak sendromu) etkenlerinden biridir.

Yukarıda sayılanlar dışında erken embriyonik ölüm, sonun atılamaması, gebe ineklerin kızgınlık benzeri belirtiler göstermesi, ketosis, şirdenin yer değiştirmesi, metritis, mastitis, yağlı karaciğer hastalığı gibi olayların arkasında yatan etkenler arasında mikotoksinleri de düşünmek gerekebilir.  Özellikle bilinen tedavilere yanıt vermeyen vakalar mikotoksinler tarafından meydana getirilmiş olabilir.

Mikotoksinler hayvanlarda topallığa sebep olabilecekleri gibi, böbrek, karaciğer ve solunum yolu bozukluklarında da suçlu olabilirler.

Mikotoksinler besinlerin emilimini de aksatırlar.  Uzun süreli küflü ve bozuk yem alan hayvanlarda kandaki vitamin A seviyesi düşer, kör veya ölü buzağı doğumları ile karşılaşılır. Yemler içerisinde küf ve mantarların hızlı üremesi sonucu yemlerde ısınma, dolayısıyla yemin enerji değerinde ve A, D, E, K vitaminlerinde azalma söz konusu olur.

Mikotoksinler sıcak ve nemli ortamlarda artarlar.  İşkembedeki yararlı, sindirimi sağlayan mikroorganizmalara da zarar verirler.  Gebe hayvanlar, gençler ve büyümekte olanlar erginlere oranla daha çok etkilenirler.  En büyük ve en öncelikli zarar ise karaciğerde görülür.  Vücudun arınma, bağışıklık ve hormonal mekanizmaları karaciğer bozulmasıyla birlikte kötü yönde etkilenmiş olurlar.

Küf üremesine bağlı olarak mikotoksinlerin artışı;  silaj veya diğer yem hammaddelerinin hasadından önce, hasadı esnasında, depolanma, nakliye, karıştırılma ve hayvanlara verilmesi esnasında gerçekleşebilir.

Mikotoksinlerden Korunma:
Silaj yaparken silaj çukurlarını hızla doldurulması, uygun kapatılması, oksijensiz ortamın en kısa sürede sağlanması başlıca önlemdir. Silajın açıldıktan sonraki muamelesine özellikle dikkat edilmelidir.  Silaj dikine, düz şekilde kesilmeli ve üstü tekrar örtülmelidir. Tane yemlerin küflenmesi ise ancak kurutulmaları ile önlenebilir.

Küflerin görünmesi halinde, zaten göz göre göre, hayvanlara verilmesi istenmez.  Fakat; görülmeyen üremeler, gözden kaçan durumlar her zaman söz konusudur.  Dünya’da çarelerin başında toksin bağlayıcıların kullanılması gelmektedir.

Toksinleri emen, kendine bağlayan ve vücuttan sığırlara zarar vermeden atılmalarını sağlar.  Bu katkıların yemlere konulması mikotoksinlerin olduğu gibi diğer zararlı maddelerin de verebilecekleri hasarlardan korunmayı sağlar.  Ayrıca; bilinen en iyi karaciğer koruyucu ve yenileyici madde olan Silymarin’i içeren deve dikeni özünün yemlere katılması da iyi bir önlem olacaktır.

Hayvanlara zarar veren küf toksinleri özellikle sütle insanlara geçebilir.  Örneğin; Aflatoksin M1 olarak bilenen küf toksininin insanlara sütle geçmesi sonucu kansere sebep olabileceği bildirilmektedir.  Çiftlik hayvanlarının küf toksinlerine karşı korunmaları büyük ekonomik zararların yanı sıra insan sağlığına gelebilecek zararları da önleyecektir.

Şifalı bitkiler olarak bilinen birçok bitkinin özü veya yağı insanlarda gıda katkısı olarak kullanılmakta olduğu gibi, hayvanlarda da yem katkısı olarak kullanılmaktadır. Şifalı bitkiler ile çiftlik hayvanlarının beslenmesinde iştahı, yemden yararlanmayı ve dolayısıyla verimi arttırıcı yönde yapılan çalışmalar başarıyla sonuçlanmış, böylece endüstriyel olarak yem katkı maddesi üretimine geçilmiştir.

Şifalı bitki özleri ve yağları organik hayvancılıkta ve çevreci yaklaşımlarda da yerini almıştır.  Tamamen bitkilerden elde edilmiş yağ ve özlerden vücudun yararlanması yani biyoyararlanım yüksek seviyede olduğundan kullanımları halinde antibiyotik kullanımı azalmakta ve kalıntı riski ortadan kalkmaktadır.  Hayvansal gıdalardaki kalıntıların insanların gıdalarına geçmesi önlemiş olmaktadır.  Ürünleri üretenlere yararı olan şifalı bitkilerin, tüketicinin korunması yönünde de yararı ortadadır.   Bir başka konu ise çevreci duyarlılıktır.  Şifalı bitki yağları veya özleri işkembede oluşan metan gazını azaltır.  Bu sayede atmosfere yayılan ve ozon tabakasını bozan metan gazı kirliliği azaltılmış olur.  Diğer zararlı gazlarla birlikte sera etkisi yaratan metan gazının da azaltılması şifalı bitkilerin birçok yararlarından birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

Şifalı bitkilerin özlerinden veya yağlarından yem katkı maddesi olarak nasıl yararlanabileceğimizi görelim;

Kekik: Mikrop kırıcı, sindirime yardımcı ve antioksidandır.
Karanfil: İştah açıcı, sindirime yardımcı ve mikrop kırıcıdır.
Tarçın: Mikrop kırıcı özelliğinin yanı sıra sindirime yardımcı, solunum yolları temizleyicisi etkileri vardır.  Kalbe destek, antioksidan, sakinleştirici, gaz söktürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici özelliklere sahiptir.
Biberiye: Sindirimi kolaylaştıran ve antioksidan etki gösteren maddeler içerir.
Keçi Boynuzu: Antiseptik, bronş genişletici, antioksidan, antiviral etkilerinin yanı sıra vücudun bağışıklık sistemini ve karaciğeri destekleyici etkileri vardır.  Ayrıca;  keçi boynuzu kalsiyum, çinko, E vitamini açısından zengindir.
Mercanköşk: Balgam söktürücü, sindirime yardımcı, antioksidan, antiviral özelliklere sahiptir.
Keklik otu: İştah açıcı, sindirimi kolaylaştırıcı etkileri vardır.  Yemlerden yararlanmayı arttırır.
Okaliptüs:  Balgam söktürücü, antiseptik, solunum yolları temizleyicisidir.
Ekinezya (Koni Çiçeği): Yangı giderici, vücut direncini arttırıcı, bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri vardır. Ekinezya A, C, E vitaminlerinden zengin olup, akyuvarların sayısının artması ve enfeksiyon bölgelerine göç etmeleri konusunda yardımcıdır. Ekinezya vücut savunma sisteminin başlıca öğelerinden biri olarak T hücrelerin aktivitesini arttırır.
Keten Tohumu: Latincesi çok faydalı bitki anlamına gelen keten tohumu antioksidandır.  B12 vitamini, magnezyum, demir, bakır, çinko ve omega 3 içerir.  Sindirime yardımcı olur.  Solunum yolu uyarıcısıdır.
Enginar: Karaciğer destekleyicisi, safra çalıştırıcısı etkileriyle birlikte, kalbi kuvvetlendiren, sindirimi kolaylaştıran, iştah arttıran özelliklere sahiptir. A ve C vitaminleri, potasyum, demir, manganez, fosfor içerir.
At Kuyruğu Otu:  Kalsiyum kaynağıdır.  İçerisindeki silisik asit ile kalsiyumdan yararlanmayı arttırır.  Vücut direncini yüksek tutar.
Çemen Otu: Vücut direncini arttırır.  Kas yapmayı sağlar.  Çemen otu kas yapısını desteklediğinden besi danalarının et tutmasını sağlamak için kullanılır.
Tahtabiti Otu: Rahmi çalıştırır.  Rahim içerisinin temizlenmesine yararlı olur.  Rahim hareketlerini arttırarak rahim iltihaplarının oluşmasını engeller.  Özellikle Klamidya’lara karşı etkisi bilinmektedir.
Çam Kabuğu: Antioksidandır.  C vitamini içerir.
Deve Dikeni: Latincesi Silybum olan bu bitki “Karaciğer Koruyucu” etkisiyle tanınır.  Aynı zamanda antioksidandır.
Aynısafa: Latincesi Calendula’dır.  Gece sefası adı da verilen bu bitki kan temizleyici, ağrı giderici etkiye sahip bileşikler bulundurur.  Ezik ve yaraları iyileştirme özelliği ile bilinen bir bitkidir.

Özet olarak; şifalı bitkilerden hayvan beslemede yararlanmak mümkündür.  Bunları kullanarak geviş getirenlerin yemden yararlanma oranlarını yükseltmek, süt ve besi sığırcılığında karlılığı arttırmak, çevreyi ve tüketiciyi korumak, antibiyotik kullanımını azaltmak gibi olanaklara sahip olabiliriz.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Yüksek kalitede yonca silajı hasadı, yüksek kalitedeki kuru yonca hasadından biraz farklıdır.   En önemli fark, hasadı yapılan yoncalardaki nem seviyesi ile ilgilidir.  Yüksek kalitedeki kuru yonca, %85’lik kuru madde bulundururken, yonca silajı, %35-40 kuru madde içerecektir.  Silajın nasıl muhafaza edildiği, nem seviyesini doğrudan etkiler.  Eğer silaj, plastik torbada veya diğer oksijeni kısıtlayan şekilde muhafaza edilir ise kuru madde muhtevası biraz daha yüksek olur.  Yonca silajı hazırlama aşamaları şu şekildedir:

En iyi kalitede silaj, yoncanın geç vejetatif, erken tohumlama döneminde hasat edilmesi ile elde edilir.  Yonca bitkisinin, yaklaşık olarak %10’unda tomurcuk olması gerekir.  Eğer çiçeklenme görülmeye başlamış ise, hasat için zaman hala uygun olabilir, ancak protein seviyesi biraz düşmüş ve NDF değeri de biraz yükselmiş olur.  Hedefimiz, %20 ham protein, %30 ADF ve %40 NDF elde etmektir.  Materyalin kuru madde değeri, en az %30 oluncaya kadar kurumaya bırakın.  Biraz daha yüksek olursa daha iyidir.  Hasat edilmiş materyal, kümeler halinde değil, geniş bir alana yayılarak bırakılırsa daha hızlı kurur.  Hasat esnasında toprak veya yabancı materyalin karışmaması için yonca yeterince yüksekte biçilmelidir.  Genellikle, düşük nem koşullarında, öğleden sonra biçilip, ertesi sabah da doğrama yapılması önerilen bir programdır.  Önemli olan husus, doğramadan çok önce hasat etmemektir.

Bir sonraki aşama, hasat edilen materyali bir silaj kesici (doğrayıcı) kullanarak küçük parçalara kesmektir.  Nem seviyesi hızla düşeceğinden, silajı bir an önce kesmek önemlidir.  Kesim işlemi esnasında dikkat edilecek diğer önemli husus, uniform (eşit) bir uzunlukta parçalar elde edecek şekilde kesilmesi ve bunun sonucunda silajın siloda paketlenerek/sıkıştırılarak iyi bir fermantasyon temin edilmesidir.  Yonca veya ot silajı için önerilen parça uzunluğu 12 mm’dir.  Unutmayınız ki, bu önerilen teorik parça uzunluğundan daha uzun parçalar elde edilebilir.  Bu durumda, sığır beslenmesi için uygundur.  Daha kısa materyal, rumen stimulasyonunu temin ederek yüksek oranda sindirilebilir ve bu şekilde ineğin fazla miktarda yem tüketmesi temin edilebilir.

Düzgün olarak hasat edilip parçalandığında, materyal resimdeki gibi görünmelidir.  Bir partikül seperatörü kullanarak parça uzunluğunu değerlendirebilirsiniz.  Separatör kullanıldığında, hedeflenen oran şu şekilde olmalıdır; parçalanmış materyalin %20’si en üstteki elekte, % 40’ı orta elekte ve % 40’ı da en alt elekte olmalıdır.  Eğer orta elekteki miktar daha çok ise bir problem teşkil etmez.  Ancak, en üstteki elekte fazla miktar kaldı ise bu silajın iyi muhafaza edilmemesine yol açacak ve bu da düşük kalitede bir kaba yem ile sonuçlanacaktır.

Silo, hızlı bir şekilde doldurulmalı ve iyi paketlenmelidir/sıkıştırılmalıdır.  Başarısızlıkların pek çoğu, bu iki hedefe ulaşılamadığında ortaya çıkar.  Silaj iyice sıkıştırılmadığında, sıcaklık artışı (kızışma) ortaya çıkar, materyal fermente olur ve bu sıcaklık artışı ısıdan tahrip olmuş proteinleri meydana getirir.  Isı ile tahrip olmuş protein, inek tarafından sindirilemez.  Muhafaza edilmiş silajdaki sıcaklık artışı, ortam sıcaklığından en çok 5-7 °C fazla olmalıdır.  Silo ne kadar hızlı paketlenir/sıkıştırılır ise bozulma miktarı da büyük oranda az olur.

Silo doldurulduktan sonra, üzeri plastik bir örtü ile örtülmelidir.  Silajı yeme katmak için en az 30-45 gün beklenmelidir.  Bu süre, tam bir fermantasyona imkan vererek yüksek kalitede bir kaba yemin oluşmasını temin eder.  Silodan yem alındığında, tatlı bir kokusu olmalı, herhangi bir küf ve benzeri bozulma belirtisi göstermemelidir.  Silajın üst tabakasında az bir miktar küf olabilir (en çok 10 cm) ve bu normaldir.  Silodan silaj alınırken, silajın bize dönük olan tüm yüzeyi boyunca 15 cm’lik bir oran, günlük miktar olarak kesilmelidir.  Daha önceden size bahsetmiş olduğum düzgün silo sevk ve idare pratiklerini de takip ediniz.

İneklerin pik seviyesinin tahmini:

–   Doğumdan sonraki 5.inci günde sağılan sütün 12-13 litre fazlası pik seviyesidir. Örneğin; doğumdan 5 gün sonra 20 litre süt veren bir inek 20+12/13=32-33 litre ile pik seviyesine ulaşacaktır.  

Bu rakam ilk doğumunu yapan düvelerde 18 kg.dır. Örnek: 20+18=38 kg. pik seviyesi

Önemi: Eğer bu miktara erişilemiyorsa “yetersiz enerji problemi var” demektir.

Bu durum; süt veriminde istenen seviyeye ulaşamamanın yanısıra ineğin tekrar gebe kalmasında problem yaşanabileceğini, rasyonun özellikle enerji yönünden kontrol edilmesi gerektiğini ya da enerji desteklerinin verilmesi gerektiğini gösterir.

1. Genç sürüye (buzağılara) bakanların, büyük hayvanlarla işi olmamalı, buzağı bakıcıları büyük hayvanlarla uğraşmamalıdır. Böylelikle genç hayvanlara, portör hayvanlardan etken taşınmamış olur.

2. Genç hayvanların, aşılanmadan önce kuvvetli bağışıklık temini için, iyi aşılanmış annelerden, ilk 4 gün ağız sütü almaları sağlanmalıdır. Ağız sütünü biberona alıp bakıcılar içirmelidir. Buzağıların aldıkları ağız sütü, bakıcının insafına bırakılmamalıdır. Ağız sütü verilmesinin temel kuralı, “mümkün olan en kısa sürede, mümkün olan en çok miktarda” olmalıdır.

3. Yeni doğan buzağılara ağız sütü ile daha fazla antikor verilmesi hedeflendiğinde, doğumdan 2-3 ay önce IBR aşısı ile bir rapel daha yapılması yerinde olur. Diğer bir deyişle, annelere aşıyı yılda bir kez değil, yılda 2 kez uygularsak daha yüksek antikor seviyesi elde etmiş oluruz. Yılda bir kez aşılamada, ilk 8 aydan sonra humoral antikorlar (IgG) kanda azalmaktadır. Aşılı anne korunmuş olmakla birlikte, sütle geçen antikorların miktarı düşmektedir. Buna karşın yıllık rapeli yaklaşan hayvanlar, hücreye bağlı bağışıklık ile korunurlar. Olası hastalık etkenine maruz kaldıklarında, T hücreler uyarılır ve onlar kan hücrelerini aktif hale getirerek enfekte hücrelere saldırırlar (lenfositler gibi). T-lenfositlerin özel antikorlara yanıtı çok yüksektir. Çünkü T-sistemde de kuvvetli bellek hücreleri mevcuttur.

4. Yılda 2 kez aşılanan annelerinden alınan ağız sütleri, boş tetrapak süt paketlerinde de buzlukta dondurulmak suretiyle saklanmalıdır. Ilık (37°C) su içine tetrapak paketini koyarak donmuş ağız sütünü çözmeliyiz.

5. Tüm bu bilgilerin ışığında, 3 aydan küçük hayvanlarda kuvvetli koruma sağlamak için annelerini yılda 2 kez aşılayıp, ağız sütünü 4 gün boyunca kontrollü bir şekilde vermek hastalıkla mücadelede yardımcı olacaktır.

Yemlik okuma sürü yönetimi tekniklerinden biridir. Her günün belli saatlerinde yemliklerin önünden yürüyerek yemlik içerisindeki durumu gözden geçirmek ve görülenleri değerlendirmektir. İyi bir gözlemci ve gördüklerini değerlendirmesini bilen bir yönetici için yemlik adeta “konuşur” ve olan bitenden haber verir. Diğer işleri kim yaparsa yapsın  “yemlik okuma” yı işletmenin en yetkili kişisi yapmalıdır. Bu işlem denetim, sorgulama ve düzeltme işlemi olduğundan herhangi bir kimsenin yapması halinde yararı olmaz.

Son yıllarda otomatik suluklar çiftliklerde giderek daha fazla yer almaya başladı. Sığırcılık işletmeleri otomatik sulukları ya da şamandıralı yalakları benimsediler. Yararlarını gördüler ve inandılar. Sığırların suyu istedikleri kadar, istedikleri anda ve istedikleri sıklıkta içebilmesini sağlayan bu yalaklar verimi ve sağlığı olumlu yönde etkiledi. Yemleme sistemi de aynı olmalıdır. Yani bir çeşit “açık büfe” sistemi. Hayvanların yemi de su gibi istedikleri miktarda, istedikleri anda, istedikleri sıklıkta serbestçe tüketebilmeleri sağlanmalıdır. Bu sistem suyun serbestçe verilmesiyle sağlanan yararı sağlayacaktır.

Özellikle serbest sistem barınaklarda yem de su gibi serbest olmalıdır. Sığırlar üzerinde yapılan “hayvan davranışı” çalışmalarında, ineklerin günde on bir kez yemliğe gittikleri ve her seferinde bir miktar yem yiyerek, geviş getirmek üzere yatma yerlerine döndükleri gözlenmiştir. Bu durumda günün hiçbir saatinde yemlikte boş bir an olmayacaktır. Sulukların susuz kalmadığı gibi, ineklerin önü yemsiz kalmayacaktır. Böyle bir yemleme sistemine birkaç günde geçilebilir. İneklerin günlük tükettikleri yem bellidir. Saatli yemleme yani yemin öğünlere bölünerek belli saatlerde verilmesi öncelikle subklinik asidoza ve giderek bunu takip eden diğer problemlere sebep olmaktadır. Serbest sistemde yatmak, yürümek, su içmek nasıl ineğin kendi karar ve isteğiyle yapılıyorsa, yem yemek ve geviş getirmek de aynı serbestlikle inek tarafından verilen kararla yapılmalıdır. Öğün saatleriyle verilen yemleme sisteminde sabah yemi verilmekte, yem öğleye doğru bitmektedir. Hayvanlar ya tamamen yemliği yalayacak hale gelmekte, ya da yemlikte sadece gıda değeri olmayan uzun, kalın saplar kalmaktadır.

Akşam öğünü ise saat 17.00, 18.00 de verilmekte, bu arada ineğin önü boş kalmakta, yem saatini bekleyen inek yem dağıtılır dağıtılmaz açlıkla yeme saldırmaktadır. Bu durumda inek önce mermesiyle ve diliyle toplam yemin iyi yerlerini yani kesif yem kısmını ayırıp yemekte, daha sonra ise kaba kısımlarını tüketmekte, bilmeyerek işkembesinde asidoza sebep olmaktadır. Eğer günün her saatinde önünde yem olsa böyle olaylar meydana gelmeyeceği gibi, yemlik okuma işi de yarar sağlayabilecek hale gelecektir.

“Yemlik okuma” işleminde dikkat edilecek konular: 
İnekler sürekli olarak kesif yem kısmını tüketiyor ve dağıtımdan birkaç saat sonra yemlikte sadece kaba kısımlar kalıyorsa, kaba yemin iyi karışmadığı veya kaba yemin “aşırı kaba” olduğu düşünülmelidir. Eğer birkaç saat sonra hiç yem kalmadıysa tekrar yem verilir. Buna rağmen yemlik hızla boşalıyorsa yemin kuru madde miktarı bakımından “az” olduğu kanaatine varılır. Bu iş birkaç yemleme periyodundan sonra rayına girer. Normalde tüketilen miktar, yemlikte tüketilmeden kaldıysa bir problem olduğu düşünülmeli ve problemler sırasıyla gözden geçirilmelidir. Bir hastalık söz konusu olmuş mudur? Suluklar mı bozulmuştur? Yemi verenler bir tartı hatası mı yapmıştır? Ani bir ısı değişikliği, bir stres faktörü mü oluşmuştur? Verilen yem kokuşmuş, ısınmış, ekşimiş midir? Yemliğin normal dışı bir şekilde aniden boşalması da bir tartı hatasını ya da havanın ani soğumasını akla getirebilir.

Serbest sistem besi sığırcılığında da aynı yöntemler kullanılabilir. Yemliklerin kontrolü, dışkı kontrolü ile birleştirilirse işletme için çok yararlı bir denetim mekanizması geliştirilmiş olur.

Şifalı bitkiler olarak bilinen birçok bitkinin özü veya yağı insanlarda gıda katkısı olarak kullanılmakta olduğu gibi, hayvanlarda da yem katkısı olarak kullanılmaktadır. Şifalı bitkilerden çiftlik hayvanlarının beslenmesinde iştahı, yemden yararlanmayı ve dolayısıyla verimi arttırıcı yönde yapılan çalışmalar başarıyla sonuçlanmış, böylece endüstriyel olarak yem katkı maddesi üretimine geçilmiştir.

Yararlı etkileri yüzyıllardan beri bilinen şifalı bitkilerin geviş getiren hayvanlar üzerinde özel etkileri vardır.  Bunları kullanarak, işkembe içerisindeki düzene olumlu yönde müdahale olanağı buluruz.

Bilindiği gibi; işkembede sindirim birtakım mikroorganizmalar tarafından gerçekleştirilir.  Çeşitli yararlı mikroplar işkembede nişastanın ve proteinlerin sindirilmesini sağlarlar.  Şifalı bitkilerden elde edilen yağların ise mikrop öldürücü etkileri vardır.  Bu etkiden yararlanarak işkembedeki mikropların nişasta ve protein sindirimi yapmalarına istenilen şekilde yön vermek mümkün olmaktadır.  Proteinlerin bypass protein haline gelmesi yani korunmuş protein olarak işkembeden geçmesi sağlanabildiği gibi, nişastalı maddelerin ani sindirimi yavaşlatılıp asidozun önüne geçmek de mümkün olabilmektedir.

Diğer yandan vücuda enerji sağlayan ve üretim olanağı veren işkembedeki uçucu yağ asitlerinden propiyonik ve asetik asidin oluşmasını da şifalı bitki yağlarıyla sağlayabiliriz.  Protein sindirimine yapılan olumlu müdahale ile amonyak üretimi azaltılmış ve böylece amonyağın vücuda verdiği zararlı etkiler giderilmiş olur.  Amonyağın en büyük zararlı etkisinin döl verimi üzerinde olduğu bilindiğine göre; bu tip şifalı bitki yağlarının döl verimi üzerindeki olumlu etkilerinden faydalanmış oluruz.

Şifalı bitki özleri ve yağları organik hayvancılıkta ve çevreci yaklaşımlarda da yerini almıştır.  Tamamen bitkilerden elde edilmiş yağ ve özlerden vücudun yararlanması yani biyoyararlanım yüksek seviyede olduğundan kullanımları halinde antibiyotik kullanımı azalmakta ve kalıntı riski ortadan kalkmaktadır.  Hayvansal gıdalardaki kalıntıların insanların gıdalarına geçmesi önlemiş olmaktadır.  Ürünleri üretenlere yararı olan şifalı bitkilerin, tüketicinin korunması yönünde de yararı ortadadır.   Bir başka konu ise çevreci duyarlılıktır.  Şifalı bitki yağları veya özleri işkembede oluşan metan gazını azaltır.  Bu sayede atmosfere yayılan ve ozon tabakasını bozan metan gazı kirliliği azaltılmış olur.  Diğer zararlı gazlarla birlikte sera etkisi yaratan metan gazının da azaltılması şifalı bitkilerin birçok yararlarından birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

Şimdi şifalı bitkilerin özlerinden veya yağlarından yem katkı maddesi olarak nasıl yararlanabileceğimizi görelim;

Kekik: Mikrop kırıcı, sindirime yardımcı ve antioksidandır.
Karanfil: İştah açıcı, sindirime yardımcı ve mikrop kırıcıdır.
Tarçın: Mikrop kırıcı özelliğinin yanı sıra sindirime yardımcı, solunum yolları temizleyicisi etkileri vardır.  Kalbe destek, antioksidan, sakinleştirici, gaz söktürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici özelliklere sahiptir.
Biberiye: Sindirimi kolaylaştıran ve antioksidan etki gösteren maddeler içerir.
Keçi Boynuzu: Antiseptik, bronş genişletici, antioksidan, antiviral etkilerinin yanı sıra vücudun bağışıklık sistemini ve karaciğeri destekleyici etkileri vardır.  Ayrıca;  keçi boynuzu kalsiyum, çinko, E vitamini açısından zengindir.
Mercanköşk: Balgam söktürücü, sindirime yardımcı, antioksidan, antiviral özelliklere sahiptir.
Keklik otu: İştah açıcı, sindirimi kolaylaştırıcı etkileri vardır.  Yemlerden yararlanmayı arttırır.
Okaliptüs:  Balgam söktürücü, antiseptik, solunum yolları temizleyicisidir.
Ekinezya (Koni Çiçeği): Yangı giderici, vücut direncini arttırıcı, bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri vardır. Ekinezya A, C, E vitaminlerinden zengin olup, akyuvarların sayısının artması ve enfeksiyon bölgelerine göç etmeleri konusunda yardımcıdır.  Ekinezya vücut savunma sisteminin başlıca öğelerinden biri olarak T hücrelerin aktivitesini arttırır.
Keten Tohumu: Latincesi çok faydalı bitki anlamına gelen keten tohumu antioksidandır.  B12 vitamini, magnezyum, demir, bakır, çinko ve omega 3 içerir.  Sindirime yardımcı olur.  Solunum yolu uyarıcısıdır.
Enginar: Karaciğer destekleyicisi, safra çalıştırıcısı etkileriyle birlikte, kalbi kuvvetlendiren, sindirimi kolaylaştıran, iştah arttıran özelliklere sahiptir. A ve C vitaminleri, potasyum, demir, manganez, fosfor içerir.
At Kuyruğu Otu:  Kalsiyum kaynağıdır.  İçerisindeki silisik asit ile kalsiyumdan yararlanmayı arttırır.  Vücut direncini yüksek tutar.
Çemen Otu: Vücut direncini arttırır.  Kas yapmayı sağlar.  Çemen otu kas yapısını desteklediğinden besi danalarının et tutmasını sağlamak için kullanılır.
Tahtabiti Otu: Rahmi çalıştırır.  Rahim içerisinin temizlenmesine yararlı olur.  Rahim hareketlerini arttırarak rahim iltihaplarının oluşmasını engeller.  Özellikle Klamidya’lara karşı etkisi bilinmektedir.
Çam Kabuğu: Antioksidandır.  C vitamini içerir.

Özet olarak; şifalı bitkilerden hayvan beslemede yararlanmak mümkündür.  Bunları kullanarak geviş getirenlerin yemden yararlanma oranlarını yükseltmek, süt ve besi sığırcılığında karlılığı arttırmak, çevreyi ve tüketiciyi korumak, antibiyotik kullanımını azaltmak gibi olanaklara sahip olabiliriz.

Hayvancılık işletmeleri, özellikle süt sığırcılığı işletmeleri, günleri telaş içerisinde geçen işletmelerdir. Bazen bu telaşlı günlerde bir takım işler ihmale uğrayabilir. Ancak bazı konular vardır ki ihmale uğradığında üretimi ve karlılığı büyük ölçüde aksatabilirler. Burada “üzerinde durulması gereken başlıca konular nelerdir? Neler mutlaka yapılmalıdır?” soruları akla gelir.

1.Sütçü işletmelerde kızgınlık kontrolü mutlaka 
Kızgınlık kontrolü yapıldığı sanılan, ancak en çok aksayan işlerin başında gelir. İneklerin genetik olarak verimleri arttıkça kızgınlık belirtileri gösterişsiz bir hale gelir. Başka bir deyimle kızgınlıkları daha sessiz geçer. Kızgınlığın en önemli belirtisi olan durma ve atlama azalır. Çoğunlukla da gözleyecek olan insanların uyudukları saatlere denk gelir. Sütçü sığır işletmelerinde en önemli konu ÜREME olduğuna göre bunun aksatılmaması için kızgınlık kontrollerinin kesinlikle bir kişinin sorumluluğunda olması şarttır. Herkes sorumlu ise “hiç kimse sorumlu değil” anlamına gelir. “Her gören haber verir” ya da “her gören not alır” tarzında bir düşünce yine işin ortada kaldığını gösterir. Böyle durumlarda ineklerin boş kaldığı süreler uzar. ABD’de yapılan çalışmalarda günlük 3$ hesap edilen bu kaybın, iki kızgınlık arası ortalama 20 gün olduğu göz önüne alınırsa, her dönemde 60$ olduğu ortaya çıkar. Kızgınlığı kaçırılan inek sayısı ve dönemi arttıkça kaybın hangi boyutlara geleceği inceden inceye düşünülmelidir. Kızgınlık kontrolü için tek bir sorumlunun gözetimi altında yararlı olabilecek her türlü yardımcı alet ve malzeme de kullanılmalıdır. Yeter ki kızgınlığı kaçırmayalım.
YAPILMALIDIR.

2.Spermanın saklanması ve uygulaması özenle 
Dondurulmuş sperma bilindiği gibi sıvı azot içerisinde korunur. Sıvı azot tankının bakımı, azotun tamamlanması, spermanın seçilirken, taşınırken, uygulanırken talimatlara uygun davranılması şarttır. Üreme performansını çok yakından etkileyecek olan bu durum yine ihmale gelmeyecek kadar önemlidir. Ancak işin telaşı bazen ihmal sebebi olabilir. Sıvı azot seviyesinin kontrolüne, sperma payetlerinin termostan çıkarılıp seçilirken çok fazla dışarıda tutulmamasına, spermanın uygun sıcaklıkta çözündürülerek, en uygun zamanda, uygun yere verilmesine mutlaka dikkat edilmelidir. 
YAPILMALIDIR.

3.Sürü Sağlığı ve Koruyucu Hekimlik Programları 
Koruyucu hekimlik başa gelebilecek problemlere karşı önceden önlem almaktır. Bu problemlerin neler olduğu çoğunlukla bilinir. Koruyucu hekimliğin başında aşılama programları gelir. Diğer yandan kenelerle ve hastalık taşıyıcı her türlü etkenle mücadele etmek gerekir. Bilindiği gibi keneler hayvana bizzat zarar verebilirler ve hastalık etkeni taşıyıcısı olabilirler. Ayrıca temizlik, dezenfeksiyon, karantina, sinek mücadelesi ve benzeri her türlü önleyici işlemin dikkatle, ihmal edilmeden yapılması gerekir. Basit görünen, ihmal edilen küçük tedbirler, büyük problemler getirebilir. Örneğin; çalışanların ayakkabılarının, çizmelerinin dezenfeksiyonu, çiftliğe giren araçların lastiklerinin dezenfeksiyonu, kuş, fare mücadelesi, ellerin dezenfeksiyonu çok önem taşır. Bu önemin çalışanlara anlatılması büyük yararlar sağlayacaktır.
YAPILMALIDIR.

4.Uygun besleme 
Uygun besleme süt üretiminin ve döl veriminin temelidir. Kötü ve dengesiz besleme önce süt üretiminin azalmasına, daha sonra metabolik hastalıklara ve üremenin aksamasına sebep olur. Örneğin; kötü beslenen bir sürüdeki ketosis olaylarının aynı zamanda döl kaybına sebep olacağı unutulmamalıdır. Klinik veya subklinik asidozun topallıklara, topallıkların kızgınlık gösterme ve döl tutma konularında aksamalara sebep olabileceği akılda tutulmalıdır. Subklinik ketosis olaylarında kana karışan betahidroksibutirat’ların ineklerin yumurtalıklarında adeta “zehir” etkisi göstereceği unutulmamalıdır. Uygun besleme dengeli rasyon demektir. O yüzden belli aralıklarla Sütte üre nitrojen testi (Syncrotest) yapılmalı, yemlik kontrolleri, dışkı kontrolleri ve vücut skoru belirlemeleri ihmal edilmemelidir. Vücut skoru mutlaka her periyodda aynı kişi tarafından yapılmalı, zayıflamada ya da şişmanlamada görülen ani ve belirgin değişiklikler not alınmalı, sebepleri bulunmalı ve mutlaka önlenmelidir. Vücut skoru tespiti ülkemizde ne yazık ki sistematik olarak yapılmamakta, bu yüzden döl tutmama, doğum sonrası metabolik hastalıklar, kızgınlık göstermeme, gizli kızgınlık gösterme, rahim iltihabı, yatıp kalkmama gibi problemler sıklıkla görülmektedir. Özellikle enerji açığı, enerji – protein dengesizliği, sütçü sığır işletmelerinin başlıca dertlerinden olup, bu konu ülkemizde iyi bilinmediğinden gözardı edilmektedir. 
YAPILMALIDIR.

Bütün bunlarla ilgili olarak, periyodik bir şekilde, örneğin; ayda bir, iki ayda bir, dört ayda bir gibi periyodlarla profesyonel yardım almak yararlı olacaktır. Günlük yaşam içerisinde ihmale uğrayabilecek bu konular profesyonel bir şekilde ele alınırlarsa işletmenin üretimi, karlılığı ve devamlılığı sağlanmış olur.

(A-D-E-K)

A Vitamin (Retinol): normal görme fonksiyonları için gereklidir. Hücresel fonksiyonlar için, özellikle solunum, üreme ve sindirim organlarının epitel dokuları için en önemli vitamindir. Hastalıklara karşı direnç sağlamada yardımcı olur.
Eksikliğinde; 
-Gece körlüğü,
-Ölü, kör veya zayıf buzağılar,
-Döl tutma problemleri,
-Hastalıklara karşı savunma sisteminde bozukluklar,
Ağırlık ve iştah kaybı, 

D Vitamini (Ergocalciferol (D2), Choleocalciferol (D3): Normal kemik gelişimi, kalsiyum, ve fosforun mobilizasyon ve absorbsiyonu için gereklidir. İnorganik fosforun organik fosfora çevrilmesinde görev alır. Hücrelerin bağışıklık fonksiyonlarında düzenleyici rol oynar.
Eksikliğinde:
-Raşitizma,
-Osteomalacia,
-Buzağılarda iştahsızlık, büyüme geriliği, zayıflık, zor soluma,
-Gebelerde ölü, zayıf veya deforme olmuş buzağı doğurma ihtimali,

E Vitamini (Tocopherol): Vücutta Se ile birlikte antioksidan olarak çalışır. Kas ve damar sisteminin yapısal bütünlüğünü korur. Bazı amino asit metabolizmalarına girer. C vitamini sentezine yardım eder.
Eksikliğinde:
-Beyaz kas hastalığı,
-Sütte koku ve tat bozuklukları,
-Çeşitli kas problemleri ve kalp kasında anormallikler,
-Hastalıklara karşı duyarlılık,
-Antikor oluşumunda ve lökositlerin etkisinde azalma,

K Vitamini (Menadione): Kanın pıhtılaşması için gereklidir. Karaciğerde Prothrombin üretilmesinde görev alır.
Eksikliğinde:
-Kanamalar 

Sütçü ineklerde verim “süt verimi ve döl verimi” demektir.   Buzağı düve olacak, döl tutacak, doğuracak ve verime geçecektir.  Düve olana kadar yetiştiriciye bir gelir sağlamayacak, hatta, ilk laktasyonda ancak masrafları amorti edecektir.  O yüzden 14 aylık olduğunda tohumlayabileceğimiz gelişmeyi sağlayan düveler elde etmeliyiz.  Bunun dört anahtar noktası vardır.

En kritik nokta; ağız sütünün kalitesi ve zamanında tam olarak verilmesidir.  Ağız sütünün buzağıya içirilmesi zamanla yarıştır.  Doğumu takiben en kısa sürede içirilen ağız sütü içerik açısından ve koruyucu maddeler bakımından en zengin ağız sütüdür.  Ağız sütünün içindeki koruyucu maddelerin yararı bilinmektedir.  Ayrıca; ağız sütü büyüme faktörleri içerir.  Döl verimine, meme bezinin gelişimine, canlı ağırlık artışına yüksek oranda etkisi vardır.  Ağız sütünün zamanında, bolca verilmesi buzağının ileride, düve olduğunda genetik özelliklerini ortaya çıkarmasını sağlayacaktır.  Yeterli ağız sütü almayan buzağılar yemden yararlanamaz, istediğimiz gibi büyüyemez, ilk suni tohumlama yaşı ve sonraki yıllarda vereceği süt miktarı olumsuz yönde etkilenir.

İkinci kritik nokta; sütten kesme metodudur.  Sütten kesme buzağının yaşadığı en stresli dönemdir.  Bu stresin etkisiyle buzağı öksürükleri de bu dönemde çok görülür.  Sütten kesme zamanı buzağı başlangıç yeminin tüketimiyle saptanır.  Birbirini takip eden 3 gün boyunca 1 kg’dan fazla buzağı starteri (başlangıç yemi) tüketen buzağılar sütten kesilebilirler.  Buzağıların sütten kesilmesi döneminde stresi en aza indirebilirsek büyüme oranı ve sağlığı kötü yönde etkilenmez.  Tersi söz konusu olursa; buzağılar ideal canlı ağırlıklarının altında kalırlar ve küçük yapılı olurlar.  Daha geç tohumlanır, daha geç sürüye katılır, daha geç yavru verir, daha geç süt vermeye başlarlar.  Görüldüğü gibi buzağı bakımı her şeyin başlangıcıdır.  Sütten kesilen buzağılar 6-8 buzağılık küçük gruplar halinde barındırılırlar.  Sütten kesme döneminde anti-stres yardımlar her zaman yararlı olur.

Üçüncü kritik nokta; sütten kesilen buzağıların doğru beslenmesidir.  Bu dönemde, büyümeyi hızlandıran proteindir.  İskelet yapısının küçük kalması, yeterince büyümeden buzağının şişmanlaması istenmez.  O sebepten protein ve enerji oranı akılda tutulmalıdır.  Doğru işler yapıp yapmadığımızı anlamak için günlük canlı ağırlık artışını kontrol etmek yerinde olur.  İshal ve zatürre olaylarını da kayıt altına alarak, buzağının 70-150 günler arasındaki yaşamını iyi gözlemek şarttır.  Yetiştirilen her düve adayı geleceğin verimli inekleri olmayabilir.  İyi gelişmemiş ve gelecek vaat etmeyen düveler belirlenmeli, yaklaşık 185 kg civarında canlı ağırlıktayken yetiştirme programından, dolayısıyla sürüden çıkarılmalıdır.

Dördüncü kritik nokta ise; düvelerin zamanında tohumlanmasıdır.  Dikkat edilecek konular; vücut ölçüleri, düvenin yaşı ve canlı ağırlığıdır.  Kalça yüksekliği 130-132 cm ve 14 aylık olan düveler tohumlama için uygundur.  Daha fazla beklenmemelidir.  Geçecek her gün kayıptır.  ABD’de hedeflenen yaştan itibaren gecikilen her günün 2-3 ABD doları zarara sebep olduğu belirtilmektedir.

Veteriner tıbbi ürünlerde yeni düzenlemeler yapıldı ve yürürlüğe girdi.  Veteriner sağlık ürünlerini üretenler, ithal edenler, kullananlar, satanlar, dağıtanlar bu yeni yönetmelik ile “yeni bir hayata” başlayacaklar.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yeniden yapılanması, Veteriner Sağlık Ürünleri ve Halk Sağlığı dairesinin kurulması ve 5996 sayılı “Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu” yayınlanması ile başlayan süreç devam etmektedir.  İlgili 5996 sayılı yasanın 13.06.2010 tarihinde 27.610 sayılı resmi gazetede yayınlanmasının ardından 18 ay içinde yönetmeliklerin çıkacağı bildirilmiştir.  Yönetmelikler 2011 yılı Aralık ayının ikinci yarısında ardarda yayınlandı.  Bunlardan biri de 24 Aralık’ta 28.152 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan ” Veteriner Tıbbi Ürünler Hakkındaki Yönetmelik” idi.

Yeni yönetmelik neler getiriyor?
Veteriner Tıbbi Ürünler Yönetmeliği, AB uyumunu sağlamak üzere çıkarılmış bir yönetmeliktir.  Yönetmelik aşı ve ilaçları tek bir yerde toplamış oldu. Yönetmelikte ilk defa mesleki basın, farmakovijilans, GMP, otovaksin, Veteriner Ecza Deposu gibi kavramlar yer aldı.  Şimdiye dek olmayan ” Veteriner Sağlık Ürünlerinin Tanıtımı” ile ilgili maddeler de yönetmelikte yer aldı.  Yine ilk defa “pazarlama izni” gerekliliği ortaya konuldu.

GMP, İÜU:
İyi Üretim Uygulamaları olarak adlandırabileceğimiz bu uygulama ile ilgili olarak bir talimatname veya kılavuz henüz yok.  Ancak; yeni yönetmelik bunun en kısa sürede çıkartılması gerektiğini ifade ediyor.  Bizler yurtdışından yıllardan beri yaptığımız ithalatta bu belgeleri sunuyorduk.  Zaten bu belge olmadan ithalat yapamıyorduk.  Şimdi ülke içindeki üretimlerden de istenecek.  Böylece bir disiplin getirilmiş olacak.  Diğer yandan; biz nasıl böyle bir belgeyi ithalatta istiyorsak, bizden de başka ülkeler istiyordu.  Dolayısıyla böyle bir belge ihracat olanaklarını da arttıracak.  Kaliteli ürünlerin üretimini öngören bir uygulama olacağı için kaliteyi öne çıkaran şirketler haksız rekabetten kurtulacak, son kullanıcı daha güvenilir ürünler kullanacak.

Veteriner Ecza Deposu: 
Şimdiye dek böyle bir kavram yoktu.  İlk defa Veteriner Ecza Deposu kurulabilmesi yönünde bir adım atıldı.  Sağlık Bakanlığından ruhsatlı ve sorumlusu eczacı olan depoların yanı sıra, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından ruhsatlı ve sorumlusu veteriner hekim olan depolar da bu alanda çalışabilecek.  Yeni yönetmelik Veteriner Tıbbi Ürünlerin ticaretinde ecza depolarını işin merkezine koymuş durumda.  Yeni uygulamada her yöne satışların kavşak noktası ecza depoları olarak öngörülmüş.

Otovaksin:
Çiftliğe özel aşı üretilmesi olarak da tanımlayabileceğimiz bu uygulama yurtdışında yaygın olduğu halde ülkemizde yoktu.  Bu yönetmelik ilk defa otovaksin üretilebilmesinin yolunu açtı.  Yönetmelik uyarınca kurulmuş ve ruhsat almış olan aşı üretim laboratuvarları hastalık çıkan hayvancılık işletmesine özel aşı üretebilecek.  Örneğin; Ata Fen olarak biz işletmeye özel aşı üretebilecek ve sadece o işletmede kullanılmak üzere piyasaya değil, etkenin alındığı işletmeye aşıyı verebileceğiz.  Bu şekildeki uygulama bir süre sonra bölgelerde yoğunlukla saptanan mikroorganizmaları belirlemeye, belki ileride bölgesel ya da ülkesel boyutta ticari aşı yapabilmeye de olanak sağlayacaktır.

Farmakovijilans:
Bu da bir ilk olmuştur.  Bir veteriner hekim “Farmakovijilans Sorumlusu” olarak atanacak, görevi şirket ile saha arasındaki temas olacaktır.  Ürünlerin sahada izlenmesi olarak özetleyebileceğimiz bu uygulama dış ülkelerde vardı, bizde yoktu.  Şirketler ürünlerini ister ithal etsinler, ister ülke içinde üretsinler, sahadaki koşullarda izlemek zorunda olacaklar.

Tanıtım İlkeleri:
Ülkemizde ilk kez VİSAD (Veteriner Sağlık Ürünleri Sanayicileri Derneği) tarafından bir “Tanıtım İlkeleri Kılavuzu” yayınlanmıştı.  Ancak; yeni yönetmelik ilk defa olarak resmi bir şekilde Veteriner Sağlık Ürünlerinin tanıtımını ele almış oldu. Artık mesleğe yakışmayan, haksız rekabete yol açabilecek, bilimsel olmayan, son kullanıcının aklını karıştırabilecek tanıtımlar yapılamayacak.  Tanıtıma bir disiplin getirilmesi amaçlanıyor.  Reklamlar, promosyonlar, bedelsiz numuneler konusuna sınırlamalar getiriliyor.  Bu çalışmalar içinde ” mesleki basın” da tanımlanmış.  Sadece veteriner hekimlere ve eczacılara yönelik basının mesleki basın olarak kabul edildiği, yetiştiricilere yönelik basının ise mesleki basın olarak kabul edilmediği belirtiliyor.  Mesleki basında ürünlerin tanıtımının nereye kadar, bunun dışındaki basın organlarınında nereye kadar tanıtabileceği, broşürlere neler yazılıp, neler yazılamayacağı yine ilk defa bu yönetmelikle belirlenmiş oluyor.

Geçiş süreci ve uygulama esnasında daha da iyi göreceğimiz şekilde bazı düzenlemeler yapılmıştır.

Yönetmeliğe bağlı talimatname ve kılavuzlar yayınlandığında işleyiş daha açık bir şekilde ortaya çıkacak ve daha da ileriki tarihlerde belirgin yararlar kendini gösterecektir.

1.5
Bu ineğin vücut kondisyon skoru 1.5’tur ve anahtar indikatörleri göstermektedir. Her kaburga keskin ve belirgin olarak sırt kemiği boyunca görülmektedir. Kısa kaburgalar da tek tek ayrıca görülmektedir.




2.0 
Vücut skoru 2 olan inek çok zayıftır. Sağlığı iyi olabilir, ancak bu zayıf kondisyona bağlı olarak reprodüksiyon (döl verimi) ve süt verimi ile ilgili sorunları ortaya çıkarabilir.
2.5 
2 ve 3 skorlarının arasında olan ineklerde kaburgalar hala belirgindir. Ancak tek tek görünmeyebilir. Çok iyi idare edilen bir süt sığırcılığı işletmesinde bu görülebilecek en düşük vücut skoru olmalıdır. İdeal olan, sürünün %10’undan azı 2.5 vücut skorunda olmalıdır.




3.0
Bu inek laktasyonun pek çok dönemi için ideal durumdadır.
3.5 

Bu inek, laktasyonun pek çok dönemi için uygun olan vücut kondisyonunun üst sınırına yakındır, ancak bu kondisyon, kuru dönem ve buzağılama dönemi için idealdir. İlk defa doğum yapacak düveler için hedeflenen bir kondisyondur.




4.0
Pek çok çiftçi ineklerini doğum zamanı bu ağırlıkta olmalarını istese de İngiltere’de yapılan araştırmalar göstermiştir ki, şişman ineklerin doğum sonrası problemleri (iştahsızlık ve fazla yağ kaybı), yarım derece daha düşük skoru olup doğum yapan ineklerden daha fazla olmaktadır.




5.0 
Bu şişman bir inektir. Metabolik problemler, topallık yönünden yüksek risk altındadır. Gebe kalmadan aylarca boş kalma ihtimali de vardır.

* Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda yaşamımı insanlık yoluna adayacağıma,

Meslek sahibi olmamda bana emeği geçenlere saygı ve minnettarlığımı koruyacağıma ,
sanatımı doğrulukla yapacağıma ve mesleğimi onurlandıracağıma,

Meslektaşlarımla ve görevim gereği ilişki kuracağım diğer iş ve meslek sahipleri ile tam bir anlayış ve
işbirliği içinde çalışarak hayvan ve insan sağlığına hizmet edeceğime,

Hayvan sahiplerinin duygu ve düşüncelerine saygı duyacağıma, insan yaşamına özen göstereceğime,

Meslek sanatımın uygulanması sırasında öğreneceğim sırları açıklamayacağıma,

Bilimsel yöntemlere uyarak tedavi ve araştırma yapacağıma , yararsız yöntemlerden kaçınacağıma,

Hasta sahiplerinin ve görev götürdüğüm kişi ve kurumların politik ,
sosyal eğilimlerini ve dini inançlarını gözetmeksizin hizmet edeceğime şerefim üzerine söz verir , and içerim.

Sığır barınakları nasıl olmalı ?

Kuru, temiz ve konforlu olmalı.  Havadar olmalı.  Bu koşulların sağlanamadığı barınaklarda inek, buzağı, düve, dana barındırmak hayvanlara eziyettir.

Eziyet ettiğimiz hayvanlardan da verim bekleyemeyiz.

Ülkemizdeki barınakların birçoğu, hatta “modern” diye yapılanların da, ne yazık ki, birçoğu kuru, temiz, konforlu, uygun havalandırmalı değil.

Modern diye dayatılan ve projeleri yapılan birçok işletme “modern” olmaktan çok uzak.  Çünkü; sürü yönetimine uygun yapılar değiller.

Günümüzden 450 yıl kadar önce yaşamış halk ozanı Pir Sultan Abdal?ın barınak ve konfor anlayışı bugünkülerden daha modernmiş.

Öküzün damını alçacık yapın, yaş koman, altına kuruluk sepin, koşumdan koşuma gözlerin öpün. İrençberler hoşca tutun öküzü”

Bakın, hayvanı sıcaktan korumamızı, kuru ve temizi, konforu öğütlüyor.

Biz ise ineklere toprak muamelesi yapıp adeta işkence ediyor, buna karşılık verim bekliyoruz.

Kırkbeş yıl önce kaybettiğimiz halk ozanı Aşık Veysel?in (1894-1973) bir deyişi “toprak” ile ilgili.

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sadık yârim kara topraktır.

İşkence yaptıkça bana gülerdi.

Bunda yalan yoktur herkes de gördü

Bir çekirdek verim dört bostan verdi.

Benim sadık yârim kara topraktır.

Ama inekler topraktan değil.

Uygun ortam sağlanmadığı, işkence yapıldığı halde, verim vermeye bir süre daha devam etseler bile, sonunda onları kaybediyoruz.  Yaşanan birçok sorun kötü barınaklardan kaynaklanıyor.  Eski barınakları düzeltmek, yeni yapılanları da sürü yönetimi ilkelerine uygun şekilde yapmak şarttır.

Düzeltme yönünde çaba sarf etmezsek sorunlarımız sürecektir. Sonunda yine kabahat hayvanların olacaktır.  Uyum sağlamadı zavallı !

İneklerin, buzağıların, danaların kötü koşullara uyum sağlamasını beklemekten vazgeçelim.

Her konuda olduğu gibi hayvancılık alanında da üretim şart.

Sadece üretim yetmiyor, ürettiğimiz değerleri kaybetmemek de şart.

Diğer yandan üretimi kısıtlayan bazı problemlerimizin olduğunu biliyor ve yaşıyoruz.  En çok üzerinde konuşulan üretim kısıtlayıcı faktör meralarımızın bir kısmının kullanım dışı olması.  Diğeri yine bugünlerde gündeme geldi.  Kuraklık.  Bunların ikisi de doğrudur.  Gerçektir.  Fakat üretimden geri kalmaya mazeret oluşturmaz.  Çünkü birtakım üretim eksiklikleri veya kayıpların bu iki kısıtlayıcı faktörle ilgisi yoktur.

Mazeret beyan ederek arkasına sığınmanın anlamı yoktur.  Örneğin; beni yakın zamanda arayan bir üretici dostumuz, dört yüz koyunu olduğunu ve bu yıl sadece 100 kuzu elde edebildiğini söyledi.  Bunun arkasında mera kıtlığı yok.  Bilgisizlik veya ihmal var.   Bu tip örnekler çoktur.

Kapalı, havalandırmasız damlarda tutarak amonyak ve diğer zararlı gazları solumaya mahkum ettiğimiz, öksüren ve besleneceğine kilo kaybeden danaların hayvancılık sektörüne, hatta ülkemize maliyetleri gayet yüksek rakamlardadır.

Buzağı, oğlak ve kuzu kayıplarımızın mera kullanımındaki sorunlarla ne ilgisi var ?

Mastitis ve özellikle gizli mastitis ile yitirilen binlerce ton sütün mera ile ne ilgisi var ?

Basit yöntemlerle önleyebileceğimiz hipokalsemi ve gizli hipokalsemi arkasından en az 6-7 hastalığı beraberinde getiriyor.

Bu kayıplarla da meraların bir ilişkisi yok.

Üretimin büyük çoğunluğu entansif şekildedir.   Yani biz hayvanları meraya salmıyoruz.  Onların önüne yemleri götürüyoruz.  Dolayısıyla bu tip barınakların konforsuzluğundan, buralarda olan kayıplardan biz sorumluyuz.

Hayvancılığımızdaki verimsizliğe bahane olarak çoğunlukla meraların kıtlığını ifade ediyoruz, ama bruselloz, leptospiroz, tüberküloz, parazitler ve benzeri konularda meraların yayılmaya sebep olduğunu da unutmayalım.

Koruyucu hekimlik ve biyogüvenlik ilkelerini her zaman aklımızda tutalım.  Meralar bol ve kullanılabilir olsa, kuraklık olmasa bile bu konuların ihmali durumunda yine üretimimiz kesintiye uğrayacaktır.  Maliyetlerimiz yükselecektir.

Doğru bilgileri edinmek, doğru uygulamaları yapmak suretiyle üretmek ve üretileni yitirmemek şarttır.  Mera kıtlığı ya da mevcut meraların kullanılmaması mazeretine sığınarak üretimden geri kalmak hayvancılığımıza darbe vurur.  Halbuki gerçek sorun uygulamalardaki eksiklikler, ihmaller ve bilgisizliğin arkasında saklıdır.  Yanlışların düzeltilmesi ve doğru bilgilerin takip edilmesi yönünde ilerlemek gerekir.

Fotoğrafları görüntülemek için tıklayınız.

Dünya’da en çok Avustralya ve Afrika’da görülen bu hastalık ülkemizde de Güney ve Güneydoğu illerimizde görülüyor.  Hastalığa Ephemeral Fever veya  Bovine Ephemeral Fever ( BEF) adı da veriliyor. Ephemera kısa ömürlü bir böceğin ismi.  Hastalık üç gün içinde geçiyor düşüncesiyle üç gün hastalığı veya Ephemeral Fever adı verilmiş olsa da ne yazık ki daha uzun sürüyor ve hasar bırakıyor.

Üç gün hastalığının etkeni bir virus.  Virus hayvanlar arasında doğrudan bulaşmıyor.   Culicoides veya Anopheline türü sokucu sineklerle bulaştırılıyor.  Bu sineklerle de yayılıyor.  Sineklerin yoğun olduğu aylarda, sıcak  ve nemli havalarda ise yayılma daha hızla oluyor.

Hastalık sığırlarda ve mandalarda görülüyor.  Ülkemizde çok manda olmasa da mandanın çok olduğu Çin’de büyük hasarlar yaptığı rapor ediliyor.  Hastalığın yayılma oranı gayet yüksek, ancak; ölüm oranı yüksek değil. İnkubasyon süresi yani kuluçka dönemi 2-4 gün.  Klinik belirtiler aniden ortaya çıkan şiddetli bir ateş ile başlıyor.

Hastalığın belirtileri: 
Hastalık iştahsızlık, durgunluk, titreme, gözden ve burundan akıntı, soluk alma güçlüğü, topallık, süt veriminin birdenbire düşmesi ile kendini gösterir.  Süt verimi hayvan iyileşse bile o laktasyon boyunca eski seviyesine gelemez.  Hasta sığırlar yatarlar ve kalkamazlar.  Bu geçici felç hali 8 saat ile 1 hafta arasında sürebilir.  İri yapılı, vücut kondisyonu güçlü olan sığırlar ile yüksek süt verimi olan inekler hastalıktan daha çok etkilenirler.

Ağızdan salya akması, göz çevresinin şişmesi, huzursuz haller, deri altında, çene altında  ve eklemlerde şişlikler dışarıdan görülebilecek diğer belirtilerdir.  Hastalık etkeni olan virus kanda kısa süre kalır.

Ancak; hasarlar problemin sürmesine sebep olur.  Hastalığı yayan sinekler rüzgarın da yardımıyla uzun mesafelere giderek hastalığı taşırlar. Sıcak ve nemli havalar sürdükçe hastalığın yayılması da sürer.

İnekler yavru atabilir.  Özellikle gebeliğin 8 inci ayını aşmış ineklerde yavru atma ihtimali daha yüksektir.  Yavru atan inekler ilerideki yaşlarında tekrar gebe kalabilirler.  Hasta hayvanın akciğerlerinde ve lenf bezlerinde ödem görülmesi tipik bir belirtidir.

Akciğeri şişmiş ineğin solunum güçlüğü çekmesi de belirgindir.   Hastalığı atlatan sığır taşıyıcı (portör) kalmaz.

Teşhis:
Hastalığın coğrafi bölgesi, belirtileri ve mevsimi itibariyle klinik olarak teşhisi kolaydır.  Bazı hastalıklar ile karışma ihtimali olsa da klinik teşhisi zor değildir.  Laboratuvar teşhisi için kan gönderilmesi gerekir.

Sağıtım:
Üç gün hastalığının etkeni virus olduğu için doğrudan sağıtımı mümkün değildir.  Anti inflamatuvar- ateş düşürücü, ağrı kesici ilaçlarla tedavi edilir.  Felç halindeki hastalara süt humması (doğum felci) tedavisindeki gibi bir tedavi uygulanır.

Enjeksiyonluk kalsiyumların damardan verilmesi yararlı olur.  Destek tedavilerinden yani B vitamini, C vitamini gibi enjeksiyonlardan yarar görülür.

Etkenin virus olması sebebiyle antibiyotik kullanımının doğrudan bir faydası olmaz. Buna rağmen ikincil problemlerin önlenmesi amacıyla antibiyotik kullanılabilir.  Damar içi izotonik serumlar verilebilir.

Erken tedaviye başlamak her zaman başarıyı arttırır.

Üç gün hastalığı insanlara bulaşmaz.

Koruma:
Virusun sineklerle bulaştığı bilindiğinden ilk akla gelen önlem sinek mücadelesidir.  Ancak; pratikte başarı sağlanabilen bir yöntem değildir.

Avustralya’da aşısı vardır.  Ülkemizde piyasaya verilmiş olan yasal bir aşısı yoktur.

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

(3-8 HAZİRAN 2013)

Amaç: 
Ziyaret edilen her işletmede barınaklar, hayvanları incelemek için yetkililerle birlikte dolaşıldı.  Özellikle döl verimini etkileyen sorunlar açısından koşullar incelendi.  Daha sonra da ineklerin performansını arttırmak için yapılması gerekenler görüşüldü/tartışıldı.  Ziyaret edilen tüm işletmelerdeki hayvanlar ABD’den ithal edilmişti.  Bu sebepten, sevk ve idarenin ineklerin gebelik potansiyelini ortaya koyacak şekilde geliştirilmesi gerekmekte idi.  Yetkililerle yapılan görüşmede slaytlar gösterilerek çiftlikteki düzeltilmesi gereken hususların ve ineklerin performansını geliştirecek yeni uygulamaların nasıl hayata geçirilebileceği açıklandı.

Ziyaret edilen çiftliklerde dikkat edilmesi gereken konular şu şekilde idi:
1)Döl verimi idaresi (Loğusa Takip Programı ve Kızgınlık Tespit Protokolü)
2)İnek konforu, serbest yataklıkların düzeninin geliştirilmesi, barınaklarda serinletme sistemlerinin geliştirilmesi
3)Kaba yem kalitesinin geliştirilmesi/düzeltilmesi

Türkiye’ye yapılan önceki ziyaretlerde bu konular üzerinde durulmuş olunmasına rağmen ne yazık ki bu şartlar hala istenilen seviyede değildir.

Bulgular ve Öneriler:
Verimi arttırmak için yaptığımız öneriler, sadece ineklerin görsel olarak incelenmesine bağlı olarak yapıldı.  Çünkü mevcut kayıtlar çok kısıtlı idi.  Yapılan gözlemlere göre yönetim pratikleri tartışılarak öneriler yapıldı.

Ziyaret edilen çiftliklerin çoğu yeni işletme olup çalışanların tecrübesi kısıtlı idi.  Çiftliklerdeki inekler ABD’den ithal edilmişti.  Her çiftlikte ortak olan sorun bu inekleri tekrar gebe bırakmak idi.  Çiftliklerin hiçbirinde düzgün tutulmuş kayıtlar olmadığı için mevcut durumu değerlendirmek güç idi.  Ancak yapılan görüşmeler sonucunda çıkış noktasını bulmak oldukça kolay oldu.  Çiftliklerin hiçbirinde kızgınlık tespitinde kullanılan bir sistemleri mevcut değildi.  Kızgınlıktaki ineklerin tespiti tesadüflere dayanmakta idi.  Döl verimi performansını düzeltmek için ilk adım olarak bir kızgınlık tespit programının geliştirilerek uygulamaya konması önerildi.

Çiftlik müdürleri hedeflerini belirleyip bir sürü kayıt sistemi geliştirmelidirler.  Düzgün kayıt tutulur ise çiftlikteki belli bölgelerde çalışan elemanlarının performanslarını da değerlendirebilirler.  Hiçbir çiftlikte düzgün kayıt tutulmadığı için döl verimi sorunlarının ne ile ilgili olduğunu anlamaları mümkün değildi.

Ziyaret edilen çiftliklerin hepsi ABD’den gebe düve ithal ettikleri için en ortak sorun, bu düvelerin doğumdan sonra kızgınlık göstermemeleri idi.  Bu düvelerin pek çoğu günde 40 litrenin üzerinde süt vermekte olduklarından esas soru bu düvelerin kızgınlık gösterip göstermedikleri mi yoksa kızgınlığın çalışanlar tarafından tespit edilip edilememesinin anlaşılması konusudur.  Bu durumu değerlendirdiğimizde, kızgınlığın tespit edilmesi için günün belli bir saatinde inekleri gözlemek yerine bir sistemin (protokolün) uygulamaya konulmasının gerekliliğiydi.

Loğusa İnek İdaresi Protokolünün kullanılması konusu da ayrıca bu işletmelerde tartışıldı.   İyi bir döl verimi elde etmek için Loğusa Takip Programı mutlaka kullanılmalıdır.  Bu program uygulandığında ineklerde pek çok sağlık sorunu engellenmektedir.  Ne yazık ki bu uygulama Türkiye’deki pek çok veteriner hekimin henüz kabul etmediği bir kavramdır.  Loğusa döneminde ineği sağlıklı tutarak hem süt verimi hem de döl verimi performansı arttırılabilir.

Sıcaklık / Isı Stresi de görüşülen sorunlardan idi.  Ziyaret edilen işletmelerde ısı stresini azaltma yönünde çabalar mevcut idi.  Ancak ya sistem doğru bir şekilde planlanmamıştı ya da ineklerin bulunduğu ortamı serinletecek yeterlilikte değildi.  Sıklıkla yapılan hatalar şu şekilde idi; ya yeterli sayıda fan mevcut değildi, sprey/duş yerine mister (nem verici)’ler kullanılmıştı ya da söz konusu cihazların günün hangi saatinde kullanılacağı bilinmemekte idi.  Ziyaret esnasında hava sıcaklıkları 20 °C derecenin biraz üzerinde olmasına rağmen, ziyaret edilen çiftliklerde ineklerde ısı stresi belirtileri açıkça görülmekte idi.  Isı stresi ineklerde pek çok sorunlara yol açmakta ve zaman içinde süt verimini ve döl performansını olumsuz yönde etkilemektedir.

Barınaklarda inek konforunun bir sorun teşkil etmekte olduğu, hayvanların serbest yataklara yatmayıp ayakta durmalarından anlaşılmaktadır.  İneklerin üzerindeki kirliliklerden yataklara yatmayıp başka yerlerde yatmakta oldukları anlaşılıyordu.  Serbest yataklı barınaklarda, ineklerin bu yatakların kullanabilecekleri konforda düzenlenmesi gerekir.  Bu yataklarla ilgili iki önemli sorun tespit edildi.  Birincisi, ineğin ayağa kalkması için öne doğru esnemesinde yeterli alanı kısıtlayan demirin olması, diğeri ise yatak yüzeyinin sert olması idi.  Ziyaret edilen işletmelerin hepsinde yataklar beton zeminin üzerinde sert kauçuk matların yerleştirilmesi ile hazırlanmıştı.  Ayrıca ön tarafa yerleştirilmiş omuz demiri de ineklerin öne doğru esneyip ayağa kalkmasına imkan vermiyordu.  Altlık malzemesi olarak kum en iyi olmasına rağmen, kumu tercih etmeyen çiftlik yönetimi, yumuşak matlar kullanarak ineklere daha yumuşak zemin temin etmelidir.  Buna ilaveten omuz demirlerini de kaldırarak ineklere ayağa kalkarken yeterli esneme alanı sağlamalıdırlar. Barınaklarda bu şekilde düzenleme yapılır ise ineklere daha iyi konfor sağlanabilir.

Kaba yem kalitesi ve toplam karma yeme karıştırma işlemlerindeki hatalar yetersiz geviş getirmeye yol açabilir.  Önceki ziyaretlerde kaba yem kalitesinin önemi pek çok kez ortaya konulmuştur.  Bu ziyarette sorulan soruların niteliğine bakarak bunun öneminin fark edilmiş olduğunu tespit ettik.  Kaba yem kalitesinin öneminin anlaşılması, hasat metotlarının geliştirilmesine ve kaba yem kalitesinin arttırılmasına yol açacaktır.

Özet:
Türkiye’deki işletmelerde süt verimi seviyeleri yükselmektedir.  Söz konusu bu ineklerin verimliliğini korumak için gelişmiş sürü idare pratikleri gerekecektir.  Pek çok çiftlik müdürü bu konunun önemini anlamakta ve iyi bir performans için değişiklikler yapılması gerektiğinin farkındadır.  Ancak genel bilgi eksikliği veya eski alışkanlıklar, çiftlik yöneticilerine yardımcı olacak bilgi kaynaklarına ulaşmalarını kısıtlamaktadır.  Endüstrinin lideri durumunda olan firmalar bu bilgiyi temin etmede öncülük etmelidirler.

Süt veriminin yüksek seviyelerde tutulması pek çok faktöre bağlıdır.  Bunu başarabilmek için tek bir faktör mevcut değildir.  İneklerin düzgün yemlenmesi, sağlıklı bir rumen için yüksek kalitedeki kaba yemin kullanılması çok önemlidir.  Ayrıca ineklerin yemden yararlanması ve gelirin düşük olduğu zamanlara kadar uzun süreli sağılmaması için döl verimi idaresinin düzgün yapılması, ineklerin sağlıklı tutulması ve her görevin zamanında yapılması çok önemlidir.  Tüm bunların yerine getirilebilmesi için bir yönetim planı oluşturulmalı ve çalışanlar da düzgün bir şekilde idare edilerek, görevlerini zamanında ve düzgün bir şekilde yapmaları sağlanmalıdır.  Süt sığırcılığı işletmesinin başarısı, inek idare becerilerine ve çalışanların idare edebilme becerisine bağlıdır.  Başarılı bir süt sığırcılığı işletmesindeki anahtar noktalar; çalışma protokollerinin iyi bir sistemi olması ve sürünün takibi için iyi kayıt tutulmasıdır.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Çiftlikteyken yemleme ve döl verimi gibi diğer konuları da görüştük. Birlikte inekleri gözlemleyerek bazı öneri ve yorumlar yapıldı.  Bu konular, bu raporda ele alınmaktadır.

Bina İnşası:
Binanın temel dizaynı, barınak içerisinde iyi bir doğal havalanmayı elverişli kılacaktır.  Ne yazık ki süt sağım odasının hemen yakına yerleşimi bir rüzgar perdesi yaratacaktır.  Buna bağlı olarak ne yazık ki barınak içindeki koşulların dikkatlice izlenerek, yüksek verimli inekleri, hava akımının daha iyi yerlere geçirilmesi çiftlik idarecilerinin görevi olmalıdır.  Barınağa 30 metreden daha yakın bir şekilde yerleştirilen bina ya da başka bir bariyer, hava akımını azaltarak barınağın içinde daha sıcak hava koşulları yaratır. Ayrıca, binanın cephelerini kapatmak için duvar ya da panel yapmamaları tavsiye edilmiştir. Bölgedeki iklim koşulları, barınağın kapatılmasını gerektirecek kadar düşük sıcaklıklar göstermemektedir.  Buradaki asıl endişe konusu, ineklerde strese neden olan yüksek (25°C dereceden yüksek) sıcaklıklardır.

Barınağın yakınında ineklere iyi bir akım (hava akımı) sağlamak için sökülmesi gereken bir dizi ağaç ve çalı vardır.

Serbest yataklı barınak kurulumunun tamamlanmamış olmasına rağmen, ineklerin barınağın gerisine doğru yatmamaları ve dışkı ile atıklarını yatakta değil, ara yolda (koridorda) tutmak için yatak üzerinde bir omuz demirine ihtiyaç vardır.

Benim asıl kaygılanmakta olduğum nokta, yatak zemininin rahatsız oluşudur.  Barınaktaki “yatak” alanı beton üzerine konulmuş, sert bir kauçuk/lastik mat olan bir zemindir.  Ekipman üreticileri tarafından sıkça önerilmesine rağmen, yapılan çalışmalar ineklerin bu tip bir dinlenme zeminini kullanmayacağını göstermektedir.  Sert matların yerine daha iyi bir dinlenme yüzeyi temin edecek yumuşak altlıklar konması daha iyi sonuç verir.  Ayrıca sert mat ineklerin ayaklarında yüzülmelere ve diz eklemlerinde şişmelere yol açmaktadır.  Daha yumuşak bir yüzeyin olması, daha az sayıda hayvanın sürüden çıkarılması ve daha az ineğin yaralanması veya az oranda topallıkla sonuçlanır.

İnekler barınaklara yerleştirildiğinde, onların dinlenme şekillerini gözlemleyin.  Eğer ineklerin %10’undan fazlası, serbest yatakları boş dururken barınağın dışında yatıyorsa; inekler size serbest yatakların rahat olmadığını söylemektedir.

Genelde süt sağım odasının, sütçü sığır işletmesinin en önemli bölümü olduğu düşünülmesine rağmen, burada sadece ineğin size verdiği kadar sütü sağabilirsiniz.  Süt sağım odası süt verimini arttırmaz.  Sütçü sığır işletmesinde en önemli bölüm, ineğin yediği, uyuduğu ve yattığı/dinlendiği yerdir.  Sütün gerçekten üretildiği yer burasıdır.  Genellikle inekler günün önemli bir bölümünü serbest yataklı barınakta geçirirler.

Vücut Kondisyonu & Beslenme:
Bu sürüdeki ineklerin, sürmekte olan inşaat faaliyetlerinden dolayı strese girmekte oldukları anlaşılmaktadır.  İneklerin vücut kondisyon skorlarına bakıp yemi inceledikten sonra ineklerle ilgili bazı sorunları aşağıdaki gibi açıkladım.

Geviş Getirme/Ruminasyon Eksikliği: İneklere baktığımda çok azının geviş getirdiğini gördüm.  Geviş getirme, rumen (işkembe) sağlığının ve yem maddelerinin ineklere uygun olup olmadığının göstergesidir.  Eğer inekler geviş getirmezse, rumenin pH’ı düşecek ve inek daha az yem yiyecektir.   Bunun uzun vadedeki etkisi; süt veriminin düşmesi, sütün içindeki yağın daha azalması,  ineklerin hızlı bir şekilde yeniden gebe kalmaması olacak ve topallamalar sürüde daha büyük bir probleme dönüşecektir.  Hayvanların geviş getirmemesi, ineğin diyetinde yeterince etkin lif (selüloz) olmadığının ya da diyetteki lifin miks (kesilme ve karıştırılma) sürecinde tahrip edildiğinin göstergesidir.  Günün herhangi bir zamanı ineklere baktığımızda, her zaman ineklerin %50’si geviş getiriyor olmalıdır.  Bu çiftlikteki durumda, TMR’daki (Toplam Miks Rasyonundaki) lif tamamen parçalanmış halde idi.  Yakın zamanda yeni bir mısır silajı kullanılabilecektir ama (bu yeni silaj) yemleme programına dahil edildiğinde, ineğin rumeninin buna göre adapte olması 21 gün sürecektir.

Diyetteki enerji eksiktir. İneklerin vücut kondisyonları, normal olarak nitelendirilen skorun altındaydı.  Bu sene ineklerde bir stres durumu olduğu belirgindir, ancak ineklerin diyetinin, enerji dengesini yakalayabilmesini garantilemek için inekler incelenmelidir.  Bunu yapmakta başarısız olduğumuz takdirde, sonuç olarak sürüde döl verimiyle ilgili problemler oluşur.  Bu problemler:
1.Diyetteki lifin eksikliği, rumende yüksek miktarda asit oluşmasına yol açmaktadır.  Bu asit artışı, yem alımında azalmaya sebep olur, bu yüzden rasyon doğru olsa bile, yem tüketimi azalır ve bu durum da enerji ve protein eksikliğine neden olur.
2.Rasyon bileşenleri doğru besin yoğunluğunu sağlamıyor olabilir.  Eğer yem bileşenleri doğru değilse, enerji seviyesi düşük olacaktır ve düzeltilmesi gerekir.
3.Yemin (mikser vagonunda) fazla karıştırılması, işlem sürecinde lifi tahrip ediyor olabilir.  (Çiftlikteki) karıştırılmış yem çok ince görünüyordu ve bu çok parçalanmış yem, ineklerin tüketmeleri gereken kadar yiyememelerine sebep olmaktadır.

Vücut ağırlığının azalmasının (kilo kaybının) en olası nedeni, rasyonun yeterince etkin lif içermemesidir.  Biraz saman ya da başka uzun saplı kuru ot eklemek, geviş getirmeyi uyaracak bir diyet lifi sağlar.
İyi bir seviyede geviş getirme işlevine ulaşmak ve rumen asidozunu azaltmak, çiftlik için en kısa sürede hedef haline getirilmelidir.  Bu hedefe, şu şekilde ulaşılabilir:
1.Biraz uzun saplı kuru otu yemliklere serbest erişime müsaade edecek şekilde koyun.  Bu şekilde verildiğinde, Rumen’deki düşük pH (asit)’ı rahatlatmak için arzu ettikleri şekilde tüketmelerini sağlar.

2.Sodyum bikarbonat (yemek sodası) veya benzeri başka tampon ürün bulunduran kapları yemliklere yerleştirin ve ineklerin bunlara istediği gibi ulaşmalarını temin edin.  Bu sodanın tüketimini gözlemleyin. Soda tüketimindeki bir artış, fazla sayıda rumen asidoz problemlerinin göstergesiyken, soda tüketim miktarındaki azalma ise rumendeki asit seviyesinin düştüğünü gösterir.

Enerji temini düzeltilmediği takdirde, döl verimi bir sorun olacaktır.  Enerjileri yetersiz (eksik) olan ineklerin gebe kalmaları daha zordur; bu nedenle diyette enerji dengesine ulaşmak çok önemlidir.   Enerjide bir azalma, ineklerin üzerinde orta derecede bir stres oluşturarak daha az LH (luteinize edici hormon) üretmesine neden olur.  Buna bağlı olarak ve inek kızgınlık (östrus) belirtileri göstermez ya da fertilizasyon (döl tutma) için bir yumurta üretmez.

Sürünün Büyüklüğünü Arttırmak:
Görüşmemiz esnasında hedefinizin, sığır satın almaya ve onları sürüye sokmaya karşı çıkarak, kendi içinde büyüme yoluyla, sürünüzü büyütmek olduğu ifade edildi.  Kapalı bir sürü tutmak, sürüye bulaşıcı hastalıkların geçmesi riskini azaltarak sürünüzde kaliteli hayvanların olmasını temin eder.  Düveleri gebe bırakmak için “Cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma” kullanımı, çiftlikte doğacak düvelerin sayısını arttırır ve geleneksel sperma kullanımına kıyasla sütçü sürünüzü daha hızlı büyütmenizi sağlar. Cinsiyeti belirlenmiş sperma yalnızca düvelerde kullanılmalıdır ve çok iyi bir kızgınlık saptama programı mevcut olmalıdır.  Cinsiyeti belirlenmiş spermayla iyi bir döl tutma oranına sahip olmak için asıl gerekli olan, kızgınlığın gerçekte tam olarak ne zaman başladığını saptamaktır.  Suni tohumlama yapan elemanın, payeti doğru teknikle çözdürüp kullanması ve spermayı düveye doğru bir şekilde yerleştirmesi de ayrıca önemlidir.

Saygılarımla bilginize sunarım,
Lindell Whitelock
Teknik Danışman,World Wide Sires

Dökümanı görüntülemek için tıklayın.

16 – 19 Temmuz 2009
Danışmanlık Raporu

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Türkiye’deki ziyaretim esnasında pek çok ineği gözlemledim.  Gittiğimiz her yerde çiftçiler karlılıktan şikayet etmekte idiler.  Ancak bu durum ineğin nasıl sevk ve idare edildiği ile ilgiliydi.  Türkiye’deki sütçü sığır işletmesi sahiplerine (çiftçiler) çiftliklerin karlılığını arttırmak için aşağıdaki anahtar noktaları takip etmeleri gerektiğini hatırlatmak gerekmektedir:

1. İneğin bulunduğu ortam çok önemlidir.  Yüksek sıcaklığın olduğu dönemlerde ineklerin serinletilmesi çok önemlidir.  Fanların ve duş sistemlerinin doğru bir şekilde monte edilerek ısı stresi olduğu zamanlarda ineklerin yem tüketmelerinin sürdürmelerini temin etmek şarttır.  İneklerin serin tutulması bir öncelik olarak değerlendirilmelidir.

2. İneklerin iyi bir performans göstermelerindeki anahtar iyi bir dölverimi programının olmasıdır.  Bu program, kuru dönemdeki sevk ve idare, geçiş dönemi inek idaresi, loğusa inek takip programı ve kızgınlık tespiti konularını kapsamaktadır.  Eğer çiftçi dölverimi üzerine odaklanır ise ineklerinin genel performansı ile ilgili büyük bir gelişme elde eder.

3. Yemleme idaresini sadece rasyon olarak düşünmemelidir. Yemlerin ineklere nasıl verildiği de ayrıca önemlidir.  İneklerin iyi performans vermelerini sağlamak için ineklerin vücut kondisyonunu, yem tüketimini ve besin maddeleri kompozisyonunu takip etmeleri gerekir.  Ziyaret ettiğimiz tüm çiftliklerde Toplam Miks Rasyon (TMR) sistemi mevcut olduğundan çiftçiler yem hammaddelerini satın alıp kendi konsantre yemlerini ekonomik olarak hazırlayabilir.  Hazır satın alınan konsantre yemlerin bileşiminde yem fabrikalarının yapmakta olduğu değişiklikleri bilmemiz mümkün değildir.  Bileşimindeki hammaddeleri bilemediğimiz konsantre yemleri satın alarak stoklamak kendi hazırlayacağımız toplam karma rasyondan daha pahalıya gelen bir uygulamadır.  Ayrıca, bileşimindeki hammaddeleri bilmediğimiz konsantre yemi kullanmak yemleme programında tutarlılık sağlamamaktadır.

4. Suyu unutmamak gerekir.  İneklerin önünde fazla miktarda temiz, taze suyun bulunmasını temin edin.  Ayrıca tüm inekler için suya ihtiyaçları olduğunda rahatça ulaşabilecekleri şekilde yeterli alan sağlayın.

5. Genetik kıymeti unutmayın.  Mevcut ekonomik koşullarda çiftçiler daha ucuz boğa sperması almaya eğilim göstermektedirler fakat bu durum gelecekteki sürünün kalitesinden ödün vermek anlamına gelmektedir.  Bir işletme için boğa sperması maliyeti, toplam operasyon bütçesinin çok küçük bir kısmını teşkil etmektedir.  Bu sebepten ucuz boğa sperması satın alarak sütçü endüstride yer alacak olan gelecekteki sürü kalitesinden ödün vermemelerini onlara hatırlatmalısınız.

Danışmanlık Raporu
Türkiye
20-24 Nisan 2009

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Çiftliklerdeki Sorunlar:
Çiftliklere ziyaretlerimiz esnasında, sadece döl verimi değil çiftliğin karlılığını arttıracak imkanların geliştirilebileceğini gözledim.  Pek çok soruna neden olan hususu, çiftliğe yeni imkanların yaratılmasına yol açacak imkan olarak değerlendirebiliriz.  Çiftçilerle yaptığımız görüşmelerde, bu hususların bazılarını ortaya koymaya çalıştım, fakat döl verimi performansını geliştirmek için sonuca ulaşacak bir şekilde kapsamlı bir yaklaşım içinde olmak gereklidir.  Bu anahtar notlardan birkaçının ana hatlarını vermek istiyorum:

1. İneklerin boştaki günlerini asgari bir sürede (minimumda) tutmak.  Doğumdan sonra laktasyondaki 120inci güne kadar inekler tekrar gebe kalırlar ise işletme için etkin bir performansta olabilirler.  İnekleri tekrar gebe bırakmadaki gecikmeler, süt:yem oranını düşürerek yem maliyetlerinin yükselmesine yol açar.  Eğer bir çiftlikte uzun süren bir boş periyodu var ise çiftçilerin pek çok anahtar noktayı kontrol ederek performanslarını izlemelidirler.

2. Başlangıç noktası Kuru dönemdeki Sevk ve İdaredir.  Döl verimi ile ilgili başarısızlıklar, çoğunlukla yetersiz bir kuru dönem sevk ve idare programı ile başlamaktadır.  Kurudaki inekler çiftlikteki en temiz ortamda tutulmalı ve doğru bir şekilde yemlenmelidir.  Enerji kaynaklarının fazla verilmesi, mineral dengesizlikleri ve diğer problemler, çoğunlukla laktasyonun başında besin maddeleri ile ilgili metabolik sonuçlara yol açmakta ve bu da ineğin tekrar gebe kalmasının gecikmesine neden olmaktadır.

3. İyi bir döl verimi (reprodüktif) performansın anahtarı, geçiş dönemi periyodudur.  Pek çok çiftlikte iyi idare edilen bir geçiş dönemi periyodu mevcut değildir.  Bunu olmayışı hem döl verimi hem de süt verimi üzerinde olumsuz bir etki yaratır.  İyi bir geçiş dönemi yönetimi, protein, enerji ve doğru mineral dengesini temin eden bir rasyonun hazırlanıp takip edilmesine bağlı olarak ineklerin laktasyona iyi bir başlangıç yapmasını sağlamaktadır. Geçiş dönemi rasyonları, doğuma 21 gün kala başlamalı ve doğumdan en az 15 gün sonrasına kadar devam etmelidir.  Başarılı bir geçiş dönemi programı, ineklerin buzağılama periyodu boyunca ve laktasyon başlangıcında yem tüketmesinin devamını temin eden şekilde olmalıdır.

4. Lohusa inek izleme programı problemli inekleri belirlemede anahtar noktadır.  İyi düzenlenmiş ve uygulamaya alınmış lohusa inek programı, sorunlu ineği belirleyip tedavi imkanı sağlayarak tekrar gebe kalmalarını engelleyecek bir hal almasını önlemiş olur.  Lohusa inek programı, doğumdan sonra, en az 15 gün devam etmeli ve en yaygın problemleri belirlemek için iyi kayıt tutulmalıdır.  Lohusa inek programının önemi, sadece tedavi isteyen inekleri belirlemek değil, bunları önleme yönünde bir yöntem oluşturmak içindir.  Örneğin, eğer süt humması olan ineklerin sayısında bir artış var ise bizler sadece o inekleri tedavi etmez, ona neyin neden olduğuna bakıp sürü yönetiminde bir değişiklik yaparak problemin kaynağını tespit edip düzeltme yoluna gideriz.

5. Makul bir Gönüllü Bekleme Süresi Belirlemek.  Çiftlik, döl verimi hedeflerine ulaşmak için ne zaman inekleri tohumlamaya başlayacaklarına karar vermelidir.  Bu süre, ineğin tamamen buzağılama işleminden kurtulup (iyileşip), enerji dengesini elde edebileceği kadar uzun olmalıdır.  Erken tohumlamak, döl verimi etkinliğini teşvik etmez fakat daha çok sperma kullanımına yol açar ve buzağılama aralığını da kısaltmaz.

6. Kızgınlığın tespit edilmekte olduğunu sağlayın.  Döl verimi programının en çok rastlanan kusuru, kızgınlık tespitidir.  Çiftlikte iyi bir kızgınlık tespit programı kullanılması sağlanmalıdır.  Kızgınlıkta olan ineklerini tespit etme oranlarını takip etmek için çiftçileri teşvik ediniz.

7. Düşüğe yol açan veya diğer hastalık problemleri çiftlikte mevcut mu?  Döl verimi problemleri, diğer hastalık sorunları ile ilgili olabilir.  Çiftliklerin pek çoğu, kendi içine kapalı sürüler olmayıp, dışarıdan, çeşitli kaynaklardan sürüye katılacak hayvan almakta olduklarından, çiftlikteki düşüğe neden olacak hastalıkların tespit edilmesi gerekir.  Bunun için tüm hayvanların kanları tahlil edilmeli ve eğer böyle hastalıklar mevcut ise bu hayvanların sürüden çıkarılması yönünde uygun hareket edilmelidir.  Çiftlikte mastitis bir sorun teşkil ediyor mu?  Yüksek somatik hücre sayımı olan çiftlikler, inekleri gebe bırakmada daha fazla sorunla karşılaşmaktadırlar.

8. Uygulanmakta olan Suni Tohumlama Tekniği gözden geçirilmelidir.  Daha fazla ineği gebe bırakmaya gayret ederken, S.T. teknisyeninin kullanmakta olduğu işlem de gözden geçirilmesi gereken önemli bir husustur.  Bu değerlendirmeyi yaparken, S.T. uygulama zamanı, doğru çözdürme tekniği, spermanın sevk ve idaresi, spermanın inekte nereye bırakıldığı ve teknisyenin sanitasyon önlemlerine bakılmalıdır.  Yapılmış olan son bir çalışma, pek çok teknisyenin spermayı ineğe doğru şekilde yerleştirmediğini göstermiştir.

Bu liste, kapsamlı bir liste olarak algılanmamalı ancak çiftçilerin, döl verimi sorunlarına çözümler aramada nereden başlamaları gerektiği yönünde yol gösterici olarak değerlendirilmelidir.  Yemleme, çiftlik ortamı, yem kalitesi ve diğer başka sorunlar da döl verimi problemlerine yol açabilir.  Basit bir akıl/mantık kuralının göz ardı veya ihmal edilmesi, çoğunlukla söz konusu probleme neden olmaktadır.  Fakat ne yazık ki benim tecrübelerime göre pek çok çiftçi basit hataların büyük sorunlara yol açmakta olduğunu kabul etmek istememektedirler.  Çoğunlukla tümü, sorunlarına karşılık yüksek derecede karmaşık bir cevap istemektedirler.  Döl verimi sorunları ile ilgili en etkin yol, çoğunlukla basit çarelerin bulunması ile sağlanmaktadır.  Çiftçi ile birlikte, takip edeceği bir kontrol listesi hazırlamak, döl verimi sonuçlarının geliştirilmesine yardımcı olur.

Özet:   
Süt Sığırcılığı Endüstrisi üzerinde pek çok faktörün etkisi vardır.  Bu işle uğraşanların pek çoğu, durumun vahim olduğunu düşünmektedir.  Ancak bu zor zamanlarda pozitif bir yaklaşım ile konuya odaklı olarak varlık sürdürmek önemlidir.  Türkiye’de pek çok çiftliğin sahipleri yatırımcı konumunda olduğundan, süt sığırcılığı endüstrisinin detaylarını anlayamadıkları için çiftlik yöneticilerine baskı yapmaktadırlar.  Müşterilerimizi koruyabilmek için, bu yönetici konumundaki müdürlere, masrafları düşürüp iyileştirilmiş sonuçları çiftlik sahiplerine gösterebilmeleri için, masrafları düşüren kararları alacak çözümler/araçlar sunarak onlara yardım etmeliyiz.  Satış elemanlarınız çiftçilerle veya çiftlik yöneticileri ile çalışmakta olduklarından, aşağıdaki sayıları akılda tutup onlarla paylaşmalarında yarar vardır:

– İneğin gebe kalmadan boşta geçirdiği fazla gün, para kaybı demektir.  120 günden fazla boşta kalan ineğin her ilave gün için masrafı 2 ABD Dolarıdır.

– 60 günlük kuru döneme ilave olan uzun kuru dönem periyotlarının ilave her gününün maliyeti 5 ABD Dolarıdır.

–  Uzun buzağılama (doğum) aralığı ise çiftliğe katılacak genç hayvan sayısının düşmesine neden olur.

– Uygun bir buzağı yetiştirme programı takip ederek düveleri 24 aylık iken sürüye, süt veren inek olarak dahil edemez isek, çiftlik için yüksek masraflara yol açan sonuçlar yaratmış oluruz.

Bu tip masraflardan tasarruf edilmesi, bir süt sığırcılığının başarılı olmasında anahtar noktalardır.

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Sütçü Sığırlar için Kullanılan Püskürtmeli Soğutucu Sistem için Genel Öneriler
Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires
(20-23 Nisan 2009
)

Buradaki bilgiler, sütçü sığırlar için kullanılan püskürtmeli soğutucu sistemlerin, dizaynı ile ilgili bazı kilit hususlar önermektedir.  Bu öneriler, sütçü sığırlar için kullanılan soğutma sisteminin kurulumu sırasında, gerekli olan yerel ekipmanların seçiminde kullanılmalıdır.

Gerekli Ekipmanlar:

Sistem Kontrolörü (Kontrol Birimi): Püskürtmeli soğutucu sistemler için, su akışının  1-3 dakika açık konumda, 12-14 dakika kapalı konumda ayarlanmasını sağlayan bir zamanlayıcı gereklidir.  Ayrıca, sadece hava sıcaklığına bağlı olarak sistemin fonksiyonel (işlevsel) çalışmasını sağlamak için bir termostat da monte edilmelidir.

Hat (Boru Sistemi) Filtresi: Yabancı maddelerin hatta (boru içine) girmesini önlemek için, 200-500’lük (gözenek çapı) Y-tipi boru filtresi monte edilmelidir.

Basınç Ölçer: Hattaki basıncı izlemek ve ayarlamak amacıyla, bir basınç ölçer monte edilir.

Basınç Regülatörü: Hattaki basıncın istenilen seviyede kalmasını sağlamak için kullanılır.

Basınç Pompası: Giriş basıncı çok düşük olduğunda basıncı yükseltmek ve hat dolum süresini azaltmak için gerekli olabilir.

PVC Boru: Boru, Schedule (SCH) 40 olmalı ve hat içerisine sarkmaması için yukarı asılmalıdır.  Bu boru, ineklerin hatta ulaşamayacağı kadar yüksek olmalıdır.  Uzunluğu 60 metreye kadar olan borular için çap, 1 ¼ inç (32 mm), fakat uzunluğu 60 metreden fazla ve 120 metreden az olan borular için çap, 1 ½ inç (38 mm) olmalıdır.

Püskürtme Başlıkları (Nozüller): Püskürtme başlıkları, saatte 6-25 galonluk (saatte 22-100 litre) bir akış hızında ve her inç kare başına 20 librelik (138 Kpa) bir basınç teşkil edecek şekilde olmalıdır.  Püskürtücülerin, 180 derecelik (yarım halka) bir akıtma düzeni olmalıdır.  Püskürtücüler, buhar ya da sis değil, damlacık fışkırtmalıdır.

Kurulum ve Çalıştırma Standartları:

1. Hat Yüksekliği: Püskürtücüler için destek hattı, ineklerin durduğu zeminden 9 ayak (2.74 m) yükseğe monte edilmelidir.

2. Püskürtücüler Arasındaki Mesafe:  Püskürtücüler, 10 ayak (3.0 metre) aralıkla yerleştirilmeli ve püskürtülen suyun ineğin omuzları ve kalça kemiği arasında yarı mesafeye kadar gelmesi için hafif bir açıda olmalıdır.

3. Çalışma Basıncı: Sistemin çalışma basıncı, 20 psi (138 Kpa) olmalıdır.  İlk püskürtücü ile son püskürtücü arasındaki basınç düşüşü, 4 psi (27 Kpa)’den fazla olmamalıdır.

4. Giriş Basıncı: Püskürtücülerin çalışması için gerekli olan uygun dolumu sağlamak amacıyla, sistemin giriş basıncının 35-40 psi olması gerekir.  Eğer giriş basıncı düşük ise, dolum hızını arttırmak için basınç pompası gerekli olabilir.

5. Boşaltım Valfi: Sistemde hava kilitli kalır ise havanın boşaltılmasını temin etmek için, hattın sonuna bir boşaltım valfi monte edilmesi gereklidir.  Ayrıca, mevsim sonunda suyun sistemden akıtılması için de bu valf gerekli olacaktır.

Yukarıdaki bilgiler, bir soğutma sisteminin dizaynında size yardımcı olması amacıyla sunulmuştur.  Bu standartlara uyacak doğru materyalleri temin etmek için, bölgenizdeki bir tedarikçi ile çalışınız.

Sütçü İnek Sevk ve İdare Programı
Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Verimi yüksek olan ve kar sağlayan sütçü inek, doğru bir şekilde sevk ve idare edilmeli ve inekten en uygun zamanında en yüksek kar elde edilmelidir.  Aşağıdaki çizelge ve program, çiftçilerin sürülerini sevk ve idare etmeleri için bir program geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.  Döngünün her bir periyodu, çizelgeyi takiben verilmiş olan bilgiler içerisinde ele alınmıştır.

Kuru Dönem (Doğuma 60 gün kala~buzağılamadan önceki 60 gün)
Kuru dönem, ineğin laktasyon periyodundan çıkıp doğum (buzağılama) için hazırlanmasına imkan tanıyan süredir.  Bu dönemde ineğe gösterilen özenin, bir sonraki laktasyon performansı üzerinde belirgin bir etkisi vardır.  Yapılan çalışmaların pek çoğu, bu dönemde ineğe uygulanan bakım, beslenme ve özenin bir sonraki laktasyon üzerinde büyük etkisi olduğunu ortaya koymuştur.

1. Kuru Dönem Ekonomisi: Yapılan çalışmalar, 60 günden uzun bir kuru dönemin herhangi bir yararı olmadığını göstermiştir.  Bu dönemde inekten süt alınmadığı için daha uzun kuru dönem periyodunun olması, karlılığı düşürür.  İlave kuru dönemin günlük maliyeti (her bir inek için) 3.00-5.00 ABD Doları arasında seyretmektedir.
2. Kuru Dönemde Barındırma: Kuru dönemdeki inekler, laktasyondaki sürüden ayrı bir bölümde tutulmalıdır.  Kurudaki inekler çiftlikteki en temiz bölümde barındırılmalıdır.  Patojen (hastalık yapan) etkenlerle temasları ne kadar azaltılır ise mastitis ve diğer enfeksiyonlara yakalanma oranları o kadar azaltılmış olur.  Kurudaki ineklerin barınaklarında serbest yataklar kullanılıyor ise ölçüleri biraz daha büyük olmalıdır. Aynı zamanda, yemlik önünde ek alan da temin edilmelidir.  Normal laktasyondaki inek için yemlik önünde gereken alan, inek başına 60 cm iken, kurudaki inekler için bu alan inek başına 80 cm olacak şekilde düzenlenmelidir.  Yürüme zemini ise inekler için rahat olmalıdır.
3. Kuru dönemde Yemleme/Beslenme: Bu dönemdeki rasyon, çoğunlukla kaba yem diyeti şeklinde olmalıdır.  Bir inek, gün içinde canlı ağırlığının yaklaşık olarak %2’sine denk gelen şekilde, kuru madde esası ile yem tüketir.  Örneğin 650 kg canlı ağırlığı olan bir inek, günde 13 kg kuru madde (yem) tüketebilir.  Söz konusu rasyonun besleyici yoğunluğu aşağıdaki gibidir:
a) Ham protein: % 10-12
b) Enerji: 1.10-1.25 Mcal/kg NEL.
c) Ca: P Oranı (Kalsiyum Fosfor Oranı): 1.6:1
d) NDF: % 32-35
e) ADF: % 16-19
4. Tırnak Bakımı: Kuruya alınan dönem, ineklerin tırnaklarına bakım yapmak için iyi bir zamandır.  Tırnakları törpülerken ayağın komple bir muayenesi yapılmalı ve herhangi bir lezyon veya enfeksiyon var ise hemen tedavi edilmelidir.
5. Vücut Kondisyon Skoru (BCS): Bu skor, 5 değerli bir skalada 3.50-3.75 arasında olmalıdır.  Düşük bir skor, yüksek bir skordan daha fazla tercih edilmelidir.  Bu skor kuru dönemde çok az değişmelidir.  Bu dönemde olan tek ağırlık artışı, sadece anne karnındaki yavru ile ilgili olmalıdır.
6. Mastitis Kontrolü: Yeni mastitis olgularının pek çoğu, kuru dönemde başlar, bu sebepten bir kuru dönem tedavi programı uygulanmalıdır.  Onaylanmış bir kuru dönem preparatı ile her ineğin, her bir lobuna uygulama yapılmalıdır.
7. Kuru dönem periyodunun doğru şekilde başlatılması:
a) İneğin kuruya alınacağı gün belirlenir.
b) İnek tamamen sağılır.
c) Sağım tamamlandıktan sonra meme başları dezenfektan solüsyona daldırılır.
d) Meme daldırma solüsyonu, 20-30 saniye sonra silinir.
e) Her bir loba onaylanmış kuru dönem mastitis preparatı kısmen içeri doğru sokularak uygulanır.  Uygulanırken, kanülün ucu içeri doğru 3 mm’den fazla sokulmaz.
f)
 İşlem tamamlandıktan sonra meme başı tekrar meme dezenfektanına daldırılır.
g)  Bu işlemden sonra inek, kuru dönem padoğuna alınır.
h) Kuru dönem padoğundaki inekler izlemeye/gözlemeye devam edilir.
8. İç Parazit Kontrolü: Bu dönemde iç parazit mücadelesinin yapılması önerilmez.  İç parazit mücadelesi yapılmasına karar verilmişse, kuru dönemin ilk günlerinde yapılması, uygulanacak ilacın prospektüsünün iyice okunması tavsiye edilir.  Eğer söz konusu çiftlik, iç parazitler açısından yüksek risk altında ise, bu uygulama lohusa inek programının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bu resimde görülen kurudaki inekleri ilerdeki günlerde problemler beklemektedir.

Kurudaki ineklerin çiftlikte nasıl barındırıldığının, sonraki dönemdeki laktasyon performansı üzerinde, hem süt verimi hem de döl verimi etkinliği açısından etkisi vardır.  Resimdeki çamurda duran bu ineğin, dinlenebileceği/yatabileceği kuru bir yeri yoktur.  Bu ineğin vücut kondisyon skoru 4.5 olmakla beraber önünde samana dayalı rasyon bulunmaktadır.  Ortam koşulları pek çok patojene maruz kalmasına neden olduğu için bir sonraki laktasyonda mastitise yol açabilir.  İnekteki aşırı vücut yağı ineğin iştahsız olmasına ve kuru dönem sonunda yemden uzaklaşmasına neden olur.  Bu da bir sonraki laktasyonda, ketozise yol açar. Kuru dönemdeki ineğin nasıl bakılıp beslendiğinin bir sonraki laktasyondaki performansı üzerinde hayati önemi vardır.

Geçiş Dönemi (Buzağılamadan 21 gün öncesi)
İneğin yaşam döngüsünde bu dönem çok önemlidir.  Bu dönemde ineğin nasıl sevk ve idare edildiğinin, bir sonraki laktasyon periyodunda hem süt verimi hem de döl verimi üzerinde çok belirgin bir etkisi vardır.
1. Ekonomisi: Geçiş dönemi, beklenen buzağılama tarihinden 21 gün önce başlamalıdır.  Geçiş döneminin daha uzun tutulmasının belirgin bir ekonomik etkisi yoktur.   Geçiş dönemini iyi sevk ve idare eden sütçü sığır işletmelerinde, iyi idare edilmeyenlere kıyasla bir laktasyonda 1000 kg daha çok süt ve 35 gün daha önce suni tohumlama yapabilme imkanı temin edilmektedir.  İneğin yaşam döngüsündeki bu dönem, en zor ve güçlükle dolu olan süredir.  İyi bir geçiş dönemi idaresi yönünde çaba sarf edildiğinde, hem ineğin doğum zamanı buzağılama stresi ile baş etmesi hem de arzu edilen ekonomik sonuçların ortaya çıkması sağlanmış olur.
2. Barındırma: Geçiş dönemindeki inekler, küçük gruplar halinde temiz bir ortamda tutulmalıdır.  Geçiş dönemindeki inek grubu (veya grupları), çiftlikteki mevcut inek trafiğinden ve diğer çiftlik trafiğinden uzakta tutulmalıdır.  Ancak ineklerin bulundurulduğu yer, görevlilerin onları izleyebileceği mesafede/yerde olmalıdır.  Sıcak iklimlerde, özellikle yaz aylarındaki yüksek sıcaklıklarda (25 °C’nin üzerinde) inekler için yeterli serinletme temin edilmelidir.  Yemlik önündeki alan ve serbest yataklar, inekleri barındıracak şekilde büyük olmalıdır.
3. Yemleme: Geçiş dönemindeki beslenme programı çok önemlidir. Bu dönemde rumen ortamının değişim geçirmemesine gereksinim vardır.  Uçucu yağ asitlerinin (VFA) üretilmesi artacak ve rumen içindeki pililer, uçucu yağ asitlerinin emilimini gerçekleştirebilmek için uzayacaktır.  Bu dönemde ek protein ve enerjiye gereksinim vardır.  650 kg ağırlığında bir inek için ortalama kuru madde tüketimi (DMI) 11 kg, 550 kg ağırlığında düvenin ise 10 kg miktarındadır. Buzağılamadan 5-7 gün önce kuru madde tüketimi belirgin şekilde düşecektir.  Rasyonların besleyici (nutrient) yoğunluğu (NRC tavsiyelerine göre) aşağıdaki gibi olmalıdır:
a) Ham Protein: İnekler için %12, düveler için %14 olmalıdır.  Eğer rasyonda ham protein %14’ten fazla ise proteinin %35’i rumende parçalanmayan nitelikte olmalıdır.
b) Enerji: 1.50-1.70 Mcal/kg NEL
c) Ca:P oranı: 2:1 (Kalsiyum tüketimi, kuru madde tüketiminin % 0.8-1’i oranında olmalıdır.  Fosfor ise kuru madde tüketiminin % 0.4-0.5’i oranında olmalıdır).
d) NDF: % 30-35
e) ADF: % 16-19
f) Not: Pek çok çalışma, düşük NDF ve düşük Eter Ekstraktı (Yağlar) bulunduran diyetlerin, bu içerikleri (NDF ve Eter Ekstraktı) daha çok bulunduran diyetlerden daha fazla tüketildiğini göstermiştir. Ayrıca çalışmalar, düşük vücut kondisyon skoru olan ineklerin, şişman ineklere kıyasla daha yüksek seviyede yem tükettiğini de göstermiştir.
g) Not: Pek çok araştırma göstermiştir ki, buzağılama ve erken laktasyon ile ilgili problemler (süt humması, ketozis, sonun atılamaması ve meme ödemi), kuru dönemdeki ve geçiş dönemindeki mineral dengesizlikleri ile ilişkilidir.  Hem kuru dönemde, hem de geçiş döneminde mineral verilmesi çok önemlidir.
4. Vücut Kondisyon Skoru:  İdeal olarak bu dönemde ineklerin vücut kondisyon skoru 3.50-3.75 oranında olmalıdır.  Bu periyot kısadır ve bu süre içinde bu skorda çok az bir değişim olur.
5. Mastitis Kontrolü: Sütün gelmesi, doğumdan birkaç gün önce başlar.  Ancak meme bezi içinde kuru dönem antibiyotikleri ve kuru dönem preparatları etkisini kaybetmiş haldedir.    Bu sebepten, geçiş döneminde ineklerin çok temiz bir ortamda tutulması önemlidir.  Bu dönemde, meme başı mühürleyici preparatlar, ortam kaynaklı mikroorganizmaların memeye girmesini engeller.
6. Doğuma Hazırlama: Geçiş dönemi barınağındaki inekler sık sık izlenmelidir.  Doğum zamanı yakınlaştıkça, inek kendini gruptan uzaklaştırma çabasına girer.  İneğin doğuma yaklaştığı belirlendiğinde, mümkünse onu doğum padoğuna almalıdır.

Doğumu bekleyen inekler, küçük gruplar halinde tutulmalı ve doğuma kadar aynı grupta kalmalıdırlar.  Bu barınaklarda serbest yatak bulunmasına gerek yoktur, ancak altlık olarak kum bulunmalı ve ineklerin dolaşabilecekleri kadar alanları olmalıdır.  İnekler kolaylıkla izlenebilmeli ve doğum zamanı geldiğinde ya bulundukları padokta buzağılamalı ya da bir sorun görülür ise doğum padoğuna alınmalıdır.  Bu padoklar temiz, iyi havalandırılmış olmalı ve inekler için yeterli alan bulunmalıdır.

Buzağılama Günü (0.Gün)

Buzağılama günü, gebelik periyodunun bittiği ve laktasyon döneminin başladığı gündür.  Bu zamanda inekte pek çok fizyolojik değişiklik meydana gelir.  Hem yeni doğan buzağının, hem de ineğin düzgün bakılması önemlidir.  Buzağıya bu dönemde uygulanan pek çok pratiğin, buzağının hem hayatta kalması hem de büyümesi ile doğrudan ilgisi vardır.  Unutulmaması gereken nokta ise, doğum esnasında inek ve düvelerin sadece %7’sinin yardıma ihtiyacı olmasıdır.  Eğer çiftlikte doğumlarda yardım etme oranı bu rakamdan yüksek ise inek sevk ve idare performansınızı gözden geçirerek güç doğumları azaltma yönünde değişiklikler yapmalısınız.
1. Barındırma: Doğum sancıları başladığı görüldüğünde inek, doğum bölmesine alınır.  Doğum bölmesi en az 3.5m x 3.5m ölçüsünde olmalıdır.  İnek bağlı olmamalı ve bölme içerisinde hareket edebilecek serbestlikte olmalıdır.  Bölme temiz olmalı ve kum, saman veya benzeri uygun bir altlık ile kaplı olmalıdır.  Yardım gerektiğinde kullanılmak üzere aydınlatma donanımı olmalıdır.  Doğum için kullanılan padoklar, hasta hayvanlar için kullanılmamalı ve her doğumdan sonra da temizlenmelidir.  Gerektiğinde inekleri zapt edebilmek için düzenek bulunmalıdır.  Yem ve su temin edilmelidir.
2. Kalma Süresi: Buzağılama süresi boyunca inek, doğum padoğunda kalmalıdır.  Doğum işlemi tamamlandığında kolostrum (ağız sütü) sağılmalı ve inek lohusa barınağına alınmalıdır.  İneğin kulak numarası kayıt edilmeli ve onun sütü 4-5 gün boyunca süt tankına karıştırılmamalıdır.  Bu geçiş dönemi sütü buzağılara verilmelidir.
3. Beslenme (Yemleme): Buzağılama gününde inek fazla yem tüketememesine rağmen, ineğin önünde, geçiş dönemi rasyonundan bulunmalıdır.  Aynı zamanda yeterli miktarda taze, temiz su da bulundurulmalıdır.
4. Doğum (buzağılama) İşlemi: Çok acele bir şekilde ineğe yardım etmeye kalkışılmaması önemlidir.  Buzağılama (doğum) işlemi zaman alır.  İneği izlemeli ve herhangi bir belirti veya problem olmadığı takdirde müdahale edilmemeli, doğal seyrine bırakılmalıdır.  Doğum kanalına buzağının inmesinden önce bir düvenin 2-4 saat sancılanması oldukça sık görülür.  Doğum süreci 1-2 saat sürebilir.  Ergin inekler için sancılanma süresi genellikle 1-3 saat ve doğum süresi ise 1 saat sürebilir.
5. Doğuma Yardım: Eğer yardım gerekiyor ise şunlara dikkat edilmelidir:
a) Başlamadan önce eller yıkanmalıdır.
b) Suni Tohumlamada kullanılan omuz boyu plastik eldiven giyilmelidir.
c) Eldivenin üzerine kayganlaştırıcı sürülür.
d) İnek muayene edilir.  Serviksin açıldığı ve buzağının doğru doğum pozisyonunda olup olmadığı kontrol edilir.  Buzağının gelişini kolaylaştırmak için pozisyonunu ayarlayabilirsiniz.   Buzağının canlı olup olmadığından emin olmak için tepkisini kontrol edebilirsiniz.
e) Buzağıyı çekmek için kullanılacak aletler temizlenir.  Buzağıyı çekmek için sadece paslanmaz çelikten olan doğum ipleri kullanılmalıdır.  Kontamine olabilecek ip veya benzer şeyler kullanılmaz.
f)  Sadece inek kasıldığı zaman arkasını aşağı doğru çekiniz.
g) 30 dakika içinde başarılı olamaz iseniz profesyonel yardım çağırınız.
6. Doğum Sonrası Aktiviteler: Doğum işlemi tamamlandıktan sonra şunlar yapılmalıdır;
a) Ağız sütü sağılır.  6 litre ağız sütü alınır ve kalanı dondurulur.  Eğer inekte mastitis var ise ağız sütünü buzağıya vermeyiniz.
b) Buzağıya (45 kg ağırlığında) 2 litre ağız sütünü mümkün olan en kısa sürede veriniz.  Tavsiye edilen süre, doğumdan sonraki ilk 30 dakikadır.  Doğumdan 6 saat sonra 2 litre daha ve 12 saat sonra tekrar 2 litre veriniz.
c) Göbek kordonu tentürdiyot’a (%7’lik) batırılır.
d) Buzağıyı kurulayınız.
e) Buzağının kimliğini belirleyiniz (küpesini takınız) ve kimlik numarasını ve annesini kayıt ediniz.
f) Buzağıyı, bireysel buzağı padoğuna alınız.
7. Kayıt Et ve İzle: Sürünün idaresinin gelişmesinde doğru kayıt tutulması önemlidir.  Buzağı, inek ve doğum işlemi ile ilgili bilgileri içeren bir kayıt sistemi, çiftlikte uygun protokollerin hayata geçirilmesinde yardımcı olur.  Bu kayıt edilen bilgiler, en azından, ineğin kimliği, cinsiyeti, doğum zamanı (tarih ve saat), gözlemi yapan kişinin adı, zorluklar ile ilgili yorumlar ve yemleme bilgisi şeklinde olmalıdır.  Ayrıca ineğin vücut kondisyonunu tespit etmek için de uygun bir zamandır.
8. İneği lohusa padoğuna geçiriniz.

Burası buzağılar için uygun bir yer değildir.  Ne yazık ki resimde görülen bu çiftlikte ineklerin bağlı sistem barınaklarında doğum yapmalarına izin verilmektedir.  Buzağı dünyaya geldiğinde bu kirli ve patojenlerle kaplı ortama girmektedir.  Burada olan doğum, çalışanların ineği sağıp beslemesi açısından uygun olsa da buzağı çok fazla patojene maruz kalmakta ve buzağı üzerinde ek stres yaratmaktadır.  Bunun sonucunda, iyi sevk ve idare koşullarında yetişen hayvanlara kıyasla, böyle kötü koşullarda doğan hayvanlar ergin hale geldiklerinde iyi performans göstermezler.  Buzağılar temiz bir ortamda, bol temiz havada yetiştirilmelidir.   Ancak ne yazık ki bu resimde görülen olumsuz koşullar, dünyanın pek çok yerinde görülmektedir.

Lohusa İnek Periyodu (Doğumdan sonraki 0-15. günler)

Lohusa takip programı, sütçü sığır sevk ve idare programının en gerekli olan bölümüdür.  Bu programın amacı, lohusa ineklerin olası problemlerini belirleyip erken bir şekilde tedavi etmektir.   Çiftliğinizdeki lohusa takip programını, veteriner hekiminizle birlikte oluşturmalısınız.  Bu programı uygulama görevi olanların sorumluluğu büyük olduğu için, hangi davranışların normal olmadığı ve bu durumla ilgili olan çözümün ne olduğu açısından iyi eğitilmiş olmaları gerekmektedir.  Başarılı bir lohusa takip programı sadece süt verim performansını değil, aynı zamanda döl verimi performansını da geliştirir.
1) Barınaklar: Lohusa inekler, serbest yataklı, günlük muayeneye imkan verecek şekilde yemlik önünde makasları olan bir padokta tutulmalıdırlar.  Barınak koşulları laktasyondaki diğer ineklerinki ile aynı olmalıdır.
2) Besleme: Bu gruptaki ineklerin rasyonu, geçiş dönemi rasyonu ile aynı olmalıdır.  Ancak bu gruptaki ineklerin kuru madde alımları daha fazla olacaktır.  Yemleme süresinin sonunda, yemlikler kontrol edilerek biraz yemin kaldığını kontrol etmek önemlidir.  İnek başına günde 15 kg yem verme esası iyi bir beslenme noktası oluşturur.  Bu değer, doğumdan sonraki 1-15inci günlerde, eşit sayıda inek bulunduğu esasına göre tahmin edilmiştir.  Eğer farklı ise, gruptaki ineklerin hangi günde olduklarına göre ya daha az ya da daha çok verilmelidir.   Lohusa inekler, 15 günlük periyodun sonuna doğru günde yaklaşık 20 kg civarında yem tüketmelidirler.  Fazla miktarda içme suyunun da temin edilmesi önemlidir.  Serbest erişim esası ile bir tampon preparatı (yemek sodası) ve uzun saplı kuru otun bulundurulması da önerilmektedir.  Bu ikisinin bulundurulması, ineklerde asidozis olma riskini azaltacaktır.
3) Lohusa İzleme Programı: Bir lohusa izleme programının olmasının nedeni, inekleri yakından izleyerek laktasyonun sonraki günlerindeki performansını tehlikeye atacak herhangi bir metabolik veya diğer sonuçlara yol açacak durumları zamanında engellemektir.  Pek çok program mevcuttur, ancak kendi sürü veterinerinizle birlikte kendi sürünüze en iyi sonucu vereni hazırlamanız sizin için daha iyi olur.
İzleme programı aşağıdakileri kapsamalıdır:
a) Rektal vücut sıcaklığı: Vücut sıcaklığının yükselmesi bir enfeksiyonun habercisidir.
b) İştah: Yemden kesilen bir inekte, rumen sorunları olabilir veya abomasum’un yer değiştirmesi ile ilgili bir belirti olabilir.
c) İneğin Hareketleri ve Duruş Pozisyonu: Süt humması ile ilgili erken görülen bir belirtidir.
d) Somatik Hücre Skoru: Memedeki enfeksiyonunun göstergesidir, subklinik (gizli) seviyede bile olsa ineğin performansı üzerinde negatif bir etkisi vardır.
e) Genel Görünüm: İneğe baktığınız zaman, kendinize şu soruyu sorun; “Bu inek sağlıklı görünüyor mu?”
f) Vulva’dan akıntı veya koku gelmesi: Bu belirti, döl yolu enfeksiyonunu veya problemini işaret eder.
g) Kayıt Tutma: Lohusa ineklerle ilgili günlük kayıtlar tutulmalıdır.
h) Duruma göre tedavi/müdahale: Eğer inekte sorun görülüyor ise ona uygun tedavi yapılmalıdır.
i) Kapsamlı bir lohusa inek muayene programı hazırlamak için veteriner hekiminize danışınız.

Lohusa inek programı ve geçiş dönemi programı olan çiftlikler, inek performansını arttırmaktadırlar.  Lohusa inek ve geçiş dönemi programlarının uygulanması ile hem süt verimi hem de döl verimi performansı büyük oranda artmaktadır.  Başarının temin edilmesinde bu görevin ciddi bir şekilde algılanması ve çiftliğe uygun olarak düzenlenmesi önemli bir yer teşkil eder.  Programın düzenli ve değişmeyen şekilde devam etmesi için bu izleme/takip görevinin her gün, aynı kişi tarafından yapılması gerekmektedir.  Bu işten sorumlu kişinin, her bir ineği inceleme (muayene) işini çok aceleyle yapmaması önemlidir.

Laktasyon ve Gebelik Periyodu (15inci Günden Kuru Döneme kadar)

Laktasyon periyodu boyunca ineğin süt vermesi ve gebe kalması beklenir.  Bu dönemde ineğin performansını izleyip, doğru zamanda, önerilen sevk ve idare pratiklerini uygulamak önemlidir.  Özellikle süt verimini, günlük süt verimi ortalaması şeklinde değil her bir inek için laktasyon eğrisi şeklinde takip etmek çok önemlidir.  Bunun yanında, vücut kondisyonu ve kuru madde tüketimi de yakından takip edilmelidir.  Yine bu dönemde, bir ineğin gebeliği teyit edilene kadar, bir döl verimi (reprodüksiyon) izleme programını uygulamaya koyup, inekleri kızgınlık açısından izlemek çok önemlidir.
1) Barınaklar: Laktasyondaki ineklerin barınakları temiz, kuru ve rahat olmalıdır.  Sıcak iklimlerde, hava sıcaklıklarının yükseldiği periyotlarda (25°C’nin üzerinde) ek soğutma temin edilmelidir.  İlk kez yavrulamış düvelerin, tüm laktasyonları boyunca ayrı bir grupta tutulması önerilmektedir.  Bu şekilde ayrı tutularak bu düvelerden yüksek süt verimi elde edilmesi yanında, ilk laktasyon boyunca büyümeleri temin edilmiş olur.  Yemlik önünde her bir inek için yeterli alan olması gerekir.  İnek başına en az 60 cm’lik bir alan yeterlidir.  Çok kalabalık padoklar, özellikle yemlik önünde aşırı yoğunlaşma, ineğin süt verimini ve döl verimini düşürür.  Yüksek döl verimi elde etmek için inekler gebelik elde edilene kadar aynı yerde tutulmalıdır.  İneklerin farklı gruplara aktarılmasından kaçınılmalı veya kısıtlanmalıdır.  İnekler başka bir gruba her geçtiklerinde veya rasyon aniden değiştiğinde, ineklerin yeni gruba ve yeni yemlere alışması yaklaşık 30 gün almaktadır.  Bu yüzden, ineklerin yıllık döngüleri içinde, minimum miktarda değişiklik onların performansını arttırır.
2) Yemleme/Besleme: Yemleme rasyonları, sürünün verim seviyesine göre geliştirilmelidir.  İneklerin vücut kondisyonları yakından izlenmelidir.  Doğumdan sonraki ilk 60 gün içerisinde ineğin zayıflaması (kilo kaybetmesi) beklenen bir durumdur.  Fakat bu süreden sonra laktasyonun yaklaşık 180inci gününe kadar stabil (sabit) olmalıdır.  Bu zamanda biraz ağırlık artışı elde edilebilir.  Hedef, laktasyonun sonunda ineğin vücut kondisyon skorunun 3.50 olmasıdır.  Yemleme programının bazı anahtar faktörleri aşağıdaki gibidir.
a) Kuru Madde Tüketimi (DMI): Laktasyonun ilk başlarında, 35-40ıncı günler arasında, inekler canlı ağırlıklarının %4.00-4.25’i oranında kuru madde tüketmelidirler.  Bu oran, laktasyonun sonunda canlı ağırlığın %3.25-3.50 oranına düşer.
b) Besleyici (Nutrient) Yoğunluk: Rasyonun besleyici yoğunluğu (protein ve enerji seviyesi), laktasyonun başında ve sonunda aynı seviyeye yakın olmalıdır.  Laktasyonun sonunda, süt verimi daha az düşer, fakat inek gebelik ve canlı ağırlık artışı için ek protein ve enerji gereksinimi içinde olur.
c) Selüloz Miktarı (Seviyesi): Rasyondaki Nötr Deterjan Selülozu (NDF) %27 ile %32 arasında olmalıdır.  Söz konusu NDF miktarının %75’inin kaba yemden gelmesi gerekmektedir.  İyi bir rumen fonksiyonu sağlamak için Asit Deterjan Selülozu (ADF) oranı ise %16-19 oranında olmalıdır.  Daha fazla miktarda ADF, sindirilemez ve kuru madde tüketimini düşürür.
d) Rasyon: Ulusal Araştırma Konseyinin (NRC) tavsiyelerini kullanarak rasyon hazırlanmalıdır.  Yemliği dikkatlice izleyip yem tüketiminin, hangi yem maddelerinin reddedildiğinin ve ineğin performansının da takip edilmesi önemlidir.  En önemli rasyon, ineğin tükettiği rasyondur.  İyi bir izleme programının olması çok gereklidir.  Kullanılmakta olan kaba yemin test değerlerinin gerçek analiz değerleri olup kitap bilgileri olmaması da ayrıca çok önemlidir.  Kitap değerleri, tüketilmekte olan kaba yemin gerçek değerini temsil etmeyebilir.
e) Kaba Yem Kalitesi: Rasyonun en önemli hammaddesi kaba yemlerdir.  Kaba yemin kalitesi ne kadar yüksek olur ise söz konusu rasyon, inek için o kadar yararlı olur.
f) Vücut Kondisyon Skoru (BCS): Sürüde vücut kondisyonunun izlenmesi düzenli aralıklarla yapılmalıdır.  Skorun tek başına hangi rakam olduğunun değil, elde edilen rakamda tespit edilen değişimin miktarı önemlidir.  Etkili bir skorlama programı her seferinde aynı kişi tarafından, aynı laktasyon döneminde olan ineklerle değişim belirlemek üzere yapılmalıdır.
3) Döl verimi (Reprodüksiyon): Döl verimi olmadan verim söz konusu olamaz.  Dölverimi; laktasyonun başında çok önemli bir aktivite olup ineğin tekrar, zamanında gebe kalmasını sağlayan bir husustur.
a) Gönüllü bekleme periyodu belirleyiniz.  Bu periyot, ineğin ilk kez suni tohumlama yapılacağı zamanı belirlemek için kullanılır.  Bu bekleme süresi çok kısa olur ise, suni tohumlamada daha fazla sperma kullanılmasına ve gebeliğin gecikmesine yol açar.  Pek çok durumda, inekler laktasyonun ilk 50-60 gününde negatif enerji balansı (değeri) yaşarlar.  İnek kızgınlık belirtisi gösterse bile, enerji değeri sağlandıktan 15-17 gün sonra yumurtlayabilir.  Gönüllü bekleme periyodu ile ilgili tavsiyeler şu şekildedir:
i) Kızgınlık Tespiti: Laktasyonun 50-55inci günlerinde, tüm inekler kızgınlık yönünden kontrol edilmelidir.
ii) Suni Tohumlama: İlk suni tohumlama, laktasyonun 75-80inci günlerinde yapılmalıdır.
iii) Gebelik: Laktasyondan 120inci güne kadar gebelik temin edilmelidir.  Bu sürede gebelik temin edildiğinde buzağılama aralığı 13 ay olur.
b) Gerçekçi hedefler belirleyerek iyi bir döl verimi performansı temin edin.  Hedef belirlerken sadece elde etme seviyesi değil aynı zamanda bir zaman temeline de bağlı olmalıdır.
c) Kızgınlık Tespiti: İyi bir döl verimi için anahtar, kızgınlık tespitidir.  Bir çiftlikte kızgınlık tespit oranı %70’in üzerinde olmalıdır.  Çiftlikte bir program geliştirilip, kızgınlık tespitinin izlenerek bu seviyenin elde edilmesi çok önemlidir.  Pek çok kızgınlık tespit modelleri vardır ve sizin çiftliğiniz için biri adapte edilebilir.
4) Vücut Kondisyon Skorunun Belirlenmesi: Düzgün aralıklarla, sürünün Vücut Kondisyon Skoru izlenmelidir.  Laktasyonun çeşitli safhaları için çeşitli skor değerleri hedeflenmelidir.
5) Mastitis Kontrolü: İyi bir mastitis kontrol programı takip edilip uygulanmalıdır.  Toplu şekilde Somatik Hücre Skorunun düşürülmesi sadece daha fazla sütün elde edilmesini sağlamaz, aynı zamanda döl verimini de arttırır.

ÖZET

Bu döküman, sütçü ineklerden daha yüksek seviyede süt verimi ve döl verimi etkinliği temin etmek için genel bir rehberdir.  Üstün verimli bir sürü ile düşük verimli bir sürü arasındaki fark, çoğunlukla yüksek verimli çiftlikte detaylara daha fazla önem verilmesidir (dikkat edilmesidir).  Başka bir deyişle, söz konusu işin yapılması gereken zamanda yapılmış olmasını temin etmektir.  Bahsedilmiş olan bu kategorilerin her birisine, ineğin performansını arttıracak şekilde pek çok başka aşamalar da ilave etmek mümkündür.

Kriz Döneminde Sürü Yönetimi
(Lindell Whitelock – Ocak 2009)

Her yerde özellikle de süt sığırcılığı endüstrisinde 2009 zor bir yıl olacaktır. Hem A.B.D.’de hem de Avrupa’da pek çok düşüşler gözlenecektir.  Halen süt fiyatları %40’dan fazla düşmüş olup yem fiyatları da normalin çok üstündedir.  Süt sığırcılığı sevk ve idaresinde pek çok önemli noktayı süt sığırcılığı yapan çiftliklere iletmeniz için gönderiyorum.

  1. Fiyata bağlı olarak kararlar alarak, bir sütçü sığır işletmesi başarılı bir şekilde idare edilemez.  Çiftçiler piyasa fiyatlarını kontrol edemezler.  Ancak masraflara bağlı sevk ve idare kararları almak zorundadırlar.
  2. Masraflardan tasarruf yapmak daha az para harcamak olarak algılanmamalı, bunun yerine harcanan paraya karşılık en fazla kıymette olanın alınması anlaşılmalıdır.  Bir diğer deyişle odaklanma performans üzerinde olmalıdır.
  3. Döl verimi etkinliği, belki de çiftçilerin yaptığı en pahalı hatadır.  İnekler zamanında eşleştirilerek ineğin en üst seviyede performans vermesi temin edilmelidir.
    Harcamaların kısılmasında bakılacak yerlerden bazıları şunlardır:
    a) Çiftliklerin hedefi, ineklerin laktasyonun 120inci gününden evvel gebe kalmalarının sağlanması olmalıdır.  Bu bir gerekliliktir.  İneklerin zamanında döl tutmalarının sağlanamaması, genellikle kızgınlık tespiti ile ilgilidir.  Bu sebepten düzgün kızgınlık tespiti, çiftliğin başlıca önceliklerinden biri olmalıdır.
    b) Laktasyonun 180inci gününden sonra yem etkinliği çok fazla düşer.  Normal koşullarda laktasyonun başında tüketilen her 1 kg yeme karşılık 2 kg süt üretilmesi gerekir.  Bu oran 180 günden sonra 1 kg yeme karşılık 1 kg süt verimi seviyelerine düşer.  Bu süreden sonra da bir kilo yeme karşılık üretilecek süt miktarı düşmeye devam eder.  Bu da yem masrafını arttırmış olur (Özellikle süt veren ineklerin çok uzun süre laktasyonda tutulduğu hallerde).
    c) Kuru dönemin süresi de masrafların tasarruf edileceği bir yerdir.  İneklerin 60 günden fazla kuruda kalmaya ihtiyaçları yoktur.  Tüm çalışmalar, daha uzun kuru dönem süresinin ekonomik bir avantajı olmadığını ortaya koymuştur.  Kuru dönem barınağında 60 günden fazla tutulan her bir ineğin, günlük masrafı yaklaşık 5 ABD dolarıdır.  İneklerini kuru dönemde uzun süre tutan çiftçiler para kaybederler.
    d) Pennsylvania Devlet Üniversite’sinde yapılan çalışmada gösterilmiştir ki 120 günden fazla boş kalan ineklerin çiftliğe olan masrafı günde 2.85 ABD dolarıdır.  Bu rakam, ineğin verim ve performans kaybına bağlı olarak hesaplanmıştır.
    e) Önemli olan bir diğer husus ise düve yetiştirme programında tasarruf yapılmamasıdır.  Yetiştirilen düveler 24 aydan sonra laktasyona başlarlar ise size masrafı gün başına 5.00 ABD dolarıdır.  Buna bağlı olarak düvenin yetiştirme masraflarını çıkarmak için onu daha uzun süre sağmak gerekecektir.
    f) Mastitis kontrolü çok önemli bir konudur.  200.000’in üzerinde Somatik Hücre skoru olan inekler süt kaybından muzdarip olurlar.  Bu durumdaki ineklerin iyileştirilmesi için tedavi masrafları da gerekecektir.
  4. Çiftlikteki çalışanların, özellikle ineklerle doğrudan ilgilenen çalışanların etkinliğinin yeniden değerlendirilmesi önemlidir.  Çiftliğin idareci konumunda olanların da değerlendirilmesi gerekir.  İşçi başına çok fazla sayıda müdürün düşmemesine dikkat edilmelidir.
  5. İnekleri sağlıklı tutunuz.  İnekleri sağlıklı tutacak ürünleri kullanmak hasta hayvanları tedavi etmekten daha az masraflıdır.
    Yukarıda sayılanlar, şimdiki gibi ekonomik koşulların olduğu zamanlarda değerlendirilebilecek birkaç öneridir.  Ancak bu problemlerin çoğunu düzeltmek zaman alır.  Bu sebepten süt sığırcılığı işletmelerinin etkinliğini ekonominin iyi olduğu zamanlarda değerlendirip, düzeltmeler yapmak çok önemlidir.

Bina ve Barınaklarla ilgili Projeler:

Bu ziyaret esnasında yeni çiftlik kurma ile ilgili ziyaretler yapıldı, kişilerle görüşüldü. Türkiye’de hala çiftçiler ve idareciler tarafından süt sığırcılığı işletmesinin nasıl olması gerektiği konusunda anlaşılmamış hususlar bulunmaktadır. Türkiye’nin iklim koşullarına bağlı olarak çok ucuz bina/ barınaklar dizayn edilebilir. Ancak havalandırma ve soğutma sistemlerinin kurulması şarttır (gerekliliktir). Bu ülke için üzeri brandalı, kenarları tamamen açık barınaklar çok uygundur. Yapılan ziyaretlerde açıkça görülmektedir ki inekler hep dışarda yatarak barınakların içindeki konforun iyi olmadığını bize anlatmaktadırlar. Sıcak havanın etkisini inekler, biz insanlardan çok önce hissedip etkilenmektedirler. Türkiye’de ineklerin serin tutulması temin edildiğinde dölverimi etkinliği ve süt verimi ile ilgili faktörlerden birisi büyük oranda düzeltilmiş olacaktır.

Türkiye’de inekleri serin tutmanın en iyi yolu “buharlaştırmalı soğutma”dır. Bu da, ineklerin ıslatılması ve sonra ineklerin sıcaktan korunması için fanların kullanılarak havanın hareketinin sağlanıp ineklerin üzerinden sıcaklığın uzaklaştırılması demektir. Buharlaştırmalı soğutmada, ineğe 3-4 dakika su püskürtülür ve sonra 11-12 dakika boyunca da fanla serinletilir. Türkiye’de bu sistemin kullanılmasında olası bir kısıt, su kaynaklarının elverişli olmaması durumudur. Bu sistem önemli miktarda su gerektirmektedir, dolayısıyla kurulan her buharlaştırmalı soğutma sistemi, sıcaklık ve nem kontrolüne sahip olmalı ve sadece inekler için gerçekten ihtiyaç olduğunda devreye girmelidir.

Bir çok durumda gözden kaçırılan diğer bir mesele de çiftliklerde atıkların yok edilmesi ile ilgili çevresel konulardır. Bugünlerde atıkların yok edilmesi biraz önemseniyor olsa da sürü büyüklüğü arttıkça çevresel etkisi daha büyük bir sorun olacaktır. Yeni işletmeler dizayn edilirken bu sorun daha fazla göz önünde bulundurulmalıdır.

Çiftçilerle işletmeler hakkında konuşurken sık sık besi danalarının bakılma şartlarıyla süt inekçiliği arasında bağlantı kuruyorlar. Sütçü ineklerin çevresel gereksinimleri besi sığırlarından çok farklıdır, bu yüzden besi sığırlarına uygun olarak dizayn edilmiş bir işletme sütçü ineklere uygun olmayacaktır. Çiftçilere bu farklılıkları hatırlatmaya devam etmek önemlidir.

Ege Vet’e daha önce, ahırların (barınakların) büyüklüğü ve sütçü inek barınaklarının diğer özellikleri ile ilgili kılavuzlar sağlanmıştı. Bu dökümanların çevirisi yapılmalı ve potansiyel müşteriler yeni işletmeler kurmaktan söz ettiklerinde onlarla paylaşılmalıdır. İyi planlanmış barınaklar, sütçü ineklerde gelişmiş üretimi ilerletecek ve aynı zamanda çiftçiler için iyi bir finansal dönüş sağlayacaktır.

Giriş & Genel Bakış:
Türkiye’ye yapmış olduğum bu ziyaretim sırasında yine aynı sorunlar üzerinde tartışıldı.  Ancak benim amacım, kuru dönemdeki ineğin sevk ve idaresinin, inek performansı üzerinde nasıl etkili olduğu ve gelecek laktasyon veriminde, kuru dönemdeki ineğin sevk ve idaresinin nasıl en önemli nokta olduğu konularına dikkat çekmek idi.  Diğer önemli konulardan bir tanesi de, Türkiye’deki sütçü sığır çiftçilerinin sürüye katılacak yeni düveleri yetiştirebilmeleridir.  Eğer düveler gerektiği şekilde yetiştirilemez ise, damızlık programında (suni tohumlamada) kullanılan ırkların avantajlarını/yararlarını arttıracak, yüksek verimlilikte inekler elde edilemez.  Çiftlikleri ziyaret ettiğimizde, kaba yem kalitesi, rasyon değişimleri ve diğer yem sorunları ile ilgili daha önceden tespit ettiğimiz sorunlar elbette hala mevcuttu.  Mastitis, pek çok çiftlikte hala önemli bir sorundur ve mastitis, verim ve döl verimi üzerinde olumsuz etkisinin yanında, diğer başka sorunlara da yol açmaktadır.  Bu raporda pek çok konu üzerinde duracağım, görüştüğümüz çiftçilere dağıtmak için ilgili bölümleri uygun bir şekilde ayırıp onlara ulaştırabilirsiniz.

Buzağı & Düve Sayısının Arttırılması:
Bir buzağı doğduğunda, sütçü sürüye dahil edilene kadar çiftlik için masraf yaratır.  Bir düveyi 24 aylık olduğunda sütçü inek grubuna katmak ve yüksek kalitede, fazla miktarlarda süt elde edebilmek hayvanın sağlığını koruyup detaylara dikkat etmeyi gerektirir.  İyi bir ortam olmasını sağlamak için, inek ve düve barınakları temiz olmalı, iyi havalandırılmalı ve kuru olmalıdır.  Aşağıda verilen buzağı yetiştirme programı, çiftlikteki sütçü inek programına dahil edilmelidir.

  1. Buzağı, doğduğunda inekten ayrılmalı ve kolostrum (ağız sütü) ile beslenmelidir.  Buzağının pasif bağışıklığının sağlanması için, ilk 12 saat içerisinde 6 litre ağız sütü içirilmelidir.
  2. 1-56 günler arasında buzağılar bireysel padoklarda tutulmalıdır.  Genç buzağıları bir grup halinde barındırmak,  buzağıları birbirlerini “emmeye” teşvik eder.  Hayvanlar birbirini emecek şekilde bir arada tutulur ise, düvelerde daha yüksek oranda mastitis görülmesine neden olabilir.  Buzağıları bireysel padoklarda tutmak, hastalık veya enfeksiyon yayılma riskini de azaltmaktadır.  Çiftlikteki tam süt, buzağıları besleme amaçlı kullanılıyorsa, hastalıkların inekten buzağılara geçme riskini azaltmak için, süt pastörize edilerek verilmelidir.
  3. Buzağıların çok erken dönemlerinde (3 ila 5. günlerde), önlerinde her zaman konsantre yem, kaba yem ve su bulunmalıdır.  Pelet halindeki konsantre yemler, rumen gelişimini teşvik eder.  Su, kova ya da emzikli şişe ile verilmelidir.  Suyun verilmesi, katı yem tüketimini teşvik eder ve rumen gelişimini arttırır.
  4. Buzağıların gruplandırılması önemlidir.  Hayvanların yaşlarına göre gruplandırılması tavsiye edilir.  Buzağılar ilk iki ay içerisinde bireysel padoklarda tutulmalıdır.  Daha sonra 2 aylıktan 4 aylığa kadar olan, küçük gruplar halinde gruplandırılmalıdır (Grup başına en fazla 10 hayvan).  İlk 12 ay süresince, genellikle yaş grupları aşağıdaki gibi olmalıdır:
    1.Grup 4-6 Aylık
    2.Grup 7-12 Aylık
    3.Grup 13-14 Aylık
    4.Grup 15-18 Aylık
    5.Grup 19-22 Aylık
    6.Grup 22-24 Aylık
  5. 3.Gruptaki düveler, suni tohumlama yapılacak olan düveler olabilir.  Bu gruptaki düveler, gebe oldukları teyit edilene kadar bu grupta kalmalıdırlar.  6.Gruptaki düvelere, beslenme açısından, kuru dönemdeki düvelerle aynı şekilde muamele edilmeli ve bu düveler de buzağılamadan yaklaşık üç hafta önce geçiş dönemi yemlemesine dahil edilmelidir.
  6. Düvelerin büyüme şeklini izleyin.  İyi bir düve programının hedefi, kas ve kemik yönünden iyi gelişmiş, ancak şişman olmayan düveler yetiştirmektir.  Eğer düveler şişmanlar ise, yaşam boyu performansları üzerinde negatif bir etkisi olur.  Beklenen büyüme şekli, hem boy ve hem de ağırlık yönünden izlenmelidir.  Aşağıdaki tablo Holstein düvelerine aittir.
    Yaş Ağırlık (kg) Boy (cm)
    4 Aylık 125 93
    8 Aylık 235 111
    14 Aylık 375 127
    18 Aylık 475 132
    22 Aylık 575 137
  7. Süt, süt ikame yemi (buzağı maması) ve buzağı starter (başlangıç) yem karışımları için önerilen beslenme programı Ege Vet’e gönderilmiştir.  Düvelerinde yukarıdaki hedeflere ulaşamayan çiftçiler ile, bu yemleme tablosunu paylaşmanız yerinde olur.

Düveleri 23-25 aylık olduklarında sütçü sürülere dahil edilebilecek şekilde tohumlayabilmek için, hayvanların büyüme performansını izlemeye devam etmelidir.  Sürüye katılacak düveleri yetiştirmek, sütçü sürü performansının maliyetli bir bölümüdür.  Bu sebepten, düvelerin iyi bakılarak sütçü sürüye en kısa sürede yetişmeleri (katılmaları) temin edilmelidir.

Kuru Dönemdeki İneğin Sevk ve İdaresi:
İyi bir döl verimi ve iyi bir süt verimi performansı kuru dönemde başlamaktadır.  Kuru dönemdeki inekler, laktasyondaki ineklerden ayrı olarak ve çiftliğin en temiz ve en rahat bölümünde tutulmalıdırlar.  Kuru dönemdeki inekler çok kalabalık olmamalı ve yeterli yemlik alanı olmalıdır.  Şişman inekler, buzağılamadan önce iyi yemediğinden ve erken laktasyon döneminde metabolik problemlere daha duyarlı olduklarından, bu dönemdeki vücut kondisyonu önemlidir.  İnekleri, kuru dönem padoklarında çok uzun süre tutmak, çiftçi için çok maliyetli bir yatırımdır.
Aşağıdaki öneriler, kuru dönem sevk ve idare programında takip edilmelidir.

  1. Kuru dönem süresi 75 günü geçmemelidir, çünkü tavsiye edilen gün sayısı 60 gündür.
  2. Kuru dönem, iki periyoda bölünmelidir, ilki kuru dönemin başlangıcından, beklenen doğum tarihinden 21-25 gün öncesine kadar olan periyottur.  İkincisi, doğumdan önceki son 21-25 gündür.  Bu süreç, genellikle geçiş dönemi olarak adlandırılır.
  3. Kuru dönem süresince inekler, çok temiz bir ortamda tutulmalıdırlar.  Temiz bir ortam, erken laktasyon mastitisini ve ayrıca uterus içi enfeksiyonlarla ilgili problemleri de azaltır.
  4. Erken kuru dönem süresince, ineklere düşük protein, düşük enerji diyeti verilmelidir.  Bu dönemde kuru madde yem olarak, vücut ağırlıklarının yaklaşık %2’sini tüketirler.  Bu süreç içerisinde, inekleri gözleyerek iyi rumen fonksiyonu olduğunu temin etmek önemlidir.  Bu durumun tespiti için, geviş getiren hayvan sayısının izlenmesi gerekir.
  5. Eğer inek, beklenen doğum tarihinden önceki 21-25 günlük süreç içerisinde ise, “doğumu yakın olan” gruba alınmalıdır.  Bu grup özellikle yem tüketimi (DMI: Dry Matter Intake- Kuru madde tüketimi) ve ruminasyon açısından yakından izlenmelidir.  Bu dönem süresince ineklerin yem yemelerini sağlamak önemlidir.  Bu dönemde iyi bir rumen fonksiyonu temin etmek için, verilen rasyon daha fazla protein, daha fazla enerji ve yeteri kadar yüksek kalitede kaba yem içermelidir. Bu grupta hayvanlar için geniş bir alan sağlamak önemlidir.  Gruplar aşırı kalabalık olduğunda, yem tüketiminde azalma eğilimi olur ve bu da laktasyondaki ineğin performansı üzerinde negatif bir etki yaratır.
  6. Kuru dönmedeki ineklerin vücut kondisyonunu izlemek ve ineklerin şişmanlamasını önlemek son derece önemlidir.  Şişman inekler, buzağılama zamanında yem yemezler ve bu da erken laktasyon döneminde Ketozis olma olasılığını arttırır.
  7. Vücut kondisyon skoru ve Kuru Madde Tüketimini izleyiniz.  Kuru dönem süresince ineklerin yem yemesini sağlamak gerekir, ancak kilo artışı sadece karnındaki yavrusunun büyümesi ile ilgili olmalı ve ineğin kendisi kilo almamalıdır.

İyi bir kuru dönem inek programı ile birlikte, iyi bir lohusa inek programı uygulandığında, sürünün performansı üzerinde oldukça pozitif bir etki yaratır.  Bir sonraki laktasyonda iyi süt verimi ve iyi döl verimi temin etmek için, doğum öncesi ve doğum işlemini takiben hemen ineğin sağlıklı kalmasını sağlamak önemli olduğundan, birLohusa İnek Programının kullanılması gereklidir.  Bu nedenle, sürüde “lohusa inek grubu”nun olması ve ineklerin sağlıklı kalmalarını sağlamak amacıyla bir “lohusa inek programı” uygulamak önemlidir.  Lohusa inek programı, doğumdan sonra en az 10 gün süreyle uygulanmalıdır, bununla birlikte 15 günlük bir periyot kuvvetle tavsiye edilmektedir.  İneklerin sağlıklı olmasını sağlamak için, lohusa inek programı takip edilmelidir.  İneklerin sağlıklı olmasını sağlamak, daha iyi inek performansı ile sonuçlanır.  Lohusa inek programı için örnek olarak bir kontrol şeması verilmiştir ve sizin çiftliğinize göre ayarlanabilir.  Bir protokolün belirlenerek takip edilmesini sağlamak, sürülerdeki erken laktasyon problemlerini azaltır ve böylece sürünün döl verimi etkinliğini arttırır.  Bunun yanında, doğumdan 3 ila 5 gün sonra, her inek mastitis açısından kontrol edilmelidir.  Eğer mastitis bulunursa, inek tedavi edilmelidir.  Bu işlemin, sürüdeki SHS (Somatik Hücre Sayısı) değerinin düşürülmesi üzerinde pozitif etkisi olması yanında, döl verimi üzerinde de olumlu bir etki yaratacaktır.
Her sütçü sığır işletmesinde, süt verim seviyesini ve döl verimi performansını arttırmak için, başarılı bir kuru dönem inek programı ile iyi idare edilen lohusa inek programının bulunması şarttır.

Kuru Dönemdeki İneğin, Süt Veren İnek Haline Geçirilmesi:
İyi bir performans için, buzağılama tarihinden üç hafta önce başlayan ve kuru dönemdeki ineği laktasyon dönemine geçişini temin eden bir geçiş dönemi programının kullanılması şarttır.  Bu periyotta özel bir diyet gereklidir ve ineği yakından izlemek önemlidir.
Buzağılamadan 21-25 gün önce başlayan ve erken laktasyon sürecini içine alan beslenme periyodu en zor dönemdir.  İnekler doğuma yakın dönemde iyi beslenmezlerse, laktasyon başında olması gerektikleri kadar verimli olamazlar ve laktasyondaki performansları düşer.
Geçiş dönemi aşağıdaki gibi idare edilmelidir:

  1. İneğin doğru miktarda yem yemesini sağlamak için Kuru Madde Tüketimini izleyin.  Temel bir kural olarak, bu gruptaki inekler yaklaşık olarak, günde 10 kg Kuru Madde tüketmelidirler.  Bu miktar, doğumdan birkaç gün önce biraz düşer, ancak doğumdan sonra 24 saat içerisinde tekrar yükselmelidir.
  2. İnekleri izleyin ve geviş getirdiklerinden emin olun. Bunu izlemek, size hayvanların sadece konsantre yemi değil kaba yemleri de tükettiğini tespit etmenizi sağlar.  Abomasumun yer değiştirmesinden korunma açısından, iyi rumen fonksiyonunun olması önemlidir.
  3. Rasyonun besin değeri yüksek olması gerekir, fakat aynı zamanda %30-33 oranında NDF (Nötral Deterjan Selüloz) ve %16-19 oranında ADF (Asit Deterjan Selüloz) içermelidir.  Kaba yem tüketimini sağlamak için, yüksek kalitede kaba yemin verilmesi gerekir.  Eğer kaba yem olması gerektiği kadar kaliteli değilse, inek başına 500 gr buğday samanı ekleyin.  Buğday samanı 18 mm uzunluğunda kesilerek rasyon içerisine karıştırılmalıdır.
  4. Bu dönemdeki rasyon, laktasyon rasyonu içindeki yem hammaddelerinin aynılarını içermelidir.  Bu şekilde besleme yapıldığında, rumenin VFA (Uçucu Yağ Asitleri) üretmesi temin edilmiş olur.
  5. Buzağılamadan sonra, geçiş dönemi süresince verdiğiniz rasyonun aynısını, fakat daha fazla miktarlarda verin.  Doğumdan sonra, yem değişikliğini önleyerek inekte iştahsızlık olmaması sağlanmış olur.  Eğer inekte iştahsızlık görülürse, ketozis, süt humması ve abomasum’un yer değiştirmesi açısından kontrol ediniz.
  6. Mineral dengesini yakından takip ediniz.
  7. Eğer yüksek kalitede kaba yem mevcut değilse, rasyona biraz ekmek mayası ekleyin.  Bu ilave, doğumdan sonra ineğin yem tüketimini arttırır.
  8. Lohusa inek protokolünün bir parçası olarak, ineğin yeme alışkanlıklarını yakından izleyin.

Etkin ve iyi izlenen geçiş periyodu, daha yüksek süt verimi ve artan döl verimi ile sonuçlanır.  Böylece çiftlik daha fazla kar elde etmiş olur.

Döl verimi:
Döl verimi, süt veriminin en önemli noktasıdır.  İyi bir döl verimi, daha kısa bir buzağılama aralığı (pek çok durumda) ve daha yüksek süt verimine neden olur.  İnekleri, buzağıladıktan kısa bir süre sonra tekrar eşleştirmek çok önemlidir.  Sürünün döl verimi etkinliğini izleyerek ineklerin gebe kalmalarını sağlamak önemlidir.  Eğer inekler gebe kalmazsa, sürüye katılacak olan düve sayısında azalma olur ve bu da sürünün süt verimini düşürür.  Gebe kalması geciken ve süt verimi düşen inekleri sağmaya devam eden çiftliklerde zaman ve para kaybı olur.  Sürüdeki döl verimini izlemeniz için aşağıda bir kılavuz verilmiştir:

  1. Buzağılama aralığı (ineğin bir buzağı doğurması ile diğer bir buzağıyı doğurması arasında geçen ortalama zaman), 13-13.5 ay olmalıdır.  Bunun anlamı, ineğin boştaki gün sayısının 120 günden daha az olması gerektiğidir.
  2. İneğe doğumdan sonra ilk kez ne zaman suni tohumlama yapılması gerektiğini tespit etmek için, gönüllü bir bekleme süresi belirlenmelidir.  Verimi yüksek olan ineklerde enerji eksikliği olduğu için, 60 günden önce suni tohumlama yapılan ineklerde genellikle gebelik elde edilemez.
  3. İneklerin gebe kalmasını sağlamanın en önemli noktası kızgınlık tespitidir.  Sadece ineğin kızgınlıkta olduğunu değil, üstüne atlamada durma zamanının başladığı anı da tespit etmek gerekir.  Kızgınlıktaki inekleri tespit etmesi için çiftlikte çalışanlardan birine bu görev verilmelidir.  Saptanan kızgınlık tespit oranını (EDR) izlemek de ayrıca önemlidir.  Verilen zaman içerisinde, ne kadar hayvanın kızgınlıkta olması gerektiği ve bu süreç içerisinde kızgınlıkta olduğu rapor edilen hayvan sayısını tespit ederek bu oran belirlenir.  EDR (Kızgınlık Tespit Oranı) %75 ya da daha yüksek olmalıdır.  Eğer ineklerin kızgınlıkta olduğunu tespit edemezseniz, onların gebe kalmasını sağlayamazsınız.
  4. Döl tutma (gebe kalma) oranlarını izleyin.  Döl tutma oranı, yapılan suni tohumlama sayısına bağlı olarak, gebe kalan ineklerin sayısını ifade eder.  Başka bir deyişle, S.T teknisyeni bu ay içerisinde 50 adet suni tohumlama yapmış ve 25 adet inek gebe kalmış ise, döl tutma oranı %50’dir.  Yapılan her suni tohumlama başına, normal döl tutma oranı %45-60 arasındadır.  Eğer bu oran düşük ise, kızgınlık tespit programınızı ya da teknisyeninizin becerisini kontrol etmeniz gerekir.
  5. Suni tohumlamanın (eşleştirme) etkinliğini değerlendirmedeki en önemli ölçü, gebelik oranıdır.  Bu oran, belirli bir zaman diliminde suni tohumlama yapılması gereken inek sayısı ve bu uygulamadan sonra gebe kalan inek sayısına bağlı olarak hesaplanır.  Örneğin, belli bir zaman diliminde, 100 adet ineğe suni tohumlama yapılması gerekiyorsa; 50 adet ineğin kızgınlıkta olduğu tespit edilerek suni tohumlama yapılmış ise ve sonuçta 25 adet inek gebe kalmış ise; gebelik oranı %25 olacaktır.  Normal oran ise %35-40 olmalıdır.  Eğer bu seviyeye ulaşılamazsa, problemin nerede olduğunu anlamak için, suni tohumlama (eşleştirme) programı tam anlamıyla incelenmelidir.  Genellikle problem kızgınlık tespitinden kaynaklanmaktadır.
  6. İstenen döl verimi seviyelerine ulaşmak için, ineklerin erken laktasyon döneminde sağlıklı olmaları gerekir.  Bu ise iyi bir lohusa inek programının uygulanmasına bağlıdır.

Mastitis Kontrolü: 
Türkiye’deki pek çok çiftlikte, mastitis kontrolü hala bir sorun teşkil etmektedir.  Bunun nedeni, problemin dinamiği ve inekler üzerindeki etkisinin tam olarak anlaşılmamış olmasıdır. Mastitis, somatik hücre sayısı 200.000 SHS/ml’den daha fazla olduğunda, her 100.000 SHS/ml artış için, verim seviyesinde %2,5’luk bir düşüş yaratarak sadece süt veriminde değil, döl verimi üzerinde de negatif etki oluşturmaktadır.  Mastitis, ineğin boş gün sayısını ve ayrıca embriyonik düşük oranını da arttırır.  Bu sebepten, her sütçü sığır çiftçisinin, kendi çiftliği için iyi bir mastitis programı oluşturup, onu takip etmesi şarttır.
Somatik Hücre Sayısını (SHS) azaltmak için, bir Mastitis Kontrol Programı geliştirilmesi şarttır.  Sürüdeki mastitisi kontrol etmek için aşağıdaki aşamaların uygulanması gerekir:

  1. İlk adım, tank sütü numunesi alarak laboratuara göndermek ve mikrobiyolojik spektrumu anlamak için analiz yaptırmaktır.  Bu şekilde, sürüde mastitise sebep olan patojenler tespit edilmiş olur.  Eğer bulaşıcı mastitis tespit edilirse (Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae), bir eradikasyon programı geliştirmek gerekir.  Eradikasyon programı, enfekte inekleri tam olarak tespit edip ayırma ve yoğun bir tedavi programının uygulanmasından ibarettir.  Meme içi infüzyon ve kas içi enjeksiyon birlikte uygulandığında bile, Staphylococcus aureus’un iyileşme oranının en fazla %50 seviyesinde olduğunun bilinmesi önemlidir.
  2. Çiftliklerdeki mastitisin çoğu ortam kaynaklıdır ve bu tür mastitis, iyi sağım hijyeni ve ineklerin temiz ve kuru tutulması ile kontrol edilebilir.  Bulaşıcı mastitisin yayılmasını önlemek için de iyi bir inek sağım pratiğinin uygulanması gereklidir.
  3. İyi bir Mastitis Kontrol Programının aşamaları aşağıdaki gibidir:
    a. İyi bir süt sağım hijyeni programı geliştirin ve uygulayın.
    i. İnekleri, kuru bir havlu ya da her inek için özel yapılmış ıslak meme ucu havlusu kullanarak temizleyin.  İNEKLERİ TEMİZLEMEK İÇİN SU KULLANMAYIN.
    ii. Onaylanmış bir ön daldırma solüsyonu ile ön daldırma yapın.  Daldırma solüsyonunun her inekte 20-30 saniye kalmasını sağlayın.
    iii. İneği mastitis açısından kontrol edin ve ön daldırma solüsyonunu silin.
    iv. Sağım başlıklarını takın.  Sisteme fazla miktarda hava girişini önlemek için, bu işlem hızlı bir şekilde yapılmalıdır.
    v. Sütün tamamı sağıldığında, vakumu kapatın ve sağım başlıklarını (pençe) çıkarın.  İNEĞİN MEMESİNDE 250-500 ML SÜT KALDIĞI ZAMAN İNEK TAMAMEN SAĞILMIŞ DEMEKTİR. 
    vi. Pençe çıkarıldıktan sonra, ineğin meme uçları son daldırma solüsyonuna daldırılır ve inek serbest bırakılır.
    vii. Şüpheli ineklerin belirlenmesi ve bir tedavi programının uygulanması için bir raporlama sistemi geliştirin.
    b. Süt sağım makinelerinin bakımının yapılmasını ve doğru çalışmasını sağlayın.  Bu bakım, eğitimli bir kişinin, vakum pompasının çıkışını, vakumun sabit olması için vakum regülatörünü, sistemde vakum sızıntısı olmadığını, pulsasyon sisteminin düzgün çalıştığını, kauçuk kısımların aşınıp aşınmadığını kontrol etmesi gibi hususları kapsar.  Bu servis kontrollerinin her 3-4 ayda bir yapılması gerekir.
    c. Ön daldırma ve son daldırma programı kullanın.  Daldırma kaplarının temiz tutulmasını ve kullanılmayan solüsyonun temiz solüsyon içerisine geri boşaltılmamasını sağlayın.
    d. Kuru dönemdeki bütün ineklerin meme loblarını kontrol edin.  Yeni oluşan mastitislerin çoğu, kuru dönem periyodunda gelişir ve bu sebepten kuru dönem tedavisi şarttır.  Ayrıca, bu dönemde ineklerin memelerinden mikroorganizmaların girmemesi için, bir “meme mühürleyici” kullanılması da tavsiye edilir.
    i. İnek buzağıladıktan sonra, mastitis açısından kontrol edilmelidir.  Eğer mastitis var ise, enfekte olan meme lobu tedavi edilir.  Somatik Hücre Sayısı 300.000 veya yüksek olan her inek enfekte olarak değerlendirilir.
    e. Mastitisin klinik vakaları, onaylanmış bir “laktasyon tedavisi” ile tedavi edilmelidir.
    f. Tedaviye yanıt vermeyen ve mastitisi devam eden inekler, sürüden çıkarılmalıdır.  Eğer inek kronik mastitisli ise, muhtemelen mastitisi bulaşıcıdır ve tedavi edilemez.  Bulaşıcı mastitisi olan inek, diğer ineklere de hastalık yayabileceği için bir risk faktörü oluşturur.
    g. Düvelerin yeni enfeksiyonların kaynağı olmamasını temin edin.  Düve buzağılara, mastitisli ya da mastitis tedavisi uygulanmış olan ineklerin sütü verilmemelidir.  Ayrıca sinek kontrolü de önemlidir.
  4. Bir mastitis programı geliştirmek, sadece sürünün süt verimini değil, döl verimi performansını da arttıracaktır.

Bir mastitis programı geliştirilmeli, çiftlik personeli eğitilmeli ve Somatik Hücre Sayısının (SHS) düşmesini sağlamak için hemen bir izleme programı uygulanmalıdır.  SHS’nın düşmesi, çiftliğin verimini ve kazancını arttırır.

Özet:
Türkiye’deki sütçü sığır işletmelerinde, bazı basit sorunların ne kadar önemli olduğu unutulmazsa, gelişme yönünde değişim devam edecektir.  Sadece Türkiye’de değil dünyanın çeşitli yerlerindeki pek çok çiftçi, iyi sütçü inek sevk ve idaresinin temelini göz ardı etmektedir.  Kaba yem kalitesi, yemleme idaresi pratikleri, inek konforu ve kızgınlık tespiti gibi konuları çiftçilere hatırlatmanız gerekebilir.  Size sorular sorulmaya başlandığında, bu temel hatalara bakınız, çünkü sütçü sığır endüstrisinde ortaya çıkan problemlerin çoğu buralardan kaynaklanmaktadır.

Mevcut ekonomik durumdan dolayı, çiftçilerin hevesi kırıldığından masraflardan kısma yoluna gideceklerdir.  Masraflardan kısmak, her zaman daha az para harcamak anlamına gelmez, daha yüksek bir seviyede etkinliğe ulaşmak anlamındadır.  Buzağıların çiftlik gelirine katkısı olmadığından dolayı, buzağılar para tasarruf etme aracı olarak görüleceği için şüphesiz ekonomik kriz ile, buzağı yetiştirme işi ihmal edilecektir.  Fakat bu durum, sürünün geleceğini olumsuz etkileyecektir.  Çiftçiler ekonomiden bahsetmeye başladıklarında, döl verimi etkinliği, kuru dönem, buzağı yetiştirme vb. masraflarından tasarruf sağlayacak yolları keşfetmelerinde yardımcı olun.  Çiftçi hiçbir zaman, verilen yem miktarını azaltmak veya ineklerin ihtiyaçlarını karşılamayan alternatif yem vermek yoluna gitmemelidir.  Unutmayınız ki, 5000 kg süt veren bir inek, yaşam payı için yediği yemin % 45’ine ihtiyaç duyarken, 9000 kg süt veren bir inek, günlük tüketimini sadece  % 22’sine yaşam payı olarak gereksinim duyar.  Gelecekte varlık sürdürebilmenin anahtarı etkinliktir.

Bilgilerinize sunulur.

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Türkiye
4-7 Ağustos 2008

Lindell Whitelock
World Wide Sires Teknik Danışmanı

Giriş: 
Türkiye’ye bu ziyaretimde, Konya Bölgesinde toplam 11 çiftlik ziyaret edildi.  Tüm çiftlikler birbirine benzer yapıda olup benzer idari sorunları vardı.  Her çiftlikteki özel konular/sorunlar çiftlik yöneticileri/sahipleri ile yerinde görüşüldü.  Bu raporda, bu çiftliklerde bir şekilde ortak olan genel konulara (sorunlara) değinilecektir.
Ziyaret etiğimiz çiftliklerde uygulanabilecek öneriler de bu rapora dahil edilmiştir.

Bulgular ve Öneriler:
Çiftliklere yaptığımız ziyaretler esnasında hayvanların (inek/düve) ve işletmenin genel koşullarını inceleme fırsatım oldu.  Bu gözlemlerimi doğrulayacak çiftliğin kayıt ve raporlarına bakma imkanım olmadı.  Benim yapmış olduğum gözlemleri, sadece bireysel süt verim kayıtlarının detaylı bir analizi teyit edebilir.

İnek konforu: Çiftlikleri ziyaret ettiğimizde hava oldukça sıcaktı.  İneklerin en iyi performans gösterdiği sıcaklıklar, 6 – 7 °C derecelerdir.  Ancak inekler, 20°C’ye kadar performans göstermeye devam ederler.  Bu sıcaklık derecesinde, verim düşmeye başlar.  İlk tespit edilebilen performans düşüşü, 25°C’nin üzerinde ortaya çıkar ve bu sıcaklık arttıkça düşmeye devam eder.  Bu nedenle inekleri, bu konforu temin edecek ortamlarda barındırmalıyız.  Bu konforu, mekanik havalandırma ile birlikte evaporatif (buharlaşan) soğutma sistemleri ile sağlayabiliriz.  Bu sistem özellikle yemliklerin bulunduğu bölgede planlanmalıdır.  Yemliklerin olduğu bölgede konforun arttırılması ile yem tüketimi teşvik edilerek daha çok süt verimi ve döl verimi performansında ilerleme temin edilmiş olur.

Bu konforun düşünüleceği diğer yer ise serbest yatakların bulunduğu bölgedir.  Ziyaret ettiğim çiftliklerin tümünde yatakların dinlenme yüzeyi olarak, plastik matlar kullanılmıştı.  Bu plastik matlar çok sert olup inekler için çok fazla konfor sağlamaz.  Bu sert matlar özellikle inek yatıp kalkarken, ineklerin dizleri için yumuşak bir yüzey temin edemezler.  Serbest yataklı barınaklar planlandığında ya yumuşak altlıklar ya da kum altlıklar tercih edilerek ineklerin dizlerine olan stres azaltılmalıdır.  İneklerin dinlenme yerlerinin yüzeyini geliştirerek, ineklerin ayak eklemlerinde şişme ve yüzülmeleri engellemiş oluruz.  Buna ek olarak, inekleri daha fazla yatmaya da teşvik ederiz.  Yapılan çalışmalar göstermiştir ki dinlenme yüzeyleri matlardan kuma değiştirilen çiftliklerde inekleri sürüden çıkarma oranı %30 seviyesinde düşmüştür.  Bunun yanında, ineklerin serbest yatakları kullanırken yukarı kalkarken ağırlıklarını aktararak esneyebileceği miktarda alanın yeterli şekilde temin edilmiş olması da ayrıca önemlidir.  Barınaklarının duvarlarını kaldırarak, dinlenme alan yüzeylerini geliştirerek ve konforlu yemleme yerleri temin ederek ineklerin stresini büyük ölçüde azaltabiliriz.  Bunun sonucunda ineklerin performansı artar.

Dölverimi İdaresi:  Döl verimi, verimin anahtarıdır.  Sütçü sığırlarda döl verimi olmadan verim elde edilmesi mümkün değildir.  Sürülerde maksimum seviyede döl verimini sağlayan beş tane sevk ve idare aracı mevcuttur.  Bu araçlara, aşağıdaki paragraflarda değinilmektedir:

1) Geçiş Dönemi Yemleme Programı: Geçiş dönemi periyodu, buzağılamaya 21 gün kala başlar ve doğumdan 15-20 gün sonrasına kadar devam eder.  Bu süre içinde gözlenmesi gereken başlıca faktörler; yem tüketimi ve ineğin vücut kondisyonudur.  Bu süre içinde inek çok temiz bir ortam da tutularak buzağılama sonrası mastitis riski ve döl yolu enfeksiyonlarına yol açacak patojenlere maruz kalma ihtimali azaltılmış olur.  Bu dönemde verilecek yemleme programı, süt verimi için gerekli olan uçucu yağ asitlerini üretebilecek şekilde rumeni stimule edecek yapıda ve aynı zamanda rumendeki papilla’ların, üretilecek olan uçucu yağ asitlerini abzorbe edilebilecek, maksimum uzunluğa erişecek şekilde ayarlanmalıdır.  Bu dönemdeki (rasyon), iyi rumen fonksiyonunu temin edecek şekilde, yüksek seviyede protein, enerji, doğru dengedeki mineraller, yeterli miktarda Nötral Deterjan Selülozu (NDF) ve Asit Deterjan Selülozu (ADF) bulundurmalıdır.  Bu dönemdeki ineğin sadece 9-10 kg kuru madde tüketebileceğinin akılda tutulması önemlidir.  İnek buzağıladıktan sonra da aynı rasyon verilmelidir.  Ancak günlük yem tüketimi hızla artacağı için yem miktarının arttırılması sağlanmalıdır.  Kuru dönemde ineğin ekstra kilo almamasını temin etmek ayrıca önemlidir.  Yüksek Vücut Skoru olan (yağlı) inekler kuru dönemin sonunda iyi yem tüketemezler ve çoğunlukla da doğum sonrası ketozis’den muzdarip olurlar.  Zor doğum ve doğum sonrası sonun atılamaması gibi sorunlar, doğru vücut ağırlığı dengesi olan ineklere kıyasla şişman ineklerde daha çok ortaya çıkar.  Geçiş dönemi sevk ve idaresi, ineğin bir sonraki laktasyonunu doğrudan etkiler.

2) Lohusa İnek İzleme Programı: Lohusa İnek İzleme Programı, doğum yapmış ineklerin laktasyonlarına sağlıklı bir başlangıç yapmalarını temin eder.  Yapılan çalışmalar göstermiştir ki iyi idare edilmiş bir lohusa inek izleme programı ile bir sonraki laktasyonda ortalama 1000 kg’lık ilave süt avantajı elde edilmiştir.  Lohusa inek programı, çeşitli sorunlar açısından ineklerin günlük olarak izlenmesidir.  Eğer inekte herhangi bir problem belirtileri gözlenirse hemen o sorun ile ilgili tedavi başlatılmalıdır.  Bu koruyucu hekimlik yönündeki program uygulandığında hem metabolik hem de reprodüktif açıdan daha az sağlık sorunu ortaya çıkar.  Ege Vet ile çalışarak sürünüz için bir lohusa takip programı geliştiriniz.

3) Vücut Kondisyonu Skorlama:  Vücut Skorlama uygulaması ile söz konusu yemleme programlarının etkinliğini tespit etmek mümkün olmakta ve ayrıca inekleri S.T yapmadan önce gönüllü bekleme periyodunda ne kadar süre izlememiz gerektiğini tespit etmeye de yardım etmektedir.  Bir Vücut kondisyonu Skorlama Programının amacı, erken laktasyon döneminde ineklerde ne kadar değişiklik olduğunu tespit etmektir.

4) Östrus (Kızgınlık) Tespit Programları: Bir östrus tespit programının geliştirilmesi ile daha fazla sayıda kızgınlıkta olan inek tespit edilerek sürüdeki gebelik oranları yükseltilmiş olur.  Kızgınlık tespit programı ile daha fazla sayıda kızgınlıkta olan ineğin bulunmasının yanında, söz konusu ineklerin kızgınlık süresince üzerine ne zaman atlanmasına izin verdiği zamanı tespit etmeye de imkan vermektedir.  Kısaca “Tebeşirle Boya ve Tohumla” programı diye isimlendirilen bu yöntemden ziyaret ettiğimiz her çiftlikte bahsettim ve bu yöntemin sürüdeki döl verimi performansının geliştirilmesinde çok başarılı bir araç olarak kanıtlandığını ifade ettim.

5) Mastitis Tesbiti: Sürüdeki Mastitis olgularının hem süt verimine hem de döl verimine olumsuz etkisi vardır.  Pek çok yeni mastitis vakaları kuru dönemde başladığı için mastitis açısından kontrolün buzağılamadan hemen sonra yapılması çok önemlidir (doğumdan sonraki 3-5. günlerde).  Enfekte inekler, subklinik evrede olanlar bile, hemen tedavi edilmelidir.
Ziyaret ettiğimiz her çiftliğin, verimliliklerini arttırmak için bu yöntemleri uygulamaya koymasını teşvik etmek isterim.  Bu yöntemler göreceli olarak basittir, ancak programların başarılı olması için detaylara dikkat edilmelidir.

MAYIS 2005

Türkiye’de kaliteli kaba yemin bulunmaması süt sığırcılığı endüstrisinde giderilmesi gereken bir problemdir. Kaba yemlerin (yonca ve silajların) NDF ve ADF değerlerinin gerçek seviyesi bilinmeden hazırlanan rasyonlar tahminidir. Rasyondaki selüloz miktarı iki ucu sivri kılıç gibidir. Çok fazla selüloz (NDF) ineğin kendisini tok hissetmesine yol açar ve inek, potansiyel verimi için alması gereken besin maddelerini tüketemez. Çok az selüloz (NDF) ise ineğin tampon oluşturacak kadar geviş getirmesine engel olarak tüketimi kısıtlar ve verim düşer. Her iki durumda da inek, vücut yağını metabolize ederek günlük gereksinimini karşılamaya çalışır. Vücut yağının bu artmış absorbsiyonu karaciğerin tahrip olmasına (Yağlı Karaciğer Sendromu veya Downer İnek Sendromu) ve ketozise yol açar. Kanda keton cisimleri yüksek seviyelerde olduğu sürece inekler, yumurtlamazlar, ancak kızgınlık belirtisi göstermeye devam ederler. Rasyonda selülozun az olması, tırnak iltihaplanmalarına (Laminitis) da yol açmaktadır.

Sütçü bir ineğin rasyonu günlük NDF alımının %27-32’sini bulundurmalı ve NDF’nin %75’i kaba yemlerden gelmelidir. Buğday ve arpa samanı, NDF açısından yüksek olsa bile inekler için lezzetli değildir. Buna bağlı olarak inekler, samanı reddeder ve asidoz ve diğer beslenme ile ilgili problemler meydana gelir. İyi kaba yemler, mısır silajı, küçük daneli silajlar, kuru yonca veya silajı rasyondaki NDF değerini yükseltir. Ayçiçeği kabukları, soya fasulyesi kabukları veya buğday kepeği kısıtlı olarak kullanılabilir. Bunların rasyondaki toplam miktarı %5’i geçmemelidir.

Rasyondaki doğru NDF miktarı doğru yemleme programındaki tek anahtar değildir. Kaba yem partiküllerinin en az %5’inin ölçüsü en az 5 cm uzunlukta olmalıdır. Daha kısa yem maddeleri selüloz dengesine katkıda bulunur ve kabul edilebilir, fakat belli miktarda uzun partiküller olmalıdır. Çoğunlukla karıştırıcı vagon kullanılmakta ve yem maddeleri gereğinden fazla karıştırılmaktadır. Bunun sonucunda selüloz çok parçalanmakta ve etkisiz hale gelmektedir. Bu sebepten yem maddelerinin gereğinden fazla karıştırılmamasına dikkat edilmeli ve üreticiler bu yönde uyarılmalıdır. Gördüğümüz diğer bir problem ise rumende parçalanmayan protein miktarının düşük olması ile ilgilidir. İdeal olarak, sütçü ineklerin rasyonu en az %35 oranında rumende parçalanmayan protein bulundurmalıdır. Kullanılan yem maddeleri -mısır hariç- %30 veya altındadır. Rumende parçalanan proteini yüksek olan rasyonlar, yüksek miktarda üre meydana getirir. Bunun sonucunda düşükler ve erken doğumlar görülebilir ve bu da dölverim etkinliğini olumsuz yönde etkiler. Kanda yüksek seviyede ürenin döl tutma oranları üzerinde olumsuz etkisi vardır. Üreticiler protein kaynaklarını iyi incelemeli ve daha fazla rumende parçalanmayan proteini olanları kullanmalıdırlar. Bu yem maddeleri, roasted (kavrulmuş) soya fasulyesi, tam pamuk tohumu veya tam ayçiçeği tohumu, bira fabrikası veya alkol distilasyon endüstrisi artıkları veya benzerleridir.

İneklere baktığımızda iki şeye dikkat ettim. Önce yemliklere baktım ve nelerin kaldığını tespit ettim, sonra da ineklere baktım ve vücut kondisyon skorunu belirledim. Laktasyondaki inekler çoğunlukla, arzu edilen skorun altında idi. Bunun yanında, yemlikler boştu ya da reddedilen yem maddeleri bulunmakta idi. Yem fabrikası satış elemanları, çoğunlukla bilgisayar programı kullanmaktadırlar. Fakat bilgisayarlar inekleri besleyemezler ve ineklerin ne yediğini kontrol edemezler. İnsan faktörü önemlidir. Bu sebepten üreticiler, yeme bakmalı ve yemlikte neyin kaldığını ve neyin kalmadığını tespit etmelidirler. Pek çok üretici Toplam Miks Rasyon (TMR) kullanma eğilimindedirler. TMR iyi bir yemleme idare pratiğidir. Ancak üreticinin elinde iyi kaba yem ve iyi bir programı yok ise işe yaramaz. Komponent yemlemeden TMR beslemeye geçerek zayıf yemleme programını düzeltmeye çalışmak daha çok sorun yaratır. İyi bir TMR programı, üreticinin, mikser operatörünün ve çiftlikteki herkesin iyi eğitimli olmasını gerektirir. Ne yazık ki çiftliğe TMR vagonu satan bir makine satış elemanı çiftçiye iyi şans dilemektedir. Tüm endüstri dahilinde, selülozun rasyondaki öneminin anlaşılmasında, bilgi eksikliği mevcuttur.

İyi bir eğitim programı, süt sığırcılığı endüstrisinin tüm aşamalarında gereklidir ve istenen sonuçların alınması ve çiftçilerin değişmesi zaman alacaktır.

Vücut Kondisyonu Skoru:
Vücut Kondisyonu Skoru (BCS), bir yönetim aracı olarak gereklidir. Bu araç sayesinde üretici, yemleme programını değerlendirebilir ve sürüsünden yüksek dölverimi performansı temin edebilmede bir indikatör olarak kullanabilir. İyi bir BCS programının anahtarı, inekleri bireysel değil grup olarak skorlamaktır. BCS kullanılmasının bir sevk ve idare aracı olarak kullanılmasının adımları şu şekildedir:

1)Doğumdan her 30 gün sonra inekleri skorlayınız.
2)Skorlama amaçlı olarak inekleri gruplayınız. Örneğin, belli bir zaman aralığında doğum yapan tüm inekler bir grup meydana getirir.
3)Grubun ortalama skorlarını alın.
4)Skordaki değişime bakın. İnekler laktasyonun başındaki ilk 60 gün vücut kondisyonunu kaybedeceklerdir, fakat ondan sonraki skorları stabil olmalıdır.
5)Hedef skorlar belirleyin ve bu hedefleri elde etmek için çalışın.
6)İnekleri her zaman aynı kişi skorlamalıdır. Herkesin ineklere bakışı farklıdır ve herkes farklı skor verir. Böyle olursa verilerin kıymeti olmaz. Ege Vet’e skorlamanın nasıl yapılacağı yönünde bir CD bıraktım. Buna ilgisi olan, bu konuda bilgilenebilir. İlgilenen çiftçi de olur ise eğitebilirsiniz.

Süt Kalitesi:
Süt sanayicileri kalite açısından kaygılansalar da çiftçilere sorduğumuzda Somatik Hücre Skorlarını ya bilmediler ya da bizimle paylaşmak istemediler. Bir çiftçi, bu bilgileri elde eder ve anlamını kavrar ise, bu konuyu bizim ayrıca vurgulamamız gerekmeyecektir. Süt kalitesini geliştirmekte birinci adım, üreticilerin böyle problemlerinin olduğunu anlamaları ile başlayacaktır. Bu olduğunda program hızla ilerleyecektir.

Serbest Yataklı Barınaklar ve Ahırlar:
Ziyaret ettiğimiz çiftlikler içinde bir tane iyi düzenlenmiş serbest barınaklı çiftlik görmedim. Hepsinde ineklerin önünde yatıp kalkmayı zorlaştıran engeller mevcut idi. Yataklarda göğüs bariyeri mevcut değildi ve bu olmadığı için inek çok öne yatmakta ve yattığı yere dışkı bulaştırmakta idi. Pek çok barınakta yataklar kullanılmamakta ve inekler dışarıda bulunmakta idi. Bu sebepten çiftçiler, dışarıda dinlenme yerlerinin olması gerektiğini sanıyorlardı.

Oysa barınaklar doğru olarak planlanır ve yataklar rahat olur ise inekler dışarı çıkmazlar. Barınakları değiştirip serbest yataklı hale getirmek zaman alacak bir süreçtir. Ancak, her zaman mevcut sistemin hatalarını vurgulamalı ve daha iyi hale getirmek için fikir vermeliyiz.

ÖZET
Bu gezideki ve daha önceki gözlemlerime bağlı olarak, süt sığırcılığının performansını geliştirmekte besleme ve yemlemenin en büyük engellerden biri olduğunu söyleyebiliriz. İyi bir beslenme temin edildiğinde, sağlık sorunu ile sürüden çıkartılan hayvan sayısı azalır. Daha çok süt elde edilir. Döl verimi performansı da geliştirilir. En büyük engel ise selülozun öneminin anlatılmamasıdır. Yem fabrikaları, genellikle selüloz yönünden üreticileri eğitmezler, çünkü onlar selüloz satmazlar. Üretici iyi kalitede kaba yem hasat ettikçe daha iyi selüloz tüketimini geliştirecektir. Artan selüloz tüketimi ile dışardan alınan protein ve enerji kaynaklarına olan bağlılığı azaltacak ve sonuç olarak çiftçinin karlılığını arttıracaktır.

Bir sonraki seyahatimde Ege Vet’in personeline bir eğitim çalışması yaparak selüloz ile ilgili beslenme problemlerini tanıma ve çiftçiye yardımcı olacak şekilde yemleri, yemleme programlarını değerlendirme yönünde çalışma yapabiliriz. Düzeltilmiş beslenme programı ile genetik materyal satma imkanları gelişecektir.

Lindell Whitelock

Brusellozun Eradikasyonu – Yapılabilir!

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires
Visalia, Kaliforniya – ABD

Brusellozun bir ülkede bulunması, sadece sığırcılık endüstrisi ekonomisi üzerine değil, aynı zamanda insan sağlığı için de tehdit oluşturur.  Gerçekten istenir ise bu hastalık her ülkede eradike edilebilir.

1957 yılında ABD’de, 21.000 sütçü sürüde Bruselloz ile enfekte olmuş inekler bulunmakta idi.  Ancak sıkı bir eradikasyon programının uygulanması sonucunda, bugün ABD’deki eyaletlerin % 92’si Brusellozdan aridir.  Bu nasıl elde edildi ve neden çiftçi ve devlet kurumları böyle bir eradikasyon programı uygulamak istediler?

Bruselloz, sadece sürülerde ekonomik kayıplara neden olmakla kalmaz, enfeksiyona neden olan B. abortus tüketiciler için de bir tehdit oluşturur.  Brusellozlu ineklerden elde edilmiş pastörize olmayan süt ve süt ürünlerini tüketen tüketiciler, dalgalı humma denen hastalığa yakalanırlar.  Bu riskin farkında olan tüketiciler, sütçü sürülere güven duymazlar ise süt ürünlerini fazla miktarlarda tüketmeyeceklerdir.  Sütçü sürülerin Brusellozdan ari olması, hem süt sığırcısının hem de tüketicinin arzu ettiği bir husustur.

1950’li yılların başlarında ABD’deki sütçü ve etçi sığır sürülerinden Brusellozu elimine etmenin bir ihtiyaç olduğu çiftçiler tarafından anlaşılmaya başlandı.  ABD Tarım Bakanlığı, Hayvan ve Bitki Sağlığı İnspeksiyon Servisi (APHIS) yetkilileri ile birlikte çalışarak, sadece Brusellozu kontrol eden değil, aynı zamanda eradike eden bir plan oluşturularak uygulamaya geçirildi.  Bu ulaşılan önemli kilometre taşı, çiftçilerin, süt sanayicilerinin ve devlet kurum yetkililerinin katkısı olmadan mümkün olamazdı.  Bu nasıl gerçekleşti?

Bu program başlamadan önce süt üreticileri, topladıkları sütleri her çiftlikte tarayarak sütün halk sağlığı için tehdit oluşturup oluşturmadığını tespit ediyorlardı.  Bu şekilde, çok miktarda süt, işlenmeden dökülüyor ve süt sanayisi için ekonomik kayıplara neden oluyordu.  Günümüzde, süt üreticileri işletmeye gelen sütleri taramaya devam ederek kontamine sütü belirleyebilirler.  Eğer kontamine bulunur ise çiftliğe doğru geri tarama yapılarak enfekte inekler tespit edilebilir.  Günümüzde süt sanayicileri (üreticileri), enfekte sürüleri identifiye edebilir.

1957 yılında söz konusu program çerçevesince ABD’de bulunan her inek, buzağı ve boğanın bu hastalık açısından test edilmesine karar verildi.  ABD Tarım Bakanlığı veteriner hekimlerinin, çiftlik sahibi tarafından izin verilerek her çiftliğe girip kan örneği almaları şartı koşulmuştu.  Bu kan örnekleri toplandığı zaman her bir hayvan, kulağa takılan bir metal küpe ile identifiye edildi.  Bu küpe üzerinde, bir identifikasyon numarası ve bir de eyalet kodu bilgisi bulunmaktaydı.  Bu metal küpe üzerindeki bilgi sayesinde, sadece enfekte hayvanların bulunması değil, aynı zamanda el değiştiren veya diğer damızlıkçılara satılan hayvanların izlenmesi de temin edilmiş oldu.

Kan örnekleri alınıp test edildikten sonra, herhangi bir hayvan hastalık taşıyıcısı olarak tespit edildiğinde şüpheli olarak işaretlenip tekrar teste tabi tutuldu.  Şüpheli hayvan, ikinci testte pozitif çıktığında ise hem yanağına hem de kalçasına büyük bir “B” harfi konarak işaretlendi.  Pozitif çıkan bu hayvan, hemen kesime gitmesi için satılmak zorunda idi.  Bu hayvanların eti, sadece pişmiş et ürünleri olarak tüketilebilirdi.  Enfekte hayvanları olan çiftçiler, hayvanın pazar fiyatının yanında katkı olarak bir tazminat ödemesi almakta idiler.  Çiftçiler bu hayvanları normal pazarlama yapısı içinde elden satıyorlardı.  Ancak Federal veya Eyalet veteriner hekimleri, pazarda bu sığırları seçip ayırarak etin doğru şekilde işleneceği, onaylı bir işletmeye göndermekteydiler.  Tazminat ödemeleri ile ilgili talimatlar ABD Tarım Bakanlığı tarafından eti işleyen işletmelere veriliyorlardı.

Başlangıçtaki kan örnekleme işlemini takiben, hayvanlarını damızlık amaçlı satan üreticiler, söz konusu hayvanın enfekte olmadığını gösteren bir sağlık sertifikası sağlamak zorundaydılar.  Damızlık amaçlı inek veya düveleri satan çiftçiler, bu kan testini hayvanları yüklemeden (göndermeden) önce yaptırmak zorunda idiler.  Tüm damızlık hayvanların satış veya naklinde sağlık sertifikası bulundurma şartı, ABD’de halen devam etmektedir.

Bu eradikasyon planı çerçevesinde sütçü veya etçi sığırı olan her çiftçi, kanun gereği, bu testi yaptırmak zorundaydı.  Buna uymayan herhangi bir çiftçi, kanun gereği cezalara tabi olmakta idi.  Bu cezalar, sürünün tamamen imhası, hapis ve para cezası şeklindeydi.  Ancak çiftçiler, bu programa katılmanın yararını görmüş olduklarından buna uymayanların sayısı çok azdı.

Günümüzde halen süt sanayicileri, işletmelerine gelen sütü test etmeyi sürdürerek Brusellozlu inekten gelme ihtimali olan sütün tespit edebilmesine yardım etmektedirler.  Eğer bir süt işletmesi sütün enfekte olduğunu tespit eder ise bu bilgiyi, enfekte hayvanları bulmak için bir test programı başlatacak olan yerel otoritelere, bildirmek zorundadır.  Hayvanlar belirlendikten sonra, çiftlik sahibi, başka enfekte hayvanın bulunmadığını kanıtlayana kadar, 2 yıl süren bir test programını kabul etmek zorundadır.  Bugün ABD’de, Bruselloz açısından karantina altında olan sadece 21 sürü bulunmaktadır.  ABD’deki etçi sığırlar da sütçü sığırlarla aynı kurallara tabidirler.

Eğer herkes taahhütlerini yerine getirir ve kuralları takip ederse, ulusal bir sürüden Bruselloz eradike edilebilir.  Brusellozu eradike etmek, sığırcılıkla uğraşan herkesin yararına olacak bir sorumluluktur.

İneklerde topallık, problemin şiddetine göre, büyük ekonomik kayıplara yol açar.

Topallık mecburi sürüden çıkarma sebebi olan, yani ineğin kasaba gönderilmesi ile sonuçlanan 3 ana sebepten biridir.  Kısırlık, memelerin körelmesi ve topallıktan dolayı sürülerde inekler kasaplık olurlar ve biz onlardan yararlanamadan sürümüzden çıkarmak zorunda kalırız.

Topallık sütçü sığır işletmelerine ve ülkelere büyük zarar vermektedir.  Hastalığın şiddetine göre, yabancı literatürde 90-528 USD (Dolar), Avrupa ülkelerinde 160-345 Euro arasında topallık maliyetleri belirtilmektedir.

En çok görülen topallık sebepleri ayak çürüğü (foot-rot), taban ülseri, Digital dermatitis    (DD= Çilek hastalığı= Mortellaro hastalığı), İnterdigital Dermatitis (ID), İnterdigital flegmon, İnterdigital fibroma olarak sayılmaktadır.  Bizim ayrıca ülke olarak başımızın derdi Şap Hastalığı da sorunlara zemin hazırlamaktadır.

Topallık ağrı, iştahsızlık ve kambur yürüyüş ile kendini belli eder.  Giderek zayıflama, sütte azalma ve döl tutma güçlükleri ile sorunlar katlanır.

Gebelik oranında ve süt veriminde düşüş en önemli kayıplardır.  Sonunda hayvanın kaybına kadar giden bir sorunlar zinciri ile karşı karşıya kalırız.

Konunun ileri safhası işletmelerin ve ülkenin düve, besi danası, anaç inek eksikliğine kadar gider.

Topallık aynı zamanda kızgınlığın kaçırılması ile de döl tutmama sebebi olarak zarar verir. Topal inek atlama ve durma gibi kızgınlık belirtilerini gösteremeyecek, kızgınlığın kaçırılması söz konusu olacaktır.

Topallığın erken embriyonik ölümlere neden olacağını da unutmayalım.

Topallık dünyada büyük bir “hayvan refahı” sorunu olarak da algılanmaktadır.

Sebepler:

Topallık çoğunlukla doğum sonrası yaşanan problemler içinde yer alır.

Rahim yangısı ( metritis), meme yangısı ( klinik mastitis), sonun atılamaması, Ketosis gibi sorunlarla birlikte veya birbirini takip eden şekilde karşımıza çıkabilir.  Topallıkta ana etkenler aşındırıcı, kötü zemin, asidoz, yanlış besleme, direnç sisteminin zayıf kalması, konforsuzluk, kalıtım, barındırma, yemleme ve sürü yönetimi problemleri, kuru -temiz sistemine uyulmaması, vitamin E eksikliği, stres faktörleri, NEB (Negatif Enerji Dengesi) olarak sayılabilir.

Şap hastalığını takip eden ikincil hastalıkları da listeye eklemek gerekir.

Topal hayvanların başka hastalıklara yakalanma riski de daha fazladır.

Topallık ilaç ve tedavi masraflarıyla birlikte işçilikte artışlara sebep olur.   Böylece tüm işletmeyi kötü yönde etkiler.

Neler yapabiliriz ?

Önlemleri sayarken “Şap Hastalığını” göz önüne almalı, o yöndeki koruyucu hekimlik ve biyogüvenliği listenin en başına koymalıyız.

İneklere kuru- temiz alanlar ve pürüzsüz zeminler sağlamalıyız.  Rasgele çizilmiş, baklava tarzında çizilerek yapılmış zeminler aşındırıcı etki gösterir.

Zeminler paralel olarak 9+1 cm ölçüsünde çizilmeli, zemin pürüzsüz olmalıdır.  Üzerinde çıplak ayakla futbol oynanabilecek kadar pürüzsüz bir zemine 9 cm de bir, 1 cm lik çizgiler çizilmelidir.

Tırnak direncini arttırmak için yemlere iyot, çinko, bakır ve biotin içeren katkılar eklenmelidir.

İşkembe asidozunda biotin sentezi olmayacağı bilinmelidir.

Rasyon ve yemleme yönetimi konusuna dikkat edilerek asidoza meydan verilmemeli, barınaklara serbest ulaşımlı yemek sodası (sodyum bikarbonat) konulmalıdır.

Isı stresinin önlenmesi şarttır.  Bu yönde serinletme ve yem katkıları ile önlem alınmalıdır.

Konfor sağlanmalı, ineklerin sert zeminlerde uzun süre yürümeleri veya beklemeleri, ayakta uzun süre kalmaları mutlaka önlenmelidir.

Besleme hataları, eksiklikleri yönünden dikkatli ve duyarlı olunmalıdır.

Yılda 2 kere ayak bakımı yapılmalıdır.

Genetik olarak; eşleştirme ile boğa seçimi yapılırsa basış hataları sonraki nesillerde giderilebilir.  Boğa sperması seçiminde ayak-bacak puanı (FLC) yüksek boğalar tercih edilmelidir.

Tedavi:

Topallığın tedavisi vardır.  Ancak; masraflı, uzun süren, sabır isteyen bu tedavilerin sonucu da her zaman başarılı olmaz.  O yüzden tedavinin masrafı ile sonucu arasındaki ilişkiyi baştan iyice değerlendirmek gerekir. Lokal olarak kullanılan spreyler, antibiyotikli tozlar, ayak bandajları tedavide kullanılmaktadır.  İneğin kuru ve temiz bir ortamda bulunması tedavi şansını arttırır.

Tedavide ve korumada en çok akla gelen ayak banyolarıdır.  Ayak banyoları bir süre sonra organik materyallerle, yani gübre ile kirlenince etkisini yitirir.  Hatta ayak banyoları hastalığın yayılmasına bile sebep olabilir.  Ayak banyoları 2 kademeli olarak düşünülmelidir.  İlk bölümde ayak su ile kaba pisliklerden arındırılmalıdır.  Sonraki bölümde ilaçlı su bulunmalı, bu bölüm 3 metre boyunda, 13 cm derinliğinde olmalı, ilaçlı su kirlendikçe değiştirilmelidir.

Ayak hastalıklarından biri olan foot rot (ayak çürüğü) hazırlayıcı sebeplerin ardından gelen Bacteriodes nodosus (Dichelobacter nodosus) tarafından oluşturulur.  Ülkemizde şu anda

ticari aşısı yoktur.  Ancak; özaşı (otovaksin) üretilip, uygulanabilir.

Özet;

Tırnak yangılarını önlemek için elden gelen, bilinen her şey eksiksiz yapılmalıdır. Tırnak direncini arttırmak, asidozu önlemek, pürüzsüz zemin sağlamak alınacak başlıca önlemlerdir.

Tayleriyoz (theileriosis)  sığırların kan paraziti hastalığıdır.  Etkeni Theileria annulata denilen bir hücre içi protozoon parazittir.

Ülkemizde bundan daha hafif belirtilerle hastalık oluşturan Theileria mutans’ın varlığı da bildirilmektedir.  Koyun ve keçilerde görülmesi muhtemel Theileria etkeni ise farklıdır.  Bizim üzerinde duracağımız etken Akdeniz tipi tayleziyoza sebep olan Theileria annulatadır.

Hastalık etkeni sadece keneler ile bulaşır.  İxodid- Hyalomma tipi kenelerin olduğu yerlerde hastalık keneler vasıtasıyla yayılır.   Kene olmadan hastalık doğrudan inekten ineğe bulaşmaz.

Tayleriyoz mandalarda da görülür.  Ancak, hafif belirtiler ortaya çıkar.

Hastalık saha vektörlerinin, yani kenelerin tükrük bezleri vasıtasıyla, kenelerin kan emmeleri sırasında bulaşır.  Kenenin emdiği bölgedeki lenf yumruları şişer.  Yüzeysel lenf yumrularının belirgin bir biçimde şişmesi gayet tipik bir olgudur.

Hastalık yüksek ateşle başlar.  Vücut ısısı 410C ye çıkar. Göz yaşı akıntısı, burun akıntısı, kansızlık, akciğer ödemi, soluk alıp vermede güçlük, ishal görülür.  Tedavi edilmeyen hasta hayvanlarda ishal kanlı bir hal alır.  Ölüm öncesi vücut ısısı aniden düşer.  Hayvan yatar pozisyon alır.  Bunu takiben 18-24 saat içinde inek ölür.

Gebelerde yavru atma veya ölü doğum söz konusudur.

Theileriosis (Tayleriyoz) diğer kan paraziti hastalıklarıyla karıştırılabilir. Anaplasmosis ve Babesiosis diğer kan paraziti hastalıkları olup, kesin Tayleriyoz teşhisi laboratuvar muayeneleriyle konur.  Babesiosiste kan işeme görülmesi ayırıcı tanı da göz önüne alınmalıdır.

Teşhis için en önemli, pratik metod ince frotinin Giemsa boyası ile boyanarak mikroskopta  incelenmesidir.

Kandan veya lenf yumrusundan çekilen ince frotiye mikroskopta bakmak doğru teşhis için yeterlidir.

Ayrıca başka laboratuvar yöntemleri de teşhis için kullanılır.  Örneğin; IFA (Indirect Floresan Antikor) yöntemi .

Tayleriyoz’un tedavisi mümkündür.   BPQ (Buparvaquone) Asya’da 1980 yılında kullanılmaya başlanmış ve o günden beri tedavide başarılı sonuçlar alınmıştır.

Hastalığın aşısı vardır. Aşının kenelerin ortaya çıkma mevsiminden önce, örneğin, Ocak, Şubat aylarında yapılması önerilir.

Ayrıca, p67 proteini ile yapılan bir aşının saha testlerinin devam ettiği bildirilmektedir.

Hastalığın yayılmasını önlemenin yolu kene mücadelesi ve rotasyonlu otlatmadır.

Çayır, mera ve otlaklardaki hayvanlara rotasyonla otlatma yapmak, sığır otlatılmayan dönemlerde koyun-keçi otlatmak, sonra yer değiştirmek yarar sağlar.  Kapalı ahırlarda da kene mücadelesi yapmak şarttır.

Hastalığı atlatabilen sığırlar taşıyıcı olarak kalırlar.

Tayleriyozun insanlarda bir zararı söz konusu değildir (Zoonoz değildir).

  25.11.2015

Ulusal yayın yapan tarım kanalı Bereket TV’de haftada bir gün canlı yayınlanan “Hayvan ve Sağlık” isimli program yapıyorum.  Önceki hafta konumuz “Keçi ve Keçi Sütü”olarak seçilmişti.  Programda izleyicilerden bolca soru geldi.  Sorulardan biri Samsun Vezirköprü’den bir izleyici tarafından sorulmuştu.  Piyeten adı verilen, özellikle zeminin  ıslak olduğu ağıllarda hızla yayılan, tırnak arasında yangı yapan bir hastalığın tedavisiyle ilgiliydi.  Piyeten’in ıslak zeminde artarak ilerleyen bir hastalık olduğunu, tedavi girişimlerinin koşullar düzeltilmediği takdirde başarısız olacağını, önce koşulların düzeltilmesini, kuru ve temiz ilkesine tam anlamıyla uyulmasını söylüyordum.  O sırada sunucuya mesaj ile bir bilgi geldi.  Trakya’dan bir üretici arkadaşımız Tetra Ağacı yaprağı ile yapılan banyonun çok iyi sonuç verdiğini, kesinlikle kullanılmasını önerdiğini yazmıştı.

Daha sonra tekrar bir mesaj ile nasıl kullanıldığını da anlatan üretici dostumuza teşekkür ederim.  Tetra Ağacı Trakya Bölgesinde, özellikle Vize, Demirköy ve Saray ilçeleri civarında yetişen şifalı bir bitkiymiş.

Tetra Ağacını bilmiyordum.  Bu konu geçince inceledim.  Tetra ağacı veya Duman ağacı, Bulut ağacı denilen bu şifalı bitkinin beşeri hekimlikte de yara tedavisinde kullanıldığını öğrendim. Latince adı: Cotinus Coggygria. Çalı tipi bir bitki.  Aynı zamanda park ve bahçe düzenlemelerinde kullanılıyor.  Sınır bitkisi olarak da kullanıma uygun bir bitki.

Beşeri hekimlikte haricen deri yaralarında kullanıldığı ile ilgili oldukça bol bilgi var.  Şifalı bitkiler sayfalarında 2-3 çorba kaşığı kuru Tetra yaprağının 1.5 litre suda 10 dakika kaynatılarak yaralarda, sivilcelerde, dişeti iltihaplarında banyo veya kompres şeklinde kullanılması öneriliyor.

Bereket TV’ye mesaj çeken üretici dostumuz koyunların Piyeten hastalığında,  200 gr Tetra yaprağını 5 litre suda 10 dakika kaynatarak, elde ettiği çayı banyo tarzında koyunların tırnaklarındaki yaralar üzerinde kullandığını yazmıştı.

Tetra yaprağı çayının haricen kullanılması öğütleniyor.  Zehirli maddeler içerdiği için, içilmemesi söyleniyor.  Ancak; üreticimiz 1 bardak suya  bu çaydan 30 damla katarak günde 1 kez içirdiğini,  çok iyi sonuçlar aldığını ifade etti.

Tetra ağacının kurutulmuş yaprakları aktarlarda ve internet siteleri üzerinden şifalı bitki satanlarda bulunuyor.

Veteriner hekimlikte kullanıma girmiş olan birçok şifalı bitki biliniyor.  Şifalı bitkilerin özlerinden ve yağlarından genellikle yem katkı maddeleri içerisinde kullanmak suretiyle yararlanıyoruz.  Bunlar arasında kekik, karanfil, tarçın, biberiye, keçi boynuzu, mercan köşk, keklik otu, okaliptüs, ekinezya,  keten tohumu, enginar, at kuyruğu otu, çemen otu, tahtabiti otu ve çam kabuğunu sayabiliriz.

Piyeten koyunların çok uğraştırıcı, hatta yıldırıcı bir hastalığıdır.  Hastalık bazen o kadar ilerler ki koyunlar dirseklerinin üzerinde yürümeye başlarlar.

Çok zayiat verdiren, tedavisi güç bir hastalıktır.  Yapılan masraf ve gayretler bazen hiç sonuç vermeyebilir.  O yüzden bu şifalı bitkiyi, Tetra ağacı yaprağından elde edilen çayın haricen yaralar üzerinde kullanılmasını,  okuyucularla paylaşmak istedim.  Yine de kötü koşulların düzeltilmesi gerektiğini eklemek de fayda var.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Tarımsal yayım hizmeti tarihsel olarak ilk defa Çin’de başlayan, rehberlik, eğitim, yol gösterme, teknoloji transferi gibi konuları içeren uygulamaların bütünüdür. Ortaya çıkış amacı yokluk, kıtlık ve açlıkla mücadeledir.  İrlanda’da bir mantar hastalığı dolayısıyla patatesler çürüyünce ilk modern yayım hizmeti anlayışı ortaya çıkmış, çiftliklere ziyaretler yapılarak, tavsiyelerde bulunulmuş, eğitim hizmeti verilmiştir.  Daha sonra gelişme gösteren yayım hizmeti ABD’de “Extension Service” olarak üniversite işbirliğiyle yaygınlaşmıştır.

Extension Service çalışmaları web sayfası, broşürler, çiftlik ziyaretleri, akşam toplantıları, yıllık toplantılar, video ve CD’ler, tarla günleri düzenlemelerini kapsıyor.  ABD’de bölgesel Extension Service Yönetim Kurulu var.  Üç ayrı kaynaktan finansman sağlanıyor.  Kaynakların çoğunluğu üniversite’den gelmekte olup, %10 oranında federal hükümetin desteği var.  Böylece finansmanın %10’u federal hükümetten, %50-60’ı üniversiteden, kalan kısmı ise il veya ilçenin lokal kaynaklarından sağlanıyor.  Üniversite Extension Service çalışmaları daha çok Cooperative Extension  yani,  işbirliği ile yayım tarzında oluşuyor.

ABD Extension Service  konuları bölgelere göre özel olarak, seçilmektedir. Bölgedeki ihtiyaçlar doğrultusunda her yıl çiftçiler isteklerini yönetim kuruluna bildirirler. Program ve aktivite planları oluşturulur.  Genellikle akademik personelden olmayan Extension Service eğitimcileri ziyaretlerini yaparlar ve eğitimleri verirler.  Bilgilerini aşan konularda, üniversiteden akademik personel çağırırlar.  Ayrıca, toplantılara, seminerlere başarılı çiftlik sahiplerini konuşmacı olarak davet ederler.  Yılda 1 veya 2 kez büyük toplantı yapılır.  Örneğin; 2 günlük bir toplantı, uygun bir otelde, uygun bir ücretle gerçekleştirilir.  Çiftçiler anlamlı, yararlı bilgiler alacağını bildiği bu toplantılara ücret ödeyerek katılırlar.

Bölgenin üretimi yönünde önemli olan konular Extension Service’in önceliği arasındadır.  Bölgede bitkisel üretim, et sığırcılığı, süt sığırcılığı, meyvecilik, bahçecilik gibi konular öndeyse öncelikle o konular  seçilir.  Extension Service problem çözücü, araştırıcı, sonuçlara ulaşan ve sonuçları paylaşan bir rol oynar.  Ayrıca; paydaş gruplar kurarak çiftçilerin aralarında deneyim paylaşımları yapmalarını sağlar.  Paydaş grupların üyeleri buluşarak veya internet aracılığıyla sürekli birbirleriyle iletişim halindedirler.

Extension Service sadece üretim teknikleri, hastalıklar, zararlılar gibi konularla kısıtlı kalmaz.  En az bu konular kadar önemli olan aylık nakit akışı planlaması, finans, iyi iş yönetimi becerileri, çalışanlarla ilişkiler, pazarlama, kredi alma gibi konularda da eğitim, seminer, bilgi aktarımı yapar.

Extension Service’ in görevleri inandırmak, ikna etmek, deneysel çalışmalarla yol göstermek, üreticiyi ileri seviyeye taşımak ve üreticinin yolunu aydınlatmaktır.

Bu görevlerle ilişkili olarak yenilikleri üreticilere iletir.  Üniversitede yapılan araştırma sonuçlarını en kısa sürede çiftçilerle paylaşır.  Bu konular arasında çiftliklerde biyogüvenlik, sinek mücadelesi, hastalıklar, organik hayvancılık, süt kalitesi, inek konforu, gübre yönetimi, yemleme, buzağı bakımı, geçiş dönemi yemlemesi, kaba yem kalitesi, koyunculuk, keçi yetiştiriciliği, koruyucu hekimlik, yemlerde küflenme, sulama, alternatif ürün ekimi gibi konular yer alır.

Ülkemizde tarımsal yayım hizmeti, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının ilgili birimleri tarafından yürütülmektedir.   ABD’deki gibi üniversite işbirliğiyle yürütülmesi, üniversiteden sahaya, sahadan üniversiteye akışı daha da hızlandırabilir. Konuya bu yönden bakılarak Extension Service  çalışmalarının üniversite bünyesine alınması, üniversite’den hareket eden bir hizmetin daha yararlı olabileceği yönünde düşünülmesi gerekir.  Extension Service çalışmalarının ABD’de olduğu gibi üniversitelerin görev, yetki ve sorumluluğuna verilmesi konusunun gündeme getirilmesi, tartışılması yerinde olacaktır.

Tarım her zaman önemliydi, halen de önemlidir.

Eski çağlarda avcı-toplayıcı olan insanoğlu tarım ile uygarlık adımlarını atmaya başlamıştır.  Atılan ilk adımlarda bugün ülkemiz sınırları içerisinde bulunan toprakların çok büyük önemi vardır.  İlk tarımın yapıldığı, ilk defa sığırın evcilleştirildiği toprakların Çatalhüyük ve Göbeklitepe olduğu bilinmektedir.  Çatalhüyük ve Göbeklitepe dünya literatürüne geçmiş iki önemli tarımsal merkezdir.

Dünya’da ünlü “bereketli hilal” olarak bilinen toprakların bir bölümü ülkemizdedir.  Çukurova’yı, Fırat, Dicle nehirleri arasındaki toprakları, Şanlıurfa’yı ve Güneydoğu Anadolu Bölgemizdeki diğer illeri içine alan “bereketli hilal” Mezopotamya’ya doğru uzanmaktadır.  Bu bölge dünya’da ilk tarımın yapıldığı, buğdayın, mercimeğin ekildiği bölgedir.  Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’de yapılan kazılar her geçen gün insanlık tarihine ışık tutmaktadır.

Dünya’daki gelişmelere baktığımızda tarımın önemini daha yakından görmekteyiz.  Tarım ile birlikte toplumlar gelişmiş, uygarlıklar ortaya çıkmış, çok büyük ve ünlü dinsel yapılar inşa edilmiştir.  Antik dünyanın yedi harikasına şöyle bir bakarsak tümünün tarımdan kaynaklanan eserler olduğu ortaya çıkar.  Piramitlerin, Çin Seddinin, Babilin Asma Bahçelerinin yapımında binlerce işçi veya köle çalışmıştır.  Tarımdan elde edilen yiyecekler olmasaydı bunların hiçbirinin yapılması mümkün olmazdı.  Yapılan kazılarda çalışanların gıdaları ile ilgili bilgiler elde edildikçe tarımın önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Tarım önemlidir.  Tarım dünyadaki birçok olaya yön vermiştir.  Fransız ve Rus devrimlerinin arka planları incelendiğinde tarımla olan ilişkisi görülecektir.

Tarım önemlidir.  Tarih boyunca önemliydi, şimdi de önemlidir.  Tarım beslenme, giyinme ile başlayan ihtiyaçlar zincirinin en önemli halkası olmakla birlikte, onların çok ötesinde önem taşır.  Geçmişe ve bugünkü Afrika ülkelerine bakarsak aç kalmış toplumların demokrasi, özgürlük, adalet kavramlarına çok uzak kaldıklarını görürüz.  Tarım sadece karın doyurmayı sağlamaz. Yaşamın tümünü kapsar. Dengeli beslenmenin de temelini oluşturur.

Tarım mı önemlidir? Sanayi mi önemlidir? Böyle bir soru sormak doğru değildir.  Konuya birkaç ayrı yönden bakalım.  Birincisi tarıma dayalı sanayidir.  İkincisi ise sanayide çalışanların beslenmelerinin, üstelik dengeli beslenmelerinin gerekli oluşudur.  Tarıma dayalı sanayide hammadde olarak kullanılan girdiler olmasa böyle bir sanayi olmayacağı gibi, sanayide çalışan işgücünün yeterli ve dengeli beslenmemesi halinde yine sanayileşmenin söz konusu bile olamayacağı açıkça ortadadır.  Bir de bunlara üçüncüsü eklenebilir.  Tarıma hizmet eden sanayi. Biçerdöverler, traktörler, yem fabrikaları, saklama depoları ve akla gelen, gelmeyen birçok tarıma yönelik alet-malzeme yapan sanayi.

Tarım “ekmek” olduğu gibi, aynı zamanda “ekmek parası”dır. Tarım istihdam kaynağıdır.  Tarlada çalışandan başlayarak, hayvan yetiştiricilerinin, ziraat mühendisi veya teknisyenlerinin, veteriner hekimlerin, makina imalatçılarının, konuya ilgili birçok iş kolunda çalışan herkesin ekmeği tarımdan çıkmaktadır.  İlk bakışta sanki çiftçilerin, toprak sahiplerinin ya da köylülerin işiymiş gibi görünen tarım aslında, dolaylı veya doğrudan birçok istihdamın kaynağıdır.  Böyle bakılırsa, açlığı önleyen tarım aynı zamanda işsizliği de önlemektedir.

Ülkemizin önemli sektörlerinden turizm için de tarım önemlidir. Turistlerin yediklerine, içtiklerine ek olarak, satın alıp ülkelerine götürdükleri pek çok eşya da tarım veya tarıma dayalı sanayinin ürünüdür.

Tarım hayvancılık için de önemlidir.  Bitkisel proteini daha değerli hayvansal proteinlere dönüştüren hayvancılık tarımın önemli bir koludur.  Hayvansal proteinleri oluşturan esansiyel=eksojen=dışarıdan alınması gereken, vücutta sentezlenemeyen amino asitler bitkisel proteinlerde yoktur.  Bu aminoasitler vücut ve zihin sağlığı için gereklidir.  Ayrıca hayvansal kökenli gıdalarda bulunan B12 vitamini de bitkilerde bulunmaz.  Hayvancılık yapabilmek için de tarım önemlidir.

Tarımın önemini kavradıktan sonra geriye ne kalıyor? Tarımın iyileştirilmesi, tarımda çalışanların eğitimi, tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesi.  Tarım ile sanayi rakip değildirler.  Ülkemizdeki gibi genç ve dinamik nüfusun olduğu tüm ülkelerde tarımda da, sanayide de çalışacak işgücü vardır.

Özet olarak; tarım açlığın, işsizliğin önlenmesi, uygarlığın ve demokrasinin ileri adımları için, birçok işkolu için, toplum sağlığı ve dengeli beslenme için, yaşam için şarttır.  Vazgeçilmez ve ihmal edilemez derecede önemlidir.

Çok lüks, her türlü konforu sağlayan bir otomobil düşünün. Kullanımı esnasında kurallara uyulmazsa kaza olabilir.  Başa dert açabilir.  Bugünlerde toplu süt sağım merkezlerinin oluşturulduğunu duyuyoruz.  Ortak sağım üniteleri olarak düşünülmüş olan bu merkezlerin nimetlerinin yanı sıra, uyulması gereken kuralları vardır.  Kurala uyulmayan her durumun ise kazalara ve dertlere yol açacağı unutulmamalıdır.

Meme başları pürüzlü yüzeylerdir ve mikroorganizmaların barınabileceği uygun yerlerdir.  Yine eller de aynı dezavantaja sahiptir.  Meme başı da, eller de, iyi temizlenmezlerse bulaşma kaynağı olurlar.  Toplu sağım ünitelerinin, toplu bulaşma kaynağı olmaması için kurallara kesinlikle uyulmalıdır.  Öncellikle sağımcıların yaptıkları işin önemi hakkında bilgilendirilmesi gerekir.  Sağımcı ineğin en hassas organıyla uğraştığını bilmeli ve “mikrop” bilinci kendisine verilmelidir.  Hasta inekten, sağlıklı ineğe mikroorganizmaların bulaşıp bulaşmamasının kendisiyle ilgili olacağı iyice anlatılmalıdır.

Mastitis yapan birçok etken olmakla birlikte bunların içinde bulaşıcı mastitis etkenleri olarak bildiğimiz Stafilokok aureus ve mikoplazmaların sağım esnasında hasta inekten sağlama geçtiği, inekten ineğe veya bir meme lobundan ötekine bulaşmaların sağım esnasındaki kuralsızlıktan dolayı olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.  Çevresel mastitis etkenlerinden korunmanın metodları ile bulaşıcı mastitisten korunmanın metodları arasındaki en önemli fark buradadır; sağımcı ve sağım hijyeni.

Mastitis görünür olduğunda yani klinik mastitis söz konusu olduğunda onu ayırt etmek kolaydır.  Bizi esas yoracak olan gizli mastitistir.  Halbuki mastitisle mücadelede başlıca önerilerden biri hasta olanın ayrı veya en son sağılmasıdır.  Görünen mastitiste bunu saptamak kolay olsa da, gizli mastitiste elimizle hastalığı yaymak tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Her işletmede mastitisin önlenmesi için kurallara uyulması gerekir.  Toplu sağım ünitelerinde ise bu konu daha büyük önem taşır.  O yüzden ilk sağımdan itibaren en büyük yardımcımız CMT ( Kaliforniya Mastitis Testi) olmalıdır.  Başka işletmelerde belki ayda bir yapılması gereken somatik hücre sayımı toplu sağım merkezlerinde haftada bir yapılmalıdır.  Tank sütünden yapılan somatik hücre sayımında göze batacak bir artış söz konusuysa adeta bir dedektif gibi hareket ederek gruplara ve bireysel olarak ineklere kadar giden bir tahlil zinciri kurulmalıdır.  En küçük ihmal büyük problemleri davet edebilir.

Sağımcıların eldiven giymesi lüks ya da fantezi gibi görülmektedir.  Ancak; kesinlikle şarttır.  Lateks eldivenler düz yüzeyli ve inorganik materyal oldukları için mikrop barındırmazlar.  Elimiz girintili çıkıntılıdır ve organik yüzey olduğu için mikropları barındırmaya uygun olup, temizlenmesi de zordur. Ön daldırma yapılması da meme başının temizliğini sağlar.  Her ineğe bir havlu sistemiyle, kuru sağım tekniği uygulayarak sağım yapılmalı, sağım makinasının pulsasyon ayarına dikkat edilmeli, sağım makinasının günlük, haftalık temizliklerine önem verilmeli, ayrıca sağım başlıklarındaki lastik aksam önerilen zamanda değiştirilmelidir.  Son daldırma ihmal edilmemelidir.  Bu kurallar ortak sağımhanenin bir yerine büyük puntolarla “sağım talimatı” olarak yazılmalı ve sıklıkla denetlenmelidir.

Tüm işletmelerdeki sağımcılar için geçerli olmakla birlikte, toplu sağım merkezlerinde çalışan sağımcılar için kısa “sağımcı kursları” düzenlenmelidir.  Eski, yanlış alışkanlıkları olan sağımcıların kuralları ihlal etmesi bilinen bir gerçektir.  Mikroorganizmalar gözle görünmedikleri için yapabilecekleri zararları anlatmak kolay olmaz.  Hastalık ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.  İneklerin memeleri sağımcı kursu görmemiş, mikrop bilinci olmayan, eski alışkanlıklarından kurtulamamış kimselere teslim edilmemelidir.  Koruyucu hekimliğin önemi toplu sağım merkezlerinde her yerden daha fazla öne çıkmaktadır.

Özet olarak; toplu süt sağım ünitelerinin nimetlerinden yararlanırken, kurallara uygun şekilde hareket ederek “geliyorum” diyen kazalardan uzak durmamız gerekir.  İhmal ve hataların sonunda kazaların başa gelmesi sürpriz değildir.

Uygun Süt Sağım Tekniği (Kuru Sağım) için tıklayınız.

Lex Carter
IDAHO-ABD
(Ocak 2008)

Türkiye’de sadece bir hafta kalmış olduğum için etçi ve sütçü sığır endüstrisi hakkındaki sınırlı bilgilerime dayanarak sonuçlar çıkarmanın adil olmadığını özellikle ilk başta vurgulamak isterim. Bu durumun akılda tutulması ile, sınırlı tecrübelerime dayanarak izlenimlerimi anlatma girişiminde bulunacağım.

Süt Sığırcılığı Endüstrisi
Türkiye’deki sütçü sığır endüstrisi çok çeşitlilik gösteriyor, bir ve iki inekli aile işletmesinden, geniş modern serbest yataklı çiftliklere kadar değişiyor. Diyarbakır’da durduğumuz küçük köy, zamanın 100 yıl gerisinde kalmış gibiydi. Çoğu ailenin bir veya iki süt ineği vardı ve üretimin çoğunu kendileri tükettiği, sattığı veya komşularıyla başka ürünlerle değiş tokuş yaptığı görülüyordu. Sığırların bazıları melez idi, yerli sığırlarla Holstein’ın bir kombinasyonu idi. Yerli sığır popülasyonu içine Holstein genetiğinin aşılanmasıyla üretim şartlarında birçok ilerleme kaydedildiği açıktı.

Erzurum’da ziyaret ettiğimiz büyük üniversite sütçü çiftliği A.B.D’deki modern sütçü işletmelerinin birçoğuna benziyordu. Holstein ve Brown Swiss sığırları yeterli beslenme ile iyi kalitede görünüyordu. Yeni tesisteki inek konforuyla ilgili bazı problemler olacağını tespit ettim. A.B.D.’de geçen 50 yıl içinde inek konforu, inişli çıkışlı olarak ileriye taşındı. Çok deneme ve hatalarla zor bir yoldu, ama bilimin ilerlemesi endüstrinin ileri taşınmasında gerçekten çok yardımcı oldu. Umarım Türkiye’deki üreticilerin, bu konuda var olan bilgi bolluğunun avantajını kullanarak, bizim deneme ve hatalarla öğrendiklerimizi öğrenmeleri 50 yılı almayacaktır.

Etçi Sığır Endüstrisi
Türkiye’de gerçekten uzmanlaşmış etçi sığır endüstrisi olmadığı görülüyor. Et sığırcılığı süt endüstrisinin bir yan ürünü olarak varlık göstermektedir. İki ticari açık besi çiftliğinde gördüğümüz tüm sığırlar sütçü kökenli boğalardı. Çoğu doğrudan Holstein, Brown Swiss veya muhtemelen Almanya’dan gelen Holstein Friesian ırkı gibi göründü. Her iki açık besi çiftliğindeki yönetim ve sığırların iri boyutta olmalarından etkilendim. Elde edilen etin genel markette satılmakta olduğu ve et kalitesinin bir mevzu olmadığı aşikar idi.

Açık besi çiftlikleri hakkında yapacağım tek gözlem biraz aşırı yapılanmış olmasıdır. A.B.D.’de görebileceklerinizle karşılaştırıldığında çimentoda ve tesiste aşırı yatırım yapıldığı anlamındadır. A.B.D.’de sığırlar toprak zemin üzerinde hiç barınak olamadan yetiştirilirler. Bu şekilde küçük yatırımlarla büyük açık besi çiftlikleri yapılmasına olanak sağlar.

Türkiye’de etçi sığır endüstrisinin gelişiminde harika bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İlk adımda, kaliteli et için talep yaratmak gerekir. Bu, restoran ticaretiyle başlayabilir ama eminim super marketlere hızlıca taşınabilir. Talep bir defa kabul ettirildiğinde, talebi karşılayabilmek için üretim modelinde değişiklikler gerektirecektir. Sığırların erken zamanda kesilmesi gerekecektir. Boğaların kastre edilmesini ve farklı kalite standartlarına ulaşması için yerli sığır popülasyonuna farklı ırkların katılmasını öneririm.

A.B.D.’deki Angus gibi ana etçi sığırların Türkiye’de yaşayabileceği konusunda pek çok kez düşüncem soruldu. Angus sığırlarının Türkiye’deki değişken iklim şartlarında yetişebileceğinden şüphem yoktur. İklimin, A.B.D.’de olduğundan daha değişken olduğunu sanmıyorum; bununla beraber sürü yönetim pratiklerinde farklılıklar olabilir. Düzgün döl verimini sağlamak için yeterli beslenme yapılmalı ve yerli sığırlarla karşılaştırıldığında daha iyi bir parazit mücadele programı uygulanmalıdır.

Son söz olarak; yüksek kalitedeki markalı et ürünün geleceği parlaktır. Bu tip et üretmek ve satmak fırsatını elde etmek isteyen, besicilikte yönetim değişiklikleri yapmaya gönüllü olan girişimciler için bu iş fırsatı bir altın madeni gibi olacaktır.

Konuyla ilgili sunum için tıklayınız.

DOĞUŞTAN OLAN İMMUN SİSTEM

KOMPLEMENT SİSTEM

Komplement sistemi, serum proteinlerinin bir reaksiyon zinciri ile çalışır. Bu reaksiyon zincirinin başlıca etkisi, vücudun yaralanan veya bir enfeksiyoz ajan tarafından işgal edilen bölgesindeki kan akışını arttırmasıdır.
Bu işleme enflamasyon / yangı denir ve (kan akışındaki artış nedeni ile) bölgenin kızarması ve (artan sıvı hacmi nedeniyle) şişmesi ile sonuçlanır. Artan kan dolaşımı, bölgenin ısınmasına, bölgedeki sıvı artışı ise basınç ve ağrıya neden olur.
Artan kan dolaşımı, bölgede fagositik hücrelerin birikmesine yol açar.


Şekil 1 Komplement’in Faaliyetlerinin özeti ve Akut yangısal reaksiyondaki rolü


Şekil 2 İmmun sistem hücrelerinin orijini

Sıvı birikiminin nedeni, aynı zamanda fagositik hücrelerin kapilarları terk edip, tahrip olmuş dokulara yönelmesine de sebep olan, kapilarların artan geçirgenliğidir. Komplement sisteminin fagositik hücreleri yangı olan bölgeye çekip enfeksiyöz ajanlara tutunmasını temin ederek ya onları yok etmek ya da fagositoz işlemine duyarlı hale getirmek gibi başka spesifik rolleri de vardır (Şekil 1). Genelde komplement sisteminin fonksiyonu, immun sistemindeki diğer komponentlerin aktivitelerin; teşvik etmektir.


FAGOSİTİK SİSTEM
Fagositik hücrelerin (yutar hücreler) bu ismi almasının nedeni, işgalci bakteri ve virüsleri yutup sindirmeleridir (Şekil 3). Nötfille ve makrofajlar olarak isimlendirilen geniş bir hücre sınıfı başlıca fagositik hücrelerdir. Bu hücrelerin fagositik etkileri, çoğunlukla komplementin veya özelolarak oluşturulmuş antikorların antikorların bakteri veya virüslere tutunması ile aktive edilir. Buna ek olarak makrofajlar, yuttukları işgalci ajanları özel bir şekilde işlerler ve parçalar halinde lenfositleri sunarlar. Bu işlem, antikora bağlı immun yanıt ve/veya hücreye bağlı immun yanıtın en kritik başlangıç noktasıdır.


Şekil 3 Fagositoz ve Bakterinin Öldürülmesi


Şekil 4 IBR intrazal aşısı ile buzağılarının aşılanmasından sonra oluşan interferon ve koruyucu antikor üretimi

İNTERFERON SİSTEMİ
Hücreler enfeksiyöz ajanlar, özellikle virüsler tarafından işgal edildiğinde hemen interferonlar adı verilen küçük proteinler salgılarlar. Bir tip interleron, diğer vücut hücrelerini uyararak bu hücrelerde virüslerin çoğalmasını engelleyen savunma sistemlerini harekete geçirir. interleronun bir diğer rolü ise, immun hücrelerinin aktivitesini arttırmasıdır. Buna örnek olarak, makrofaj ve nötrofillerin yuttukları enfeksiyöz ajanları öldürmelerini teşvik etmesi verilebilir. interferonun üretiminin ve aktivitesinin üreticiye sağladığı iki önemli avantaj vardır: 

1-interferon koruyucu seviyelere çok çabuk ulaşabilir(48 saat içinde) ve buna bağlı olarak antikor oluşmasından daha önce koruma temin eder(Şekil 4).
2-interferonlar viral spesifik değildirler ve hücresel savunma mekanizmasını diğer virüs tiplerine karşı da stimule ederler. interferonlar pek çok virüse karşı çapraz bağışıklık yaratarak bu yönleri ile viral spesifik olan antikorlardan ayrılırlar.

ELDE EDİLEN İMMUN SİSTEM
İmmun sistemin ikinci bölümü Elde Edilen immun Sistemdir. Bu terim, bu sistemin sadece yabancı ajanlar tarafından oluşturulmadığı ve daha önceden spesifik ajanlara maruz kalınmasından dolayı kendisinin yanıt verme kapasitesi olduğu anlamına gelmektedir. Bu belleğe bağlıdır. Bu sistemi iyice açıklayacağız, çünkü elde edilen immun sistem aşılama işlemleri ile teşvik edilir. Her ne kadar da immun sistemin tüm değerleri birbirleri ilişkili ise de elde edilen immun sistemi mukozal, antikora bağlı ve hücreye bağlı sistemler olarak ayırabiliriz.

MUKOZAL İMMUN SİSTEM
Mukozal yüzeyler, vücuttaki intemal pasajlar boyunca, meme bezlerindeki kanal sistemi ve gözyaşı bezindeki hücreler gibi olanlardır. Bunlar ayrıca, üriner, reprodüktif kanal ve burundan başlayıp trachea, bronşlar ve akciğere kadar devam eden solunum kanalı (respiratorik kanalı) da kapsar. Ağızdaki tabaka, salya kanal sistemi, osefagus, mide ve bağırsaklar da hep mukozal yüzeylerdir. Bu yüzeyler nemli ve ılıktır, böylelikle bakteriyal üreme için mükemmel ortam hazırlarlar. Aynı zamanda bakteri ve virüslerin invazyonuna karşı hassas durumda kalırlar. Bu mukozal yüzeylerin hassasiyeti özel bir koruma mekanizmasına gerek duymaktadır (Mukozal immun sistem). Bu mekanizmanın primer fonksiyonu enfeksiyöz ajanının mukozal yüzeye tutunma mekanizmasını engellemesidir. Enfeksiyöz ajan tutunamaz ise, üreyemez veya vücuda giremez ve vücudun doğal deliklerinden dışarı atılır. Koruyucu mekanizma, enfeksiyöz ajanların mukozal yüzeylerden girip, makrofajlara tutunup, lenfositlere sunulması ile başlar.

B lenfositler sırası ile, ergin plazma hücrelerine dönüşür dönüşüp aktif immunogobülin A (lgA) salgılarlar. IgA’lar, mukozal yüzey boyunca bulunan hücrelerde taşınarak mukozal pasaja dökülürler. Bağırsakta taşınan IgA’lar, ek bir komponent alır ki buna secretory kısım denir. Bu kısım ile birlikte secretory IgA diye adlandırılır. Secretory IgA, mukus içindeki sindirim işlemine tek başına IgA’dan daha dirençlidir.

Bağırsakta ve diğer mukozal yüzeylerdeki tabakaya tutunma işlemlerini bozar. Bu lokal korumaya ek olarak, aktive olmuş plazma hücreleri kan dolaşımına girerek vücudun diğer mukozal yüzeylerde koloniler oluşturur. Bu mekanizma ile sadece biri enfekte olmuşken tüm mukoza yüzeylerde koruma sağlanır.

Buna rağmen en etkin koruma enfeksiyöz ajanların ya sindlrim ya da solunum kanalına girmesinde sağlanır. Secretory IgA, özellikle E. coli gibi bakterilere karşı korunmada önemlidir. Bu tip bakteriler, pili denen saç benzeri özel yapıları sayesinde bağırsağın mukozal yüzeyine tutunurlar. Örneğin, K99 IgA, K99 E. coli’ye karşı, K88 IgA, K88 E. coli’ye karşı koruma sağlar, v.b.

Yeni doğan yavru annesinden zengin miktarda IgA ve IgG’yi ağız sütü ile alabilir. Bu antikorların IgA porsiyonu bağırsaktaki mukus içinde kalarak oluşturulan özel enfeksiyöz ajanlara karşı koruma sağlarlar. Diğer yandan, doğumdan sonraki ilk birkaç saat içinde ne kadar çok IgG yeni doğanın kan dolaşımına abzorbe edilir ise, o oranda yavaşça mukus membranlarına geçerek uzun süreli koruma temin eder (genellikle 21. güne kadar). Bu yeni doğanlarda çok önemlidir, çünkü annenin diğer zamanlardaki sütü, kolostrumdan farklı olarak çok az antikor bulundurur.

MUKOZAL SİSTEM

Şekil 5 Göz, bağırsak, mide vb. gibi mukozal sistemler enfeksiyona maruz kaldıklarında bu işgalci ajana karşı kendilerini korumak için IgA salgılarlar. Buna ek olarak süt emen buzağı veya domuz yavrusu orta derecede IgA’yl kalastrum ile alabilir. Eğer işgaci ajan E. coli ise bu IgA, E. cal i ishaline karşı korumaya yardım eder. IgA miktarının arttırılması için anneye yapılan aşılamalar, ağız sütünü alacak yavruların korunmasını arttırır. 


ANTİKORA BAĞLI İMMUN SİSTEM
Antikora bağlı immunite, antijene özel antikorların, özellikle kan dolaşımında sirküle olan IgG ve IgM’lerin, üretimine dayanır. Bu antikorlar B lenfositlerinin türevi olan plazma hücreleri tarafından yabancı ajanlara (antijenlere) karşı, vücuda doğalolarak veya aşılama ile girmesi ile oluşturulurlar. Vücuda giren yabancı ajanların vücuttan uzaklaştırılmasından sonra belli B lenfositler her spesifik antijen için bir bellek oluştururlar. Aynı antijenin ikinci kez veya tekrar verilmesi ile bellek hücreleri hızla yanıt vererek büyük miktarda IgG antikorları oluşturulur (Şekil 6). Pek çok modern ölü aşı ve bakterinin iki doza dayalı aşılama ile yaratmak istedikleri immunite esası buna dayanır. B lenfosit antikorlar tek başlarına enfeksiyöz ajanlarını yok edemedikleri için onlara kendileri bağlanarak hücre çeperine tutunmalarını engeller ve bu ajanları komplement veya fagositik immun sistemin yok edici işlemlerine hazırlarlar. 

Buna ek olarak, enfeksiyöz ajanların oluşturdukları toksinlere bağlanarak onları nötralize ederler. Bu antikorlar kanda sirküle oldukları için etkin bir şekilde herhangi bir hastalık ajanının kan dolaşımında dolaşmasını ve çoğalmasını engellerier. Yangının olduğu yerde IgG antikorları çevre dokularına kapilar damarlardan sızarak taşınır ve bu bölgelerdeki enfeksiyonları bloke ederler. Genelde ölü aşıların antikora bağlı immun yanıt oluşturduğu bilinmekte idi, ancak yapılan son araştırmalar göstermiştir ki ölü, adjuvantlı aşılar ayrıca hücreye bağlı yanıt oluşturmaktadırlar.


HÜCREYE BAĞLI İMMUN SİSTEM

Hücreye bağlı immunite vücuttaki normal dışı hücrelere karşı oluşturulan başlıca immun hücre yanıtıdır. Tüm virüsler ve bakterilerin hücre boyunca yaşayıp çoğaldıkları düşünüldüğünde, bu immun sistemin çok önemli bir bölümüdür. Bu sistem, aşılamayı takiben spesifik antijeni tanıyan T lenfositler tarafından şekillendirilen, kontrol edilmekte olan bir sistemdir (örneğin bellek). Antijen sunan hücrelerin (APC) birbirini takip eden uyarıları ile (Şekil 7) T hücreleri uyarılarak lenfokinleri oluşturup salgılamaları temin edilir. Lenfokinlerin pek çok fonksiyonu vardır. Genelde, akyuvarları uyarıp yönlendirerek enfekte hücrelere saldırmaları ve yok etmelerini temin ederler. Antikora bağlı immunite gibi, hücreye bağlı immunite de T lenfositler tarafından oluşturulur ve belli bir antijene yeniden maruz kalındığında daha güçlü bir yanıt oluştururlar. Bu aynı zamanda T sistemdeki bellek hücrelerinin varlığını ortaya koymaktadır. Bazı bakteriler ve tüm virüsler hücreler boyunca üredikleri için bağışıklığın diğer sistemlerini engellerier. Bu yüzden hücreye bağlı bağışıklık, artan sayıda araştırmaya konu olmaktadır. Son zamanlara kadar bilim adamları, sadece canlı bakteriyal ya da viral aşıların hücreye bağlı immunite oluşturduklarına inanıyorlardı. Ölü bakterinlerin ve aşıların antikora bağlı immuniteyi uyarırken, hücreye bağlı yanıtı oluşturmaya da yetkin olmadıkları düşünü/mekte idi. 

Buna rağmen, yapılan son çalışmalar göstermiştir ki, ölü antijenler belli adjuvantlar ile karıştırıldığında (aşı ve bakterinlere ilave edilip immun yanıtı maksimize eden materyaller) güvenilir şekilde hücreye bağlı immuniteyi stimule edebilmektedir.

23.12.2015

 Şap Hastalığı İnsanlara Bulaşır mı ?

Çift tırnaklı hayvanların viral bir enfeksiyonu olan Şap Hastalığı “teorik” olarak insanlara bulaşabilir.  Ülkemize doğu illerimizden giren ve NEP 84 adı verilen yeni bir Şap virusu tüketiciler arasında tedirginlik yarattı.  Öncelikle söylemek gerekir ki; tedirgin olacak bir durum söz konusu değildir.

Dünyada Şap virusunun insanlara geçtiği bildirilen 40 olgu var.  1929-2001 yılları arasında kayda geçen olgulardan 5’i laboratuvar kazası.  Olgular Almanya, İsveç, Polonya, Rusya, İngiltere, Fransa, Şili ve Hollanda’da saptanmış.  İkisinde A tipi, diğerlerinde O ve C tipleri görülmüş.  Bu “münferit” olgulara bakarak Şap virusunun özellikle direnç sistemi çökmüş kimselere, bağışıklık sistemi bozulmuş insanlara, çocuk ve yaşlılara bulaşabileceği ifade ediliyor.

Yabancı literatürde Şap’ın insanlara bulaşabilme ihtimali “extremely rare” yani “son derece nadir” olarak belirtiliyor ve halk sağlığı problemi olmayacağı vurgulanıyor.

Ülkemiz,  komşularımızdan gelen Şap viruslarına sıklıkla maruz kalmaktadır.  Bu sebeple Şap hastalığı,  ne yazık ki,  tamamen yok olmuyor. Daha önceki suşlar ile aşı uygulaması yapılmakta iken, son zamanlarda değişik bir suşun sebep olduğu Şap hastalığı tekrar gündemimize girdi.  Şap hastalığı insanlara kolayca bulaşsaydı ülke olarak ağzımızdan salya akışı eksik olmaz, ağzımız, ayağımız yaralı bir şekilde gezerdik.

Beşeri hekimlikte Şap hastalığı ile karışan virus etkenli bir hastalık var.  El, ayak, ağız hastalığı.  Yabancı literatürde Şap hastalığı Foot and Mouth Disease,  ayak ve ağız hastalığı olarak geçiyor.  Kısaltılmış hali FMD.  Beşeri hekimlikte, daha çok çocuklarda görülen hastalığın adı ise HFMD.  Belirtiler birbirine çok benziyor.  Belirtilerin benzerliği sebebiyle çok karıştırılan bir durum ortaya çıkıyor.

Hâlbuki hastalık etkeni olan viruslar kesinlikle birbirinden farklı.  El, Ayak, Ağız hastalığı (HFMD) enterovirus ailesinden Coxsackie virus, Şap (FMD) ise Aphtovirus.  Etkenleri farklı, ama belirtiler birbirini andırıyor.  Bazen bu yüzden karıştırılabiliyor.

Dünyada uzun yıllar içerisinde nadiren insanlara bulaştığı saptanan Şap hastalığının çabucak iyileştiği, başka birine bulaşmadığı da saptanmış.

Hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklara “zoonoz” adını veriyoruz.  Zoonoz  hastalıklardan en “ünlü” olanları;  kuduz, şarbon, bruselloz ve tüberkülozdur.  Şap hastalığını bunlarla aynı kategoride görmek, zoonozlardan biri olarak saymak yersizdir.  Zaten OIE  (Uluslararası Salgın Hastalıklar Merkezi), Şap hastalığının dünyada sadece birkaç kişisel olgu olarak görülmesi ve bu olguların da hastaneye bile gitmeden kısa sürede şifaya kavuşması dolayısıyla “halk sağlığı riski oluşturmadığı” kanaatine varmıştır.  OIE resmi sayfasında  bu şekilde belirtilmiştir.

Özet olarak; Şap hastalığı çift tırnaklı hayvanların sahipleri açısından, hayvancılık ekonomisi yönünden büyük bir problem olup, insan sağlığı yönünden tedirginlik yaratacak bir hastalık değildir.

16.12.2015

Şap Salgını

Ülkemiz yine bir “Şap Hastalığı” tehdidi altında.   Ne yazık ki;  hastalık hızla yayıldı ve yayılma sürüyor.  Türkiye’nin en doğusundan en batısına, kuzey ve güney illerimize yayılarak hayvan üreticilerimizin korkulu rüyası oldu.

Şap Hastalığı bilindiği gibi çift tırnaklı hayvanların viral etkenli bir hastalığıdır.  Virusun A, O, Asya tipleri, zaman zaman suş değiştirerek ülkemizde salgınlara sebep olmaktadır. Bu sefer de yine bir A tipi ile karşı karşıyayız.  Ama, hiç tanımadığımız başka bir A tipi şap, A NEP 84  suşu. NEP Nepal’den gelen bir kısaltma.

Şap Hastalığının bu çeşidi 29 Eylül 2015 günü ilk kez VAN ilimizin İpekyolu ilçesinde görüldü.  Sığır dil epitelinden alınan numune Ankara’da Şap Enstitüsünde incelendi.  A NEP 84 suşu saptandı.  Aşı çalışmaları derhal başlatıldı ve 23 Kasım da, yani ilk hastalık çıkışından 55 gün sonra aşı kullanıma sunuldu.  Bu normal süreç olup suş saptanması ve aşının üretimi için hızlı sayılabilecek bir zamandır.  Ancak; virus bu 55 gün içerisinde hızla yayılmıştır.

Aşılar daha önceki suşlardan A 14, O.O7, Asya 14 tiplerini  içeriyor.  Şimdi A NEP 84 de eklendi.  Bu tetravalan (4’lü karma) bir aşı oldu.  Ayrıca A15 ve A NEP 84 suşu ile bivalan (2’li karma) aşı da üretildi ve sahaya sunuldu.

Şap VAN ‘da çıkmıştı.  Ama; şimdi Samsun, Burdur, Aydın, Kars, Çorum, Kırşehir, Denizli, Aksaray, Balıkesir, Kırıkkale illerinden de Şap haberleri geliyor.

Şap hastalığını yayan kamyonlardır.

Yani hastalık; hayvan hareketleriyle, hayvanların taşınmasıyla yayılmaktadır.  Demek ki; yayılmayı önlemenin ilk adımı kamyonların kontrol altına alınmasıdır.

Hastalık Van’da ve hatta İpekyolu ilçesinin Buzhane Mahallesinde hapsedilseydi, başka bir deyimle, çıktığı yerde boğulsaydı, böyle yayılmazdı.

Şap Hastalığının etkeni virüstür ve her türlü yolla bulaşır.  Ancak; bulaşmanın %95 oranında hayvandan hayvana bulaşma tarzında olduğu bilinmektedir.  İnsanlar, araçlar, hava, dışkı, salya, süt bulaşmaya sebep olurlar.  Ama;  hayvan teması başlıca bulaşma yoludur.

Şap Hastalığının asıl yayılma sebebi ise inkubasyon süresidir.   Kuluçka döneminde hayvan virusu taşır, saçar.  Fakat, henüz klinik belirtiler ortaya çıkmamıştır.  O sebeple dışarıdan sağlıklı görünen hayvanlar hasta olmadıkları sanılarak oradan oraya nakledilebilirler.   Tabii, bu arada kuluçka dönemindeki hastalık da nakledilmiş olur.

Şap Hastalığı deprem gibidir.  Sadece yıkıcı etkisiyle değil, başka yönlerden de depreme benzer.  Deprem uzmanları derler ki;  “deprem her zaman olabilir.  Siz binanızı sağlam yapın”.  Şap da öyledir.  Komşu ülkelerden Şap ülkemize giriyor, yine girebilir.  Biz kendi önlemlerimizi iyi alalım.   Deprem olunca herkes depremi konuşur.  Çeşitli önlemlerden söz edilir.  Önemsenir.  Ama; sonra unutulur.  Tekrar olmayacakmış gibi davranılır.  Şap için de aynı şeyler ne yazık ki geçerlidir.

Suş değişikliğinden sonra ortaya çıkan durum bize gösterdi ki; aşı tek başına bir önlem değildir.  En önemli koruma yöntemi olan aşı ancak; 55 gün sonra devreye sokulabilmiştir.  Yeni bir suş için makul bir süredir.  Asıl önlem hayvan hareketlerinin önlenmesiyle alınmalıdır.

Önlemlerde devlete  ve millete görevler düşmektedir.  Ancak; millete düşen görevin tam olarak yerine getirilemeyeceği aşikârdır. Çünkü; kuluçka dönemiyle ilgili bir bilinç yoktur.  Hayvanlar sağlıklı görüldüğü için kimse “sağlıklı”  hayvanlarını taşımakta bir sakınca görmez.  Ama hayvanlar gittikleri yere hastalığı götürür.

Kuluçka süresi sonunda artık iş işten geçmiştir.  Diğer bir engel ise; hayvan sahiplerinin “benim hayvanlarım aşılı, tehlike yaratmaz” diye düşünmeleridir.  Bugünlerde olduğu gibi, suş değişikliklerinde bu düşünce doğru olmaz.

Temel mücadele yöntemi değişmez.  Tıpta salgın ve bulaşıcı hastalıklarla mücadelenin ana fikri, hastayı sağlıklıdan ayırmaktır.

Bu salgından ders çıkararak,  hastalığı çıktığı yerde durdurmak için hayvan hareketlerinin kontrol altına alınmasının önemini algılamalıyız.

Bu zor bir iştir.  Ama; yapılmalıdır.  Konunun tıbbi olduğu kadar sosyal boyutları da göz önüne alındığında, gerçekten,  kolay olmayacaktır.  Hızlı, sert, etkin önlemler alınır ve bir süre sabredilirse hastalık çıktığı yerden çok uzağa gitmeden söndürülür.

Şarbon memeli hayvanların öldürücü bir hastalığıdır.  Evcil ve yabani memelilerde görülür.  Hastalığın diğer adı Anthrax’dır.

Şarbon hastalığında kan ve organlar kömür rengi veya katran rengi bir hal aldığı için, hastalığa Fransızca kömür anlamına gelen Şarbon (veya; Karbon)adı verilmiştir.

Hastalığın etkeni; gram pozitif, çubuk şekilli bir bakteri olan Bacillus anthracis’tir.  Bakterinin en önemli özelliği sporlanmak suretiyle kendini korumasıdır.  Sporlanan bakterinin yıllarca, hatta kırk yıl kadar, toprakta kendini koruyarak canlı kalabildiği bildirilmektedir.  Bu sebeple bir yerde şarbon hastalığı çıktıysa, o bölge mihrak (odak) kabul edilir.

Şarbon hastalığı insanlara da bulaşabilir.  Zoonoz olan bu hastalığın insanlar için büyük tehlike yarattığını bilmeli ve dikkatli olmalıyız.

Şarbon tüm memeli hayvanlarda, sığır, koyun, keçi gibi ot yiyen ve geviş getirenlerde, atlarda, köpeklerde, yaban hayatta geyiklerde görülebilir.  En çok ve en hızlı şekilde geviş getirenlerde ölüme sebep olmaktadır.

Hastalık ağırlıklı olarak bulaşık meralarda otlayan hayvanlarda ortaya çıkar.  Sporlanmış bakteri toprakta, otlarda ve sularda bulunur.  Vücuda sindirim veya solunum yoluyla giren bakteri aktif hale geçer.  Hastalığın kuluçka süresi 1-14 gün olarak bildirilmekte ise de, genellikle bu sürenin 3-7 gün olduğu gözlenmiştir.

Geviş getirenlerde hastalık, genel olarak, bir belirti görülmeksizin ölüme sebep olur.  Hastalık çok hızlı seyreder ve hayvan ölü bulunur.  Bazı durumlarda solunum güçlüğü, titreme gibi belirtilerin ardından hastalık ölümle sonuçlanır.

Ölüm tüm doğal vücut deliklerinden koyu renkli, pıhtılaşmayan kan gelmesiyle birlikte ortaya çıkar.

Hastalığın ölüm sonrası en belirgin özelliği kanın simsiyah olması, dalağın aşırı büyümesi ve çamur kıvamını almasıdır.

Ayrıca; karaciğer, böbrekler, lenf yumruları kanlı ve büyümüş olup, bağırsaklar koyu kanlı bir hale gelmiştir.  Ölen hayvanlarda ölüm sertliği şekillenmez.  Şarbon ani ölüme sebep olan diğer hastalıklarla karışabilir.  Dalağın çok aşırı bir şekilde büyümesi, çamur kıvamı alması belirgin ise de, kesin teşhis laboratuar muayenesi ile konulur.  Laboratuara ölen hayvanın kulağı kesilerek gönderilebilir veya kana batırılan pamuklu çubuk gönderilmesi de teşhis çalışmaları için yeterli olur.

Şarbon şüphesi ile ölen hayvanlara otopsi yapılması önerilmez.  Çünkü; hastalık etkeni toprağa geçip, sporlanır ve yağmur sularıyla, seller ile yayılır. Otopsi yapılması çevreye bakteri saçılmasına yol açacak bir uygulamadır.  Ayrıca; şüpheli durumlarda maske ve eldiven takmayı ihmal etmemek gerekir.

Şarbon hastalığı insanlara yine, hayvanlarda olduğu gibi solunum, sindirim yollarıyla bulaşabileceği gibi, deri yoluyla da bulaşabilir.  Bakterinin vücuda giriş yoluna bağlı olarak tedavi şansı söz konusudur.  Yoğun ve uzun süreli antibiyotik tedavisi başarılı olur.

Hayvanlarda tedavi teorik olarak mümkün gibi görülse de, çoğunlukla tedaviye başlama fırsatı olmadan hayvan ölür.

Şarbon hastalığının sinekler vasıtasıyla mekanik olarak da bulaşabileceği bildirilmektedir.

Ölen hayvanın ve kirlettiği altlığın, bulaşan her şeyin yakılması önerilir.  Tercihen yakma önerilmekle birlikte derin bir şekilde gömmek uygun bir önlem olabilir.  Yabani hayvanların eşelemesini, leşi yemelerini önleyecek şekilde tedbir alınmalıdır.

Hastalığın insanlara bulaşabileceği, sporlanan bakterinin çevresel koşullara çok dayanıklı olduğu unutulmamalıdır.  Veteriner hekimler ve hayvan yetiştiricileri şüpheli durumlarda kendilerini koruyacak önlemleri ihmal etmemelidirler.

Hayvanların hastalıktan korunması aşılama ile mümkündür.  Hastalığa karşı hazırlanmış aşılar mevcuttur.  Tek doz uygulama bağışıklık sağlamak için yeterlidir.  Daha önce şarbon çıkmış yerlerde mutlaka sistemli olarak aşılama yapılmalıdır.

Meraya çıkan hayvanlara her ilkbaharda rutin olarak şarbon aşısı yapılması önerilir.  Zararsız hale getirilmiş ( attenue) canlı aşı olan şarbon aşısının gebeliğin son döneminde yapılması tavsiye edilmez.

Veteriner hekimlerin kesim öncesi ve kesim sonrası muayene yaptıkları yerler mezbahalardır.  Mezbahalar dışında kesilen çiftlik hayvanlarının etleri tüketilmemelidir.

Çok tehlikeli bir bakteri olan şarbon mikrobu Bacillus anthracis aynı zamanda bir terörizm silahıdır.  İlk kez 2001 yılında terörizm amacıyla kullanılmıştır.  Böyle tehlikeli, zoonoz bir hastalığa karşı uyanık, bilgili ve tedbirli olmamız şarttır.

Çift tırnaklı hayvanlarda görülen, çok bulaşıcı VİRAL bir hastalıktır. Ülkemizde daha çok sığırlarda sorun olarak görülür. Ekonomik yönden çok büyük kayıplara sebep olur. Ticarete ve dış ticaretimize engeller yaratır.

Ergin sığırlarda genellikle öldürücü değildir. Ancak; buzağılarda virusun doğrudan kalp kası üzerine etki göstermesi sonucu ani ölümler olur. Şap hastalığı ağız, ayak ve memelerde yaralarla klinik belirti gösterir. Belirtiler önce kabarcık şeklinde olup, sonra kabarcıkların sıyrılması sonucu yaralar ortaya çıkar. Hastalık ağızdan ip gibi salya akması, ağız şapırtısı, topallık ve dişilerde meme uçlarındaki yaralarla karakterize olup, ergin hayvanlar genellikle iki hafta içinde klinik olarak iyileşirler.

Şap hastalığı iyileştikten sonra meme ucu yaraları ile ilgili olarak meme iltihapları (mastitis) ve ayaktaki yaraların sonucu topallık gibi kalıcı problemler hayvanların ve işletmenin başına dert olabilir. Şap virusunun yedi tipi ( A,O, C, Asia 1, SAT1, SAT2, SAT3) ve bunların toplam 60 alt tipi bulunmaktadır. Tipler arasında çapraz bağışıklık söz konusu değildir. Ülkemizde bugünlerde A,O, Asia 1 tipi şap görülmektedir.

Şap virusu kuru ortamlara ve güneş ışığına dayanıksızdır. Ancak kışın hayvan dışkısında altı ay canlı kalabilir. Salyada 14 gün, sütte 9 gün canlı kalabildiği bildirilmektedir. Virus her türlü yol ile hızla bulaşır. Doğrudan temas en önemli bulaşma yolu olup, araçlarla, insanlarla, rüzgarla, sütle bulaşabilir. Hasta hayvanların idrarı, dışkısı, salyası, sütü ve eti bulaşma kaynağıdır. Virusun girişi ağız, burun, boğaz yoluyla olur. Yayılmada hayvan pazarları, ortak kullanılan suluklar ve meralar önemli rol oynar. Hastalık çıkmış yerin on kilometre yarıçapındaki bölge en çok tehlikeye maruz kalan bölgedir. Hastalık çıktığı duyulduğunda işletmeler derhal ” içine kapanmalıdır”. Yani hayvan, ot, saman, malzeme ve insan giriş çıkışı, kesinlikle önlenmelidir. Çalışanların zorunlu giriş çıkışı için giysilerin, çizmelerin değiştirilmesi ve dezenfeksiyon yapılması gibi önlemler alınmalıdır. Hastalık etkeni çamaşır suyu, çamaşır sodası ve sirkeye karşı hassastır. Çamaşır suyunun % 2’lik, çamaşır sodasının %4 ?lük çözeltilerinin dezenfeksiyonda kullanılması uygun olur. Ağızdaki yaraların %10’luk yemek sodası (sodyum bikarbonat) çözeltisi ile yıkanması da rahatlatıcı ve iyileştirmeyi hızlandırıcı bir etki gösterir.

Şap hastalığında bulaşmanın en önemli yolu doğrudan temas olup, buradaki başlıca problem inkubasyon dönemi veya kuluçka dönemi dediğimiz klinik belirtilerin görülmediği zaman dilimidir. Dışarıdan bakıldığında henüz bir belirti görülmediği halde hastalık ilerlemekte ve bulaşma olmaktadır. Klinik belirtiler görüldüğünde ise iş işten geçmiştir. Başka bir yanıltıcı yol klinik iyileşmenin ardından hayvanların bir süre ” taşıyıcı” olarak kalmasıdır. Özellikle yutak bölgesinde altı ay ile 24 ay arasında virusun canlılığını koruduğu bildirilmektedir. Şap virusunun kuluçka süresi 2-14 gün arasındadır. Hastalık genellikle 3-5 gün içinde ortaya çıkar. Karantina süresinin bu bilgiler ışığında 15 günden az olmaması gerekir. Çiftliğe yeni getirilecek bir hayvanın, en az 15 gün karantinada tutulduktan sonra, diğerlerinin yanına konulması yerinde olur. Hastalık çıkmış bölgelerden, hastalık sönmüş dahi olsa, hayvan almamak en akılcı önlemdir.

Şap hastalığı zoonoz hastalıklar listesinde, yani hayvanlardan insanlara geçebilen hastalıklar arasında sayılmakla birlikte, böyle bir bulaşma çok nadirdir. Çift tırnaklı hayvanların bir hastalığı olduğundan insanlar bu viruse karşı duyarlı değildirler. Bağışıklık sistemi çökmüş, direnci kırılmış insanlara, çocuk ve yaşlılara bulaşma ihtimali olabilir.

Ülkenin genel olarak şap hastalığından korunması için alınacak önlemler, hayvan hareketlerinin kontrolü, kordon konulması ve hastalık çıkmış bölgelerdeki yolların hayvan hareketlerine kapatılması olabilir. Şap hastalığının teşhisi klinik belirtilere bakılarak kolayca konulabilir. Kesin teşhis ve tip tayini için laboratuvar testleri gerekir.

Hastalığın tedavisi yoktur. Ağız ve ayakların sodyum bikarbonat (yemek sodası) solüsyonu ya da sirkeli suyla silinmesi yararlı olur. İkincil enfeksiyonların önlenmesi için antibiyotik kullanılması yaygın bir uygulamadır. Hastalık daha önce de söylediğimiz gibi iki hafta içinde, belki bir takım hasarlar bırakarak, iyileşir. Hastalığın koruyucu aşıları vardır. Ülkemizde ikili, üçlü, dörtlü karma aşılar satılmaktadır. Bunlar A,O, Asia 1 ve bazen A.İran 96 tiplerine karşı hazırlanmış aşılardır. Aşılama buzağılar 4 aylık olduklarında başlamalı sekizinci ve on ikinci aylarda tekrarlandıktan sonra, 6 ayda bir rapellerle devam edilmelidir. Sürekli aşılama bağışıklığın devamlılığını sağlayacaktır.

Paratüberküloz özellikle sütçü sığırlarda görülen, süreğen ishal ve aşırı zayıflama ile ortaya çıkan tehlikeli bir hastalıktır.

Etkeni Mycobacterium avium subsp. paratuberculosistir (MAP).  Dünya çapında yaygındır.  Koyun, keçi ve yabani geviş getirenlerde de görülür.

İlk teşhisini 1894 yılında, Almanya, Dresden’de Veteriner Hekim Dr. H. A. John koyduğu için yaygın olarak John’s Disease (John Hastalığı) olarak anılır.

Hastalığın kuluçka süresi çok uzundur.  Altı ayın altındaki buzağılar hastalığa çok hassas oldukları halde, belirtilerin görülmesi 1-2 yıl kadar zaman alabilir.  Uzmanlar Limousin ve Shorthorn ırkı sığırların diğer ırklara göre daha hassas olabileceklerini belirtiyorlar.

Paratüberküloz yavaş gelişen, sinsi bir hastalıktır.  Stres ve besleme hataları klinik belirtilerin ortaya çıkmasını tetikler.

Bulaşma fekal-oral (dışkı-ağız) yoluyla veya maternal- fötal yoldan (anneden yavruya geçerek) olur.

Mikroorganizma suda, toprakta, dışkıda yaşama gücünü uzun süre korur.  Örneğin; gübrelikte 1 yıl yaşayabilir.  Ultraviyoleye, klora, düşük pH derecelerine, soğuğa, sıcağa dayanıklıdır.  Dezenfektanlardan sodyum hidroksite ve perasetik aside duyarlıdır.

Dışkı ile temas eden herşey, süt, yem, emzik, biberon, su bulaşma kaynağıdır.

Çayır ve meralarda bulaşma daha yaygın bir sorundur.  Araziye serpilen gübre önemli bir bulaşma kaynağıdır.

Sinsi hastalık uzun bir kuluçka döneminin ardından bağırsaklarda kalınlaşma sonucunda meydana gelen ishal, aşırı zayıflama (kaşeksi), ileri dönemlerde çene altında şişlik (ödem) ile kendini gösterir.

Bağırsak kalınlaşıp, normal işlevini yerine getiremediği için besin maddeleri emilemez, hayvan hızla zayıflar.  Özellikle proteinlerin emilimi, aminoasitlerin alımı sorun haline gelir.  Çene altı ödemi ve ardından ölüm söz konusu olur.

İnkubasyon (Kuluçka) süresince hastalık gizli seyrettiğinden mikroorganizmanın saçılması ile tüm sürüye bulaşma ihtimali gayet yüksektir.

Bu yüzden durum fark edildiğinde sürüde çok vahim bir tablo ile karşılaşılır.

Şüphe duyulduğunda ölenlerde veya zorunlu kesime gidenlerde otopsi yapılması, daha sonra ise laboratuvar tetkiklerine başvurulması gerekir.  Otopside bağırsaklardaki aşırı kalınlaşma, lenf yumrularındaki büyüme öncelikle göze çarpar.

Canlılarda deri testi (Avian PPD tuberculin veya Johnin ile boyundan uygulanan deri duyarlılık testi = DTH) yapılır.  Ancak bu testin laboratuvarda uygulanacak tetkiklerle kesin teşhis için onaylanması şarttır.

Dışkıda boyama teknikleri de teşhis için yardımcı olsa da bir başka test ile teyid edilmesi yararlı olur.

Hastalığın zoonotik potansiyeli olduğu savunulmaktadır.  Çok kesin bir bağlantı olduğu ispat edilememiş olmasına karşın, insanlarda görülen kronik, ağrılı, bağırsak yangısı ile seyreden Crohn’s disease (Crohn Hastalığı) de Mycobacterium paratuberculosis’in  rol oynadığı bildirilmektedir.

Paratüberkülozun tedavisi yoktur.  Etkenin tüberküloza çok benzeyen bir mikroorganizma tarafından oluşturduğu bilindiğinden, insan tüberkülozunda kullanılan ilaçları deneyenler olmuştur. Ancak; bu ilaçlar ile tedavi onaylanmış değildir.

Hastalığın yurtdışında aşısı vardır.  Aşı gençlerde hastalığın görülme sıklığını azaltır.

Ancak; hastalığın yayılması, etkenin saçılması, yeni vakaların ortaya çıkması gibi konularda aşının başarılı olmadığı bilinmektedir.

Aşılamanın enfeksiyon döngüsünü kırmadığı, yapıldığı yerde ise büyük bir yumru oluşturduğu belirtilmektedir.  Bazı bilim adamları ise aşılamanın eradikasyon programlarına olumsuz etki yapacağını savunarak karşı çıkmaktadırlar.

Özetle; şu andaki durumda aşıya güvenmek doğru değildir.

Paratüberkülozun sürülerde kontrol altına alınması kolay değildir.

Bilinen biyogüvenlik, sürü yönetimi, hijyen önlemlerinin tam olarak uygulanması şarttır.  Dışarıdan sürüye katılan hayvanlar test edilmeli, ağız sütü pastörize edildikten sonra buzağılara içirilmeli (620C de 30 dakika veya 720C de 15 saniye), doğum padoğu ayrı olmalı ve her doğumun ardından dışkılar temizlenerek ortam dezenfekte edilmelidir.

Yeni doğanlar her şekilde dışkıdan uzak tutulmalıdır.

Yem, süt, su ve malzemeler gübreyle temas etmemeli, mikroorganizmanın gübrede ve toprakta uzun süre yaşayabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Test edilip pozitif olduğu belirlenen hayvanlar sürüden çıkarılmalıdır.

Zoonotik potansiyel gözönüne alınarak pastörize edilmemiş sütlerin insan tüketimine sunulması sakıncalıdır.

Hastalığın uzun süre sinsi, belirtisiz olarak seyrettiğini unutmamak gerekir.

Yapılan tedavilere karşı sonuç alınamayan, uzayıp giden ishallerde, çene altı şişliği olan durumlarda, aşırı zayıflama ile karşılaşıldığında derhal bu hastalık akla gelmeli, o yönde testler yapılması istenmelidir.

Süt hayvancılığı sektörü süt – yem fiyat sarmalı içerisinde bocalamaya devam ediyor.  Kesif yem girdilerinin yüzde 65 oranında ithal olduğu ifade ediliyor.  Dolar ve Euro kurları yükseldikçe yemin zamlanması kaçınılmaz bir durum.

Yem fiyatı yükselince çiğ süt fiyatı da yükselmek zorunda.  Çiğ süt fiyatı son günlerde biraz arttırıldı.  Ama; daha yürürlüğe girmeden, hatta tartışmalar bitmeden fiyat eskidi!   Döviz kuru artışıyla kesif yeme zam gelecek, yeme zam gelince çiğ süt fiyatında artış yapılması gerekecek.  Sarmalın içinde kaybolacağız.

Durumun enflasyon artışında suçlu görülmesi de cabası.

Fakat bu devamlılığı olmayacak bir durum. Çiğ sütte artış olunca sütten yapılan ürünlere, özellikle peynire zam gelecek, peynire zam gelince vatandaşın alım gücünü aşacak.  Alım gücü azalan tüketici daha az peynir satın alacak. Mandıracı, sanayici daha az peynir satınca, daha az çiğ süt alımı yapacak.  Mandıracı satamadığı ürün için neden hammadde alsın?

İş dönecek, dolaşacak yine süt hayvancılığı ile uğraşan üreticiyi vuracak.

Çiğ süt fiyatı, yem fiyatı sarmalının içinde bocalarken başka dertler geliyor.  Bu dertler hiç bitmediği gibi, sürekli nüksediyor.  Aynı işleri aynı şekilde yaparak, farklı sonuçlar beklemeyi sürdürüyoruz ne yazık ki!

Çiğ süt fiyatları düşük kalınca öncelikle inek kesimleri artıyor.  Tabii, inekle birlikte ineğin rahimini, dolayısıyla yavru doğuracak olan anneyi kaybetmiş oluyoruz, aynı zamanda.

İnek kesilmese bile, yemden tasarruf etme düşüncesi çok büyük hataları beraberinde getiriyor.

Döl tutmama, süt veriminin azalması, metabolik hastalıklar sorunlar yumağı halinde karşımıza çıkıyor.  İnek önündeki yemin azaltılmasını kesinlikle affetmez.

Çaresiz kalan üreticinin aklına kesinlikle yapılamayacak tasarruflar geliyor.

“Yemden tasarruf eden, işten çıkar.”

Bu ABD’deki çiftçilerin ünlü bir sözüdür.  Ama; çaresizlik bazen orada da üreticilerin böyle yanlış düşüncelere kapılmalarına sebep olabiliyor.

Süt sığırcılığı ile uğraşanlar toplamın sadece yüzde ikisi kadar bir masraf tutan, ama çiftliğin geleceğini en çok etkileyen suni tohumlamadan vazgeçerek boğa kullanmayı seçebiliyor.   Süt – Yem paritesi bozulduğunda böylesi bir hataya düşen işletmelerde hastalıklar, döl tutma güçlükleri, yavru atma olayları, ölü yavru oranı artıyor.  Neslin ileri gitmesi gerekirken geri gitmesi de ayrı bir sorun.

Peynir fiyatları ya da genel olarak süt mamulleri fiyatları tüketicinin alım gücünü aşınca sahte tereyağı, süt görmemiş peynir ve benzeri tağşişleri yapanlara gün doğuyor.

Görüldüğü gibi çiğ süt – kesif yem fiyatına dayalı bir çözüm aslında çözümsüzlük getiriyor.

Yeme bir çare bulunmazsa bu dertlerin sık sık nüks etmesi kaçınılmazdır.

Devlet zaten destekler için belli miktarda bütçe ayırmıştır.  Ancak; yem hammaddelerinin eğer yüzde 65 lik kısmı döviz ile yurda geliyorsa, döviz artışlarından etkilenmemesi mümkün değil.  Çareyi bu noktada bulmak ve geliştirmek mümkün olmadığı zaman yukarıda sayılanlar sürecektir.

Diğer yandan süt sığırcılığımız ile et teminimiz birbiriyle tamamen bağlantılıdır.  Süt hayvancılığındaki sorunlar et teminimizi doğrudan ilgilendirmekte, kısıtlamakta, bizi ithalata mecbur bırakmaktadır.

Kalıcı, nüksetmeyen bir çözüm için çiğ süt- kesif yem fiyatlarındaki sarmaldan kurtulmamız, çareyi kaba yem ve kesif yemde aramamız, gerekirse subvanse edilmiş hammaddelerle yem yapılmasını sağlamamız gerekir.  Yeme çare yoksa, bu işe çare bulamayacağımız kesindir.

Yapılmakta olanlar gündelik, geçici çözümler olup, yukarıda yazılanlar doğrultusunda, aslında çözümsüzlüktür.

Doğru teşhis, doğru müdahale, doğru yere yapılan operasyon, doğru tedaviyi ve şifayı sağlar.

Bir süt sığırcılığı işletmesinde süt verme süresinin uzaması istenen bir durum değildir.  Yabancı literatürde Days In Milk karşılığı DIM olarak ifade edilen, dilimizde SGG = Sağımda Geçen Gün veya SGS= Sağımdaki Gün Sayısı olarak söylediğimiz değer sürü yönetimi ve döl tutma (üreme) etkinliği yönünden bizlere yol gösterir.

Bu değer sürü ortalaması olarak 160-170 gün olursa uygundur.  180 günün üzerindeki rakamlar sürü yönetiminde ve üreme etkinliğinde bazı aksaklıklar olduğuna işaret eder.

Tabii, bu değeri bilmek için iyi bir kayıt sistemi gereklidir.  Bu ortalama değeri örnekle açıklayalım.  Küçük bir işletme. 3 adet sağmal inek var. İneklerin birisi 100 günden beri, diğeri 200 günden beri, ötekisi 300 günden beri sağılmakta olsun.  100 + 200 + 300= 600 ÷ 3 = 200.  Bu sürünün SGG rakamı 200’dür.  180 günden fazladır.

Bize ne anlatır? Sürüde halen gebe kalmamış, kuruya alınamamış, fakat sağılmaya devam eden bir inek vardır.  İşte bu sürüdeki 3 inek 30 inek, 300 inek, 3000 inek olsa da bize verdiği mesaj değişmez.

180 günün üzerinde bir rakamla karşılaştığımızda döl tutturamama sorunu olduğunu anlarız.

İnekler doğumdan 60-70-80 gün sonra gebe kalmalıdırlar.  Bunun en uç noktası 120 gündür.  Daha sonra elde edilen gebelikler bile artık sürünün karlılığını kötü yönde etkiler.  Eğer inek gebe bırakılamamış ise sağım devam eder, kuruya ayrılmasına gerek olmaz.  Fakat sağım uzadıkça sütün maliyeti artar.   Artık 1 litre süt daha pahalıya malolur.  Çünkü; ineğin yediği yemi süte dönüştürme yeteneği bu dönemde azalmıştır.  Böyle bir durumda işletme daha pahalıya mal olan süt üretirken, diğer yandan bir yavru kaybetmiş olur.

Bütün bu söylediklerimizin özeti şudur; süt verimi doğum ile başlar.

Doğumu takiben makul bir sürede döl tutturulamamış inekler yüzünden işletme zarara uğramaktadır.

Birçok rakam birbiriyle ilişkilidir. Sağımda geçen günler ortalaması 180 günün, boş günlerin sayısının 120 günün altında olması gerekir.  İdeal rakamlar değil, en son rakamlar.  İlk tohumlamada elde edilen gebelik oranının %34 olması, birbirine bağlı olarak buzağı aralığının 405 günden az olması şarttır.

Kazançlı bir işletmede 405 gün yani 13,5 ay en uç noktadır.  Altındaki rakamlar iyi, üzerindeki rakamlar kötüdür.  ABD’de 120 günün üzerinde boş kalan ineklerin o laktasyonda artık kazanç sağlamayacağı kanaatine varılarak sürüden çıkarılmasına karar veriliyor.

Böyle olunca sürüden çıkarmanın büyük bir masraf olduğu, ayrıca arkadan yeni bir düve gelmemesi tehlikesi yarattığı da ortaya çıkan en büyük tehdit.

SGG rakamının 160-170 gün ortalamasında kalması için neler yapmalıyız?

Döl tutmaya engel olan durumları listeleyelim.  Rahim yangısı, metabolik hastalıklar, mastitis, yumurtalık üzerindeki sarı cisim kisti, gecikmiş kızgınlık, kızgınlığın kaçırılması.

Bu saydıklarımızın arkasından sürü yönetimi, koruyucu hekimlik, kuru dönem beslemesi, kızgınlık tesbitinin doğru yapılması, doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrası gereken desteklerin verilmesi gibi konular var.  Doğru protokoller uygulanır, ihmal edilmeden, hiçbiri atlanmadan, eksiksiz olarak listedekiler yerine getirilirse SGG= SGS=DIM rakamı ortalama 180 günün altında kalır.  İyi bir üreme etkinliği, ucuza maledilen süt sağlanmış olur.

Sonuç kazançlı bir işletmedir.  Tekrar hatırlatalım; madem ki, süt hayvancılığı yapıyoruz unutmamamız gereken şudur; düvelerin ve ineklerin süt vermesi doğum ile başlar.

Bunun için de gebe bırakılmaları şarttır.

Süt sığırcılığında ülkemizin bir genetik ilerleme yaşadığı yadsınamaz şekilde ortadadır.   Ancak; genetik yetenekler çevre koşulları ile ortaya çıkıyor, ya da ülkemizde olduğu gibi, ortaya çıkamıyor.

Ülkelere göre, ırkların resmi süt verim ortalamalarına göz atarsak; ABD’de Holstein ırkı ortalaması 11.646 litre, Brown Swiss 10.277 litre, İspanya’da Holstein 11.035 litre, Brown Swiss 7.218 litre, Çekya da Simmental ırkı ortalaması 7.376 litre, Almanya’da 7.513 litre, Kanada’da Holstein ırkı ortalaması 10.257 litre.

Bu ülkelerden ülkemize damızlık sığır ve sperma geliyor. Ama yukarıdaki ortalama verimlere ulaşan çok az inek var.

Barınaklarımızda, beslememizde, sağım hijyenimizde büyük sorunlarımız söz konusu.  İnekler genetik yeteneklerinden gelen verimleri tam olarak ortaya koyamıyorlar.  Engelleri koyan bizleriz.  Barınakları yanlış dizayn eden, ineklere konfor sağlamayan, hatalı besleyen ya da sağım öncesi meme hazırlığını doğru yapmayan bizleriz.

Daha buzağıyken ileride inek olacak materyalimizi uygun besleyemiyoruz.  Genetik yeteneklerinin önünü kesiyoruz. İhmal ve bilinçsizlikten öldürdüklerimiz de ayrı bir sorun.

Adı geçen ülkelerden belki en iyi düve ya da inekleri alamayabiliriz.  En üstün olanları kendilerine saklayabilirler.  Ama en iyi spermaları alabiliyoruz.  Kendi ineklerine kullandıkları spermaları bize de satıyorlar.  Yani genetik yetenek ithali sorun değil.

Sorunumuz sürü yönetimindeki hatalarımız.  Barınaktan başlayan yanlışlarımız, koruyucu hekimlikteki bilinçsizliğimiz. O yüzden elbirliğiyle bu hataları düzeltme yönünde gayret sarf etmeliyiz.

O zaman süt ortalamalarımız yükselecek. İneklerimiz ne ırktan olursa olsunlar, genetiklerinden gelen verimleri tam olarak alabileceğiz.

Yukarıdaki ülke ortalamalarını gördük.

Merak edenler için ülkemizdeki süt verim ortalamasını resmi rakamlar üzerinden hesap edelim.

Irklar bazında değil, tüm inekler bazında.

TÜİK verilerine göre; ülkemizde sağılan ineklerin sayısı 6.038.545 adet, toplam inek sütü 18.831.720 ton.  Demek ki ineklerimizin süt verimi ülke ortalaması olarak 3.118litre.

Özetle, düzeltilmesi gereken çok şey var.

ABD’de boğa spermaları ile ilgili saha çalışmaları çok değerli bilgiler içeriyor.  Orada bunları yapmak kolay.  Kayıtlar doğru ve düzenli tutulduğu için spermaların vaadettiklerini çiftliklerde görme şansı rahatlıkla kontrol edilebiliyor.

Boğa sperması kataloglarında her yıl giderek artan bazı bilgiler yer alıyor.  Örneğin; Meme puanı (UDC), ayak-bacak puanı (FLC), Somatik Hücre Sayısı (SCS), boğanın kızlarının gebelik oranı ( Sire DPR), inek ilk tohumlamada döl tutma oranı (CCR= First service conception rate) ve verimlilik ömrü (PL).

Bu katalog bilgilerinin çiftliklerdeki etkisini ABD’de araştırmışlar.  Bir çeşit “gerçekleşme kontrolü” yapmışlar.  Acaba sürülerdeki etkileri neler oluyor ?

Meme puanı ve ayak- bacak puanının yüksek, orta ve düşük olması mastitis (Meme yangısı) ve topallık konusunda fark yaratmamış.  Buna karşın, diğer konularda belirgin farklar görülmüş.

Boğanın kızlarının gebelik oranı (Sire DPR) yüksek olduğunda çiftliklerde bu pozitif etkiyi görmüşler.  %30 daha yüksek gebelik oranı elde edildiği gibi, boştaki gün sayısı da aşağıya çekilmiş.

İlk tohumlamada ineklerin döl tutma oranı (CCR) yüksek olan boğaların kızları, öteki boğaların kızlarına göre; 22 gün önce döl tutarak sürüdeki etkisini göstermiş.

Verimlilik ömrü (PL), bilindiği gibi, boğanın kızlarının diğer boğaların kızlarına göre kaç ay daha fazla sürüde kaldığını gösteren bir değerdir.  Verimlilik ömrü düşük olan boğaların kızlarının %71 oranında daha erken sürüden çıktığı saptanmış.

Düşük PL (Verimlilik ömrü) değeri olan boğaların kızlarında %58 daha fazla topallık, %57 daha fazla mastitis görülmüş.  PL ne kadar yüksekse sürüler o kadar  “dertten uzak” kalmışlar.

Özetle; SCS, Sire DPR, CCR, PL değerlerinin yüksek olmasının, sürülerde gerçekleşme kontrolleri yapıldığında, çok olumlu yönde sürüleri etkilediği gözlenmiş.

Gelelim ülkemizdeki duruma.  Bizde iki büyük problem var.  Birincisi; kayıt ve takip sistemimiz onlar kadar detaylı, titiz bir şekilde yürümüyor.  Bu gerçekleşmeleri görmek için çok sıkı, doğru ve istatistiksel olarak yeterli kayıt toplamak şart.

İkincisi; ülkemizde bu konuları genetikten çok daha fazla etkileyen sürü yönetimi hataları var.

Somatik hücre sayısı, döl tutma, verimlilik ömrü gibi konuları etkileyen, genetik yeteneklerden çok daha fazla “sürü yönetimi” dir. Çalışmalar kayıt yönünden çok sıkı bir şekilde yapılsa bile; yukarıdaki değerler sadece boğaya bağlı olarak kontrol edilemeyecektir.  Boğa dışında birçok parametre mastitisi, döl tutmayı, verimlilik ömrünü etkilemektedir.

Parametreler değişken ve etki eden çevresel faktörler de fazla olunca ABD’deki gibi boğaların katalog değerlerinin sürülerde gerçekleşmesini, ne yazık ki; kontrol etme şansımız olmuyor.

İleriki yıllarda doğru kayıt tutmayı ve sürüyü doğru yönetmeyi öğrenebilirsek, biz de onlar gibi saha kontrolleri yapabiliriz.

Ama kurudaki ineklerde değil.

Evet, yonca süt veren, sağılmakta olan inekler için en önemli kaba yemdir.  Diğeri de mısır silajı.  Ancak kuruya ayrılmış ineklerde aynı şeyi söyleyemeyiz.  Neden?

Çünkü ortada süt yok.

Sağılmadığı halde sağılıyormuş gibi inek beslenmez.  İneğin yaşamında çok büyük bir değişiklik var.  Bugünlerde ineği sağmıyoruz.

Sağılan inekler için yonca harika bir kalsiyum kaynağı.  Doğru zamanda biçilirse, harika bir lif ve harika bir protein kaynağı da olur.  Ama; ülkemizde hala yoncayı kartlaştığında biçiyoruz.

Doğumdan sonra ineklerin yaşadığı ve çiftliklerin başına dert olan bazı hastalıklar var.  Bunlar aslında hastalık değil, birer sonuçtur.  Bazıları birbirine bağlı zincirleme kazalardır.  Ketosis, abomasum deplasmanı, aşırı ve hızlı zayıflama, sonun atılamaması, rahimin dışarı fırlaması, iştahsızlık, rahim yangısı, meme yangısı, yağlı karaciğer hastalığı gibi sorunları inekler ve dolayısıyla inek sahipleri, ne yazık ki, doğum sonrası yaşıyorlar.  Bunların tümü kuru dönemdeki inekleri süt veriyormuş gibi beslemekten kaynaklanıyor.

Kuru dönemde ineklere yonca verilirse, süt verdiği dönemde verilen yem katkıları verilmeye devam edilirse, potasyumdan zengin mısır silajı yedirilirse yukarıda sayılan sorunların biri veya birkaçı mutlaka görülecektir.  Ayrıca, süt veriyormuş gibi beslenen inekler gereksiz yere şişmanlayacak, doğum sonrası ise çiftliğin başına dert açacaklardır.

Kuru dönemde ineklerin süt verdikleri dönem kadar enerji, kalsiyum, protein ve potasyuma ihtiyaçları yoktur.  Bunlar sadece süt verdikleri dönemde çok büyük önem taşırlar.  Kuru dönemde yonca verirsek, silaj yedirirsek gereksiz miktarda kalsiyum ve potasyum vermiş oluruz.  Gereksiz kalsiyum, bu dönemde süt ile bir çıkışı olmadığı için, Kalsiyum/Fosfor dengesinin bozulmasına sebep olur.

Bu dengeyi kurmak isteğiyle vücut kalsiyumu idrarla atar. İnek sağılmakta olsaydı kalsiyum gerekliydi.  Çünkü süt ile vücuttan çıkan kalsiyumu vermek zorundaydık.  Hâlbuki kuru dönemde dengeyi bozan bir etki meydana geliyor.

Özetleyelim; kuru dönemdeki inekleri kuru dönemin tümü boyunca, yani 45 veya 60 günlük bir zaman dilimi içerisinde, yonca ve silaj ile beslemeyelim.  Bol bol kuru ot, ama yonca değil.

Kuru ot olarak her türlü hasılların kurutulmuşu, kuru çayır otu, kurutulmuş tritikale, rye grass, fiğ-yulaf kombinasyonları bu dönem için uygundur.

Ayrıca; sağmal dönemdeki yem katkılarını kuru dönemde vermeyelim.  Kuru dönem için hazırlanmış yem katkılarını kullanalım.

Son söz; kuru dönemde inekleri sağılmakta oldukları dönemde beslediğimiz gibi beslemeyelim.

Son zamanlarda inek ve düvelere suni tohumlama yaptırmayıp boğaya çeken hayvan sahiplerinin çoğaldığını duyuyoruz.  Suni tohumlama hayvanlarda ırk ıslahını sağladığı kadar, hayvan hastalıklarının, özellikle de zoonoz hastalıkların yayılmasının azaltılması konusunda büyük yararlar sağlar.

Suni tohumlama için sperm ithali ve üretiminde Tarım Bakanlığı büyük bir titizlikle aşağıdaki hastalıkları kontrol etmektedir;

Lumpy Skin Disease (LSD= Sığırların Nodüllü Ekzantemi= Sığır Çiçeği), Mavi Dil, Rift Valley Fever (Rift Vadisi Humması), sığır Vebası, şap, kuduz, tüberküloz, bruselloz, şarbon, contagious bovine pleuro pneumonia ( Mycoplasma mycoides  mycodies enfeksiyonu), sığır löykozu (bovine leucosis), IBR – IPV, EHD ( Epizootic Haemorragic Disease), BVD-MD, Trichomonas foetus, Camphylobacter foetus.

Bu hastalık kontrolleri OIE (Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü) ve AB standartlarına göre de yapılması gerekenler listesinde sıralanmıştır.

Ancak; boğa kullanımında, yani doğal aşımda yukarıda sayılan hiçbir hastalık etkeninin aranması söz konusu değildir.  Bunların içerisinde tüberküloz ve bruselloz gibi ülkemizde gayet yaygın olan zoonoz hastalıklar da vardır.

Suni tohumlama ülkemizin daha çok et, daha çok süt elde etmesi için zaten öncelikle yapılması gereken bir işlemdir.  Bu konu gözardı ediliyor.  Boğa kullanımında kesinlikle gözardı edilmeyecek olan konu hayvan sağlığı ve halk sağlığı bakımından listelenen hastalıklardır.

Bunca hastalık varken, ırk ıslahında bunca elde edilmiş kazanım varken boğaya çekme bilinçsizliğine son vermek lazım.

Boğaya çekme bilinçsizliği için bir yandan eğitim yapılsa bile, bunun yeterli olmayacağı aşikardır.  Hayvan sahiplerinin cebine dokunacak olumlu adımlar atılması şarttır.  Bu yüzden suni tohumlama yaptırılmasının özendirici olmasını sağlamak gerekir.

Ülkemizin hastalıklara yenilmesine, buzağı kayıplarına ve halk sağlığına yönelik tehditlere tahammülü yoktur.

Suni tohumlama yaptırılmasının teşvik edilmesi atılması gereken en önemli adımdır.   Böylece, bir yandan ırk ıslahında atılan olumlu adımlar duraklamaya uğramayacak, diğer yandan hayvan kayıpları, ineklerin düşük yapmaları veya  gebe kalmamaları sebebiyle ortaya çıkan buzağı kayıpları önlenecek, halk sağlığı tehlikeye atılmamış olacaktır.

Sıcaklık,  Kuru Madde Tüketimi , Süt Verimi..

Sıcaklık Tüketilmesi Gereken Kuru Madde Mevcut Kuru Madde Tüketimi Süt Verimi
20 18.1 Kg 18.1 Kg 26.9 Kg
25 18.3 Kg 17.6 Kg 24.9 Kg
30 18.9 Kg 16.9 Kg 22.9 Kg
35 19.4 Kg 16.6 Kg 18.0 Kg

Tablo Üzerinde Yorum Ve Değerlendirmeler:

Çevre ısısının yükselmesi ile birlikte ineğin nabız ve solunum sayısı artar.

Sıcakla mücadele edebilmesi ve artan eforu karşılayabilmesi için ineğin daha çok kuru madde tüketmesi gerekir. Fakat tam tersi olur. İnek daha az yem (Kuru Madde) tüketir. Süt verimi düşer.

Tabloya bakıldığında görüleceği gibi;  ortam sıcaklığı 200C dereceden 25 0C dereceye çıktığında süt verimi %7,4 oranında, 30 0C dereceye çıktığında %14,8 oranında ve 350C dereceye çıktığında ise %33 oranında azalır.

Sorunlar süt miktarındaki azalmayla kalmaz.  Süt yağı oranında da azalma olur.  Daha kötüsü ise topallık ve döl tutma güçlükleridir.

Ortam ısısının yüksekliği “zincirleme kazalar” şeklinde devam eder.

İneklerin ısı stresiyle baş edebilmeleri için,  süt azalmasını, döl tutma sorunlarının olmasını, topallıkların ortaya çıkmasını önlemek maksadıyla inekler mutlaka usulüne uygun olarak serinletilmeli ve kayıpların yerine konulmasını sağlayacak destek ürünleri kullanılmalıdır.

Sığırların gözlerinin kızarmasına ve gözyaşı akıntısına sebep olan bu hastalığa pink eye = pembe göz hastalığı adı verilmiştir.  Literatürdeki adı Enfeksiyöz Bovine Keratokonjunctivitis (IBK)’tir.

Hastalık etkeni Moraxella bovis adı verilen bir mikroorganizmadır.  Moraxella bovis enfeksiyonları genellikle yazın görülür ve hayvanlar arasında sineklerle yayılır.

Kış aylarında da pembe göz hastalığı görülebilir.  Etkeni Moraxella bovoculi olup, toz ve  yemlik önüne düşen gözyaşı ile yayılır.  Kışın görülen bu hastalık sığırların IBR hastalığıyla karıştırılır.

Pembe göz hastalığının yayılmasında bitki polenleri, ot tohumları, pisipisi otu, devedikeni gibi otlar ve güneş ışığı da rol oynar.  Güneş ışığı hastalık etkeni olan mikroorganizmanın enzim aktivitesini artırır.

Pembe göz hastalığı buzağıların sütten kesme ağırlığında düşüşlere ve yetişkinlerde verim düşüklüklerine yol açar.  ABD’de yıllık 150 milyon dolar kayıp hesaplanmaktadır.

Hastalık hayvanlar açısından ağrılı, çiftlik sahipleri açısından ise yüksek maliyetlidir.Canlı ağırlık kayıpları, tedavi masrafları en önemli maliyet unsurlarıdır.  Hastalığın sürüde aşırı derecede yayılması çok sayıda hayvanın tedavisini pratik uygulama olmaktan çıkarır.  Bu sebeple en önemli konu koruyucu hekimliktir.

Buzağılar hastalığa karşı daha duyarlıdır.

Hastalığa yakalanmış hayvanların önce gözleri kızarır ve yaşarır.  Gözde kızarıklık ilerleyerek bulutlanma ve boz, mavimsi bir renk alma ile körlüğe kadar gidebilir.

İleriki safhalarda kornea ülseri ve gözün delinmesi, akması bile söz konusu olabilir.

Hastalığın tedavisi mümkündür.

Penisilin, oksitetrasiklin veya sığırların solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan antibiyotikler alt göz kapağına 1 ml olarak damlatılır ve en az 3 gün süreyle devam edilir.  Bu arada hayvanlar güneş ışığından uzak tutulmalıdır.  Bu mümkün değilse göz bandı yapıştırılması önerilir.

Yukarıda tavsiye edilen antibiyotikler ayrıca sistemik olarak kullanılmalıdır.  Kas içi uygulamalar iyileşmeyi hızlandırır.

Tedavi seçenekleri arasında gözün üzerindeki boşluğa antibiyotik enjekte etmek veya otohemoterapi’de sayılabilir.

Otohemoterapi uygulamasında damardan alınan 20 ml kan yine aynı ineğin gözünün üzerindeki boşluğa verilir.  Ayrıca insan hekimliğinde kullanılan antibiyotikli  göz merhemleriyle, veteriner hekimlikte kullanılan antibiyotikli meme içi preparatlar kullanılabilir. (Off-Label = Etiket Dışı Kullanım)

Tedavi esnasında özellikle klorheksidin ile dezenfeksiyona, eldiven giymeye, alet ve malzemenin dezenfekte edilmesine özen gösterilmelidir.

Her zaman olduğu gibi koruyucu önlemler alınması yapılacak en akılcı iştir.  Ülkemizde ticari aşısı yoktur.  Ama; otovaksin= özaşı yaptırılabilir.

Özaşı koruma amacıyla sinek mevsiminden 6-8 hafta önce uygulanmalıdır.

Hayvanların vücut direncini arttırmak için selenyum ve bakır içeren yem katkıları önerilir.

En başta alınacak önlem; sineklerle etkin bir mücadeledir.

Spreyler, sinek kaçırıcı kulak küpeleri, dökme tarzında olanlar ve yapılabilecek her türlü sineklerle mücadele yöntemi kullanılmalıdır.

Hastalığın görülmesiyle birlikte tedavinin erken ve hızlı bir şekilde yapılması şarttır.

Süt sığırcılığı ile uğraşanlar aslında nelerle uğraşırlar?

İlk başta bunun yanıtı; ineklere uygun miktar ve kalitede yemler verip, sütünü iyi fiyatla satabilmektir.  Ama işin içindekiler bilirler ki; uğraşılacak birçok konu vardır.

Süt sığırcılığı işletmelerinde olmasını hiç istemediğimiz, fakat zaman zaman başa gelen birçok problem söz konusudur.

Örneğin; ülkemizin büyük sorunlarından şap hastalığı, tüberküloz ve bruselloz gibi sürü hastalıkları bize zor günler yaşatabilir.

Başka birçok sorunla karşılaşırız.  Bazı örnekler verelim;  buzağılar ölebilir, ayak hastalıkları, topallıklar, yavru atmalar söz konusu olabilir.  İnekler döl tutmaz.  Buzağılar öksürür.  İneklerin memeleri yangılanır.

Bazı doğumlar güç olur.

Doğum sonrası süt humması, ketosis, midenin kayarak yer değiştirmesi görülebilir.  İç ve dış parazitler sorun oluşturabilir.  Ani ölümler,  karın şişkinlikleri, iştah kesilmesi, sarılık, kan işeme, başta ve vücutta kellik, buzağılarda göbek ve eklem iltihapları ya da ishaller işletmenin başına dert olabilir.   Göz hastalıkları, yaralanmalar, alerjiler, zehirlenmeler, böcek sokmaları ve akla gelen – gelmeyen birçok soru karşımıza çıkabilir.

Bazen sütü satın alanlar sütün kalitesini beğenmezler.  Yağ, protein azlığı ya da somatik hücre sayısının yüksekliği gibi sebepler öne sürülebilir.

Özet olarak;  süt sığırcılığı çiftlikleri yemleri kaça ve nereden temin edeceklerini, sütü nereye ve hangi fiyat üzerinden satabileceklerini düşünürken, diğer yandan da yukarıda saydığımız sorunlarla boğuşmak zorunda kalırlar.  İncelersek; bunların hiçbiri sorunun gerçek sebepleri değil, sadece sonuçlarıdır.  Hepsinin arkasında başka konular gizlidir.   Yetiştirici, hayvan sahibi sonuçları gördüğünde çoğunlukla arkada gizlenen asıl sebep ihmal edilmiş ve iş işten geçmiş olmaktadır.

Süt sığırcılığı işletmeleri üç temel işlevi yerine getirmek için çaba gösterirlerse sürdürülebilir hayvancılık yapabilirler.  Bu üç temel konu şunlardır;  doğan buzağıyı öldürme, süt verimini en üst seviyede tut,  ineğin tekrar gebe olmasını sağla.

İşte, bunların arkasında da çok büyük bir bilim vardır.  Süt sığırcılığı bilgi ve bilime dayanarak yapılmalı, besleme, koruyucu hekimlik ve genel olarak sürü yönetimi ilkeleri bilimin öngördüğü şekilde uygulanmalıdır.

Yukarıda sayılanlardan bazılarıyla uğraşan işletmeler yanlış, eksik ve ihmalleri olduğunu düşünmeli, arkadaki gerçek suçluyu arama yoluna gitmelidirler.

Sığırlarda ve çoğunlukla sağmal ineklerde görülen, ölüm ihtimali yüksek bir hastalıktır.

Dünya’da ilk defa 1991 yılında rapor edilmiştir.

Hastalık Kanlı Bağırsak Sendromu (HBS=Hemorragic Bowel Syndrome), Jejunal hemorrhage syndrome (JHS) veya Ölü Bağırsak olarak adlandırılmaktadır.

Hastalığın ülkemizdeki durumu ve yaygınlığı konusunda çok az bilgi vardır.  Ancak; ülkemizde görüldüğü bildirilmiştir.

HBS hastalığını tamamen aydınlatmak için daha çok çalışma yapmak gerekmektedir.

HBS hastalığına Clostridium perfringens tip A ve Aspergillus fumigatus toksinlerinin sebep olduğu tahmin edilse de bu yönde bilinmeyen noktalar vardır.

Bilim adamları hastalığın çıkışında hazırlayıcı sebeplerin önemine değinmektedirler.

Bazı yazarlar hastalığa Enterohemorajik E.colinin (EHEC) karıştığını da savunuyorlar.  Araştırmacılar Aspergillus fumigatus küfünün toksinlerine  Absidia corymbiferanın da eşlik ettiğini gözlemişler.  Dolayısıyla kesin ve tek bir etken ortaya konulamamış.

Konu ile ilgili araştırmacılar hazırlayıcı faktörler olacak birkaç direnç kırıcı durumu sayıyorlar.

İmmunosuppression (direnç sistemini baskılayan) etkisi yapan durumlar olarak yüksek enerjili diyet, asidoz, ketosis, hipokalsemi, topallık, doğum sonrası stres, kötü besleme koşulları, sosyal izolasyon,  TMR aletlerinin uzun süre çalıştırılması, küflü yemler, IBR, yavru atma, uzun süreli antimikrobiyal tedavi,  uzun süreli antiinflamatuvar tedavisi, kalabalık barınaklar sayılmaktadır.

Hastalığın sürülerde görülme oranı %10’un altındadır.  Ölüm oranı %77-100 dür.

Hastalık çoğunlukla doğumu takip eden 90. ve 100. günlerde ortaya çıkar.

İşkembe hareketlerinin zayıflaması, azalması veya durması, kanlı ve kanla karışık katran rengi dışkı ( melena) , sancı, ani süt düşüşü, dışkıda pıhtılaşmış kan, durgunluk, iştahsızlık, nabız sayısında aşırı yükselme (taşikardi) en çok görülen belirtilerdir.  Hasta hayvanda hipokalemi (Potasyum eksikliği) ve hipokloremi  (Klor eksikliği) tipiktir.

Otopside bağırsağın belirli bir bölgesinin kan pıhtılarıyla dolu olduğu, o bölgede bağırsağın tıkandığı ve nekroz şekillendiği görülür (Acut necrohemorragic enteritis).

Hastalığın tedavisi yoktur.  Belirtilerin görülmesini takiben inek 2 gün içinde ölür.  Bazen bu süre 4 güne kadar çıkar.  Belirtilere yönelik tedavi girişimlerinin başarılı olmadığı görülmüştür.  Erken ve hızlı tedavi girişimlerinde çok az oranda başarı şansı olabileceği ifade edilmektedir.

Damar içi sıvı tedavisi, yüksek miktarda suyla birlikte (örneğin;  40 litre) kalsiyum, potasyum, magnezyum içirilmesi, antiinflamatuvar ilaçlarla tedavi önerilse de etkili olduğu vaka sayısı gayet azdır.

Cerrahi tedavi girişimleri karın içi açılarak pıhtıyla tıkanmış bağırsak kısmındaki pıhtıların  masajla dağıtılması suretiyle açılması ya da o bölümün operasyonla alınması (enterotomi) şeklindedir.  Bu esnada bağırsağın yırtılma ihtimali yüksek olduğundan, operasyon çoğunlukla başarıyla sonuçlanmaz.  Buna rağmen literatürde yüzde 39 başarı elde edildiği bildirilmektedir.

Hastalığın aşısı yoktur.  Bazı araştırmacılar vakalardan izole edilen Clostridium perfringens tip A ya karşı otogen aşı (otovaksin) yapılmasını öneriyorlar.

Piyasadaki ticari aşıların koruma sağlamadığı, hastalığın bir tek etkenden oluşmadığı, ancak hazırlayıcı faktörlerin önlenmesiyle hastalığın önlenebileceği ifade edilmektedir.

Hastalığın görülme sıklığının kış aylarında arttığı, süt veriminin yükseldiği günlerde veya süt verimini yükseltme çabasıyla kesif yemin arttırıldığı günlerde daha sık görüldüğü bildiriliyor.

Hastalık ile Clostridium perfringens tip A  ve Beta 2 toksininin ilişkisinin hipotez halinde olduğu, Clostridium perfringens tip A nın düşük toksisitesiyle bu hastalıktaki etkisi konusunda henüz bilimsel bir bulgu olmadığı ifade ediliyor.

O sebepten rasyon ve stres yönetiminin önemine değinilerek, ince kıyılmış kaba yemler ile ince öğütülmüş  kesif yemlerden, küflü silajdan kaçınılması gerektiği vurgulanıyor.

Küfün önlenmesi ile ilgili her türlü önlem (invitro ve invivo önlemler) alınmalı, akla gelen tüm stres faktörleri önlenmeli, doğum sonrası günlerde ineklere yardımcı olacak canlı maya, vitamin ve mineral içeren destekleyici yemler verilmelidir.  HBS hastalığında ani ölümlerin olabileceğini, ineğin ansızın ölü bulunması, tedavi şansının olmaması gibi gerçekleri akıldan çıkarmamalıyız.

Sığırlar normal miktarda nitratı sindiren ve proteine çevirebilen hayvanlardır.  Geviş getirenlerin işkembesinde bulunan bakteriler nitratı nitrite, sonra amonyağa, amino asitlere ve proteine dönüştürürler.

Ancak çeşitli sebeplerden fazla miktarda nitrat alınması zehirlenmeye sebep olur.  Nitrat zehirlenmesi “oksijensizlik” demektir.

Geviş getiren hayvanların kaba yemlerinde biriken nitrat, sular ile alınan nitrat veya kaza ile gübre (nitratlı gübre) yemeleri aşırı miktara ve zehirlenmeye sebep olur.

Bildiğimiz birçok bitki, özellikle ot olarak kullandığımız bitkiler, sudan otu-sorgum hibritleri, süpürge otu, yeşil çavdar, yeşil arpa, yeşil yulaf, yeşil buğday nitrat içerir.  Ama, otların büyümesi esnasında strese girmeleri bünyelerindeki nitrat birikimini arttırır.

Aşırı kurak, aşırı bulutlu hava, aşırı sıcak hava koşulları fotosentezi bozar.  Bitkilerin nitrat seviyesinin yükselmesine yol açar.

Hayvanların sularına nitrat karışması, çiftliğin suyunun nitratlı olması, bitkilerin yetişmesi esnasında aşırı miktarda nitrat gübresi kullanılması zehirlenmeye yol açabilir.

Kanda oksijeni dokulara taşıyan hemoglobindir.  Nitrat zehirlenmelerinde hemoglobin methemoglobine dönüşür ve dokulara oksijen taşıma kapasitesini yitirir.  Böylece “oksijensizlik” meydana gelir.

Mukozalar morarır.  Hayvan sık sık solur.  Nabız sayısı artar.  Sık işeme göze çarpar.  Akut vakalarda hayvan 8 saat içinde ölür.  Daha şiddetli zehirlenmelerde hayvan belirti göstermeksizin ölü bulunur.

Belirti gösterenlerde yukarıda sayılanlara ek olarak titreme, vücut ısısının normalin altına düşmesi, gebelerde yavru atma, yatıp kalkamama gözlenir.

Kronik vakalarda nitrat fazlalığı hormon dengesizliğine, dolayısıyla döl tutma problemlerine yol açar.  Gebe kalanlar 100 üncü gün civarında yumurtanın rahime tutunması süreci bozulduğundan düşük yaparlar.

Belirtiler birçok hastalıkla karışabileceğinden sadece belirtilere  bakarak teşhis konulamaz.  Ancak; şüphelenilerek laboratuvara serum, plazma, idrar veya göz sıvısı gönderilir.  Kesin teşhis laboratuvarda konulur.

Durum tedaviye zaman tanırsa tedavisi mümkündür.

Damar içi %1’lik metilen mavisi solüsyonu fizyolojik serum ile birlikte verilebilir.

Yeşil, taze otların o şekilde verilmelerinden kaçınmak bir çeşit koruyucu hekimliktir.

Çiftlik kurulumunda su analizi yaptırılması en önemli konudur.

Suya karışan, özellikle su kaynaklarını kirleten aşırı nitratlı gübreler sorun yaratabilir.

Nitrat zehirlenmeleri sebebi tam olarak açıklanamayan ani ölümlerde akla gelmelidir.

Hipokalsemi, hipomagnezemi ve akut işkembe asidozu ile karıştırılabilen nitrat zehirlenmeleri aklımızın bir kenarında bulunmalıdır.

Ülkemize kırmızı et yetmedi.  Besiye uygun dana ithal ettik.  Sonra kesimlik dana, sonra da et ithal ettik.  İthalata devam ediyoruz.  Besiye uygun danaların fiyatları halen çok yüksek.

Şöyle bir bakarsak;  ithalat yaptığımız ülkelerin temel iki özelliği ortaya çıkar.  Birincisi etçi ırklara ve melezlerine sahip olmaları, ikincisi meralarını kullanmaları. Bir de kendimize dönüp bakarsak, ülkemizde ikisi de yok.  Etçi sığır  ırkları son yıllarda biraz artış gösterse de, henüz yüzdelik oran hesaplanmasına bile giremeyecek kadar az sayıda.  Meralar azalmış.  Ama; buna rağmen meralarımız var.  Biz kullanamıyoruz.  Değerlendiremiyoruz.

Meralar kullanılmadıkça niteliklerini kaybediyor.  Kullanılmayan “boş arazi” yi gören sektörümüz dışındakiler oralara göz dikiyor.

Merayı “mera” yapan üzerinde hayvanların otlamasıdır.  Üzerindeki hayvanların gübreleri meraları zenginleştirir.  Hayvan otlamadığı için birçok yerde, ne yazık ki, meralar vasfını yitirdi.

Avustralya’ya yaptığım bir inceleme seyahatinde meraları ıslah ettiklerini görmüştüm.  Hindiba otu kullanıyorlardı.

Hindiba otundaki inülin yüksek enerji veren probiyotik bir lif olup, ot vitamin ve minerallerden çok zengindir.  Başka mera bitkileri de kullandıklarını ama, en çok hindiba otunu tercih ettiklerini söylemişlerdi.

Etçi sığır ırkları ülkemizde pek bilinmezdi.  İthalatın belki de en önemli yararı besicilerimize, hayvancılıkla uğraşanlara etçi ırkları tanıtması oldu.  Şarole ve Limozin danaları gören, besleyen ve sonra kestirerek randımanlarını takip eden besiciler ilk başta şaşkına döndüler.    Bana “Dünya’da böyle hayvanlar varmış da biz nelerle uğraşıyormuşuz”  diyen besiciler oldu.  Diğer yandan değerli etlerinin büyüklüğü ve kemik oranının düşük olması kasapları da memnun etti.

Etçi ırklar ve özellikle melezleri ülkemizde yaygınlaşmalı, buzağılar, anneleriyle 7 ay kadar birlikte olarak, annelerinin sütlerini ete dönüştürmelidir.

Daha sonra besiye alınan, et tutma yeteneği yüksek danalar yoğun bir şekilde beslenerek kasaplık olarak değerlendirilmelidir.

Bu iş için ülkemizdeki eksik halka tamamlanmalıdır.  Kasaplığa uygun dana üretimi için cow and calf (inek-dana)sistemi desteklenmelidir.

Meraların kullanımı ve ıslahı ile “ucuza mal etme” yolu da açılırsa, etçi ırk- mera kombinasyonu oluşturulmuş, son besi yapana dana sağlayan bir sistem yerleştirilmiş olacaktır.

İşte o zaman ithalat yaptığımız ülkelerde olan 2 temel özelliği bizim ülkemize de kazandırmış oluruz.

Böyle uygulamalar yapılmadığı sürece kesinlikle “ithalatçı” konumumuzu aşamayacağız.

Etçi sığır ırkları ve melezlerini yetiştirir, bir de doğan buzağıları kaybetmezsek o zaman kimseye muhtaç olmadan kırmızı etimizi üreten bir ülke haline geliriz.

Standard Operating Procedure kelimelerinin kısaltılmışı olan SOP her işletmede kullanılması gereken bir yöntemdir.  Tercüme edersek; standart işletme yönetimi veya standart işlemler diyebiliriz.

SOP tüm işletmelerde olduğu gibi hayvancılık işletmelerinde de kullanılmalıdır.  Ülkemizde belli başlı birkaç işletme dışında, ne yazık ki, kullanılmamaktadır.

Hayvancılık işletmelerinde her yapılan işin bir SOP’u olmalı, büyük işletme, küçük işletme ayırt etmeden SOP yazılmalıdır.  Böyle olursa herkes aynı işi aynı adımları takip ederek yapar.  Eksiklik, ihmal, unutma söz konusu olmaz.  Eleman değişse bile, SOP kuralları uygulanıyorsa, büyük bir sorun ortaya çıkmaz.

Büyük işletmelerde eleman sirkülasyonu çoktur.   İşten ayrılma olmasa bile, yıllık izinler, çeşitli mazeretler ve hastalıklar sebebiyle eleman kaydırmak gerekebilir.  SOP varsa ve yazılı olarak bildirilmişse işler aksamaz.

Küçük işletmelerde, hatta aile işletmelerinde bile SOP olmalıdır.  Çünkü evin hanımı, kızı veya oğlu ya da erkeği standartları bilir ve takip ederse, çeşitli sebeplerden yokluklarında sorun çıkmadan işler normal akışında gider.

Özellikle ABD’de başarılı ve başarısız çiftlikler arasındaki yönetim farkı sadece ayrıntılara verilen önem ile ilgilidir.  Hepsi aynı temel uygulamaları yapsalar bile, ayrıntılara dikkat eden, önem veren işletmeler daha başarılı olmaktadır.

Sütçü sığır işletmelerinde doğum öncesi günlerin, doğum esnasında yapılacak olan işlemlerin, doğum sonrası yapılması gerekenlerin yazılı SOP’ları olmalıdır.  Her adım ayrıntıları ile yazılmalı, herkes aynı sırayı takip etmelidir.

İnek ne zaman doğum boksuna alınır?

Doğuma ne zaman, nasıl müdahale edilir?

Doğan buzağıya yapılacak olan ilk uygulamalar nelerdir?

Anneye yapılacak olan destekler nelerdir?

İşletmeye yeni getirilmiş hayvanlara ne gibi kabul işlemleri yapılır?

Sağım öncesi memeyi hazırlama işlemleri nelerdir?

Bu örneklere göre bir SOP yazılmış ve uygun bir yere asılmış olmalıdır.

Benzer şekilde inekleri kuruya ayırma işlemleri, kızgınlık takibi, suni tohumlama uygulaması, hatta hastalıkların takibi de SOP ile yapılmalıdır.

İshal, mastitis, topallık ve benzeri hastalıklarda adım adım yapılacak olanlar bilinmeli ve yazılmalıdır.  Örneğin; mastitis görüldüğünde ilk iş olarak memenin oksitosin yardımıyla günde 6 kez boşaltılması, ineğin vücut sıcaklığının mutlaka ölçülmesi, durumun takibi sonucunda veteriner hekim çağrılması hep SOP ile belirlenmelidir.

Dünya’da tecrübe edilmiş, yararları gözlenmiş SOP’lar vardır.  Bunlar tek tek ele alınarak çiftliğin uygulama listesine katılmalıdır.  Birçok kişi veya işletme “zaten bir şekilde bunları yapıyoruz” diye düşünebilir.  Fakat görünen ve bilinen odur ki; SOP uygulaması yapan çiftlikler daha başarılı olmuşlardır.

O zaman çiftlikte oluşacak olan her duruma yönelik SOP lar öğrenilerek uygulamaya geçilmelidir.  Sürü yönetimi ve koruyucu hekimliğin ilk adımı SOP yazıp,  herkesin eksiksiz uygulamasını sağlamaktır.

İşletmelerde ihmale, unutmaya veya çeşitli mazeretlere yer bırakmayacak şekilde düzenlemeler yapılması ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Genel ve çiftliğe özel protokoller geliştirilmeli ve izlenmelidir.

Süt sığırcılığı işletmelerinde son yıllarda, kapalı, duvarlı ve gezinti alanı bulunan çok sayıda barınak yapıldığını gözlüyoruz.

Bu tip barınak yapıları ancak; içinde hayvan yokken iyi gibi görünen, içine hayvan konulduktan sonra ise “Sürü Yönetimi” ne aykırı olduğu keşfedilen işletmelerdir.

Bu tip barınaklar üstelik “Modern Yapı” olarak sunuluyor.

Evet, kapalı, duvarlı ve gezinti alanı olan barınaklar çiftlik işletmeye geçtiğinde büyük problemler ortaya çıkarıyor.  Çünkü; sürü yönetiminin temel ilkelerine aykırı.  Sürü yönetiminde temel ilkeler, barınağın; kuru – temiz ve konforlu olmasıdır.

Bu projeler “tip proje” olarak birbirinin aynısı yapılar halinde yayılıyor.  Duvar hiç olmaması gerekirken üstte küçük bir açıklık bırakılarak yapılıyor.   Barınak çatısının ortasında bir açıklık var.  Ama; onun üzerinde, mahya veya fener çatı denilen ilave mevcut.  Bunlarla havalandırmanın sağlanmış olacağı düşünülüyor.  Kesinlikle yanlıştır ve hayvanlara  temiz hava sağlayacak bir sistem değildir. Zaten işletmeye geçildiğinde hayvanlar bunu açıkça belli edip, kendilerini dışarı atıyorlar.  Dışarısı, yani gezinti yeri, temiz havalı bir yer gibi gözükse de aslen öyle değil.

Gezinti yeri kuru ve temiz ilkesinin aksine ıslak ve pis.  Havası temiz mi ? Özellikle yazın ve rüzgarlı havalarda gezinti yerinden kalkan toz zerrecikleri toplam bakteri, E.coli, dışkı kaynaklı streptokoklar, Filamentli mantarlar, endotoksinler ve diğer koliformlar bakımından çok tehlikeli.  Rüzgarın kaldırdığı toz solunum yoluyla soluk borusu ve akciğerlere gidiyor.  İrritasyon (tahriş) ve mikroorganizmaların bulaşmasıyla pneumoniye (zatürre) sebep oluyor.

Gezinti yerleri çoğunlukla ıslak ve pis.  Çünkü; bir sığır ortalama günde  55 kg yaş dışkı üretiyor.

İnek içerideki havayı beğenmeyip kendisini dışarıya attığı için bu dışkı çoğunlukla gezinti yerini ıslak ve kirli bir hale sokuyor. Tabii,  idrarı da unutmayalım.  Bu yüzden ineklerin baldırları tamamen “çakıldak” ile kaplı.

Diğer yandan rahimden akan doğum sonrası sıvılar, rahim yangısı geçiren ineklerin  akıntıları gezinme alanına yayılıyor.  Enfeksiyon yapan, irine sebep olan bakteriler aynı zamanda mastitis ( meme yangısı) etkenleri. Ek olarak sinekler ve sineklerin bulaştırdığı yaz matitisi de göz önünde bulundurulmalıdır.

Sağıma gelen hayvanların memeleri her zaman kirli ve bolca mikroorganizma yüklü.

Gezinme yerleri metritis ve mastitis için yayılma alanı.

Gezinme yerlerinin tırnaklar için yararlı olduğu söylense de, tırnakların yılda 2 kez elden geçirilmesinin gerekliliği unutulmamalıdır.   Gezinme alanları bu ihtiyacı gidermez.  Ayrıca kuru ve temiz alanlar yerine ıslak ve pis yerler olduğundan, gezinme alanları tırnak sağlığı için de tehlikelidir.

Gezinme yerlerinde ısrar ediliyorsa, gezinme yerlerinin ıslah edilmesi için gerekenler yapılmalıdır.

ABD’nin süt ve peynir eyaleti olan,  Dünya Süt Sığırcılığı Fuarının (World Dairy Expo) yapıldığı Wiskonsin eyaletinde barınaklar duvarsızdır, gezinti alanı bulunmaz ve çatı açıklığı 60 cm olup, üzerinde onu kapatacak mahya veya  fener çatı denilen bir düzenek yoktur.

Hiçbir ineğin baldırında “çakıldak” göremezsiniz.  Holstein ineklerden yılda 14 ton süt alınır.

Duvar yerine perdeler vardır. Perdeler kışın kapatılır.  Hatta kışın bile güzel havalarda, özellikle gündüz saatlerinde  açık tutulur.  Yazın ise;  zaten kesinlikle perdeler açıktır.  Tüm konfor barınak içinde sağlanmıştır.  İnekler yemliğe en yakın yerde yatar vaziyette olurlar ve sıklıkla yemliğe giderler.

Fan ve duş sistemleri hem havalandırma, hem de serinletme amacıyla kullanılır.

Tamamen açık, serbest sistem süt sığırcılığı çiftlikleri (Open Lot Dairy Farm) ABD’nin Teksas, Idaho ve New Mexico eyaletlerinde tercih edilir.  Geniş bir arazide bulunan bu tip çiftliklerde hayvan başına düşen alan çok geniştir.   Özetle, bu çiftlikler geniş arazide, az hayvan bulunduran işletmelerdir.  Sadece bazı yerlerde sundurma ve gölgelikler mevcuttur.  İklim özellikleri ve arazi büyüklükleri bu tip çiftlikler için uygundur.

Ülkemizde ise perdeli, duvarsız, ortası 60 cm tamamen açık, gezinti yeri olmayan, tüm konforu barınak içerisinde sağlanmış, havalandırma ve serinletme düzenekleri olan barınaklara öncelik verilmelidir.

Şu anda yapılmakta olan, işletme esnasında çok sorun çıkaran, duvarlı, gezinti alanlı, ortası kapalı yapılardan derhal vazgeçilmelidir.

Sığırların viral bir hastalığıdır.  Hastalığa Sığırların Gangrenli Nezlesi,  Malignant Catarrhal Fever, Coryza Gangrenosa bovum veya kısaca Koriza adı verilmektedir.

Hastalığın bulaşması kuzu ve koyunlar vasıtasıyla olduğundan yetiştiriciler arasında “Koyun hastalığı”  olarak bilinir.

Hastalığın etkeni Herpesvirus ailesinden, Macavirus genusuna mensup  MCF (Malignant Catarrhal Fever) virusudur.  Fakat, asıl etken Ovine herpesvirus-2 (OvHV2) dir.   Çünkü koyunlar ve kuzular bu etkeni, kendileri hiçbir klinik belirti göstermeksizin, sığırlara bulaştırırlar.

Hastalık sığırlar arasında sporadik’tir. Yani tek-tük görülür.  Sığırdan sığıra bulaşmaz.  Salgın halini almaz.  Zoonoz değildir.  İnsanlara bulaşmaz.  Yaban hayatındakiler ve manda dahil olmak üzere büyük çift tırnaklılar  bu hastalığa yakalanabilirler.

Koriza hastalığı öldürücüdür.  Nadiren kronik bir hal alıp, inekleri öldürmediği görülmüştür.  Ama; böyle durumlarda inek kör kalır.

Belirtiler çok çeşitli kalıplar içerisinde görülür.  En çok görülen şekli göz ve burun akıntısı olan halidir.  Hastalık çok yüksek ateş, süt veriminde birdenbire düşme ile ortaya çıkar.   Bazen ani ölüm de oluşabilir.  Gözden ve burundan irinli akıntı gelir.  Burundan gangrenli parçalar düşer.  Göz beyazlaşır (Korneal opazite) .  Ağızda ülserler, yaralar oluşur.  Bazen kanlı hale gelen ishal ortaya çıkar.   Sinirsel belirtilerle ortaya çıkan şeklinde ise iştahsızlığı takiben, kasılma nöbetleri, titreme, koordinasyon bozukluğu, şaşılık görülür. Lenf bezleri şişer.

Koyun ve özellikle kuzular bulaşma kaynağıdır.Hava yoluyla, su, yem, ot ve bulaşık altlık yoluyla sığırlara geçer.  O yüzden aynı merayı, aynı barınağı, aynı su kaynaklarını koyunlarla paylaşan sığırlar tehlike altındadır. Hava yoluyla bulaşma ve damlacık enfeksiyonu ile yayılma olduğundan bilim adamları koyun-kuzu-sığır arasındaki bulaşmada en güvenli mesafenin 5 km olduğunu saptamışlardır.

Hastalık belirtileri itibariyle Şap, BVD, IBR ile, kanlı ishal görülen vakalar EHD ( Epizootic Hemorajik Hastalık) ile karışabilir.

Kesin teşhis laboratuvar testleri ile konulur.

Sığırların Koriza hastalığının aşısı yoktur.  Hiçbir tedavisi de yoktur.  Belirtiler yönünden tedavi girişimleri ise başarısız olur.

En iyi yol koyun ve kuzular ile sığırların uzak tutulmasıdır.  Dünya çapında görülen bir hastalıktır.  Ölüm oranının çok yüksek olmasına rağmen salgın haline gelmemesi, yetiştiriciler yönünden hastalığın teselli verici tarafıdır.

Sığır barınaklarında aydınlatma hem barınak içindeki hayvanlar, hem de işletmede çalışanlar için gereklidir.  Aydınlatma, bilindiği gibi, gün ışığından yararlanma ve ışıklandırma şeklindedir.

Işığın melatonin senteziyle ilgisi vardır.  Melatonin sentezi geceleyin, karanlıkta artar.  Kandaki melatonin seviyesi yükselir.  Bu durum bir dinlenme periyodunu ortaya çıkarır.  Melatonin sentezi artınca iştah ve dolayısıyla hayvanın yem tüketim isteği azalır.

Işık ise melatonin sentezini baskılar.  Melatonin baskı altına alındığında prolaktin (PRL) , insülin benzeri büyüme faktörü IGF1 ve doğal BST (Bovine Somatotropin)sentezi artar.

Bu artışlarla, ışığa maruz kalan hayvanın süt miktarı da artmış olur.  İnek daha çok yem tüketir.  Daha çok süt verir.  Süt miktarındaki artış % 6-10 arasındadır.

Işığın düvelerin gelişmesine ve üreme fonksiyonlarına da olumlu etkileri olduğu bilinmektedir.  Işıklandırma ile fertilite artar, buzağılama aralığı kısalır.  IGF1 in etkisiyle LH hormonu ve dolayısıyla yumurtalıkta oluşan yumurtanın oviducta (yumurta yoluna) düşmesi sağlanmış olur.

Işıklandırma ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda LDPP= Long Day Photo Period = Uzun süreli ışığa maruz bırakma, SDPP = Short Day Photo Period= Kısa süreli ışığa maruz bırakma yöntemleri denenmiştir.  Kısa süreli aydınlatmada 8 saat ışık, 16 saat  karanlık,  uzun süreli aydınlatmada 16 saat ışık, 8 saat karanlık sağlanmıştır.

Sonuçta süt sığırcılığı işletmelerinde uzun aydınlık periyodunun daha yararlı olduğu gösterilmiştir.

Fotoperiyodun süt miktarına olumlu etkisi olduğu, ancak süt bileşenlerinden protein, laktoz, yağ ve kuru madde artışında etkisi olmadığı gözlenmiştir.  Uzun süreli ışıklandırmada  ineklere 8 saat dinlenme süresi verilmiştir.  Yani,  dinlenme ihtiyaçları göz önüne alınmıştır.

Işıklandırma her türlü işletmede önerilmektedir.  Masraf/ Fayda analizlerinde,  yapılan harcamanın 2 katı yarar sağladığı bildirilmiştir.

Işıklandırma, ayrıca çalışanların güvenliği için de gereklidir.   Çalışanlar ışıkta çalışmaktan memnun olurlar.

Işıklandırma kızgınlık kontrolünde, hastaların fark edilmesinde ve her türlü gözlemde yarar sağlar.

Gün ışığından yararlanma ve ışıklandırma bir uzmanlık, mühendislik alanıdır.  Dizayn ve kullanılacak ışıklandırma malzemesi maliyet ve etkinlik açısından uygun olmalıdır.

Sığırlarda birdenbire süt azalması, iştahsızlık, kanlı, sulu dışkı ile ortaya çıkan bir hastalıktır.  En çok kış aylarında ortaya çıktığı için “Kış ishali, Kış dizanterisi”  olarak isimlendirilmiştir.

Hastalık Koronavirüs ile ilgili olarak ishal ve solunum yolu enfeksiyonlarıyla kombine olabilir.  Bu durumda bağırsak ve solunum yolu problemleri birlikte görülür.  Kombine vakalarda burun ve göz akıntısı ve öksürük ishale eşlik eder.

Sığırların kış ishali (Kış dizanterisi) karmaşık ve tam olarak açıklanamayan bir hastalıktır.  En önemli etkeni BoCV, BCV, Beta coronavirus 1 olarak adlandırılan Koronavirüstur.  Ancak başka etkenlerin de koronavirüsler ile beraber hastalığı şiddetlendirdiği belirtilmektedir.

Kış ishali ani iştahsızlık ve süt veriminde düşme ile ortaya çıktığından büyük ekonomik kayıplara sebep olur.  Ölüm ile kayıplar (Mortalite)  %1-2 civarındadır.  Hastalığa yakalanma oranı ( Morbidite) %20-50 arasında değişir.

İshal 1-2 haftada, süt miktarı ise 1 ay civarında düzelir.  Görüldüğü gibi; ölümle ilgili kayıplar çok fazla olmamakla birlikte, ekonomik kayıplar yüksek düzeydedir.

Hasta inekler hızla zayıflar.  İneklerin kendini toparlaması uzun zaman alır.  Su kaybı (dehidrasyon) ve asidoz ile birlikte şiddetli ıkınma (tenesmus) gözlenir.  Hatta; ıkınma bazen o kadar şiddetli olur ki; hayvanın rahatlaması için epidural anestezi yapma gereği bile ortaya çıkar.

Hastalığın kesin teşhisi laboratuvar tahlilleri (ELISA) ile konur.

Hastalık sürüde burun akıntısı ve ishalli dışkı ile yayılır.  Hayvanların direnci yayılma ve süreç ile ilgili farklılıklar gösterir.

Sığırların kış ishalinin tam bir tedavisi yoktur.  Belirtilerle ilgili tedavi yapılır ve MOS gibi maya kabuğundan elde edilen immun sistemi güçlendiriciler kullanılabilir.  Canlı maya kullanılması hem işkembenin çalışmasını, hem de inaktif hale geçtiğinde MOS’u sağlayacağı için tercih edilir.

İşkembeyi çalışır halde tutmak, enerji, vitamin, mineral destekleri, stres dönemlerinde verilecek olan destekler koruma yönünden yarar sağlar.

Virus etkenli bir hastalık olduğundan antibiyotik kullanımı beklenen yararı sağlamaz.

Aşılama:

Yeni doğanlar için doğum öncesi anneye yapılan Koronavirus aşıları olmakla birlikte, erişkin sığırların kış ishali için bir aşı yoktur.

Yurtdışında MLV (Modifiye Canlı aşı) çalışmaları mevcuttur.  Annelere doğum öncesi yapılan ve buzağıları koruyan Koronavirus aşılarında Mebus suşu (BCV-L9) kullanılırken, erişkin sığırlar için Nebraska suşu (BCV-NVSL),  BCV 66H suşu- BC94 gibi suşlar denenmektedir.

Bazı bilim adamları Mebus suşu (BCV-L9) ile yapılmış inaktif aşıları denediklerini ve sonuç aldıklarını bildirmişlerdir.

Sürünün aşılama programında BHV-1, BVDV, PI3, BRSV, Histophilus somnus, Pasteurella multocida, Mannheimia haemolytica’ya karşı aşıların bulunması, stres dönemlerinde anti-stres uygulamalarının yapılması önerilmektedir.  Özellikle yoldan gelen hayvanlarda nakliye sonrası enfeksiyonların ortaya çıkışını önlemek için veya  ani hava değişiklikleri sebebiyle oluşan stresin önlenmesi için stresi önleyici uygulamalar başarılı sonuç vermektedir.

Hastalığın aniden ortaya çıkması,  öldürücü olmaması, ama büyük ekonomik kayıplara yol açması aşılamadan daha fazla, destek önerilerinin yerine getirilmesi konusunu ön plana çıkarmaktadır.

Canlılarda suyun önemini bilmeyen yoktur.  Hayvan beslemede ise protein, enerji, kuru madde, lif gibi konular arasında suyun önemi bazen unutuluyor.   Rasyon, yem formülü gibi konular görüşülürken su akla gelmiyor.  Hâlbuki su yukarıda sayılanlardan çok daha önce gelen bir besin maddesidir.  Evet, su en önemli besindir.

Bilim adamları suyun önemine tekrar dikkat çekmeye gayret ediyorlar.  Bilim adamlarına göre üretim su içme ile başlıyor.  Sonra yem tüketimi,  daha sonra süt üretimi ve  üreme fonksiyonları ortaya çıkıyor.

Demek ki; ineği su içer halde tutarsak yem tüketir, yeterince yem tüketirse süt ve yavru verir.

Tüm canlıların yiyecekten daha çok suya ihtiyacı vardır.

Su ihtiyacı ise sağmal ineklerde süt verimi ve çevre sıcaklığı ile ilgilidir.  İneklerin bu koşullarda canlı ağırlıklarının yüzde 17 si, yüzde 20 si arasında su tüketmeleri şarttır.

Örnek verecek olursak 26 0C hava sıcaklığında, 36 litre süt veren 680 kg’lık bir sağmal ineğin su ihtiyacı 121,7 litredir.   İnsanlar kendileriyle sakın karıştırmasınlar. İnekler süt veriyorlarsa ihtiyaçları çok yüksektir.   Her şeyi “İnekçe” düşünmek gerekir.

Bu inek günde 25 kg kuru madde tüketmelidir.  Söylediğimiz gibi; su ihtiyacı yem ihtiyacından çok çok fazladır.

Bunu bilmeyen var mı?

Halen ineğe sabah akşam su verenler olduğunu biliyoruz.  Son derece yanlış bir uygulama.  Artık hayvan sahiplerinin  ineklerine şamandıralı suluk ile tüketebildiği kadar su vermelerinin şart olduğunu,  üzerine vurgulayarak söyleyelim.

Bilim adamları ineklerin susuz olup olmadıklarını anlamak için saniye tutuyorlar.  İnek işemeye başladığında 7-8 saniye devam ediyorsa susuzluk söz konusu değil, 6 saniye veya daha önce bitiriyorsa inek susuz.  İnek yeterince su içmemiş ise önce süt verimi, sonra döl verimi düşecektir.  Çünkü kuru madde alımı azalmış olacaktır.

Suyu şamandıralı suluklar vasıtasıyla ineklerin serbestçe ulaşabileceği şekilde önlerinde bulundursak “susuz kalma” tehlikesi önlenebilir mi?    Normal koşullarda bu uygulama yeterlidir.  Ancak; stres altındaki inekler de su içmeyi azaltıyorlar.  Stres su alımını, devamında ise kuru madde alımını azaltıyor.  Dolayısıyla verimi düşürüyor.

Stres doğuma yakın günlerde, doğumda, nakliye sonrasında ve  her türlü değişiklikte artarak karşımıza çıkıyor.

İneğin alışkın olduğu koşulların değişmesi strese ve ilk başta az su içmesine neden oluyor.  Zincirleme kaza ise böyle başlıyor.

Gelelim buzağıların su ihtiyacına;

Her zaman söylediğimiz gibi süt ile beslenen buzağıların bile suya ihtiyacı vardır.  Önlerinde her zaman temiz, taze su bulundurulmalıdır.  Buzağıların susuzluğu bizi en çok ishal olduklarında zor durumda bırakıyor.  İshal ile atılan, kaybedilen su miktarı hücre enerjisinin yüzde 70 ini yok ediyor.   Hücre dışına çıkan su,  yanında sodyum, potasyum ve diğer mineralleri de alıp götürüyor.  Hücrenin sodyum-potasyum pompası ise suyun bu mineralleri de alıp götürmesini önlemek için büyük bir çaba sarf ediyor.   Milyonlarca hücrenin  enerji sarf etmesiyle hayvan halsiz, bitkin, yorgun bir hale geliyor.

Gözleri içine çökmüş, derisi esnekliğini kaybetmiş bir buzağıyı bu tablodan sonra kurtarmak zorlaşıyor.  Hatta tedavi olanaksız hale geliyor.

Buna benzer bir durum ise sıcaklık stresinde gözleniyor.  Sıcaktan bunalan hayvanlar yukarıdaki reaksiyonlarla bitkin, yorgun ve halsiz hale geliyorlar.

Gerek buzağılarda, gerek ergin hayvanlarda belli bir noktadan sonra damar içi serum verilse bile bu hücre içi susuzluk (intrasellüler dehidrasyon) artık geri dönmüyor.  Verilen serum veya sıvı destekleri hücre içine giremiyor.  Extrasellüler sıvıda, yani hücreler arasındaki sıvıda kalıyor, hücresel susuzluğu gideremiyor.

Yapılması gerekenler;

Koruyucu hekimlik, önce stresi oluşturan sebepleri gidermek, stres ortaya çıkmış ise derhal müdahale ile hayvanın stresten kurtulmasını sağlamak, buzağılar için başucu ilaçlarını eksik etmemek, inekleri yazın serinletmek, antistres uygulamaları eksiksiz yerine getirmek, doğum öncesi birkaç günün ve doğumun stres faktörü olduğunu bilmek, ineklerin strese girebileceğine inanmak, suyun önemini hiçbir zaman  unutmamak, ihmallerden kaçınmak.

İneklerin sağımı süt sığırcılığı çiftliklerinin en önemli konusudur.  Sağımdaki dikkatsizlikler, kurallara uymama, ihmaller sonunda “mastitis” olarak karşımıza çıkıyor.

Böyle bakınca “meme yangısı = mastitis” olaylarının sağım ile, sağımcı ile doğrudan ilgili olduğunu kesinlikle anlıyoruz.

Mastitis bir üçgenin içindedir.  İneğin bulunduğu ortam, sağımcı ve sağım makinesi bu üçgenin üç kenarını oluşturur.  Önemleri aynı olduğundan eşkenar üçgen olarak kabul edebiliriz.

Sağım yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli konu memenin sağıma hazırlanmasıdır.  Biz bunu sağım olarak bir bütün içerisinde görüyoruz.  Fakat meme başının hazırlanması sağım öncesi bir iş olup, özenle yapılması şart olan işlemler zinciridir.

Sağım öncesi meme başının hazırlanması denildiğinde “meme başı” vurgusuna dikkat çekelim.  Meme değil, meme başı.  Çünkü sağımda bizi ilgilendiren meme başıdır.  Sürü yönetiminin temel kuralı olan “Kuru ve Temiz” burada da önemli yer tutar.  Kuru sağım veya susuz sağım artık tercih edilen bir yöntem olmuştur.

Memenin tümünü yıkadığımızda iyice kurulamamız mümkün olmaz.  Meme başına su değdirmeden ön daldırma solüsyonuna veya köpüğüne meme ucunu daldıralım ve 30 saniye bekledikten sonra köpüğü kuru ve temiz bir bezle, ya da kağıt havluyla alalım. Strip cup yaparak ön sütü görelim.  Meme başlıklarını takıp sağım işlemini bitirelim.  Sağım sonrası “son daldırma” solüsyonuna meme başlarını daldırarak sağımı sonlandıralım.

Demek ki; sağım işlemi son daldırma solüsyonu ile bitmiş oluyor.  Bunu unutmayalım.

Sağım sütü indiren hormonun, yani oksitosinin salgılanması ile başlar.  Meme başının ellenmesi, ön daldırma, meme başının kurulanması, strip cup ile ön süte bakılması oksitosinin beyindeki hipofiz bezinden salgılanması için yeterli uyarımı temin edecektir.  Oksitosin salgısı için bu işlemlerin sakince, acelesiz, telaşsız yapılması şarttır.  Memelere oksitosin yeterince gelir, süt indirilirse, geriye kalan zamanda tüm sütü boşaltmak mümkün olacaktır.  Yani sağım öncesi hazırlık,  hem temiz ve kuru işlemi için, hem de memelere sütün indirilmesi için gereken en önemli zaman dilimidir.

Sağımda vakum ve pulsasyonun ayarlanması, sağım başlıklarının temizliği büyük önem içeren konulardır.  Ama; daha önceki “meme başının sağıma hazırlanması” bölümü doğru yapılmazsa herşey kötüye gider.

Ne yazık ki; birçok süt sığırcılığı işletmesinde halen memeler tümüyle yıkanmakta, sonra süzülen sular kurulanamadan sağım başlıkları takılmaktadır.  Süzülen sular meme ucunda mikrop birikintisi oluşturmakta, sağım başlıkları takılıp, sağım yapılırken memeyi enfekte etmektedir.

Halen kurulama konusunda ciddiyetle davranılmadığını görmekteyiz.  Bir tek havlu ile tüm ineklerin memelerinin kurulandığı çok sayıda çiftlik bulunmaktadır.  Halbuki ön daldırma köpüğü bir inek için bir havlu veya bir kağıt havlu ile alınmalıdır.  Bu işin ardından kağıt havlu veya havlu tekrar kullanılmamalıdır.

Mikroplar gözle görülmediği için, sağımı yapanların “mikrop bilinci” olmalıdır.  Bu bir eğitim konusudur.

Mastitis (meme yangısı) sağım esnasında ve sağımı takip eden yarım saat içerisinde ineğin memesine mikropların bulaşması sonucunda oluşmaktadır.

Sağıma hazırlama tekniğini, sağımın son daldırma ile biteceğini bilmeyen, dikkatsiz davranan, ayrıntıları ihmal edenler mastitisten kurtulamayacaktır.

Mikroplar her yerdedir.  Onları memeye sokmamak ise bizim elimizdedir.

ABD’de tarım ve hayvancılık alanında çok önemli çalışmaları olan Cornell Üniversitesinin hesaplamalarına göre bazı önemli hastalıkların maliyetleri şu şekilde belirtilmiş; sonun ( eşin) atılamaması 275 USD ( Dolar),  süt humması  (Klinik hipokalsemi) 315, Klinik Ketosis  232, abomasumun ( şirdenin) yer değiştirmesi  494,  Klinik Mastitis 224 USD.

Bu hastalıkların arkasındaki hazırlayıcı sebeplere bakarsak hepsinin köken olarak “metabolik hastalık” olduğunu görürüz.  Bunlar sürü yönetimini, besleme ve yem yönetimini yakından ilgilendiren konulardır.  Çiftliklerde sürü yönetimindeki eksiklik ve ihmaller ile ortaya çıkan hastalıklardır.  Mastitis bir mikrobik hastalık olsa da, hazırlayıcı sebeplere bakarsak, çiftlik yönetimindeki aksaklıklardan kaynaklandığını kabul etmemiz lazımdır.

 Tümünün ortak özelliği kalsiyum metabolizmasıyla ilgili olmalarıdır.

Biraz daha derine inersek; kuru dönem beslemesiyle, potasyum metabolizmasıyla  ilgili oldukları da ortaya çıkacaktır.

Adı geçen hastalıkların maliyetleri ayrıntılı bir şekilde hesaplanmıştır.  Maliyetlere sadece ilaç, serum, veteriner hizmetleri olarak değil, süt kaybı yönünden de bakılmıştır.

Bu hastalıkların ortaya çıkması, seyri ve şifa ile sonuçlanması esnasında süt kayıpları söz konusu olduğu gibi, ayrıntılı bir bakış açısıyla fazladan iş yükü getireceği de düşünülmelidir.

Klinik olarak gözlenen bu hastalıkların sürüde birkaç katı gizli (subklinik) seyreden tipi olduğunu da unutmayalım.  Gizli hipokalsemi, gizli ketosis ve gizli mastitisi aklımıza getirirsek, klinik vakalardan çok daha fazla sayıda, çok daha fazla zarar verici olduklarını da hatırlamamız gerekir.

Sürü yönetiminin temel ilkeleri olan kuru, temiz ve rahat ortamları hayvanlara her zaman sunmalıyız.   Ayrıca, yemleme yönetimini eksiksiz uygulamalı ve kontrol etmeliyiz.

Doğum öncesi günler, doğum zamanı ve lohusalığın ilk günleri en kritik günlerdir. Stresin en yüksek olduğu, yani kan kortizol seviyesinin normale göre 6-8 kat yüksek olduğu bu günlerde ineklerin bilinçli bir şekilde desteklenmeleri şarttır.

Adı geçen beş hastalığın başka problemler ile de kombine olabileceğini bilmeliyiz.  Döl tutmama ve ayak hastalıkları bunları takip edebilir.  Kalsiyum metabolizmasındaki bozukluklar ineklerin direnç sistemlerini de olumsuz yönde etkilendiğinden, başka enfeksiyonlara da zemin hazırlanmış olur.

Bu önemli beş hastalığın klinik ve subklinik (gizli) formlarının sıkça görüldüğü çiftliklerde maliyet hesapları her zaman şaşacaktır.  Maliyet yükseltici bir etkiyle, kayıpların artmasıyla işletme zarar edecektir.

Yapılması gereken; hastalık çıkmadan önce akla gelen tüm önlemleri eksiksiz olarak almaktır.

Bize yardımcı olacak önlemler; doğumdan 2-8 gün önce yüksek dozda D3 vitamini enjeksiyonu, kuru dönemde doğru besleme, doğumdan hemen sonra destek verilmesi ve lohusa kontrol programının uygulanmasıdır.

İşletmenin kârlı olması için doğumu takip eden problemlerin önlenmesi başlıca koşuldur.

Tabii ki sütünü iyi fiyata satıp, yemi ucuza maleden kâr eder.

Ama bunlar genellikle sütü üretenin elinde olmayan durumlardır.  O zaman,  tamamen süt fiyatı ve yem fiyatına bel bağlamak “sürdürülebilirlik” ve kârlılık için yeterli değildir.

Başka birçok konu vardır ki; tümü hayvan sahiplerinin kendi elinde olan konulardır.  Odaklanılacak konuları eksiksiz, ihmal etmeden, düzenli olarak uygulayan işletmeler kâr edecekler, kriz dönemlerini kolay atlatacaklar, sürülerini büyütebilecekler ve “sürdürülebilir” halde tutabilecekler.

Önemli konuları sıralayalım;

Kayıt tutma ve gözlem çok önemlidir. İşlerin nereye gittiğini bilmek gerekir. Dönemsel olarak, yıllık, 6 aylık, aylık, haftalık veriler kontrol edilmelidir.  Bu veriler için iyi bir kayıt sistemi olmalı ve kayıtlar bilgili kimseler tarafından değerlendirilmelidir.

İşletmede gizli (subklinik) ketosis, gizli asidoz, gizli mastitis, gizli hipokalsemi var mıdır? Ayrıca, bu problemler klinik olarak ne sıklıkla görülmektedir?

Sık görülen hastalıklar hangileridir? Bu problemlerin oranları nedir?  Örneğin; sonun atılamaması, abomasumun yer değiştirmesi, güç doğum.

Vücut kondüsyonları kontrol edilmeli ve değerlendirilmelidir.

İneğin günlük yaşamı gözlenmeli, günlük yaşamdan sapmalar, sebepleriyle birlikte araştırılmalıdır.

Boş günler, buzağılama aralığı, sağımda geçen günlerin sürü ortalaması bilinmelidir.

Sürüden yıllık mecburi çıkarma sebepleri ve oranları bilinmeli ona göre önlem alınmalıdır.  Kayıt tutulmazsa bunları bilemeyiz ve önlem alamayız.

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftlikler kaba yemin, özellikle selülozun önemini iyice kavramış olmalıdırlar.

Kaba yem kalitesini biçim zamanı belirler.

Saman kaba yemlerden kabul edilmemeli, sağılan inekler için samanın tıkayıcı etkisi göz önünde bulundurulmalıdır.

Kaba yem ve kesif yemlerin ince kıyılmış, ince öğütülmüş olanlarından sakınılmalıdır.  Yemlerin depolanması konusuna, özellikle zamansız bitmemesine dikkat edilmelidir.

Süt sığırcılığı yapan çiftliklerin sahipleri, yöneticileri ve çalışanları kesinlikle stres kavramına inanmalıdırlar.  İnekler, buzağılar, danalar çabucak strese girerler.  Stres ise başka problemlerin tetikleyicisi olur.  Nakliye, sıcaklık, yem değişiklikleri başta olmak üzere, her türlü değişiklik, günlük hayattan sapan her şey, konforsuzluk, ineğin rahatını kaçıran her türlü etken stres sebebidir.

Günün büyük bir kısmını yatarak ve bu zamanın da en az yarısını geviş getirerek geçiren inekler işletmeye kazanç sağlarlar. Bu konu gözlenmeli, izlenmeli, gerekirse teknolojik olanaklar kullanılmalıdır.

Kızgınlık takibi için de aynı durum söz konusudur.

İneklerin günlük yaşamından sapan durumlar söz konusu olduğunda profesyonel desteğe ihtiyaçları vardır.  Örneğin;  doğum tam bir ihtiyaç durumudur.  Çok istediğimiz doğum aslında ineğin yaşamındaki en kritik olaydır.  Doğum öncesi, doğum esnasında ve doğumu takip eden günlerde ineklerden gerekli desteği esirgememek şarttır.  Loğusa takip programı ise bu o konuda yapılabilecek en hayırlı iştir.

Rasyonu tek başına görmemek, işin “yemleme yönetimi” olduğunu bilmek gerekir.  Yemleme yönetimi yapamayan işletmeler, rasyonları kâğıt üzerinde ne kadar iyi olursa olsun,  başarılı olamazlar.

Birçok konu daha sıralanabilir.  Ana hatlarıyla başarı için gerekenler bunlardır.  Kuru, temiz, iyi havalandırılmış, konforlu barınaklar, uygun sağım tekniklerinin uygulanması, iyi kayıt, iyi gözlem, kayıtların bilgi ışığında değerlendirilmesi ile kazançlı bir süt sığırcılığı işletmesi oluşturmak mümkündür.

Sığırlarda karın şişkinliği çok çeşitli sebeplerden dolayı ortaya çıkan bir durumdur.  Sol tarafta, yani sol açlık çukurluğu adı verilen bölgede oluşan şişkinlikler bir takım yöntemlerle tedavi edilebilirler.

Eğer şişkinlik tedavi edilemiyorsa, sıklıkla tekrarlıyorsa, yapılan tedavi girişimlerine rağmen arzu edilen sonuçlar alınamıyorsa buna “kronik karın şişkinliği” adı verilir

Karın şişkinliğini oluşturan özellikle, köpüklü şişkinliğe sebep olan durumlar çoğunlukla bilinir.  Ancak; sıklıkla baş gösteren ve tedavisi başarılı olmayan kronik (süregen) karın şişkinliğinin bir hastalık belirtisi olması da akılda tutulmalıdır.

Organların iç yüzeylerine “mukoza” adı verilir.  Ağız mukozasını, yani ağzın iç kısmını örnek olarak verebiliriz.  İşkembenin iç yüzeyi işkembenin mukozası, bağırsakların iç yüzeyi bağırsak mukozası olarak adlandırılır.

Sığırlarda BVD-MD denilen bir virus etkenli hastalık var.  Bu hastalık Bovine Viral Diyare- Mukozal Disease baş harflerinin kısaltılmasıyla anılır.  İsminden anlaşılacağı üzere mukozalara yerleşen bir hastalıktır.  Diyare “ishal” anlamına geldiği halde, bu viral hastalık sadece ishal ile ortaya çıkmaz.  Sindirim yolu mukozasında hastalık oluşturan etken, aynı zamanda solunum yolunda, üreme organlarında da hastalık oluşturur.  Böylece dudaklardan, diş etlerinden, dil ve ağızdan başlayan yara ya da sıyrıklar sindirim yolu boyunca devam eder.  Hastalık öksürük, döl tutmama, yavru atma, topallık gibi problemler de ortaya çıkarabilir.

İşkembede süregen (kronik) şişkinlikler oluşuyorsa BVD-MD hastalığının inatçı (persiste) tipinin söz konusu olması muhtemeldir.

Sindirim yolunun önemli bir bölümü olan işkembe ve kırkbayırda (omasum) oluşan sıyrık ve küçük yaralar tedavi edilemeyen,  tekrarlayan şişkinliklere yol açar.

Sindirim ile ilgili, özellikle hayvanın tükettiği yemlere bağlı olan durumların oluşturduğu şişkinlikler göz önüne alınarak yapılan müdahale ve tedaviler çoğunlukla sonuç verir.  Sürüde kronik şişkinliklerin görülmesi persiste (PI) BVD-MD hastalığını akla getirmelidir.

Bunun önemli kısmı persiste ( inatçı, kronik) vakaların bulunduğu hayvanlardan sürekli virus saçılımının olmasıdır.  Asıl büyük problem buradadır.  Böyle sığırların saptanarak, derhal sürüden çıkarılması, kesime gönderilmesi şarttır.  Kronik şişlikleri ile uğraştığımız hayvanlar bu yüzden, yani PI BVD-MD (Persiste BVD-MD)hastalığı yönünden kontrol edilir, tahliller yapılırsa sürü sağlığı için önemli bir iş yapılmış olur.  Kronik şişmeleri geçiştirmemek, şüphelenmek ve laboratuvar kontrolü yaptırmak yararlı olacaktır.

Laboratuvar kontrollerinde BVD-MD, özellikle inatçı şekli teşhis edilmezse sevindirici bir durumdur.  Bu da bir teşhistir.  Bir hastalığın olmadığını bilmek de aslında bir teşhis yöntemidir.  Dolayısıyla ayırıcı teşhis açısından sürü yöneticisine önemli bir bilgi verir.

Özet olarak; inatçı, kronik karın şişlikleri ile karşılaşıldığında BVD-MD  (PI)  konusunda şüpheci olmak daha büyük problemleri önlemek yönünde iyi bir uygulamadır.

Sürü yönetiminin dört temel ilkesi vardır ki, bunlara uyulmazsa sürüyü kesinlikle yönetemeyiz.

1-Kuru,  2- Temiz, 3- İyi kayıt , 4- İyi gözlem

Birbirinden ayrılmaz bu ilkelere uymayan işletmeleri izlediğimizde başarılı olamadıklarını görüyoruz.

İneklerin yattıkları yerlerin, buzağıların bulundukları ortamların “Kuru ve Temiz” olması başlıca koşul olduğu gibi, sağımda dikkat edilmesi gereken en önemli konu yine; Kuru ve Temiz ilkesidir.  Susuz sağım, yani memenin su ile yıkanmadan sağıma hazırlanması mastitisi önlemenin başlıca yoludur.

Diğer iki önemli konu  iyi kayıt, iyi gözlemdir.  Kayıt tutulması, güvenilir bir kayıt sistemi kurulması ne kadar önemliyse, kayıtların okunması, değerlendirilmesi de o kadar önemlidir.

Örneğin;  belli dönemlerde istatistiksel sonuçlarını değerlendirmek için, doğum esnasında kayıt tutmak, yıllık klinik mastitis, ayak hastalığı ve döl tutmama vakalarını doğru kaydetmek şarttır.

Gözlem ise; eğer gözlenenleri “tercüme” edebiliyorsak yarar sağlar.

Yemliğin kontrolü yapılmalı, hayvanların yatıp geviş getirmeleri, sağımdan dönen ineklerin davranışları izlenmeli, mutlaka “tercüme” edilmelidir.  İnekler aslında konuşurlar.  Dertlerini anlatırlar, konforlu veya  konforsuz olduklarını, barınak koşullarını, rahat ettikleri veya etmedikleri ortamları her zaman hal ve hareketleriyle ifade ederler. Yeter ki, biz onları izleyelim ve gözlemlerimizi değerlendirelim.

Bu gözlemler erken önlem almamızı sağlayacaktır.  Problemlerin kronikleşmesini, hatta kanıksanmış olmasını önlemek böylece mümkün olacaktır.

Gözlemlerden sonuç çıkarılmaz ise;  bir süre sonra problemler kanıksanıyor ve normal kabul ediliyor.  Örneğin; ineklerin yem seçmesi birçok çiftlikte normal kabul edilmektedir.

Yine bir örnek;  sıcaklık stresinde benzer bir durum karşımıza çıkıyor.  Solunum sayısı normalin iki katına çıkmış, ağzını açmış, dilini çıkarmış ineklerin farkına varılsa bile, “yazın olur böyle şeyler” diye düşünüp önlemler alınmıyor.  Sonra süt miktarında, süt yağında, döl veriminde düşüşler ve topallık birbirini izleyen problemler halinde önümüze geliyor.

Bir süt sığırcılığı işletmesinde yöneticiler veya işletme sahipleri aşağıdaki 4 soruya gerçek yanıtları verebilmelidirler.  Kitaplarda yazan yanıtları değil, çiftliğin gerçek yanıtlarını her zaman bilmelidirler.  Buzağılama aralığı, işletmenin ortalama sağımda geçen gün sayısını (DIM=SGG), boş günlerin ortalamasını ve çiğ sütün ml’sindeki somatik hücre sayısını.

Bilinmesi ve takip edilmesi gereken birçok konu vardır.  Ancak; bir yerden başlamak gerekir.  Bu rakamlar alfabenin ilk dört harfidir.  Daha alfabede birçok harf vardır.

Sürü yönetimi bir bütündür.  Besleme, barınak koşulları ve sürü sağlığı birbirinin ayrılmaz parçaları olup,  tümü doğru yapılmalıdır.  Sürü sağlığı yönetimi besleme, barınak, yemlik kontrolü, lohusa takip programı, kızgınlık takibi gibi konular ile bütünlük oluşturur.  Zaten işletme bu bütünlüğü oluşturamamış ise sürü sağlığından da söz edilemez.

Bir süt sığırcılığı işletmesi;  koruyucu hekimlik ilkeleri, biyogüvenlik önlemleri ve yukarıda sözü edilen 4 önemli konuya uymak ile işe başlamalıdır.    Böylece sürdürülebilir işletme olmak mümkündür.

Yapılamadığı durumlarda bizi uyaran her zaman için “tedavi”dir.

Tedaviye ihtiyaç duyulan vakaların neler olduğunu not alır ve perde arkasındaki ihmalleri ve eksiklikleri  ortaya çıkarırsak, sürüyü yönetmeye başlamış oluruz.

Unutmayalım; tedavi alarmdır.

Sütçü keçi ırklarından biri de Alpine (Alpin) keçisidir.  Fransa ve İsviçre Alplerinden köken alan Alpine ırkı keçilerin tarihsel gelişiminde, günümüzden 11-12 bin yıl önce şimdiki İran dağlarında yaşayan yaban keçilerinden, Bezoar veya Pasang (Pashang) keçilerinden orijin aldığı tahmin edilmektedir.

Alpin ırkı keçiler çok değişken renk ve desenlerde olabilirler.  En yaygın olanları geyik benzeri renkte, sırt çizgisi olan varyasyonlardır.  Ancak; 8 ayrı çeşit renk ve desende Alpin ırkı keçi olduğu bilinmektedir.  Bunlar içerisinde Kara surat, Kara ense, Beyaz ense,  benekli-alacalı gibi çeşitler mevcuttur.

Alpine ırkı keçiler boynuzlu ve sakallı olurlar.  Erkeklerinin sakalları belirgin biçimde uzundur.

Fransa ve İsviçre Alplerinden köken aldığı bilinen ırk Amerika’ya ve Britanya Adasına götürülmüş, o isimlerle Alpine keçileri yetiştirilmiştir.

Erkekleri ortalama 81 cm, dişileri ortalama 76 cm boyunda (yükseklik) olurlar.  Erkekler 100, dişiler 83 cm’e kadar boya ulaşabilirler.

Alpin ırkının ikizlik oranı yüksektir.  Özellikle erginlerde hemen hemen tüm keçiler ikiz doğurur.  Tabii bakım ve beslemeye bağlı olarak.

Irkın süt verim ortalaması 3 kg olup, 250 gün sağımda kalırlar.

Ancak; 10 ay sağımda kalan keçilere sıklıkla rastlamak mümkündür.

Süt yağı ortalaması %3,56 dır.

Irkın önemli özelliklerinden biri adaptasyon yeteneğidir.  İklimsel koşullara çabucak uyum sağlarlar.

Alpin ırkı keçiler meraklı, Saanen keçilerine göre daha hareketli, genellikle grup halinde bulunmaktan hoşlanan keçilerdir.

Dişiler çoğunlukla sonbaharda, bazen kış aylarına kayacak şekilde mevsimsel kızgınlık gösterirler.  Mevsiminde kızgınlık 21 günde bir görülür, 1-2 gün sürer.

Alpine sağlık ve verim açısından tercih edilen, süt yönünden ünlü bir keçi ırkıdır.

04.03.2016

Sürü Korelasyonu:

 Sütçü sığır işletmelerinde ideal sürü korelasyonu şöyledir;

Toplam yüz adet ineği olan bir çiftlikte 83 adet sağılan, 17 adette kuruda inek olur.  Sağılmakta olan 83 adet ineğin sağım periyodları ve verdikleri süt miktarı değişiktir.  Çiftlikte 2 adet hasta veya tedavide inek olabilir.  Ayrıca çeşitli yaş aralıklarında erkek ve dişi danalar olur.  0-15 aylık arasındaki erkek ve dişi danaların toplamı 62 adet, 16-24 ay arasındaki erkek ve dişi danaların  (düvelerin) sayısı ise, 38 adet olabilir.  Böyle bir çiftlikte her zaman 1 adet doğumu bekleyen inek veya düve vardır.  Başka bir deyişle; 100 baş toplam ineği olan bir sürünün, genel sayısı 200 baş toplam hayvandır.  (83+17 =100 baş anaç, 62+38=100 baş genç grup= 200 baş)

Ancak; bu doğal korelasyon hiçbir zaman böyle olmaz.  Çeşitli sebeplerden kayıplar, döl tutmadaki gecikmeler yukarıdaki sayılarda sapmalara yol açacaktır.  Örneğin, buzağı sayısı azalmış, kurudaki veya boş ineklerin sayısı artmış olabilir.  Bu tip sapmalar %10 oranında olursa sürüde işler yolunda demektir.  Sapmalar %10-25 arasında ise incelenmesi gereken problemlerin varlığını, %25’in üzerindeki sapmalar ise durumun iç açıcı olmadığını gösterir.

Bu durumda korelasyonu bozan sebepleri araştırmak gerekir.  Döl tutma problemleri, buzağı kayıpları veya sürünün maruz kaldığı salgın hastalıklar bu korelasyonu bozan sebeplerdir.  Salgın hastalıklar deyince, şap hastalığını örnek verebiliriz.  Çünkü şap ve şap hastalığını takip eden ikincil problemler mecburi sürüden çıkarma oranını yükseltir.

Buzağıların olması gerekenden az olduğu sürülerde döl tutma problemleri, buzağıların yavru atma yüzünden, doğum esnasında, doğumu takip eden günlerde veya sütten kesme dönemlerindeki kayıpları tek tek ele alınmalıdır.

Bunların arkasında ise sürü yönetimi hataları, eksik yapılanlar, ihmal edilenler vardır.

Döl tutma güçlüklerinin arkasındaki sebepler araştırıldığında ise, doğumu takip eden günlerdeki gizli veya görünen hipokalsemi ya da ketosis, kısa dönemdeki besleme hataları, doğuma erken müdahale,  kızgınlık takibindeki aksaklıklar olduğu ortaya konulabilir.

Sürü kolerasyonunu yılda bir kez önümüze koyar ve sapmaları incelersek hatalı noktaları bulabilir ve çareler araştırmaya başlayabiliriz.  Bu konunun incelenmesi bize hata yapılan noktaları işaret edecektir.

    15.02.2016

Size Tanıdık Geliyor mu ?

İneklerin dört gizli derdi vardır.  Sahiplerine sorulduğunda çoğunlukla bu hastalıkların veya bu sorunların ineklerinde olmadığını söylerler.  Çünkü, adı üstünde, gizli dertlerdir.  Bunları sayarsak; gizli hipokalsemi, gizli asidoz, gizli ketosis ve gizli mastitis’dir.

İneklerin sahibine aynı soruyu başka türlü sorarsak yanıtları değişir.  Topallık, kısır inek ve kör meme gibi sorunlarınız oluyor mu? şeklinde sorduğumuzda “evet” deme ihtimalleri yüksektir.  Süt sığırcılığı işletmeleri sahiplerine, yöneticilerine veya kâhyalarına aşağıdaki problemler, hastalıklar size tanıdık geliyor mu? şeklinde bir soru yönelterek gizli dertlerin varlığını ortaya çıkarabilir, böylece önlem alınmasını sağlayabiliriz.

İşletmenizde meme körelmesi, doğumu takiben ineklerin hızla zayıflaması, topallık, tırnak çürüğü, süt veriminde azalma, sütün pik seviyesine bir türlü ulaşamaması,  pik seviyesinde kalamama, döl tutma güçlükleri gibi sorunlar size tanıdık geliyor mu?

Aslında, bunlar birer hastalık değil, birer sonuçtur.  Çoğunlukla sürüden zorunlu çıkarma sebebi olan kısır inek, kör meme ve topallık ineklerin kasaba gitmesine sebep olan durumlardır.  Tümünün arkasında sürü yönetimi ilkelerine tam uymama, besleme hataları, özellikle kuru dönemde yanlış besleme gibi başka problemler vardır.  Fakat biz her zaman sonucu görür,  oraya kadar gelen yolu görmeyiz.

Her bir gizli derdin arkasındaki sorunları bilir, açığa çıkarır ve önlemlerini alırsak inek ve döl kaybı yaşamayız.

Doğum öncesi, ineklerin kuru dönemlerinde, sağımı yapılan ineklerle uğraşmaktan, diğerlerine bakma konusunda ihmallerimiz olur.  Halbuki kuru dönemdeki inekler kısa süre sonra bize yavru verecek, ardından da bolca süt vermeye başlayacaklardır.  İhmal edilir, konforsuz barınaklarda tutulur, bir de ek olarak yanlış beslenirlerse gizli hipokalsemi ve ketosis doğumu takiben ilk önce başlarına gelebilecek dertlerdir.

Yemleme hataları gizli asidoz ve klinik asidozu davet eder.  Sağım öncesi memelerin doğru hazırlanmaması, sağım esnasındaki hatalar, sağım makinelerinin yanlış kullanılması, “Kuru ve Temiz” ilkesine çiftliğin her yerinde uyulmaması gizli mastitisin ve klinik mastitisin sebebidir.

Bilinen, görülen hastalıklarla mücadele daha kolaydır.  Sürekli ineklerin için için çektikleri gizli dertler birgün ineğin kaybı ile sonuçlanır.  Diğer yandan buzağı sayımıza bakar ve inek sayımızla örtüşmeyecek sayıda olduklarını görürüz.  Bu da “döl kaybı” demektir.

Sonuç olarak süt sığırcılığı işletmelerini birer dedektif gibi inceleyerek, eğer varsa, gizli dertleri ortaya çıkarmak, sonra da bunlara sebep olan asıl konulara eğilerek, önlemler almak gerekir.

15.02.2016

                                        Süt Sığırcılığında Kriz Fonu

Süt sığırcılığı sektörü her beş yılda bir büyük krizlerle karşılaşıyor.  Demek ki; bile bile lades! Olan bitenden ders alınsa tarih bu kadar sıklıkla “tekerrür” etmezdi.

Yine de, madem bu konu sıklıkla gündeme geliyor, bazı çareler üretilmesi, üzerinde düşünülmesi gerekir.

ABD’de bu çarelerin yer aldığı MILC ile ilgili konuyu bir yazımda ele almıştım.  Avrupa’da ise kriz dönemlerinde süt sığırcılığı yapanlar kendilerine çare olabilecek çözümleri üretmeye çabalıyorlar.

Hiçbir kimse veya kuruluş “sütte kriz olmayacak” tarzında bir garanti vermiyor.   Dünya’da tek başımıza değiliz.  Her gelişme bizi de etkiliyor.

Bugünlerde yine bir krizle karşı karşıyayız.  Çeşitli çözüm önerileri gündeme geliyor.  Fazla sütün süttozu haline getirilmesi, Afrika ülkelerine,  özellikle açlık çeken ülkelere süt tozu olarak veya başka şekillerde,  örneğin mamul olarak gönderilmesi, böylece süt fazlasının piyasadan çekilmesi öneriliyor.  Diğer önerilerden biri de okul öncesi çağdaki çocuklara ücretsiz süt dağıtılması.   Yani; İzmir?de yapılan uygulamanın yaygınlaştırılması önerilmektedir.

İlk düşünülmesi gereken buraya nasıl geldiğimizdir.  Bunu bizim sürekli üzerinde durduğumuz “Koruyucu Hekimlik” uygulamalarına benzetiyorum.   Hastalığın ortaya çıkmasını önlemek her zaman en iyisidir.

Yukarıda sayılan önlemler üzerinde tartışılıp, kararlar alınana ve yürürlüğe konulana kadar zaten iş işten geçiyor.  Zarar ateşten gömlektir.  Dayanamayan çiftçiler ya ineğini kestirir, ya da ineğin yeminden, desteklerinden, aşılarından tasarruf etmeye kalkar.  Her iki yöntemin de sonuçları acı olur.  Krizler birbirini izleyerek sürer gider.

Yurtdışındaki sistemlere baktığımızda ABD’nin uyguladığı Milk Income Lost Contract ( MILC= Süt Gelir Kaybı Sözleşmesi) gayet iyi bir sistem olarak benimsenebilir.

Avrupa’da sütçü sığır işletmeleri sütü doğrudan mayalayarak, ek bir masraf yapmadan, pastörizasyon için enerji sarf etmeden peynir yapıp, satabiliyorlar.  Bu yöntem ne yazık ki; tüberküloz ve bruselloz hastalıkları yüzünden ülkemizde uygulanabilecek bir yöntem değildir.  Diğer yandan bu hastalıkların varlığı sebebiyle  yasal olarak da mümkün görülmemektedir.  Peynir yapmak mümkün olsa bile, bir ürünü üretmek kadar, pazarlamak da gerekir.  Bu peynirler nerede, nasıl satılır? Satmak, pazarlamak ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Avrupalı üreticinin kendisi için ürettiği çare,  bizim için çare değildir.

Sürü sahipleri çare olarak, kriz dönemlerinde kullanmak üzere kendilerine, bir “Kriz Fonu” oluşturabilirler. Teorik olarak doğru gibi görülse de pratikte, olabilecek bir şey değildir. Kişisel olarak böyle bir yöntemin benimseneceğini sanmıyorum.  Geriye bu “Kriz Fonu” nun kurumsal olarak oluşturulması yöntemi kalıyor. Birlikler, belki kooperatifler veya Tarım Bakanlığı bu konuda fon oluşturma yoluna gidebilirler.  Tabii süt destekleme fonu veya benim kısaca söylediğim gibi “Kriz Fonu” bir yönetmeliğe dayanmalı, fonda biriken paranın harcanması koşulları listelenmelidir.  Kriz ne yazık ki oluyor.  Ya olmazsa!  O zaman fondaki para süt tanıtımında kullanılabilir.  Ama; gelirleri listelenmiş, kullanımı belirlenmiş, başka amaçla kullanımı engellenmiş, süt üreticisinin yararına oluşturulan bir fon kurulması düşünülse fena olmaz.  Üreticinin yaşamını sürdürmesi, işletmesinin devamlılığını sağlaması, süt hayvancılığının geleceğinin garantisi için böyle bir fon üzerinde görüş alışverişine, zaman geçirilmeden,  başlanmalıdır.

                                                                                                                                 25.01.2016

Süt Sığırcılığı İşletmelerinin Karnesi

Bir karne alındığında sonraki dönemde sonra hangi derslere daha çok ağırlık vermek gerektiği ortaya çıkar.  Karne geçmişi görme, geleceği planlama olanağı sağlar.

Eğer süt sığırcılığı işletmeleri de geçmiş günlerde yaptıklarını görmek ve gelecekte hangi dersleri daha çok çalışmaları gerektiğini anlamak istiyorlarsa kendilerine “karne” verebilirler.

Tabii karnedeki notlar için iyi bir kayıt sisteminin gerektiğini herkes bilir.

Kayıt sistemi, büyük veya küçük, her işletme için gereklidir.

Karne hangi “dersler” üzerinden verilmelidir?

Dört dersten kendimize karne verir ve zayıf notlarımızı saptayarak sınıfta kaldığımız dersleri belirlersek işletmemizi daha iyi yerlere taşıyabilir, kârlı hayvancılık yapabilir veya arzu edersek çiftliğimizi büyütebiliriz.

Eğer karnemizi görmezsek ve “kırık notlarımızı” fark etmezsek çiftlik zarar eder ve süreç engellenemez.  O takdirde çiftliği büyütmek, hayvan sayısını arttırmak “zararı büyütmek” anlamına gelir.

Yılda bir veya 2 kez karnemizi görmek için “mecburi sürüden çıkarma”  sayılarımıza bakmamız şarttır.

Mecburi sürüden çıkarma artık çaresiz kalınmış ve kesime gönderilmiş inek sayısıdır.  Gönüllü sürüden çıkarma yapıyorsak, bu karnemizin konusu değildir.

Bir süt sığırı işletmesinde genellikle üç sebepten dolayı inekler kasaplık olurlar.

1-    Döl tutmama ( kısır inek)

2-    Memeleri körelmiş inek

3-    Topal kalmış inek

Bu sayıları belli dönemlerde kontrol edersek ve mecburi sürüden çıkarmaları sebepleriyle birlikte gözden geçirirsek karne ortaya çıkar.  Örneğin; bir çiftlikte 10 inek kesime gönderilmiş ise, bunun 8 adedi kısır kalma, 1 adedi meme körelmesi, 1 adedi ise topallık nedeniyle kesime gönderilmek zorunda kalınmışsa, bir sonraki dönemde daha çok çalışılması gereken ders bellidir. Buradan çıkan sonuç;  çiftlikte döl tutma sorunları diğer sorunlardan daha fazla görülmektedir.  Topallık ve meme körelmesi konularında da aynı şekilde örnekleme yapılabilir.

İneklerin kısır kalması, giderilememiş şekilde topal kalmaları ve meme körelmesi hastalık değil, sonuçtur.

Hemen arkasındaki gerçek nedenler araştırılmalı, bu kötü sonuçlara nasıl gelindiği irdelenmeli, düzeltme yoluna gidilmelidir.  Bu karne çıkmadığı sürece sorunlar daha büyük boyutlara taşınacaktır.

Hâlbuki karne ortaya çıkmış ve biz iyice incelemiş isek, gelecek dönemde düzeltmemiz gereken ?kırık notlarımız? ortaya konulmuş olur, hemen o konulara daha  fazla ağırlık verir ve zarardan en kısa sürede dönmeyi başarırız.

Karnedeki son konu ise; kaybedilen buzağıların sayısıdır.  Buzağı kayıplarının hiç olmaması arzu edilir.  Ama; bir üst sınır belirlenecekse, bu rakam %1’den büyük olmamalıdır.

Buzağı kayıplarının nedenleri, eğer kayıt tutulmuş ise, ortaya konulabilir.  Doğum esnasındaki kayıplar, doğumu takip eden süre içindeki kayıplar, daha sonra ishal ve öksürükten (zatürre, pneumoni) dolayı olan kayıplar.

Belirtilen dört ana sebebin hangisi daha fazla canımızı acıtmaktadır ? Bunları saptayabilirsek ve doğru yönde düzeltici önlemler alırsak bir sonraki döneme “notlarımızı düzelterek” girer ve sınıfı geçeriz.

Özet olarak; kayıt tutma, karnenin ortaya çıkması, derhal düzeltme ve önleme yönünde yapılması gerekenlerin yürürlüğe konması zararı önler, kazancı arttırır.

Karne bir ölçme-değerlendirme metodu olup, ölçmediğimiz bir şeyi tabii ki değerlendiremez ve önlem alma konusunda gereğini yapamayız.

    15.01.2016

Somatik Hücre

Süt sığırcılığında yaşanan sorunlardan biri de mastitis yani, meme yangısıdır.İki çeşit meme yangısı söz konusudur.  Klinik (görünen) ve subklinik (gizli).

Klinik meme yangısı çevresel mikropların memeye meme başından girmesi suretiyle ortaya çıkar.  Çevresel mikroorganizmalar gübre içerisinde, altlıklarda, yatak yerlerinde yaşayan mikroorganizmalardır.

Gizli mastitise sebep olan mikroorganizmalar ise çoğunlukla meme derisine yuvalanmış olanlardır.  Sağım esnasında meme başındaki delikten meme içerisine giren bu mikroplar bulaşıcı (kontagiyöz) mastitis etkenleridir.  Sağım esnasında memeden memeye ve hayvandan hayvana bulaştırılırlar.

Klinik mastitis görünen bir problemdir.  Meme şişer, ağrır, kızarır ve sıcaktır.  Süt bozulmuş, pıhtılı, irinli, kanlı bir şekil almıştır.  Aniden oluşur.  Gerekli tedavi zamanında yapılırsa sonuç alınır.  Süt zaman içerisinde eski haline döner.

Gizli mastitis ise görünmeyen düşmandır.  Memeye girmiş olan mikroplar süt yapan hücreleri sürekli köreltirler.  Ancak; süt dış görünüş bakımından normaldir.  İrin, kan, sarı su, pıhtı görülmez.  Bu sütleri süt tankına döker, kullanır, satar veya içeriz.

Gizli mastitiste meme dokusu bir savaş alanıdır.  Mikrobu yenmeye çalışan vücudun savunma hücreleri, çoğunlukla akyuvarlar ( Leucocytler)  bu savaşta ölürler.  Ölen akyuvarlar sütün içine düşerler.  Mücadele ne kadar büyükse, o kadar çok akyuvar ölür ve sütün içine düşer.  Eğer çiğ sütte bu savunma hücrelerini sayarsak memedeki mikrobun ne kadar kuvvetli, savaşın ise ne kadar şiddetli olduğunu anlarız.  Bu sayım gizli mastitisi “görünen” hale getirir.

Ölerek sütün içine düşen vücudun savunma askerlerine yani akyuvarlara “Somatik Hücre” adını veriyoruz.   Somatik hücreleri sayarsak mücadelenin büyüklüğünü ve kuruyan süt yapıcı hücrelerin ne kadar çok olduğunu anlayabiliriz.  Süt yapan meme hücrelerinin kuruması “süt kaybı” anlamına gelir.  Örnek verecek olursak; 500.000 somatik hücre sayımı %6, 1 milyon somatik hücre sayımı %18, 1 milyonun üzerindeki somatik hücre sayımı ise %25’ten daha fazla süt kaybına sebep olur.

Miktar ile ifade edersek, 30 litre süt verecek olan bir inekte gizli mastitis varsa, 1 milyon somatik hücre sayılmışsa, 24.6 litre süt alırız.  Bu 5.4 litrelik kayıp her gün ve gizli mastitisli her inek için söz konusu olduğundan ekonomik kayıp çok büyük boyutlara ulaşır.  Giderek memedeki süt yapan hücrelerin kurumasıyla meme lobu küçülür, çekilir, süt vermez.  Süt sığırcılığıyla uğraşanların deyimiyle “meme kurur”

Gizli mastitisin inek yanında yapılabilecek en kolay teşhis yöntemi CMT  (Kaliforniya Mastitis Testi) dir.  Sayıyı tam olarak söyleyemesek bile, gizli mastitis olduğunu, hangi inekte ne şiddette olduğunu anlayabiliriz.  Gizli mastitisli inek işletmede bulaşma kaynağıdır.  Gizli olması bakımından da en büyük tehlikedir.

Gizli mastitisin süt üreticilerine zararı olduğu gibi, süt kalitesini bozan bir etkisi de söz konusudur.  Böyle sütler daha sonra uygulanan işlemlerle kaliteli hale getirilemezler.

Meme içinde yaşayıp, sürekli kötü yönde çalışan mikroorganizmalar sütü gıda olarak kullanırlar.  Sütü içerler ve atıklarını da sütün içine bırakırlar.  Sütü gıda olarak kullandıkları için sütte protein, laktoz, yağ, yağsız kuru madde, kazein, potasyum, kalsiyum azalmasına sebep olurlar.  Sütün toplam miktarının azalmasının yanı sıra içeriğinde de azalma olduğundan böyle sütlerden daha az mamül elde edilir.

Mikroorganizmalar gözle görülmeyecek kadar küçük olmalarına rağmen, çok miktarda, milyonlarca oldukları için zararları da belirgindir.  Onca mikrop artıklarını süte bıraktığında süt içerisinde biriken plasmin ve lipase enzimleri hem sütün hem de mamüllerin çabuk bozulmasına, acılaşmasına, jelleşmesine, kötü kokulu olmasına yol açar.

Mastitis ve gizli mastitis üreticilere çok zarar veren sorunlardır.  Gizli mastitis ise tam anlamıyla “süt hırsızı” dır.  Her gün ve hiç durmadan süt çalar ama biz farkında olmayız.  Farkında olabilmemiz için ya CMT testi yapmamız, ya da somatik hücre sayımı yaptırmamız gerekir.  Düşmanımızı bilirsek mücadelemizi ona göre sürdürebiliriz.

Sütte somatik hücre sayısının azalması gizli mastitisin önlenmesiyle mümkündür.  Gizli mastitisi önlemek için en başta yapılması gereken sağımcıların eğitimidir.   Somatik hücre sayımı 200.000 den yüksek çıkan tank sütlerinde gizli mastitisli ineklerin sütleri vardır.  O zaman dönüp tek tek inekleri incelemek ve somatik hücre sayısının artmasına sebep olan inek veya inekleri bulmamız gerekir.

Mücadelede en etkili yöntem “Kuru ve Temiz” ilkesidir.  Ön daldırma, son daldırma yapmak, memeleri yıkamadan (susuz) sağmak, yılda 2 kez mastitis etkenlerine karşı aşı uygulamak en başta sayılabilecek önlemlerdir.

 27.11.2015

Şimdi buna “sürdürülebilirlik” diyorlar.  İngilizce ?den tercüme sürdürülebilirlik her zaman süt/yem paritesine bağlanan bir terim olarak kullanılıyor.

 Süt/yem paritesi 1/1.5 olduğunda, yani 1 Litre süt parasıyla 1,5 kg yem alınabildiğinde “sürdürülebilirlik”  pozitif oluyor. Paritenin 1/1.5 oranından daha yüksek olması, doğal olarak çok daha iyi.  Bugünlerde geçerli  süt fiyatlarına göre, 1 Litre süt 115 kuruş olduğundan,  kesif yem kg fiyatının 76 kuruş olması gerekir.  Tersinden bakarsak; kesif yemin kg fiyatı 90 kuruş olduğuna göre ise; süt fiyatının litre başına 135 kuruş olması uygundur.  Böyle olmadığı ortada.  Demek ki;  süt sığırcılığında sürdürülebilirlik tamamen süt/yem paritesi üzerinden hesaplanabilecek bir konu değildir.  Zaten, 1/1.5 oranı veya üzerindeki oranlar gerçekleşse, belki sürdürülebilirlik kavramı gündeme bile gelmez. Asıl konu süt /yem paritesinin bozulduğu, yem fiyatlarının çiğ süt fiyatlarına yaklaştığı dönemlerde çokça gündeme geliyor.  İşte,  böyle kriz dönemlerinde ayakta kalmayı beceren süt sığırcılığı işletmeleri gerçek anlamda işlerini doğru yapan işletmeler oluyorlar.

Başarılı olabilmek, süt fiyatları ile yem fiyatlarının birbirine yaklaştığı günlerde bile o kötü günleri atlatabilmek için ayrıntılara dikkat etmek, önlenebilir problemleri önlemek şarttır.  Her işte geçerli  olan şudur; işini layıkıyla yapan kazanır.

Süt sığırcılığında işi layıkıyla yapanlar öncelikle kayıpları önleyenlerdir.  Kayıplar deyince aklımıza süt, buzağı ve döl kayıpları gelmektedir.

İneğinden yüksek verim alan çiftlik sahipleri kötü günlerde bile ayakta kalabilirler.

İneğini doğru besleyenler, kuru madde kavramını bilenler,  kızgınlıkları kaçırmayanlar, çalışanlarını iyi yönetenler, çiftliklerinde tasarruf yapmaya kalkmayıp, verim artışı yönünde hareket edenler, kuru dönemdeki inekleri şişmanlatmayanlar zor günleri atlatabilirler.

İneğin süt verimi yüksekse sütün maliyeti düşer.  Bu herkes tarafından bilinir.  Rakamlarla açıklarsak 30 Litre  süt veren bir Holstein ineğin sütü, 15 Litre süt verene göre %30,  25 Litre süt veren ineğin sütü %27, 20 Litre süt veren ineğin sütü %24,5 oranında daha ucuza mal olur.

Kuru madde yönünden doğru yemleme yapmıyorsak ineğimiz “aç” kalır.  Doğal olarak verdiğimiz toplam yemin enerji, protein,  vitaminler ve mineraller açısından yeterli olması gerekir.

Ancak; her şeyden önce “Kuru Madde” olarak yemin yeterli olmasını isteriz.  Örneğin; yüksek verimli, 600 kg canlı ağırlığında bir ineğin, laktasyonun ilk 100 gün içinde canlı ağırlığına oranla en az %4 kuru madde tüketmesi şarttır.  Kuru maddesini bilmediğimiz, ölçmediğimiz bir yem karışımı ile doğru besleme yapamayız.

Eğer toplam yem karışımı %40 K.M içeriyorsa,  gerekli olan 24 kg Kuru Maddeyi 60 kg. yemden, %45 K.M içerirse 52,8 kg, %50 K.M içerirse 48 kg, %55 K.M içerirse 43.44 kg yemden sağlayabiliriz. K.M %60 olsa yem olarak 39,84 kg, %65 olsa, yem olarak 36,72 kg yeterli olacaktır.

En az ile en çok arasındaki rakam 23.280 kg dır.  Verdiğimiz yemin kuru maddesini bilmiyorsak yanılgımız çok büyük olur.

Buzağı ve döl kayıplarını önlemek işletmeyi ayakta tutmanın başlıca yoludur.  Yem ve süt üzerinden olaya bakarsak; bugünlerdeki fiyatlarla yeni doğmuş bir  buzağı parası karşılığında borsa fiyatları üzerinden 1.538 kg kuru yonca, 2.500 kg saman, 3.570 kg mısır silajı, 2.040 kg %21 proteinli süt yemi, 1.530 kg arpa, 1.351 kg mısır alınabilir.

 1buzağı kaybı en az 1 ton süt kaybı demektir.  Bu rakam aslında 1 ton sütten çok daha fazladır.  1 ton süt 20 litre süt veren ineğin 50 günlük, 25 litre süt veren ineğin 40 günlük, 30 litre süt veren ineğin 33 günlük, 35 litre süt veren ineğin 28 günlük, 40 litre süte veren ineğin 25 günlük sütüdür.

Buzağıları doğum esnasındaki problemlerden, doğumdan hemen sonra septisemi, enterotoksemi ve ishalden, genellikle sütten kesme döneminin stresi ile zatürreden (öksürük, solunum yolu enfeksiyonları) kaybediyoruz.

Ek olarak döl tutmama, yavru atma gibi problemleri de göz önüne alırsak büyük kayıplarla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.

İnekler bize değil, buzağılara süt verirler.  Biz ineği eksik bile beslesek, ilk etapta inek yavrusuna verebileceği enerji, protein, vitamin ve mineralleri eksiksiz olarak sütüne geçirir.  Ama besleme yetersiz ise bir süre sonra zayıflar.  Önce süt verimi düşmese bile, daha sonra süt verimi ile birlikte döl verimi de düşer.  İnek döl tutmaz.

Görüldüğü gibi her şey süt/yem  paritesine bağlı değildir.  İlk bakışta öyle görünse bile kârlılık veya zor günlere direnebilmek  için kayıpları önlemek ve yukarıda sözü edilen ayrıntılara dikkat etmek başlıca koşullardır.

27.10.2015

 SÜT SIĞIRCILIĞINDA 4 ÖNEMLİ RAKAM

Süt sığırcılığının en önemli girdilerinin yem, işçilik ve enerji maliyetleri olduğunu biliyoruz.  Bazı dönemlerde süt fiyatları düşüyor, kriz yaşanıyor.  Böyle günleri atlatan çiftlikler aslında ayrıntılara dikkat eden, kayıpları en düşük seviyede olan çiftliklerdir.  Kayıpları  önleyemeyen çiftlikler ise, özellikle kriz yaşanan dönemlere dayanamıyorlar.

Genel muhasebe esaslarına göre; gider kalemleri ve gelir kalemleri, başka bir deyişle girdi maliyetleri ve çıktılar hesap edilir.  Aradaki fark kar ve zararı ortaya koyar.  Çiftliklerde ise daha ayrıntılı bir bakış açısı ile bakılması gerekmektedir.  Zarar kapıları kapatılırsa kârlılık ortaya çıkar.  Ya da delikler tıkanmadan kovayı doldurmak mümkün olmaz.  Kovadaki büyük deliklerden biri buzağı kayıplarıdır.   Besi danası olacak erkek buzağıları, geleceğin inekleri olacak dişi buzağıları kaybettiğimiz,  ne yazık ki,  her halimizden bellidir.  Bunca hayvan varlığımıza rağmen sıklıkla düve ithalatı, dana ithalatı yapmaya gerek duyuyoruz.  Çiftlikler kendi kapasitelerini aşarak başka çiftliklere düve satabilmelidirler.  Bunu becerebilen çiftlik sayısı çok azdır.  Ayrıca; bir buzağı kaybı, gelecek günleri bile hesap etmeksizin, o gün itibariyle 2 ton veya daha fazla süt kaybına karşılık gelmektedir.

İşte, zarar kapısı veya kâr kapısı!

Süt sığırcılığı çiftlikleri 4 rakamı mutlaka iyi takip etmelidirler.  Bu rakamlar küçüldükçe kovadaki delikler kapanır.  Rakamlar büyüdükçe kovadaki delikler büyüyerek, genişleyerek kovayı su tutmaz hale getirirler.  O zaman ne kadar çaba gösterirsek gösterelim kovayı dolduramaz, çiftliği kâr eder bir hale getiremeyiz.

Ben bu rakamlara “eyvah” rakamları adını veriyorum.  120, 405, 180,  200 bin

Tabii bunların arkasında iyi bir kayıt sistemi olmalıdır.  Kayıt yoksa nereye doğru kürek çektiğimizi bilemeyiz.Çiftlik nereye gidiyor? Hangi dersin notu kırık? Bunları bilmek kayıt tutmakla mümkündür.

120 gün; doğumu takip eden gebelik sağlanacak en son gündür.  Daha fazla gün geçmiş halen gebelik sağlanamamışsa, eyvah(!)

405 gün; buzağılama aralığıdır.  İki buzağı arası en fazla 13,5 ay  yani  405 gün olmalıdır.  İşte ikinci “eyvah” rakamı.

180 gün; çiftlikte sağımda geçen gün sayısı ortalamasıdır.  Bu rakam normalde 160-170 gün arasında olmalıdır.  180 gün üst sınırdır.  Fazlası çiftliğin döl kaybettiğini ve yemleme masrafının çok yükseldiğini gösterir.  Başka bir şekilde söylersek bu rakamın üstündeki rakamlar çiftliğin sütü pahalıya mal ettiğini ve eksik yavru aldığını ifade eder.  Bir “eyvah” daha.

200.000; çiftliğin tank sütündeki somatik hücre sayısının üst sınırıdır.  Bunu aşan rakamlar gizli mastitisi işaret eder. Çiftlikte bir “süt hırsızı”nın sürekli çalıştığını gösterir.  Zaten böyle sürerse memelerin körelmesi de söz konusu olacaktır.

Bu rakamlar saptandığında derhal arkasındaki sebepler araştırılmalıdır.  Rakamlar tamamen sonuçtur.  Arkalarında başka sebepler vardır.  Araştırılıp ortaya çıkarılmazlarsa süt ve buzağı hırsızlarını sürüden atmak mümkün olmaz.

Sütünü ve buzağısını kaybeden çiftlikler, özellikle sallantılı günlerde,  dayanma güçlerini çabucak kaybederler.

Süt sığırcılığının amacı süt üretmek, aracı ise yavru elde etmektir. Çünkü, yavru olmayınca süt de olmaz. Süt sığırcılığının karlı olabilmesinin temel koşulları yılda bir sağlıklı yavru elde etmek ve 305 gün sürdürülebilir miktarda süt üretmektir. Bu koşulların sağlanabilmesi hiç kuşkusuz en başta Sürü Yönetimi İlkelerine sıkı sıkıya uyulmasına bağlıdır.

Almanya’nın Münih Veteriner Fakültesinde Araştırma Görevlisi olarak çalışırken hocam Prof.Dr.W.Leidl’ın söylediği şu sözü hiç unutmam. Leidl bana ” Bir süt sığırı işletmesine girdiğinde önce sürü yönetimine bakacaksın. Eğer bu konuda bir eksiklik varsa o işletmede süt ve döl verimi düşer, mastitis ve buzağı ölümleri artar” demişti. Nitekim yıllar sonra büyük bir süt sığırcılığı işletmesine döl verimi düşüklüğünün ve buzağı ölümlerinin nedenlerini araştırmak için çağrıldığımda hocamın bu sözünün ne kadar da doğru olduğunu anladım. Büyük paralar harcanarak oluşturulan bu işletmeyi gezmeye başladığımda sürü yönetiminin son derece kötü olduğunu saptamıştım. En başta, işletmede buzağılarla ineklerin bir arada tutulduğunu, kaba yemlerin bozuk hatta küflü olduğunu, ineklerin açık gezme padogunun ve doğum locasının bulunmadığını görmüş ve normalin çok üstünde seyreden buzağı kayıpları ile çok düşük döl verimi oranlarının bunlardan kaynaklandığını anlamıştım. Beni en çok hayrete düşüren şey ise bakıcıların en hayati konularda bile bilgisiz olması idi. Neticede, tüm bu sorunların sürü yönetiminin kötü olmasından kaynaklandığı sonucunu çıkarmıştım.

Bu deneyimim sonrası gerek Yurt içinde gerekse Yurt dışında edindiğim izlenimler sürü yönetimi konusunda bende bir birikim oluşturdu. Örneğin 2000 yılında Amerikanın Süt Ülkesi olarak da tanımlanan Wisconsin Eyaletinde ziyaret ettiğim Expo 2000 Hayvancılık Fuarı, Wisconsin Üniversitesi Ziraat Fakültesinde katıldığım “Sütçü Sığırlarda Sürü Yönetimi Kursu ” ve bu arada gezdiğim onlarca süt sığırı işletmesinde edindiğim bilgiler bu birikimimi daha da geliştirdi. Sonuçta, Bereket Hayvancılık TV’de izlediğim değerli meslektaşım Tahir Yavuz’un pratiğe dönük açıklamalarından ve okuduğum son kitabından, yine Tarımalya’dan yayınlanan Sığır Davranışları adlı kitaptan edindiğim bilgilere kendi bilgilerimi de katarak hazırladığım sürü yönetimi konusundaki bir derlemeyi yararlı olacağı umuduyla siz meslektaşlarımın ve hayvan yetiştiricilerinin bilgilerine sunmak istedim.

SÜRÜ YÖNETİMİNİN ESASLARI

Döl verimi düzgün olan sütçü inekler bir yıllık yaşam sürelerinin iki ayı kuruda olmak üzere yaklaşık dokuz ayını gebelikle, iki ayını da doğumdan sonra lohusalıkla geçirirler. Bu arada kuru dönem hariç 305 gün yani yaklaşık on ay süt verirler. Her yıl bir yavru vermeleri istendiğinde ise yeniden gebe kalabilmeleri için sadece bir aylık süreleri kalır. Bu bilgilerin ışığında ineklerin bir yıllık yaşam sürelerini gebelik dönemi, kuru dönem, lohusalık dönemi ve gebe kalacakları dönem olmak üzere dört bölüm altında inceleyebiliriz. Bunlardan gebelik dönemi bir kez oluştuktan sonra fiziki nedenler ve genital enfeksiyonlar olmadığı taktirde büyük bir olasılıkla doğumla sonuçlanır. İşletmenin karlılığı, sürdürülebilir süt ve döl verimi açısından en önemli olan dönemler Kuru Dönem, Lohusalık Dönemi ve Gebe Kalacakları Dönemdir. Eğer bu dönemlerde sürü yönetimi ilkelerine uyulursa hem sürdürülebilir bir döl ve süt verimi hem de sürdürülebilir bir karlılık sağlanmış olur. Kısacası eğer süt sığırı yetiştiricileri sürdürülebilir bir karlılık elde etmek istiyorlarsa saydığım bu üç dönemde ineklerine büyük özen göstermek zorundadırlar.

KURU DÖNEM: Bir inek ya da düvenin doğumuna iki ay kala sütten kesilmesine Kuruya Çıkarma, bu döneme de Kuru Dönem adı verilir. Kuru Dönemi bir tarlanın nadasa bırakılmasına benzetebiliriz. Nasıl ki bir tarla nadasta gelecek ekim dönemi için kendini yenilerse inek de Kuru Dönemde benzer şekilde gelecek doğuma ve ardından da olası bir gebeliğe kendisini hazırlar. Kuru Dönem inek ya da düvenin doğumdan sonraki genel sağlığı, döl ve süt verimi için çok büyük bir öneme sahiptir. Kuru Dönemde inek ya da düveye gösterilecek özenin temelini doğru beslenme oluşturur. İnekler ve düveler doğuma 60 gün kala kendilerine verilen kesif yemin kesilmesi, suyun 1/3 oranında azaltılması ve süt sağımının durdurulması ile Kuru Döneme alınmış olur. Kuru Dönem beslemesinin temelini inek ya da düveyi şişmanlatmadan ya da zayıflatmadan ortalama bir kondisyonda doğuma hazırlamak ve doğum sonrası oluşacak hastalıklara karşı gerekli vitamin, mineral ve iz elementleri yeterince vermek oluşturur. Kuru Dönemde, yaklaşık on ay süren laktasyon boyunca tonlarca litre süt üretip yorulan ve yıpranan meme dokuları doğumdan sonraki yeni laktasyona hazırlık amacıyla onarılır ve yenilenir. Bu işlem Kuru Dönemin ilk 30 gününde gerçekleşir. Kuru Dönemin ilk 30 gününde yenilenen meme dokusu ikinci 30 gününde buzağı sağlığı için çok önemli olan ağız sütünü (kolostrumu) üretmeye başlar. Kuru Dönemde ineğin meme dokusuna verilecek ilaçlarla olası bir mastitis hastalığına karşı önlem alınırken, yapılacak aşılamalar ile yeni doğacak buzağıyı hastalıklara karşı koruyacak olan bağışıklık maddelerinin annede ve yavruda artması sağlanır. Kuru Dönemde aynı zamanda laktasyon süresince tonlarca yemi içinde parçalayan, eriten ve sonra da sindiren işkembe ve diğer mide bölümleri de kendilerini yeni laktasyon dönemine hazırlamak amacıyla dinlendirirler ve onarırlar. Bu arada sindirimi sağlayan faydalı bakterilerin de yeterli sayıya ulaşmaları sağlanmış olur. Ayrıca kuru dönemde işkembe gelecek laktasyon için ineğin ihtiyaç duyduğu kesif yeme uyum sağlar.

Kuru Dönem beslenmesinin esasını ana karnındaki yavrunun gelişmesini sağlamak ve inekleri şişmanlatmadan doğuma hazırlamak oluşturur. Kuru Dönem bakım ve beslenmesinin iyi olması doğum sonu ortaya çıkması olası hastalıklara da engel olur. Bu hastalıklar arasında güç doğum, döl tutmama, sonun atılamaması, ayakta arpalama (topallık), şirden(abomasum)’in yer değiştirmesi, ketozis, süt humması(doğum felci) ve karın şişmesi (asidozis) sayılabilir. Kuru Dönemin ilk 30 gününde ineğe sadece canlı ağırlığının %1′ i kadar büyük partiküllü kaba yem verilmelidir. Kaba yem olarak mısır silajının rasyondaki oranı %50 yi geçmemeli, baklagil kökenli kaba yemlerden kaçınılmalı, doğumdan sonra kaba yem olarak yonca otu verilecekse Kuru Dönemin ikinci yarısında da ineğe yonca otu verilmelidir. Kuru Dönemde rasyona A, D ve E vitaminleri ile selenyum ilave edilmelidir. Bu suretle buzağının yaşama gücü arttırılacağı gibi sonun atılamaması ve mastitis gibi doğum sonu hastalıklarının da önüne geçilmiş olur. Memenin yenilenmesi, yeterli kolostrumun üretilebilmesi, buzağının gürbüz ve sağlıklı olması açısından kurudaki ineklere doğumdan önceki son üç haftada ağırlıklarının %1 i oranında kesif yem verilmelidir. Yüksek kondisyonlu yani aşırı şişman inekler daha az yem tüketir ve doğumdan sonra metabolik hastalıklara daha sık yakalanır. O nedenle kurudaki inekleri normal kondisyonda bulundurmak gerekir. Bunun için de yüksek kondisyonlu yani şişman inekler ayrı bir bölmeye alınarak enerjisi düşük yemlerle beslenmelidir. Rasyonun potasyum düzeyi %1 in üstüne çıkmamalıdır. Yüksek potasyum ve magnezyum oranları kalsiyum emilimini ya da kemiklerden kalsiyum mobilizasyonunu arttırarak doğumdan sonra ineklerde doğum felcinin ortaya çıkmasına neden olur.

DOĞUM VE LOHUSALIK DÖNEMİ: İneklerde dokuz ay on günlük bir gebelik süresi sonunda doğum gerçekleşir. Doğumu yaklaşan inekler ayrı bir bölmeye alınmalı ve altlarına bol altlık serilmelidir. Doğum yeri temiz ve her türlü gürültüden uzak olmalıdır. Doğum, yavru zarlarının yırtılması ve gebelik sıvısının dışarı akması ile başlar. Normal bir doğumda yavrunun ön veya arka ayakları dışarı çıkar. Böyle bir durumda en fazla dört saat beklenmeli ve kesinlikle doğuma müdahale edilmemelidir. Ancak bu sürenin sonunda yetiştirici ineğin arkasını dezenfektan bir sıvı ile iyice yıkadıktan sonra eldiven takarak buzağının ayaklarını çekmek suretiyle doğuma müdahale edebilir. Buna rağmen yavru gelmiyorsa fazla zorlanmamalı derhal bir Veteriner Hekimine müracaat edilmelidir. Normal doğumda yetiştiricinin yapacağı ilk iş doğan buzağının ağzını ve burnunu temizleyip temiz hava almasını kolaylaştırmaktır. Daha sonra kuru bir bez ya da havlu ile buzağı kurulanmalı ve karnının 4-5 cm altından göbek kordonu temiz bir makasla kesilip içine tentürdiyot döküldükten sonra temiz bir iple bağlamalıdır. Buzağıya yapılacak en önemli iş doğumdan sonraki ilk iki saat içinde ağız sütü içirmektir. Eğer buzağı emiyorsa annesini emmeli, emmiyorsa ağız sütü loğusa inekten sağılıp yavruya verilmelidir. Annesini doğum sırasında kaybetmiş buzağılara ya yeni doğum yapmış başka bir ineğin taze ağız sütü verilmeli ya da önceden sağılıp dondurulmuş ağız sütü çözülüp ısısı vücut ısısına getirildikten sonra içirilmelidir. Ağız sütü ilk iki saat içinde en az iki litre ve ilk on iki saat içinde en az altı litre olarak hesaplanmalıdır. Ağız sütü verildikten sonra buzağı 12-24 saat içinde annesinden ayrılmalı ve takip eden 3-4 gün boyunca günde en az iki litre ağız sütü annesinden sağılarak buzağıya verilmelidir. Buzağılar daha sonra kendilerine ayrılmış kulübelerde ağırlıklarının %10’nu miktarındaki anne sütü ya da buzağı maması ile beslenmeli ve ikinci haftadan itibaren özellikle mide sisteminin gelişmesi için yavaş yavaş buzağı başlangıç yemine ve kaliteli kuru yoncaya alıştırılmalıdır. Buzağılara birinci haftadan sonraki on iki hafta boyunca 1.5-2.0 kilogram buzağı başlangıç yemi, üç aylık oluncaya kadar ise 600-700 gram buzağı büyütme yemi yedirilmelidir. Buzağıya yapılacak diğer önemli bir iş de doğduktan kısa bir süre sonra septisemi serumunun verilmesidir. Her ne kadar buzağı annesine kuru dönemde yapılan aşılardaki bağışıklık maddelerini göbek kordonundan ve doğumdan sonra ağız sütünden alırsa da doğar doğmaz çevredeki mikroplara karı dayanıksız olduğundan septisemi sonucu ishal olup ölebilir. Bir süt sığırcılığı işletmesi için buzağı en az süt kadar önemlidir. Yetiştiriciler sütten değil sadece buzağıdan kar ettiklerini söylerler. Onun için buzağı sağlığına özen gösterip doğduktan sonra ölmelerine izin verilmemelidir.

İneğe lohusalık döneminde çok büyük bir özen gösterilmelidir. Çünkü doğum sırasında büyük bir hormonal baskı altıda kalan ineğin bağışıklık sistemi ve metabolizması çökmüştür. Ayrıca doğum sonucu açılan genital kanal yoluyla mikropların rahime girişi kolaylaşır. Hele doğumdan hemen sonra başlayan yüksek süt verimi ineğin büyük oranda enerji sarf etmesine neden olur. Öte yandan, kuru dönem beslemesi iyi yapılamayan ineklerde çok sayıda hastalık ortaya çıkar. Tüm bu nedenlerden dolayı loğusa inekler enerjisi yüksek kaliteli kaba yemler ve kesif yemlerle beslenmelidir. Ancak bunu yaparken ineğin şişmanlamasına izin verilmemelidir. Şişman ineklerdeki yağlanma hormonal faaliyetlerde azalmaya neden olur. Lohusa inekler dış mikroplara karşı hassas olduklarından ahırda dezenfeksiyona önem verilmeli ve koruyucu aşılamalar bu dönemde yapılmalıdır. Doğum sonu ortaya çıkması olası hastalıklardan biri olan sonun atılamaması ineğin kuru dönem beslenmesinin iyi olmamasından ve başta brusella olmak üzere kimi enfeksiyon hastalıklarından kaynaklanır. Doğum yapan ineğin sonunu ilk sekiz satte atması gerekir. Eğer bu süre içerisinde inek sonunu atmazsa bir Veteriner Hekime başvurulmalıdır. Doğum sonrasında görülen asidoz, ketozis, doğum humması gibi metabolizma hastalıklar rumen hareketlerini ve geviş getirmeyi yavaşlatarak ineğin yemden yararlanmasını azaltır ve doğal olarak süt verimini düşürür. Geviş getirmek inekler için son derece önemli fizyolojik bir faaliyettir. Sağlıklı inekler günün yaklaşık %82’sini yatarak, bu sürenin yaklaşık yarısını da geviş getirerek geçirirler. Ayakta duran ve geviş getirmeyen ineklerde mutlaka bir metabolik hastalık var demektir.. Aynı şekilde laminitis denilen ayak hastalığı ve mastitis denilen meme iltihabı da doğumdan sonra sık rastlanan hastalıklardandır. Özellikle mastitis doğrudan süt verimini ilgilendirdiği için İşletme açısından büyük bir önem taşır. Mastitiste korunma çok önemlidir. Memeler bir kez hastalandıktan sonra tedavileri uzun sürer, pahalıya mal olur ve çoğu kez de tedaviden olumlu sonuç alınmayabilir. Onun için elle ya da makina ile yapılan sağımda temizliğe çok dikkat edilmelidir. Sağımdan önce memeler ıslak havlularla silindikten sonra iyice kurulanmalı ve meme uçları mutlaka ilk daldırma adı verilen antiseptik solusyona batırılmalıdır. Meme başında mikrop girişini engelleyen iki mekanizma vardır. Bunlardan birisi meme başını büzen ve sadece emme ya da sağım sırasında açılan büzücü kas sistemi diğeri de meme ucu deliğini tıkayan keratin tıkaçtır. Emme ya da sağım sırasında ineğin salgıladığı oksitosin hormonu büzücü kasları gevşeterek meme ucu deliğini açar, keratin tıkaç ta bu esnada erir. Sağımdan sonra keratin tıkacın tekrar oluşması yaklaşık yarım saatlik bir süre alır. Bu nedenle ineklerin memesini sağımdan sonra meme ucunu bir zar gibi kaplayarak mikrop girişini engelleyen ikinci bir daldırma sıvısına batırmak gerekir. Bu zar deliği kapayarak yarım saat içinde meme ucundan mikrop girişini engeller. Bir başka önlem olarak da, sağımdan hemen sonra ineklere yem verilmeli, bu suretle ayakta kalıp memelerinin gaita ile bulaşması önlenmelidir. Yetiştiriciler zaman zaman renkli bir cama sütü sağıp akışkan olup olmadığına bakmak suretiyle mastitisi önceden teşhis edebilirler. Eğer süt koyulaşıp akışkanlığını kaybetmiş ya da pıhtılaşmışsa somatik hücre sayısının arttığı anlaşılır ve dolayısıyla mastitisten kuşkulanılır. Ayrıca Kalifornia Mastitis Test denen ve dört bölmeden oluşan bir kabın her bir bölmesine bir loptan sağılıp üzerine özel renkli sıvısı dökülerek gerçekleştirilen bir test sonucunda sütün durumuna bakarak ta mastitis teşhis edilebilir. Burada da sütün akışkanlığının azalması ve pıhtılaşması mastitisi belli eder. Son zamanlarda mastitise karşı geliştirilen aşılardan olumlu sonuçlar alındığı da bildirilmektedir.

Lohusalık hormon faaliyetleri açısından da tam bir dinlenme dönemidir. Doğum sırasında hormonlar yoğun olarak çalıştıklarından dolayı normale dönebilmeleri için belli bir zamana ihtiyaçları vardır. Zaten lohusalık döneminde inekler enerjilerinin büyük bir kısmını süt üretimi için harcadıkları için hormonların salgılanmasında da kimi aksaklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle kızgınlık oluşsa bile dıştan fark edilemeyecek kadar zayıftır. Ayrıca gebelik esnasında hacmi olaganüstü artan rahimin tekrar eski haline dönebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. İşte bu nedenlerden dolayı doğumdan sonraki iki aylık lohusalık dönemi boyunca inek kızgınlık gösterse bile tohumlanmaz.

Lohusalıkta ortaya çıkan sorunların en önemlilerinden birisi de döl tutmama sorunudur. Doğumla birlikte dış etkilere açık hale gelen genital kanala mikropların girişi ve rahimin iltihaplanması kolaylaşır. Rahimi iltihaplı olan inekler başarılı olarak tohumlansalar bile oluşacak embriyo iltihaplı rahime tutunamayacağından gebelik meydana gelmez. Ayrıca lohusalıkta ineğin enerjisinin büyük bir bölümünü artan süt verimi için harcamasından dolayı ortaya çıkan enerji eksikliği de hormonal yapıyı bozarak gebeliği engeller. İki üç kızgınlıkta tohumlanıp gebe kalmayan ineklerde iki gebelik arası süre uzayacağından yılda bir yavru alınamaz ve bunun sonucunda da işletmede karlılık azalır. Ülkemizde bu nedenle her yıl bir yavru değil üç yılda iki yavru ancak alınabilmektedir.

GEBE BIRAKMA DÖNEMİ: İneklerin yaşamında kuru dönem de dahil dokuz aylık gebelik dönemi ve iki aylık lohusalık döneminden sonra yılda bir yavru elde etmek için bir aylık bir süre kalır ki bu döneme Gebe Bırakma Dönemi ya da Servis Periyodu adı verilir. Lohusalık döneminde ineklerde kızgınlık oluşabileceğini ancak yüksek süt verimi nedeniyle gizli kalacağını söylemiştik. Zaten kızgınlık belli olsa bile lohusalık döneminde henüz uterus normale dönmediği için inek tohumlansa da gebe kalmaz. O nedenle, ineği gebe bırakma işlemi lohusalıktan sonraki bir aylık dönemde yani doğumdan sonraki üçünçü ay içerisinde gerçekleştirilmelidir.

Süt sığırcılığı işletmelerinde temel amacın süt üretmek olduğunu ancak bunun yavru varsa mümkün olabileceğini belirtmiştim. İşte süt veriminin aracı olan yavrunun elde edilmesi de tohumlama ya da çiftleşme ile mümkün olabilir. Günümüzde artık neredeyse her işletmede kullanılan sun’i tohumlamanın başarılı olmasının yani ineğin gebe kalmasının tek koşulu kızgınlığın doğru tespiti ve tohumlamanın zamanında yapılmasıdır. İneklerde kızgınlık ya da halk arasında boğasaklık olarak tanımlanan dönem diğer hayvan türlerine göre çok kısa sürer. Yani inek tohumlanmaz ya da tohumlanır da gebe kalmazsa her 21 günde bir boğaya gelir ve boğasaklık süresi ortalama 18 saat devam eder. Gebelik dikkate alındığında inekler kızgınlık yönünden şanssız hayvanlardır. Bir kere normalde kızgınlık süresi kısadır. İşin kötüsü süt verimi arttıkça bu süre daha da kısalır ve 4 saate kadar düşer. İneklerde kızgınlığın tespitindeki diğer önemli bir zorluk da kızgınlığın diğer tüm organ faaliyetlerinin yavaşladığı gece yarısından sabaha kadar olan zaman diliminde gerçekleşmesidir. Bu durum gözlem suretiyle yapılacak kızgınlık tespitini zorlaştırır. Tüm bu sakıncalara rağmen ineklerin serbest dolaşımlı ahırlarda bakılmaya başlanması ile kızgınlık tespiti bir hayli kolaylaşmıştır. Bağlamalı sistemde inekler kızgınlığın en önemli belirtisi olan atlama refleksini gösteremezler. Oysa serbest dolaşımlı sistemde biri birinin üzerine kolaylıkla atlayarak kızgın olduklarını belli ederler. İneklerde kızgınlığın en önemli belirtisi kızgın ineklerin biri birinin üzerine atlamasıdır. Burada atlayan inek şüpheli üstüne atlandığında kaçmayarak atlamaya izin veren inek ise kesin kızgın sayılır. Bu eylemden yola çıkarak kızgınlık tespit yöntemleri geliştirilmiştir. Özellikle A.B.D’de sıkça başvurulan yönteme göre kayıtlara bakılarak kızgınlığının yaklaşmakta olduğu saptanan ineklerin kuyruk sokumunun üzerine yani sağrı bölgesine özel boyalar sürülür. Sabah boyalı inekler incelediğinde boyası silinmiş olanlar kızgın kabul edilir. Boyanın silinmesi başka bir ineğin atladığı ve kızgın ineğin de kaçmadığı anlamını taşır. Böyle inekler hemen sürüden ayrılıp tohumlaması yapılmak üzere Veteriner Hekimine baş vurulur. Bu yöntemin dışında ineğin vulvasının şişkin ve kızarık olması, vulva dudakları arasından halk arasında çara adı verilen berrak, temiz, ipliksi bir akıntının gelmesi, ineğin böğürmesi, sütünü ve yemini azaltması, sinirli olması, daha az geviş getirmesi, sürekli ayakta durması, başka inekleri yalaması gibi belirtiler de kızgınlığın tesbiti adına gözlem yoluyla ortaya konabilecek hususlardır. İneklerin kızgınlığını tespit edecek olanlar hayvan sahipleri ve bakıcılardır. O nedenle hayvan sahipleri ve bakıcıların bu konuda yeterli bilgi ve deneyime sahip olmaları gerekir. Bu konuda özellikle hayvanlara bakan kadınlara büyük görev düşmektedir. Onun için kadınlar başta olmak üzere hayvan sahiplerinin ve bakıcıların mutlaka kızgınlığın tespiti konusunda eğitilmeleri gerekir.

SPERMA SEÇİMİ: Tohumlamada kullanılacak boğa spermaları çokluk yetiştiricinin talebi üzerine Veteriner Hekimi tarafından seçilmektedir. Burada rol oynayan temel unsur spermanın fiyatıdır. Yetiştirici ineğim gebe kalsın da sperma kalitesi ne olursa olsun diye düşünmektedir. Oysa fiyat bu konuda en son dikkate alınacak hususlardan birisidir. Örneğin 305 gün sağılan ve günde ortalama 30 litre süt veren bir ineğin 5 günlük yani 150 litrelik sütünün fiyatı olan 150 lira ile kaliteli bir boğanın sperması rahatlıkla satın alınabilir. Geriye daha sütün değerlendirileceği 300 laktasyon günü kalır. Spermanın seçimi bir süt sığırı işletmesi için çok büyük bir önem taşır. Hiç kuşkusuz yavru dolayısıyla süt verimi de önemlidir ama sürünün arzu edilmeyen özelliklerinin ayıklanması ya da arzu edilen özelliklerin sürüye dahil edilmesi adına uygun spermanın seçimine de gereken önceliğin verilmesi gerekir. Örneğin güç doğum oranı, meme ve meme uçlarının yapısı, ayak ve tırnak yapısı, sağrının düz olması, meme aynasının genişliği, süt yağı oranı gibi boğanın pedigrisinde yer alan 17 karakterden, yetiştirmenin yönü dikkate alınarak tercih edilen özellikleri taşıyan spermalar seçilmelidir. Yetiştirici sperma seçerken mutlaka Veteriner Hekimine danışmalı ve ondan sonra karar vermelidir. Yoksa sadece spermaya ödeyeceği parayı düşünürse sürüsünde genetik bir ilerleme ve üstün süt verim sağlayamaz.

BARINAK: Süt sığırcılığında barınak olarak son 30-40 yıl öncesine kadar hep kapalı ahırlar kullanılmakta idi. Özellikle küçük aile işletmelerinde mevcut olan 10-15 inek, buzağı ve danaları ile birlikte dam denilen izbe, karanlık, küçük pencereleri bile kışın naylonla kapatılmış yerlere konulurlar ve orada beslenirlerdi. Yoğun metan ve amonyak gazı soluyan inekler, danalar ve buzağılar her türlü hastalığa o arada da en çok üst solunum yolları enfeksiyonlarına yakalanırlardı. Günümüzde bu tür ahırlar halen kullanılmakta ise de sayıları bir hayli azalmıştır. Bugün hayvancılık açık ve yarı açık barınaklarda yapılmaktadır. Genellikle besi sığırcılığı açık barınaklarda, süt sığırcılığı da yarı açık barınaklarda icra edilmektedir. Yetiştiricilerimizde hayvan üşür diye yanlış bir inanış vardır. Oysa yabani hayvanlara bakıldığında en ağır kış koşullarında bile üşümedikleri görülür. Çünkü üzerilerinde kalın bir deri, bu derinin altında onları soğuktan koruyan yağ tabakası, üstünde de tüyler vardır. Asıl tehlike hayvanın hava cereyanında kalmasıdır.

Sığır besiciliğinin açık barınaklarda yapıldığını söylemiştik. Bu barınaklar etrafı hayvanın sağrı yüksekliği hizasındaki demir direklerle çevrilmiş ve birkaç bölmeden oluşan padoglardır. Bu barınakların üstü ve yanları tamamen açık olup sadece yemliklerinin üzerinde yağmura ve güneşe karşı hayvanları koruyan ve yemin ıslanmasını önleyen eğimli sundurmalar bulunur. Yemlik, suluk ve sundurma her bölüm için ayrı yapılmalıdır. Bölümlerin amacı farklı besi dönemlerindeki hayvanların ayrı bölümlere konulması zorunluğundandır. Bölümlerin kenarlarında ya da ortalarında otomatik suluklar bulunur. Açık barınakların alanı hayvan başına 20 metre kare olarak hesaplanmalıdır. Bu tür barınakların zemini genellikle sıkıştırılmış topraktan ve yağmur sularının ve idrarın rahatlıkla akabilmesi için de eğimli olarak yapılmalıdır. Açık besi barınaklarının bir çok yararı vardır. Bunların başında hayvanların temiz hava almaları gelir. Temiz hava alan hayvanlar solunum sistemi hastalıklarına kolay kolay yakalanmazlar. Ayrıca, temiz hava ve sürekli hareket hayvanların metabolizmalarını düzenleyeceğinden yemden yararlanma yani yemi ete çevirme kabiliyetleri de bir hayli artar. Açık sistemin bir önemli yararı da sürekli hareket halinde olan hayvanların ayak hastalıklarına daha az yakalanmalarıdır. Ayrıca açık sistemde inşaat giderleri çok az olduğu gibi işçilik masrafları da minimum düzeydedir. Tek bir sakınca olarak söz edilen hayvanların kışın soğuk havalarda fazla yem tüketmesi ise yararları yanında çok önemsiz kalır. Ülkemizin hemen her bölgesinde açık besicilik yapılabilir.

Süt sığırcılığının daha çok yarı açık barınaklarda yapıldığını söylemiştik. Bu tür barınaklar günümüzde çok yaygınlaşmıştır. Bu barınakların üzeri kapalı olup sağlı sollu iki bölümden oluşur. Her iki bölüm arasında bir taraktörün ve yem dağıtım aracının geçebileceği kadar açıklık bulunmalıdır. Bölümlerin yan tarafları yazın tamamen açık olmalıdır. O nedenle yan taraflarda bir duvar değil de açılıp kapanan perde benzeri bir düzenek kurulmalıdır. Bu perdeler kışın ve rüzgarlı havalarda hayvanların sağrıları hizasına kadar kapatılır. Açık barınaklarda olduğu gibi yarı açık barınaklarda da inekler temiz hava aldıkları için bağışıklık sistemleri güçlü olur ve solunum yolları enfeksiyonlarına daha az yakalanırlar. Ayrıca temiz hava ineklerin metabolizmalarını da hızlandırır. Yarı açık barınaklarda hayvan serbest olarak dolaştığı için ayak hastalıkları da az görülür. Yine serbest dolaşan ineklerin biri birleri üzerine atlamaları kolay olacağından kızgınlık tespiti daha kolaylıkla ve doğrulukla yapılabilir. Yarı açık barınaklarda hayvanlar her ne kadar serbest dolaşıyorlarsa da her ineğin yatacak bir yeri bulunmalıdır. 100-110 cm eninde ve 210-220 cm boyunda olan bu yatma yerleri genellikle kumdan veya talaştan bir altlıkla kaplanır. İnek yemini yedikten sonra yatma yerine gelip bir yandan yatar bir yandan geviş getirir. Sağlıklı inekler günlük yaşamlarının % 82’sini yatarak, yatma süresinin yarısını da geviş getirerek geçirirler. Yem yeme, sağım ve su içme dışında ayakta olan ve geviş getirmeyen ineklerde bir sorun var demektir. Yarı açık barınaklarda sıcağa karşı özellikle yemliklerin üzerine vantilatör ve duşlar yerleştirilmelidir. Yemlik demirlerinin kilitli olması arzu edilir. Yemlenmeye geldiklerinde kilitlerde zapt edilen ineklere küçük operasyonlar, koruyucu aşılamalar ve sun’i tohumlama gibi uygulamalar daha kolaylıkla yapılabilir. Yarı açık barınaklar da inşaat maliyeti ve işçilik giderleri bakımından çok ekonomiktir.

STRES YÖNETİMİ: Süt ineklerinde stres doğurarak süt ve döl verimini olumsuz etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerden en önemlilerini çevre ısısı, barınak içinde yer değiştirme, nakliye ve yem değişikliği olarak sıralayabiliriz. Yüksek çevre ısısı süt ineklerini etkileyen en önemli faktördür. İnekler 3-21 santigrad derecelerde rahat ederler ve çevre ısısı 22-24 santigrad dereceleri geçtiğinde ise strese girerler. Strese giren ineklerde yem tüketimi azalır, geviş getirme yavaşlar, vücut ısısı yükselir, süt ve süt yağı verimi düşer, asidoz hastalığı ortaya çıkar ve döl verimi aksar. Isı stresine karşı en iyi önlem özellikle yemlikler üzerine monte edilecek otomatik soğutucu fanların çalıştırılması ve duş sistemi ile 15 dakikada bir 30-45 saniye süreyle ineklere duş yaptırılmasıdır. Diğer önemli bir stres faktörü de nakliyedir. Özellikle işletmeye yeni katılan ineklerde stres nedeniyle öksürük olaylarına sık rastlanır. İneklerin barınak içinde yerlerinin değiştirilmesi de önemli bir stres kaynağıdır. Yem değişikliği ve boş yemlik inekleri strese sokar. Yemliklerde sürekli yem bulunması ve ineğin istediği zaman yem yiyebilmesi stresi azaltır. İneklerde stresin iyi yönetilebilmesi en başta strese yol açan faktörlerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Günümüzde hayvancılığın en önemli konularından birisi olan hayvan refahı olgusuna gerekli özen gösterilirse hayvanların strese girmeleri önlenmiş olur.

KAYIT TUTMA: Kayıt tutmak bir süt sığırcılığı işletmesinin en önemli işlevlerinden biridir. Günümüzdeki bilgisayar teknolojileri kayıt tutmayı son derece kolay hale getirmiştir. Süt inekleri ile ilgili olarak tutulacak kayıtların başında pedigri bilgileri gelir. Bir ineğin ikinci ve üçüncü kuşak ebeveyninin çok iyi bilinmesi gerekir. Çünkü sürekli aynı boğanın sperması ile tohumlanan ineklerde genetik kusurlar ortaya çıkmaktadır. Pedigri kayıtları düzenli tutulursa spermayı değiştirmek suretiyle bu hatadan kaçınılmış olur. Kayıtı tutulacak diğer özellikler arasında kızgınlık, tohumlama ve doğum tarihleri, güç doğumlar, ineğin tohumlandığı spermanın özellikleri, ineğin geçirdiği hastalıklar, bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, ineğe yapılan operasyonlar sayılabilir. Ayrıca günlük süt verimleri, bakteri ve somatik hücre sayıları, süt yağı oranları da kaydedilmelidir. Bilgisayardan yararlanılamadığı hallerde her ineğe bir kart açmak suretiyle de kayıt tutulabilir. Günümüzde yaygın olarak kullanılan elektronik çipler hayvanların çeşitli özelliklerini kaydetme bakımından kolaylık sağlamaktadır. Sağım sırasında bu elektronik çipler vasıtasıyla süt verimi, somatik hücre sayısı ve kızgınlık durumu gibi özellikler otomatik olarak kaydedilmektedir. Öte yandan, bazı bigisayar programları barınaktaki ineklerin hareketlerini, topluca ya da ayrı duruşlarını , yatıp yatmadıklarını ve her türlü davranışlarını ekrandan izlemeye ve bu davranışlardan sonuç çıkarmaya olanak vermektedir.

  24.08.2015

            Süt Sığırcılığı Çiftliklerinde Loğusa Takip Programı

Loğusa takip programı ABD?de yaygın olarak uygulanan, yararlı olduğu kanıtlanmış bir programdır.

Doğum padoğundan,  loğusa bölümüne alınan inek veya düve burada en az 30 gün izlenir.  İlk yıllarda 15 gün izleyen çiftlikler yararını görünce bu zamanı 30 güne çıkardılar.  Hatta 45 gün izleyenler giderek çoğalıyor.

İneklerin en önemli metabolik ve enfeksiyöz hastalıkları doğumu takip eden günlerde ortaya çıkar. İneklerin en hassas dönemi sayılan loğusalık döneminde metritis (rahim yangısı), mastitis (meme yangısı), pneumoni (zatürre), ayak problemleri, ketosis, süt humması, abomasumun yer değiştirmesi gibi problemler sıkılıkla görülmektedir. Demek ki doğumu takip eden günlerde inekleri yakından izler ve özen gösterirsek bu problemleri erken teşhis ve hızlı müdahale etme şansını yakalamış oluruz.

Bu yöntemde, inekler sabah sağımının dönüşünde dikkatle izlenirler.  Sağımdan dönen inek mutlaka yemliğe gider ve yem yemeye başlar.  Ancak; sağım dönüşü yemliğe gitmeyen, yatmaya giden veya yemliğe gittiği halde yem yemeden duran inek kesinlikle bir problemi bize anlatır.

Sağım dönüşü inek ve düveler ne yapıyor? Yemliğe mi, yatak yerine mi gidiyor? Yürüyüşleri nasıl? Sallantılı mı? Ağızdan, gözlerden veya arka taraftan bir akıntı söz konusu mu?

Her sabah bu şekilde inekler gözlendikten sonra yemlik yerine yatmaya giden veya yem yemeden duran ineklerin vücut sıcaklığı ölçülür.

İneklerin normal vücut sıcaklığı 38,5 0C dir.  39 0C nin üzerinde ya da 38 0C nin altında vücut sıcaklığı ölçülen inekler daha dikkatli bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.

Vücut sıcaklığı (ateşi) 390C den yukarı çıkmış olan ineklerin bir enfeksiyon ile karşı karşıya kaldığı düşünülür.  Enfeksiyon yukarıda sayılanların biri olabilir.  Böyle bir durumda daha ayrıntılı muayene yapmak gerekecektir.  Memeler, rahimden gelen akıntı kontrol edilmeli, akciğerler dinlenmelidir.  Gerekli görülen tüm muayeneler yapılmalıdır.

Sağımdan dönüşte normal yürüyüşle yemliğe giden ve yem yemeye başlayan ineklerin vücut sıcaklığı ölçülmeyebilir.  Bazı işletmeler ilk hafta tümünün ateşini alıyorlar.  İneklerin bu dönemde akut problemlerinin olabileceğini, gün içinde ani ateş yükselmelerinin olduğunu defalarca gördüklerini söyleyen işletme sahipleri tüm hayvanlar üzerinde  titizliklerini sürdürüyorlar.

İneğin ateşi her zaman yüksek bulunmayabilir.  Bazen birkaç doğum yapmış ineklerde sallantılı yürüyüş, iştahsızlık, yatma isteği, arka tarafta titreme ile birlikte ateşin düşük olduğu da görülür.  Bu durum hipokalsemi (Kalsiyum eksikliği) habercisi olabilir.  Ölçüldüğünde, vücut sıcaklığı 38 0C nin altında çıkarsa özellikle ağızdan kalsiyum destekleri verilmesi yararlı olur.

Loğusa takip programı ABD?de son yılların yıldızı olan bir uygulamadır.  Basit ve etkin bir programdır.  Her çiftlikte bulunan bir termometre dışında alet, malzeme gerektirmez.  Ayrı bir masrafa ihtiyaç yoktur.  Bir kişi ciddi bir şekilde gözlem yaparsa takip sistemi yerine getirilmiş olur.  Loğusaların takip edilmesiyle koruyucu hekimlik hizmeti de yapılmış olacaktır.

Loğusa takip programını uygulayan ABD?deki süt sığırcılığı işletmelerinde o laktasyon boyunca ortalama 1 ton fazla süt alınmış ve uygulamayan işletmelere göre 30 gün daha erken döl tutma sağlanmıştır.

Programın kolay uygulanabilir olması, buna karşın çok yararlı sonuçlar doğurması sebebiyle ülkemizdeki işletmelere de özellikle öneririm.

   11.08.2015

SÜT SIĞIRCILIĞI ÇİFTLİKLERİNDE MALİYET KONTROLÜ

Genel olarak çiftliklerde “maliyet kontrolü”  yapalım dendiğinde akla hep “en ucuz girdileri alalım, maliyetleri azaltalım” fikri gelir.  Gerçekten öyle midir ? Belki en ucuza girdileri almak maliyetleri arttıran bir unsur bile olabilir.  Örneğin; yonca veya kuru ot temini yerine saman almak gibi.

Aslında süt sığırcılığı işletmelerinde maliyeti arttıran sebepler tamamen başkadır.  Bunları bazı örneklerle gözden geçirelim.

Buzağı ve döl kayıpları başlı başına büyük bir maliyet oluşturur.  Düvelerin en geç 14 üncü ayda gebe bırakılacak boy ve canlı ağırlığa gelmemiş olmaları, çiftlikte 4 gizli derdin sıklıkla görülmesi, maliyetleri kontrol etme konusunda en önemli problemlerimizdir. Çiftliğimizde gizli mastitis, gizli asidoz, gizli ketosis ve gizli hipokalsemi gibi problemler varsa, maliyetleri düşürmemiz mümkün değildir.  Yüksek somatik hücre ve klinik mastitis vakaları süt kaybına sebep olacak, süt kovalarımızdaki delikler sürekli süt kaçıracaktır.

Döl tutma problemleri maliyet kalemlerinin başında gelmektedir.  Doğumu takip eden boş günlerin sayısı 120 günü aşarsa, buzağı aralığı 405 günü aşarsa maliyetlerimiz kontrol dışına çıkmış demektir.

Kaba yemimizin kalitesi kötüyse, silajlık mısırımızı, yoncamızı olması gereken zamanda değil de yanlış zamanda biçtiysek, ne yaparsak yapalım maliyetler aşağı çekilmez.  Kuru madde hesabı yapmamanın, küflü silajın, kartlaşmış yoncanın hep çiftlikteki maliyet artışında rolü vardır.

Maliyet kontrolü yapamayan çiftlikler en büyük problemi süt fiyatlarının düşük olduğu dönemlerde yaşarlar.  Ayakta kalma ve yüksek maliyetlerle baş edebilme yetenekleri azalır.

Çiftlikte çalışanların sıklıkla değişmesi çiftliğe maliyet getirir. Yeni eleman bulmak, yeni elemanın alışma süreci, bu arada hayvanların üzerindeki stres, geçiş dönemindeki hatalar maliyeti yükseltir.

Bunlara bakarak çiftlikteki maliyetleri nasıl azaltacağımızı söylemek gayet basittir.

Kaba yem kalitesini ve döl verimi etkinliğini sağlamak, buzağı kaybetmemek, mastitisin her çeşidiyle mücadele etmek, çalışanları doğru yönde kullanmak ve çalışanların sıklıkla değişimini önleyecek şekilde hareket etmek maliyet düşürücü unsurlardır.  Başka hiçbir şekilde maliyetler düşürülmez.   Bunlar dışında maliyet düşürücü sandığımız önlemler çiftliğin yararına değil, zararına olacaktır.

İyi ineklere,  iyi insanlar,  iyi yönetim tekniklerini kullanarak bakarlarsa sonuç iyi olacaktır.  Başarının sadece yukarıda saydıklarımızın doğru yapılması ile elde edilebileceğini unutmayalım.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Yıllar içerisinde silajı, silajın önemini öğrendik.  Giderek doğru silaj yapmayı ve ineklere kaliteli silaj yedirmeyi de öğrenmemiz gerekiyor.

Silaj, başka bir deyimle ot turşusu sığırcılık için ve özellikle süt sığırcılığı yapan işletmeler için çok yararlı bir yemdir.  Bir yemde aranan özellikleri içinde barındırır.  Yemde aranan iki önemli özellik ucuz fiyat ve hayvana yararlı olmasıdır. Silaj ikisine de sahiptir.  Ya da ikisine de sahip olmalıdır. Silajın ucuz ve yararlı olması için detayları önemsemek gerekir.  Detaylar önemsendiğinde verilen emeğin karşılığı alınacak ve yüksek kalitede bir yem elde edilecektir.

Ülkemizde yaygın olarak bilinen mısır silajıdır.  Ancak; buğday silajı, yulaf ve tritikale ile kombine silaj ve yonca silajı da yapmak mümkündür.  Örneğin; ABD’de yoğun miktarda yonca silajı yapılır.

Gördüğüm kadarıyla silajlar bazen hatalı yapılmakta, umulan yarar sağlanamamakta, hatta silaj zararlı olabilecek hale bile gelmektedir.  Çiftliklerde iyi, orta kaliteli ve kötü silajlarla karşılaşmaktayız.  Kötü silajlarla kaş yapayım derken göz çıkarabiliriz.  Mısır silajını örnek alırsak; doğru biçim, doğru muhafaza ile harika bir yem elde etmek mümkündür.  İşte burada ayrıntılar devreye girer.  Biçim zamanının kuru madde içeriği ile, parça boyutu kaliteyi en çok etkileyen kriterlerdir.  Parça boyutu 2 cm, kuru madde ise yüzde 35 olmalıdır.  İdeali budur.  Ancak; gerek silaj makinesinin uygunsuzluğu, gerek bilgisizlik dolayısıyla bu iki önemli konuya uygun silaj yapılamadığını gözlemliyoruz.

Silaj oksijensiz ortam ister.  İyice sıkıştırılmalı, açıldıktan sonra bile bu yöndeki dikkat elden bırakılmamalıdır. Hava ile temas kalitesizlik getirir.

Aşırı nemli olarak hasat edilmiş ve basılmış mısır silajı,  silaj çukurundan sıvı sızması ile kendini belli eder.  Protein suda çözündüğünden sızan sıvı ile protein kaybı söz konusu olacaktır.

Silajlarda görülen diğer bir aksaklık küflenmedir.  Mısırın ekilmesi, büyümesi ile birlikte bitkinin kendisinde oluşan küf silaja ve dolayısıyla da hayvana geçer.  Hayvanlarda sindirim bozukluğundan döl tutmamaya kadar varan problemlere sebep olur.  Eğer küf Aflatoksin M1 ise insanlara da geçecektir.

Silajın,  yeni silaj devreye girmeden bitmesi işletme için tehlike oluşturacak bir durumdur.  Yıllık silaj tüketimi hesap edilirken 12 aylık değil,  13 aylık hesap edilmeli ve üzerine %15 eklenmelidir.  Böyle hesap edilirse silaj ihtiyacı doğru tesbit edilmiş olur.  Dolayısıyla yeni silaj yetişmeden eski stok bitmez.

Düzensiz olarak alınan ve ineklere yedirilen silajların yararı olmayacağı gibi, zararı olabilir.  Silaj mutlaka düzgün bir hat şeklinde kesilmelidir.  Dışarıda kalan miktar her dakika besin değerlerini yitirir.

Yemleri karıştırıp dağıtan mikserlere silaj en son konulmalıdır.  Silajın selüloz kalitesi uzun zaman çalıştırılan bıçaklarla bozulmamalıdır.  Bu hata sıklıkla tekrarlanmakta, istediğimiz kaba yem kalitesi elde edilememekte, sindirim problemleri ortaya çıkmaktadır.

Silaj yaparken uzun nakliyeler kaliteyi bozacağı gibi, maliyeti de artırır.  Maliyet, ülkemizdeki yakıt giderleriyle birlikte çok yüksek bir hale gelirse, silajın ucuz olma özelliği kaybolur.  Bol miktarda suyu taşımış oluruz.

Ayrıca; hızlı bir şekilde silolara konulup, bastırılarak,  üzeri kapatılmayan silajlar iyi kaliteli silaj sınıfına girmezler.  Orta ve kötü kaliteli silaj kabul edilirler.  Hâlbuki rasyonlar genellikle standart besin maddelerine göre yapılırlar ki, bu durum yanıltıcı olabilir.

Silaj mısırın, diğer tahılların, otun veya yoncanın havasız ortamda sıkıştırılmasıyla oluşur.  Yatay şekilde silaj çukurlarına ya da plastik kılıflar içine basmak mümkündür.  ABD’de dikey kuleler de silaj yapımında çokça kullanılır.  Ne şekilde depolanırsa depolansın biçim, sıkıştırma, partikül büyüklüğü, hızla başlayıp bitirme kurallarına kesinlikle uyulmalıdır.  İşletme için kalitesiz silajın götüreceği çok büyük kayıplar, aksine kaliteli silajın sağlayacağı çok büyük kazançlar vardır.

Koruyucu hekimlik uygulamaları sürü yönetiminin en önemli bölümüdür.  Buna yurt dışındaki çiftliklerde proaktif çalışma adını veriyorlar.  Bizdeki uygulamalar henüz reaktif uygulamalar halindedir.  Yani; her şey olup bittikten ve hasarlar oluştuktan sonra onu düzeltmeye çalışan bir durumdayız.  Hâlbuki proaktif davranabilseydik önceden önlem alır, hasarları yaşamazdık. Reaktif bakış açımızın önemli göstergesi antibiyotik kullanımımızdan hemen anlaşılabilir.

Proaktif uygulama “tahmin et, kontrol et” sloganına dayanır.  Süt sığırcılığında gerekli önlemler alınmadığında başa gelebilecek dertler bellidir.  Tahmin ederek, en baştan, dertler bizi bulmadan gereken yapılırsa koruyucu hekimlik konusunda başarı elde etmiş oluruz.  Kazanç artar.  Süt, buzağı ve döl kayıpları ile anaç hayvan kayıpları önlenmiş olur.  Daha az hastalık, daha çok verim ile birlikte, antibiyotik kullanımının azalması başarılı olduğumuzu gösterecektir.

Koruyucu hekimlik sadece aşılama değildir.  Aşı programının doğru olarak takip edilmesi koruyucu uygulamaların başında gelse de, uygun barınak, uygun yemleme, uygun boğa sperması seçimi de en az aşılama kadar önem taşır.  Burada dikkat edilecek konulardan biri de uygun rasyon değil,  “uygun yemleme” dir.  Yemlik kontrolü, dışkı kontrolü, partikül büyüklüğü gibi konulara dikkat edilmezse sadece kağıt üzerindeki rasyonun doğru olması yeterli olmayacaktır.

Barınakların en baştan yanlış dizaynı daha sonra ortaya çıkacak problemlerin habercisidir. Ancak, problemler ortaya çıktıktan sonra yapılacak düzeltmeler masraflı olacağı gibi, inekler barınağın içindeyken yapılması ayrıca, bir telaş ve stres kaynağıdır.  İneklerin rahat ve konforları için iyi havalandırma koşullarını da düşünerek, uygun barınaklar yapılması koruyucu hekimliğin başlangıç noktasıdır.

Aslında her şey ineklerin günlük yaşamını bilmekle başlar.  İnekler gün içerisinde su içer, yemliğe gider, sağılır ve yatıp geviş getirir.  Bu dört işin dışında başka bir şey yapmazlar.  İyi bir gözlem koruyucu hekimliğe yardımcı olacaktır.  İneğin bu işleri yapmasını zorlaştıracak olan  her yanlış,  koruyucu hekimliğin önünde engeldir.

Koruyucu hekimlik, sürü yönetiminin temel kuralı ile başlar.  “Kuru ve Temiz”.

Hayvanlarımıza zarar verecek olan zararlı mikroorganizmaları aç ve susuz bırakarak onlarla mücadeleye başlamış oluruz.  Mikroorganizmalar kirli ve ıslak ortamlarda hızla ürerler.  Buna dikkat etmezsek çoğalan zararlı mikroorganizmalarla mücadele kaybedilir ve antibiyotik kullanımı ile kaybettiğimiz savaşı tekrar kazanmaya çaba gösteririz.

Koruyucu hekimlikte bize yardımcı olabilecek diğer bir konu buzağıların, ineklerin yardıma muhtaç oldukları dönemleri bilerek yardımda bulunmaktır. Buzağılar çoğunlukla ne sebeple, ne zaman kaybedilir? İneklerin en çok yardıma ihtiyaç duydukları zaman hangi dönemdir? Bunların yanıtları bellidir.  Yeni doğmuş buzağı ile, sütten kesilme zamanındaki buzağı yaşama tutunmakta zorlanır.  Demek ki; yardımcı olursak koruyucu hekimlik yapmış oluruz.  Bilerek, zamanında, uygun şekilde yapılmış bu yardıma “profesyonel yardım” diyebiliriz.  Doğumdan sonra göbeğinin temizlenip, iyotlu bir dezenfektana batırılması buzağıya yapılacak ilk yardımdır.  Hazır antiserum uygulaması, ağız sütünün düzenli ve uygun miktarda içirilmesi, sütten kesme döneminde yapılacak antistres müdahaleler buzağılara yapılacak profesyonel yardımlardır.  İnek doğum yaptığında ve birdenbire süt vermeye başladığında her şey değişmiştir.  Vücudun dengesini kurabilmesi için yapılacak küçük yardımlar tam anlamıyla koruyucu hekimliktir.

Koruyucu hekimlik stresin önlenmesidir.  Her türlü değişiklik inekler ve buzağılar için stres faktörüdür.  Değişikliklerden, normal yaşamın dışına çıkan her şeyden uzak durulmalıdır.  Stres bir hormonal faaliyettir.  Stres hormonu salgılandığında vücudun kendini savunma işlevi bozulur.

Stresi asgari düzeye indirdiğimizde koruyucu hekimlik yapmış oluruz.  Stres olabileceğini tahmin ettiğimiz değişiklikler ve uygulamalar öncesi, stresden kaçınamıyorsak, hiç olmazsa antistres yem katkıları kullanarak stresin etkilerini azaltmaya çalışalım.

İnekleri gizli dertlerden uzak tutabilirsek en önemli koruyucu hekimlik işlevini yerine getirmiş oluruz.  İneklerin dört gizli derdi vardır.  Gizli hipokalsemi, gizli mastitis, gizli ketosis ve gizli asidosis.  Bunların gizli olması mücadeleyi zorlaştırmaktadır.  Hiçbiri orada kalmaz.  Arkalarından mutlaka başka hastalık ve bozuklukları davet ederler.  Bu dört problemi önlersek sadece dört önemli hastalığı önlemekle kalmaz, arkasından gelebilecek çok miktardaki zincirleme kazayı da önlemiş oluruz.

Alınacak karantina tedbiri koruyucu hekimliktir.  Gizli mastitisli bir ineğin en son sağılması da koruyucu hekimliktir.  Bu sebeple ilk iş olarak gizli mastitisli ineklerin saptanması şarttır.  Bu ineklerin sürüden çıkarılması düşünülmüyorsa, en azından sağıma en son olarak alınmaları konusunda ihmale yer verilmemelidir.  Temel olarak her türlü ihmal koruyucu hekimliğin aksaması, hastalıklara davetiye çıkarılması anlamına gelir.

Aşılama,  inekler için genellikle kuru dönemde önerilir.  Resmi aşılamalar ise  Bakanlığın aşılama programlarıyla takip edilmektedir.

Solunum yolu ve döl yolu enfeksiyonları ile  klostridyum enfeksiyonlarına karşı hazırlanmış aşılar çoğunlukla kuru dönemde yapılırlar.  Veteriner hekimlerin düzenledikleri aşılama programlarını eksiksiz, ihmal etmeden takip etmek şarttır.

Kuru dönemde ineklerin aşılanması oluşan koruyucu maddelerin ağız sütüyle yavruya geçmesini sağlayacağından buzağıların korunmasına da yardımcı olacaktır.  Korumak garantili ve ucuzdur. Tedavi girişimleri ise pahalıdır ve her zaman garantili değildir.  Tedavi gerekli olduğunda sorulacak soru şudur; neyi eksik yaptık da şimdi tedaviye gerek duyuyoruz?

ABD’de her konuda olduğu gibi uzmanlaşma, branşlaşma hayvancılık işletmelerinde de gayet yaygındır. Sığırcılık işletmeleri branşlarına ve uzmanlık alanlarına göre 7 ana kategoride çalışmalarını sürdürmektedir.

*Buzağı büyüten çiftlikler
*Düve yetiştiren çiftlikler
*Süt üreten çiftlikler ( Ticari İşletmeler)
*Damızlık çiftlikleri
*Etçi ırk damızlık çiftlikleri
*İnek-buzağı işletmeleri ( Besi materyali olacak dana sağlayan işletmeler)
*Organik hayvancılık çiftlikleri

Buzağı büyüten çiftlikler:
Bir süt sığırcılığı işletmesi birçok işinin arasında buzağılara zaman ayırmak istemiyorsa, buzağılarını bu yönde deneyim sahibi olmuş, barınaklarıyla, bilgi ve becerileriyle buzağı büyütmeye odaklanmış işletmelere verir.  İşletme sütten kesme döneminin ardından,  sütten kesme stresini de minimuma indirmek suretiyle dönem sonunda buzağıları sahibine geri gönderir.

Pozitif basınçlı havalandırma olan barınakları olan, temiz ve kuru sisteminin uygulandığı, biberonların, kovaların her türlü hijyene uygun olduğu, uzman ekibiyle buzağılara bakan, besleyen, büyüten ve hasarsız bir şekilde sütten kesen “buzağı bakım çiftlikleri” giderek ABD’de önemli görevler üstlenmektedirler.

Düve yetiştiren çiftlikler:
Düve yetiştirmek ve gebe bırakmak da bir uzmanlık işidir.  Düveler her zaman para harcanan, ancak;  ilk doğumlarından sonraki laktasyonda harcanan parayı amorti edebilen, sürünün geleceği olan hayvanlardır.  İlk tohumlamalarının 14 aylıkken, 127 cm yükseklik ve 375 kg canlı ağırlıkta yapılması istenir.  Birçok çiftlik bu ağırlık ve boyu mümkün olan en erken yaşta elde etmeye çalışır.  Sütçü işletmeler süt veren ve kurudaki inekleriyle daha iyi ilgilenebilmek için düvelerini ihtisas çiftliklerine gönderirler.  Gebe düve olarak geri alırlar.    Böylece hem düveleri uzman kişiler tarafından, en uygun şekilde yetiştirilir, hem de süt işletmesi odağını kaybetmeden asıl işiyle uğraşır.

Süt üreten çiftlikler:
ABD’de süt üreten çiftliklere “ticari işletme” adı verilir.  Bu işletmelerin odağı daha çok, kaliteli süt üretmek, miktar ve kalite yönünden daha çok gelir elde etmeye çalışmaktır. Miktar kadar süt yağı, süt proteini ve somatik hücrenin düşük olması gibi kalite primleri de önemlidir.

Tüm kalite primlerini kesintisiz olarak almak için ellerinden geleni yaparlar.  Böyle ticari işletmelerin inekleri tek tek Irk Birliklerine kayıtlı değillerdir.  Sürü kaydı olması sürü ortalamasının bilinmesi yeterlidir.

Irk Birliklerine ineklerini kayıt ettirmek zorunda tutulmazlar.

Damızlık sütçü işletmeler:
Böyle işletmelerin inekleri tek tek Irk Birliğine kayıtlıdırlar.  Her ineğin tek tek sertifikası vardır.  Verimleri Irk Birliğince takip edilir.  Bu tip çiftlikler sertifikalı düve satarlar.  Embriyo elde ederler.  Embriyo satışı yaparlar.  Boğa istasyonlarına boğa adayları olarak erkek danalarını verirler.  Her türlü işlemleri Irk Birliğinin kontrolü altındadır.  Irk Birliklerine inek başına aidat öderler.  Tabii süt satışı da yaparlar.  Ama; odaklandıkları konu damızlıkçılıktır.

Damızlıkçı işletmeler uzun yıllardan beri Irk Birliklerine kayıtlı, geçmişi çok iyi bilinen inekleri ellerinde bulundururlar.  Çok iyi rakamlara boğa adayları, embriyo donorü adayları satabilecekleri gibi, elde edilen spermadan veya embriyolardan pay sahibi de olabilirler.  Kayıtları mükemmel olmak zorundadır.  Sürekli Irk Birlikleriyle işbirliği yapmak zorunda olan işletmelerdir.

Etçi ırk damızlık çiftlikleri:
Yine sütçü ırklarda olduğu gibi damızlıkçı olmanın her türlü avantajını ve yükümlülüğünü taşırlar.  Sütçü ırklarda söz konusu olan konular bu sefer etçi ırklar için geçerli olur.  Boğa temini, embriyo temini, kaliteli düve gibi konular bu işletmeler için önemlidir.  Etçi ırk damızlıkçıları sadece  Boğa İstasyonlarına boğa adayı vermezler, tabii aşım için de çiftliklere sağlıklı boğalar verirler. Tüberküloz ve Bruselloz problemi olmadığı için suni tohumlama hizmetinin ulaşamayacağı çok uzak mesafelerdeki etçi tip sürülerde tabii aşım için boğa kullanılması olağandır.

İnek -buzağı işletmeleri ( Cow-Calf çiftlikleri):
Besi yerlerine ( Feed-lot) besiye alınacak dana sağlayan, ineklerle buzağıları birlikte yetiştiren çiftliklerdir.  Arazinin, otlağın veya meranın verimliliğine, sulanmasına bağlı olarak değişen ölçekte yetiştirme yaparlar.  Sütten kesilen, genellikle 7 aylık erkek buzağılarını besi yeri sahiplerine satarlar.   Bu işletmeler safkan olarak inek-buzağı işletmesi olarak çalışabildikleri gibi, melezleme yapan işletmeler de olabilirler.  Melezleme yapanlar da, safkan üzerine çalışanlar da damızlık işletme değil, ticari işletme olarak besicilik zincirinde yer alırlar.  Genellikle besi yeri sahipleri kimden dana alacağını, inek-buzağı işletmesi sahibi de kime dana satacağını bilir.  Fakat; model “sözleşmeli” tarzında değildir.  Serbest ekonomi tarzında alışveriş yapılır.  En uygun ücreti veren feed-lot ( besi yeri) sahibi danaları alır.  ABD’de çok büyük çaplı besi yerleri bu şekildeki çiftlikler sayesinde besiye uygun dana bulmakta zorlanmazlar.

Organik hayvancılık çiftlikleri:
Organik hayvancılık yapanlar gerek sağlık, gerek hayvan refahı açısından tüketimlerine dikkat eden tüketicilere ürün sağlayan kuruluşlardır.

Ürünleri özel fiyatla alınıp satılan bu işletmeler, tüketicinin kontrolü ve baskısı altında üretim yaparlar.  Sadece yemleri, kullandıkları ilaçları değil, çevre, hayvanlara davranış, nakliye gibi konular da gözlem altındadır.  Yine ülkemizde olduğu gibi yetkili kuruluşlar tarafından sertifikalandırılan ve uymak zorunda oldukları sıkı kuralları olan “organik” çiftliklerin ürünleri de diğerlerinden daha yüksek fiyata alıcı bulurlar.

Görüldüğü gibi;  branşlaşma ve ihtisaslaşma giderek yayılmakta, herkes en iyi bildiği işi, en verimli şekilde yapmak üzere odaklanmaktadır.

ABD’de herkes her şeyi yapmamakta, ama yaptığı işi de en düzgün şekilde yapmak için uğraşmaktadır.

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftliklerin başarısı “Sürü Yönetimi” uygulamalarında gizlidir.  Geniş bir konu olan sürü yönetimi uygulamalarının vazgeçilmez ilkeleri vardır.  Bunlar doğru yapılırsa, ihmal edilmezse çiftlik kazançlı duruma geçer.

 

Temel ilkelerin ilk dördünü söyle sıralayabiliriz;

 

İşlerin disiplin içinde, aynı sırada, aynı şekilde yapılması, açık büfe yemleme, artmayınca yetmez kuralı ve soğuktan korkma, sıcaktan kork.

 

Sıcak inekler için çok zararlıdır.  Ülkemiz bir Akdeniz ülkesidir ve inekler üzerinde hiç çıkarmayacakları kürkleri vardır.  Ne yazık ki; ülkemizde soğuk ile ilgili önlemler alınır, ama; sıcakla ilgili önlemler alınmaz.  İnekler rutin yaşamı severler.  Rutin yaşamlarını bozan her şey strese sebep olur.  Her iş düzen içinde, aynı saatlerde yapılmalıdır.  İnekler hiçbir zaman boş yemliği yalamamalıdırlar.  Boş yemliği yalayan inek aç kalmıştır. Yeterli enerjiyi, yeterli besini alamayan inek önce süt verimini, sonra da döl verimini azaltacaktır.  Giderek hasta olacak ve tedavi gerektiren bir durum ortaya çıkacaktır.

 

Sürü yönetiminin diğer önemli konusu “Kuru ve Temiz” kuralının titizlikle uygulanmasıdır.  Bu kuralın ihmali hastalıklara davetiye çıkarır.

 

Başka önemli kuralları hatırlayacak olursak; aklımıza “iyi kayıt ve iyi gözlem” kuralı gelebilir.  Kayıt sistemi güvenilir olmayan, kayıt tutmayan çiftlikler başarılı olamazlar.  Gözler daima hayvanların üzerinde olmalıdır.  Yem yemeleri, yatmaları, yürümeleri, sağım sonrası davranışları, akıntıları, her türlü hareketleri dikkatle izlenmelidir.  Bu gözlemler problemlerin erkenden görülmesine ve çabuk önlem alınmasına yardımcı olacaktır.

 

Önemli bir sürü yönetimi ilkesi ise;  ağız sütünün en çabuk şekilde, bolca verilmesidir.  İlk 12 saat içinde verilebilen ağız sütü buzağı için en yararlı besindir.

 

İneklere konfor sağlamak vazgeçilmez, ihmal edilemez bir kuraldır.  İneklerin konfora olan ihtiyaçlarına inanmamız gerekir.  Kuru, temiz, serinletilmiş ortamlar, yumuşak yatak yerleri, uygun yemlik mesafesi ve uygun yemlik önü ineklerin konforunu arttırır.  Konfor sağlanan inek verimli, sağlıklı olur.

 

Buzağıların önünde her zaman temiz, taze su bulundurulmalıdır. Süt içen ya da buzağı maması verilen buzağıların suya ihtiyacının azaldığını düşünmeyelim.  Suyun yerini hiçbir şey tutmaz.

 

Süt sığıcılığının temel girdisi kaba yemdir.  Yani; ottur.  Yonca, çayır otu, hasılların kurutulmuş otları ve silaj kaliteli kaba yemler olarak kabul edilirler.  Sürü yönetiminin önemli ilkelerinden birisi de ineklerin selüloz tüketen ve sindiren hayvanlar olduğunu unutmamaktır.

 

Diğer bir ilke ise; kızgınlığın zamanında yakalanmasının önemine inanmaktır. Birçok ineğin kızgınlık göstermediğini zannetsek bile, bizim kızgınlığı gözden kaçırıyor olma ihtimalimizi de hesap etmeliyiz.  İyi kayıt ve iyi gözlem ilkesi burada da bizlere yardımcı olacaktır.

 

Kuru sağım bir süt işletmesinde temel kural olmalıdır.  Memeleri yıkamadan, ön daldırma solüsyonuna daldırıp, sonra kurulayarak sağıma başlamak meme iltihapları için başlıca önlemdir.  Meme başı kuru değilse, temiz değildir.

 

Sürü yönetimi basit işlerin doğru yapılmasından ibarettir.  Ancak; gördüğümüz kadarıyla bu basit işler belli bir sırayla, doğru şekilde, ihmal edilmeden yapılamamakta ve işletmeler zarara uğramaktadır.

 

Eğer inekler dört gizli dertten uzak tutulabilirlerse işletmenin başka birçok dertten de uzak kalması sağlanabilir.

 

Dört gizli dert; gizli mastitis, gizli hipokalsemi, gizli ketosis ve gizli asidoz süt sığırı çiftliklerini içten içe tüketen problemler olup, her biri başka dertlere de yol açabilirler.

 

Yukarıda saydığımız temel ilkelere son olarak bir ek yapalım.  Tedavi değil, koruma.  Tedavi sürü yönetiminin başarısız olduğunu, hayvanların sağlığını koruyamadığımızı gösterir.  Tedavi her zaman başarılı olmaz ve çoğunlukla pahalıdır.

 

Koruma başarılıdır.  Ucuzdur.  Sıklıkla tedaviye ihtiyaç duyulan çiftlikler kendilerini sorgulamalıdırlar.

İneklerin işkembeleri bir enerji üretim ünitesidir.  Hiç sönmeyen bir kalorifer kazanı gibi sürekli çalışır ve metabolik ısı üretir. Sıcak havalar ineklerin strese girmelerine sebep olur.  Ortam sıcaklığı 24°C’nin üzerine çıktığında ineğin yem tüketimi azalır.  Sıcaktan dolayı vücut ısısı 39°C’nin üzerine çıkar.  Aktivite azalır.  Solunum sayısı, normalde, dakikada 26-50 olması gerekirken dakikada 80’nin üzerine çıkar.  Hormon seviyeleri etkilenir, su ihtiyacı ve tüketimi artar.   Su tüketimi artmasına rağmen inek hücre içi susuzluk çeker (İntrasellüler dehidrasyon).  Bunun sebebi ineğin içtiği suyun hücre dışında kalıp, hücre içine girememesidir.

 

Problemler sıcaklık stresine maruz kaldıktan 30 dakika sonra başlar.  İlk olarak bağırsaklar etkilenir.  Sıcaklıktan etkilenen inek diğerlerinden uzakta ve ayakta kalmayı tercih eder.  Ağzını açar, ağzından salya akıtır.  Bu arada salya üretimi de azalır.  Ağızdan dışarı akan salya aslında vücudun tamponlama sisteminde kullanılacağından, ziyan edilmiş olur. Bu durumda tamponlama kapasitesi azalır.

 

Sıcaklık stresi sebebiyle selüloz sindiriminde düşüş, asidoz, süt yağında azalma ve daha sonra topallık baş gösterir.  Vücutta bikarbonat/ karbondioksit oranı bozulur.  Vücut dengeyi korumaya çalışarak böbrekler yoluyla sodyum bikarbonatı atar.  Bu suretle bikarbonat seviyesi azalır ve tamponlama etkisi düşer.  Bu durum ise sistemik asidoza ortam hazırlar.  Sadece süt verimi ve süt yağı azalmakla kalmaz, sütteki kuru madde ve protein oranı da azalmış olur.

 

Sodyum bikarbonat rezervinin azalması metabolik asidoza yol açar.  İnek sıcaklık stresi dolayısıyla zayıflarken yağlarını değil, kaslarını eritir.  Protein mobilizasyonu yüzünden üre miktarı çoğalır.  Kanda ve karaciğerde üre artışı ile inek üremi’ye girer.   Üremi, metabolik asidoz ve daha önce sözünü ettiğimiz intrasellüler dehidrasyonun toplamı ineğin solar şoka girmesine ve ölmesine sebep olur.  Özellikle yüksek verimli ineklerin ölüm riski daha fazladır.

 

Sıcaklık stresinde kan vücudu soğutma çabasıyla deri altına hücum eder, bağırsaklarda kan dolaşımı ve buna bağlı olarak besin alımı azalır.  Zararlı bakterilerin hücre duvarındaki lipopolisakkaritler (LPS)bağırsak içerisine, daha sonra da kan dolaşımına girerek endotoksinler ile vücudu zehirlemeye başlarlar (Endotoksemi).  Lipopolisakkarit birikimi karaciğerin bozulmasına sebep olur, bu sebeple vücudun “enerji elde etme sistemi” bozulur.

 

Lipopolisakkarit birikimi sebebiyle yangısal reaksiyonlar ortaya çıkar.   Vücut ısısı yükselir.   Kas yıkımlanması, halsizlik, iştahsızlık artar, verim düşer.

 

Sıcaklık stresinin etkisiyle östradiol,  GnRh, LH hormonlarının seviyeleri düşer.  İnek kızgınlık göstermez.  Kaliteli yumurta veya kaliteli embriyo üretemez.  Embriyonun rahime yerleşmesi ile ilgili mekanizma bozulur. Erken embriyonik ölümler olur.  İnek bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken verim veremez.  Yavru atma şekillenebilir.  Yavru gebelik süresini tamamlasa bile, olması gerekenden daha küçük, daha zayıf doğma ihtimali yüksektir.

 

Neler yapabiliriz?
En başta gelen önlem serinletmedir.  Duş ve fan sistemlerini kullanarak inekler serinletilmelidir.  Fanlar çapının 10 katı mesafeyle barınağın başından sonuna doğru dizilmeli, duşlar ise hava durumuna göre 15 dakikada bir yarım dakika veya 45 saniye çalıştırılmalıdır.  Bu zaman duruma göre arttırılmalıdır.  Pülverizasyondan uzak durulmalıdır.   Önerilen duşlamadır.

 

İkinci olarak alınacak önlem ise; kayıpların karşılanmasıdır.  Enerji veren, elektrolitleri, vitaminleri karşılayan yem katkıları kullanılmalıdır.   Ayrıca, suyun hücre içine girmesini sağlayan betain kullanımı yararlı olur.  Alkali rezervi desteklenmek amacıyla sodyum bikarbonatın yemlere katılması veya serbest ulaşımlı olarak ineklere sunulması büyük ölçüde yarar sağlar.

 

Önlemler zamanında, hatta zamanından önce alınmalıdır.  Örneğin; havanın ani ısınması meteorolojik olarak bildirildiyse önlemlerin daha önce alınması ve hasarsız olarak aşırı sıcakların atlatılması mümkündür.

Sütçü sığır işletmelerinde bir yıl boyunca sürüden zorunlu çıkarmaya sebep olan durumlar kayıt altına alınırsa “Yıl Sonu Karnesi” ortaya çıkar.  Bu karne ortaya çıktığında işletmenin zayıf yönleri belirlenmiş olur.  Sürüden zorunlu olarak çıkartılan inek sayısı ve sebepleri bilinirse geçmişten ders alınarak, geleceğe yönelik önlemler geliştirilebilir.

 

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftliklerde inekler kısır kaldıkları, memeleri köreldiği ve topallık problemleri çözülemediği için kesime gönderilirler.  Başka sebepler de olabilir.  Ama, en çok görülen üç sebep bunlardır.

 

Yılda bir kez kesime gitme sebepleri irdelenmeli, en çok hangi sebepler olduğu listelenmelidir.  Diyelim ki; bir yıl içinde sürüden mecburi çıkarma sebebiyle on baş inek kasaplık olmuş.  Bunun içerisinde kaçı döl tutmadığından, kaçı meme körelmesinden, kaçı topallık dolayısıyla kasaba gönderilmiştir?  Eğer on baş inekten, yedi adedi döl tutma sebebiyle kesime gönderilmek zorunda kalınmış ise, sürüde bir “döl tutma” sorunu vardır.   Geriye dönülerek eksiklikler, ihmaller, hatalar gözden geçirilmeli ve alınacak önlemlerin neler olması gerektiği tartışılmalıdır.

 

Bu tip örnekler meme körelmesi ve topallık ile ilgili olarak geliştirilebilir.

 

Sürüde kısır ineklerden dolayı mecburi çıkarma oranı yüksekse; rasyon gözden geçirilmeli, enerji dengesi, subklinik hipokalsemi, ketosis olaylarına yönelik incelemeler yapılmalı, doğuma gereksiz ve kötü müdahale olup olmadığı, boğa seçiminde hata yapılıp yapılmadığı tartışılmalıdır.  Yem seçme, asidoz, konfor, ısı stresi gibi konular gündeme alınmalıdır.  Doğum öncesi ve sonrasındaki vücut skorları üzerinde durulmalı, profesyonel yardım eksikliği olduğuna kanaat edilirse, o yönde önlemler alınmalıdır.

 

Meme körelmesi kasaba gönderme sebebi olarak öne çıkmış ise; sağım hijyeni, subklinik yani gizli mastitis, somatik hücre sayımı, mastitise karşı aşılama, meme direncini arttıracak uygulamalar gözden geçirilmelidir.

 

Topallıklar, ayak hastalıkları kesime gönderme sebebi olarak göze batıyorsa yem formülasyonu, yem seçme, asidoz, ısı stresi, konfor, yürüme zeminleri  konuları üzerinde çalışılmalı, eksikler, yanlışlar saptanmalı, ona göre önlemler alınmalıdır.

 

Zorunlu sürüden çıkarma sebeplerinin kaydedilmesi, kontrol edilerek önlemlerin geliştirilmesi sürü yönetimi uygulamalarında yer alan önemli bir çalışmadır.

 

Bu bilgiler kullanılırsa sürü yönetiminde başarı sağlanması yönünde adım atılmış olur.

Stres rahatı, konforu, huzuru ve günlük rutin yaşamı bozan her şeydir. İnsanlar koskoca ineklerin strese girebileceğine pek ihtimal vermiyorlar. Ancak; bunca verim beklediğimiz inekler son derece duyarlı hayvanlar olup, derhal strese girebiliyorlar.

Stres ile mücadele sürü yönetiminin önemli bir parçasıdır. Sürü yönetiminin temeli, kuru-temiz rahat ortamlar sağlamaktır. Demek ki kuru – temiz ve rahat ortamlar sağlayamadığımız inekler strese yatkın olacaklardır.

Sürü yönetimi buzağıların bakım ve beslenmesinden başlamak üzere, uygun yemleme, uygun aşılama, uygun sağım programlarını, mastitisle mücadeleyi, iyi kızgınlık takibini, loğusa takip programını, stresle baş edebilmenin gereklerini kapsar.

Buradaki konumuz strese sebep olan etmenler ve stresi engelleme yöntemleri olacaktır.

Stres çiftlikteki hayvanlar için en tehlikeli olaydır. Süt verimini, döl verimini, sağlığı ve büyümeyi olumsuz yönde etkileyen stres kolayca ölçülebilir. Stresli çiftliklerde daha az buzağı, daha az süt, daha çok hastalık söz konusu olur.

Sürü yönetimi özet olarak çiftlikteki işlerin bir düzen, bir disiplin içinde yapılmasıdır. Böyle olduğunda zaten stres yönetimi de yapılmış olacaktır.

İneklerin günlük yaşamları basittir. İnekler rutin bir yaşamı severler. Değişiklikler onları strese sokar. Bir inek gün içerisinde dört iş yapar. Yem yer, su içer, yatıp dinlenir ve geviş getirir, sağıma gider. Ek olarak, eğer gebe değilse, 3 haftada bir kızgınlık gösterir. Bunlar dışında her olay, her değişiklik, ya da bunları aksatan durumlar stres kaynağıdır.

Strese sebep olan etmenlerin başında nakliye ve her türlü yer değiştirme gelir. Sebebi ne olursa olsun inekler yerlerinin değiştirilmesinden hoşlanmazlar. Barınak içerisinde bile yer değiştirme strese sebep olur. İnekler sosyal hayvanlardır.

Arkadaş seçerler. Arkadaşlarından ve alışkın oldukları gruptan ayrılmaları strese girmelerine yol açar. Yeni yerlerine, yeni arkadaş ve gruplarına alışmaları zaman alır. Bu zaman içerisinde stres devam eder. Yem değişikliği, bakıcı, sağımcı değişikliği, ani hava değişimi, kalabalık ortamlar, insanların ineklere muamelesi, yatak yerlerinin konforsuz olması, iyi havalandırılmamış barınaklar, kötü yürüme zeminleri, gürültü, alışkın olunmayan insanların barınağa girmesi, sağımcıların uyguladıkları yanlış sağım teknikleri, kötü ve yetersiz ışıklandırma, yemlik önlerinin konforsuz olması, her türlü kötü çevresel koşullar ineklerde stres sebebidir.

Stres bütün hormonal sistemi etkiler. Stres hormonu kortizol’ün salgılanmasıyla ve ek olarak katekolaminlerin, özellikle adrenalin’in salgılanmasıyla diğer tüm hormonal mekanizma etkisiz hale gelir. Oksitosin, prolactin, LH ve büyüme hormonu gibi hormonlar olumsuz yönde etkilenir. Böylece; süt üretimi, sütün indirilmesi, yumurtanın yumurta yoluna atılması kötü yönde etkilenirken, büyüme geriler.

Buzağılarda kötü havalandırılmış barınaklar başlıca stres sebebi olup, takiben mutlaka öksürük, solunum yolu hastalığı, pneumoni gelir. Buzağıların strese girdiklerinin en önemli belirtisi pneumoni, yani zatürredir. Buradan çıkan sonuç, buzağı solunum yolu enfeksiyonlarını önlemenin başlıca koşulu buzağılara stres yaratan etmenlerin yok edilmesidir. Buzağılar en çok sütten kesme döneminde strese girerler. Sütten kesme ise daha önce buzağının selüloz sindirimine adapte olmasıyla mümkündür. Selüloz sindirimine alışmayı sağlayamayan işletmeler buzağı öksürükleriyle uğraşmak zorunda kalırlar.

Strese ve öksürüğe sebep olan en önemli etmenlerden biri de kötü havalandırmalı buzağı barınaklarıdır. Buzağıların bulundukları bölümlerin daha yaşlı ineklerle aynı yerde olması, havanın temizlenmesi ile ilgili önlemlerin alınmamış olması önce strese yol açacak, bu durum ise öksürüğe davetiye çıkaracaktır.

Stres sebeplerinden başlıcası ısıdır. Isı stresi mutlaka yok edilmelidir. Çevre ısısı 22°C den daha yukarı çıkarsa ısı stresi başlar ve ısı yükseldikçe, nem ile de kombine olarak stresin derecesi yükselir. Ardından asidoz, döl tutmama, topallık gibi problemler gelir. İnekler mutlaka serinletilmelidir. Duş ve fan sistemleriyle serinletme uygulanarak ve gerekli mineral takviyeleri yapılarak bu stresli günler atlatılmalıdır. Stresi atlatmaya yardımcı olabilecek her türlü ” profesyonel yardım” dan yararlanmak gerekir.

Çiftliklerde keyifle yatan, geviş getiren inekler görmek isteriz. Ayakta duran, boş yemliklerde yem arayan, boş yemliği yalayan, yemlik önünde olduğu halde yem yemeden bakınıp duran inekler stres altındadır.

Yemlik önleri kalabalık olmamalı, ineklerin önünde her zaman yem bulunmalı, yemlik önü bariyerleri yuvarlak kenarlı ve 30 cm den daha yüksek olmayacak şekilde ayarlanmalıdır. Hayvan başına düşen yemlik mesafesi 60 cm, kurudaki inekler için ise 70 cm olarak hesap edilmelidir.

Barınaklar duvarsız olmalı, soğuk havalar için perde sistemleri konulmalıdır.

Stresin inekler üzerindeki etkileri zaman içerisinde ortaya çıkar ve insanlar problemlerin stres ile ilgili olabileceğini akıllarına getirmezler. Örneğin; yazın oluşan sıcaklık stresinin etkisi sonbaharda veya kışın ortaya çıkabilir. Ama; yazın maruz kalınan sıcaklığı herkes unutur. Sonbaharda ortaya çıkan problemlerle uğraşılır, problemler çözülür veya çözülemez. Günler geçer. Tekrar yaz gelir. Tekrar stres oluşur. Bu kısır döngü sürer gider.

Çok verim beklediğimiz, süt ve yavru vermesini istediğimiz ineklerin strese yatkın hayvanlar olduğunu bilir ve önlemlerini baştan alırsak, onlar da bizim istediklerimizi eksiksiz verirler.

Dünyada çok çeşitli sığır ırkları vardır. Ülkemizde de bu ırklardan bazıları ile, yerli ırklarımız mevcuttur.

Ülkemizdeki yerli ırkları sayarsak; Yerli Kara, Bozırk, Doğu Anadolu Kırmızısı, Güneydoğu Anadolu Kırmızısı, Kilis Sığırı akla gelir. Bu ırklar ülkemiz koşullarına adapte olmuş, ancak; düşük verimli ırklardır. Geçmiş yıllarda, özellikle traktörün icadından ve kullanımından önce çeki ve tarla işleri öküz ile görüldüğünden bu ırkların erkekleri burularak öküz yapılmış, dolayısıyla en iyi erkeklerin öküz yapılmasıyla dişileri küçük cüsseli erkekler döllemiştir.

Giderek bu ırklar küçük yapılı ve verimsiz hale gelmişler, melezlemeler ile saflıklarını yitirmişlerdir. Son yıllarda genetik kaynakları koruma projeleriyle kurtarılmaya çalışılan yerli ırklarımızın değerli özellikleri adaptasyon yetenekleri ve hastalıklara karşı dayanıklı olmalarıdır.

Diğer sığır ırklarına göz atarsak; sütçü ırklar, etçi ırklar ve kombine ırk aklımıza gelir. Sütçü ırklarımızdan Holstein, Brown Swiss ( Esmer ırk), Jersey ırklarını sayabiliriz. Etçi ırklarla son birkaç yıldır tanıştık. Etçi ırkların kod adı “Angus” olduysa da, dana ithaliyle birlikte, Angus ırkının yanı sıra ülkemize Hereford, Şarole, Limousin gibi ırklardan danalar geldi. Damızlık Angus işletmeleri de kuruldu. Ayrıca; etçi ırklardan melez danalar da ithal yoluyla getirilerek besiye alındılar.

Kombine ırk olarak kabul edilebilecek bir tek ırkımız var. O da Simmental. Avrupa Simmentali. Bazen Brown Swiss için “kombine ırk” diyenleri duyuyorum. Ama kesinlikle Brown Swiss ( Esmer ırk) kombine sığır ırkı değildir. Esmer ırk tamamen sütçü bir ırk olup, ülkemizde erkek danaları ve melezleri besicilikte değerlendirilir.

Simmental ırkı, özellikle Avrupa Simmentali olan sarı-beyaz veya kırmızı-beyaz alaca, alnı kıvırcık tüylü Simmentaller etçi-sütçü kombine ya da sütçü-etçi kombine olarak yetiştirilmektedir. Dolayısıyla bazıları süt ağırlıklı kombine, bazıları et ağırlıklı kombine Simmental dir.

Bu konuda büyük bir kavram karmaşası var. En iyisi, yeterli sayıda dana ile, Holstein, Brown Swiss ve Simmental ırklarının karşılaştırmalı besisi yapılmalı, değişen parametre sadece ırk olmalı ve doğrusu bulunmalıdır. Yapılan çalışmalar vardır. Ancak; yenilenmelidir.

Erkek danaları besicilikte kullanılmayan ırk Jersey’dir. Jersey küçük cüsseli, ancak, cüssesine göre dünya’da en çok süt, süt yağı ve süt proteini üreten ırktır. Jersey ırkı inek, süt, tereyağı ve peynir fabrikasıdır. Dişi sperma teknolojisi ile erkek yavru sayısı azaltılarak, dişi yavru ve dolayısıyla düve üretimi arttırılabilir.

Bu sayede ekonomik olarak beslenebilen, yağı, proteini bol süt veren bu ırk ziyan edilmemiş olur. Hele bir de Jersey sütünü alan işletmeler yağ primi verirse bu ırkımız hızla gelişir. Ama; bugünlerde tamamen tersi söz konusu olmaktadır.

Bunlar göz önüne alınarak, süt miktarı önemliyse Holstein ırkı iyi bir seçimdir. Süt yağına, süt proteinine göre prim alınabiliyorsa Jersey ırkı tercih edilmelidir. Yem tüketimi ile birlikte hesap edilirse daha ekonomik olabilir. Brown Swiss için de yaklaşık aynı şeyler söylenebilir. Simmental ırkının inekleri büyük cüsseli olurlar. Simmental ırkının ineği, Holstein kadar süt vermez ve erkek danası bir etçi ırk kadar iyi et tutmaz. Simmental ırkının erkeklerinin günlük canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanması etçi ırklar gibi olmaz. Vereceği yeme güvenen işletmeler Simmentali tercih edebilir. Çok yem yedirmek, ırkın kombine özelliğinden yararlanmak ve ekonomik süt elde edebilmek için şarttır.

Etçi ırkların ineklerinde süt miktarı yavrularına yetecek kadardır. Sütü içen yavrular, sütü ete dönüştürmüş olurlar. Etçi ırkların inekleri sağılmaz. Etçi ırklarla yapılan melezlemeler sonucu doğan yavrular da safkanlardan daha verimli olurlar. Etçi ırkların inekleri uzun ömürlü olup, hemen hemen her yıl bir yavru alınabilir. ABD’de 10 yaşında, 8 buzağı annesi etçi ırk ineklerine sıklıkla rast gelmek mümkündür.

Sütçü ırklar sağıldıkları için metabolik hastalıklarla, mastitisle, döl tutmama problemleriyle daha çok uğraşmak zorunda kalırız.

Sütçü ırk inekler sürüde ortalama 3 laktasyon kalabilirler. Hem verimli, hem de uzun ömürlü olmazlar.

ABD’de süt isteyenler Holstein, süt yağı ve proteini için peynir -tereyağ fabrikalarından prim alabilen üreticiler ise Jersey ırkı inekler bulundururlar. Bunun dışında Brown Swiss ile bizde olmayan sütçü Shorthorn, Guernsey, Ayrshire ırkları da süt üretimi amacıyla kullanılır. Irkların kendilerine göre üstün veya zayıf yönleri vardır. Üreticiler tercihlerini kullanarak üretimlerini sürdürürler.

Tabii süt üretimi dışında damızlık üretimini meslek edinen işletmeler de mevcuttur.

Simmental ırkı ABD’de zamanla etçi yönden geliştirilmiştir. Klasik sarı-kırmızı-beyaz, alacalı Simmentallerin yerini Siyah Simmental almıştır. Etçi ırk olduğu için süt kayıtları da tutulmaz. ABD’li üreticiler kombine ırk kavramını kabul etmezler. “Ne istiyorsan onu yapacaksın, ama tam yapacaksın” derler. “Et istiyorsan etçi ırkları veya melezlerini, süt istiyorsan sütçü ırkları tercih edeceksin, kombine demek hem ikisini de eksik almaya razı gelmek anlamına gelir” diye düşünürler.

ABD’de branşlaşma son derece yaygındır. Ancak; sadece süt miktarı ile yeterince prim elde edemeyen ve damızlıkçı olmayan işletmeler Holstein – Jersey melezleri de yapmaktadırlar.

Bu Ho-Je adı verilen melezler sayesinde süt yağı düşüklüğünden kaynaklanan cezalardan kurtulmuş olurlar. Yine aynı işletmede hem Holstein, hem Jersey sağıp, aynı tanka döken üreticiler de yağ primi alabilmek için bu yolu seçmiş olurlar.

ABD’de damızlıkçı işletmeler tamamen ayrı bir statüde değerlendirildikleri için, sadece süt satmayı amaçlayan bu tip işletmeler genetik yönden sorun oluşturmazlar. Yani damızlık sığır üreticileri ayrı, süt üreticileri ayrı kategorilerde branşlaşmış işletmelerdir.

ABD’de et ise etçi ırklardan, çoğunlukla bunların melezlerinden elde edilir. İnek-buzağı işletmelerinden çıkan saf veya melez etçi ırk buzağılar besi işletmelerinin materyali olurlar.

Bu bilgiler ışığında, sütçü ırkların erkek yavrularını, Jersey hariç, besi materyali olarak kullanırken, etçi ırklardan daha çok yararlanmanın yollarını aramalıyız. Jersey ırkımızı ziyan etmemeli, kombine ırk kavramını gözden geçirmeliyiz.

Süt üretip satan işletmelerle, sağlık, genetik bakımından gerçek anlamda “damızlık işletme” olan işletmeleri kayıt ve destekleme sistemleri açısından ayırmalı, farklı desteklemelerle yönlendirmeliyiz. Irk seçiminde; amaca yönelik ırklar seçmeye özen göstermeliyiz.

Antibiyotik kullanımı ülkemizde yaygın boyutlardadır.  Kalıntı sorunu artmakta olup, ileride insan hekimliğinde kullanılabilecek antibiyotik kalmayacaktır.  Hatta bilim adamları bazı antibiyotiklerin kesinlikle veteriner hekimlikte kullanılmamasını, beşeri hekimlik için rezerv olarak saklanmasını bile önermişlerdir.

Sığırcılık işletmelerinde antibiyotik kalıntılarının önlenmesi için birçok çalışma vardır.  Bunların bir kısmı yasal ve idari önlemlerdir.  Asıl önemli kısmı ise; antibiyotik kullanımının azaltılması yönünde alınacak teknik ve bilimsel önlemler olmalıdır.

Süt sığırcılığı işletmelerinde antibiyotik kullanımının arkasında her zaman “ihmal” vardır.  Sürü yönetimi ilkelerine uymama, koruyucu hekimlikte yapılan ihmaller sonucu antibiyotik kullanımına ihtiyaç duyulan hastalıklarla karşılaşırız.  Antibiyotiklere karşı mikroorganizmaların direnç kazanması da yine hekimlikte büyük sorun olarak karşımıza çıkar.  Antibiyotiklerin ihmaller sonucu ortaya çıkan hastalıkların tedavisi için kullanıldığına yönelik çok miktarda örnek verebiliriz.

Solunum yolu enfeksiyonları, mastitis (meme yangısı), rahim yangısı, topallık, göz yangıları gibi antibiyotik kullanımı gerektiren hastalıkların arkasında sürü yönetimi eksiklikleri vardır. Sığırcılık yapan çiftliklerde  en çok antibiyotik kullanımı bu problemlerin giderilmesi için söz konusu olmaktadır.  Buna ek olarak şap hastalığında ikincil enfeksiyonlar için kullanılan antibiyotikleri de söyleyebiliriz.   Yanlışlar ve ihmaller bazen barınakların, çiftliğin, sağım odasının kuruluşuna kadar geri gidebilir.  Kapalı, havasız ahırlar solunum yolu enfeksiyonlarına zemin hazırlar.

Doğum esnasında temizlik kurallarına uyulmaması, doğum padoğunun pis olması rahim yangılarına yol açan başlıca sebeplerdir.

Şap aşısının veya biyogüvenlik önlemlerinin ihmal edilmesi  şap hastalığına, bu hastalık ise ikincil enfeksiyonlara sebep olur.  Uygun boğa seçiminde dikkatsizlik, başta güç doğum olmak üzere birçok problemin başlangıcıdır.  Yanlış sağım teknikleri, ön daldırma ve son daldırmanın ihmali, aşılama ve kuru dönem uygulaması yapılmaması mastitise yol açar.  Hipokalsemi ve ketosis gibi metabolik hastalıkların devamında birçok problemle karşı karşıya kalırız.  Metritis ( rahim yangısı), sonun atılamaması bunların başlıcalarıdır.

Sığırlar yabancı cisimleri fark etmeden yutabilirler.  Batıcı yabancı cisimler, önce börkeneğe (retikuluma) sonra da kalp zarına batarak hastalık oluştururlar.   Mıknatıs yutturulması ile önlenecek bir problem çok büyük bir dert haline dönüşebilir.  Kalitesiz kaba yem, yem dağıtım ve yem hazırlama hataları, sıcaklık stresiyle mücadelede serinletmeyi ihmal etmek asidoza, giderek tırnak hastalıklarına sebep olur.

Sineklerle mücadeledeki ihmaller meme veya göz yangıları ile sonuçlanabilir.   Kuru dönemde, doğumda ineklere profesyonel yardımları esirgemek problemlere davetiye çıkarır.  En önemlisi başta nakliye, yer değiştirme olmak üzere, her türlü stres faktörleri, barınağın dizaynından, eleman davranışlarına kadar strese sebep olabilecek her şey bir süre sonra karşımıza hastalık olarak çıkar.

Yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir.  Şöyle bir bakarsak antibiyotik kullanımına ihtiyaç duyulan olayların hep bu şekilde başladığını görürüz.  Demek ki;  bazı konular ihmal edilmemiş olsa,  antibiyotik kullanımı azalacaktır.  Tedavi her zaman başarılı olmaz.  Birçok olay nükseder ve tekrar antibiyotik kullanmayı gerektirir.  Zaten tedavi girişimleri,  kaybedilmiş bir savaşı kazanmak için gösterilen gayrettir.  Yapılması gereken sürü yönetimi kurallarına tamamen uymaktır.

Kış geliyor.  İnekler için aslında daha az stresli havalar geliyor.  İnekler ısı stresinden kurtuldular.  Ancak; ısı stresinden dolayı oluşabilecek problemler ise kışın ortaya çıkacak.  Ayak hastalıkları, topallık ve döl tutmama gibi problemler aslında yaz aylarındaki ısı stresinin devamı olup, kışın bunlarla karşılaşan hiç kimse ısı stresini aklına bile getirmeyecek.

İşin doğrusu, yaz ve kış beslemesinden daha önemlisi, yeterli ve dengeli besleme yapılmasıdır.  Bunun başında kuru madde bilinciyle besleme yapmak gelir.  Artmayınca yetmez ve açık büfe sistemi adını verdiğimiz dolu yemlik modeli uygulanmalıdır.  İşkembesi sağlıklı ve yeterince dolu olan bir inek sürekli çalışan kalorifer kazanı gibi ısı üretir.  Yem tüketimini kısıtlayan her şeyden kaçınmak şarttır.  Dolu yemlik ve konforlu ortam ile bunu sağlayabiliriz.  Yemliğe kadar gelip, yem arayan, ancak, bulamadan dönen inek bir süre sonra işletme sahibini hayal kırıklığına uğratacak, süt ve döl verimi azalacaktır.

Kışın da, her zaman olduğu gibi, küflü yemlerden, aşırı saman kullanımından, kötü kaliteli silajdan uzak durmak gerekir.  Doğru yem formülü yapmaya ve doğru şekilde sunmaya gayret gösterilmelidir.  Yemlik okuma yapmak, yani günde en az iki kez yemliklere dikkatle bakarak barınakta yürümek yararlı sonuçlar verir. Böylece, ineğin tükettiği, reddettiği yemleri anlama fırsatı bulabileceğimiz gibi, boş yemlik sorununu da çözebiliriz.  Yine bu yöntemle ineklerin yem seçmesi ile ilgili fikir sahibi oluruz.  Yem seçen inek asidoz olmaya, topallığa, iştahsızlığa, döl tutmamaya aday hale gelir.

Kışın da yine, inekler sağım dönüşü dolu yemlikle karşılanmalıdır.  Taze yemle doldurulmuş yemlik daha çok tüketim, daha çok süt , daha iyi döl tutma, yani daha çok verim anlamına gelir.

Kışın oluşabilecek problemlerin başında sulukların donması gelir.  Çok soğuk havalarda, özellikle gece suluklar donarsa, derhal yem tüketimi ve verim düşer.  Sığırlar tükettikleri her birim kuru madde için dört birim su tüketimine ihtiyaç duyarlar.  Bilindiği gibi en önemli besin maddesi “Su”dur.  Çift cidarlı suluklar, donmaya karşı önlem alınmış suluk modelleri ile problem çözülür.

Kışın yaşanan problemlerden biri de, soğuktan korkarak ineklerin kapalı barınaklara  “tıkılması”dır.  Halbuki temiz hava yem kadar önemlidir.  İnsanlar kendileri üşüdüklerinde sığırların da üşüyeceğini sanarak soğuğa karşı aşırı önlemler alırlar.  Kirlenmiş hava en büyük stres faktörüdür.  Yemden yararlanmayı azaltacağı gibi, solunum yolları hastalıklarına da zemin hazırlar.

Her türlü ani değişiklik stres faktörüdür. Yemin aniden değiştirilmesinden kesinlikle kaçınılmalıdır. Kışın ani hava değişiklikleri, aniden gelip, 100C birden sıcaklığı düşüren soğuk hava dalgaları stres faktörüdür.  Stres demek daha çok hastalık ve daha az verim demektir.

Bu sebeple, meteorolojik verilere göre, sığırlar ani değişiklik öncesi desteklenmelidir.  Profesyonel yardım ile, sindirim arttırıcı, enerji sağlayıcı yem katkı maddeleri “anti-stres” olarak kullanılırsa bu günler hasarsız atlatılabilir.

Kışın yeterli ve uygun besleme yapılmazsa, gerekli hallerde “profesyonel yardım” ihmal edilirse, süt veriminde, süt yağı oranında, döl veriminde azalma, şirdenin yer değiştirmesi, sonun atılmaması, karaciğer yağlanması, rahim iltihabı, topallık gibi problemlerde ise artma kaçınılmaz olacaktır.

Ülkemizde şimdiye dek görülmeyen bu hastalık güney doğu bölgemizde görülünce basın tarafından Afrika Hastalığı adı verildi. Asıl adı “Sığırların Nodüler Ekzantemi” dir.  İngilizce olarak “Lumpy Skin Disease”  diye bilinir ve dünyadaki yaygın bilinirliği bu isimle olur.  Ülkemizde “ihbarı mecburi hastalıklar” listesinde yer alır.

Hastalık İngilizcesinden tam tercüme ile yumrulu deri hastalığıdır.  Etkeni koyun-keçi çiçek virusu ile aynı gruptan bir virustur.  Virus ailesi  Capripoxvirus olarak bilinir.  İlk olarak 1929 yılında Afrika’nın güney ülkelerinde çıkan Lumpy Skin Disease daha sonra Mısır ve İsrail’de de salgınlar yapmıştır.

Lumpy Skin Disease (LSD) deri üzerinde şişliklerle görülür.  Aynı şişlikler iç organlarda da oluşur.  Sütün birdenbire azalması, şiddetli düşkünlük hali, gebelerde yavru atma, hızla zayıflama, topallık ile kendini gösterir.  Hastalık sokucu sineklerle bulaştırılır.  Doğrudan temas da bulaşma yoludur.  Ağız ve burundan gelen akıntılarla veya süt ile temas bulaşma kaynağı olabilirse de hastalığın sokucu, kan emici sineklerle bulaşması başlıca yayılma yoludur.

Hastalığın yayılması %3-85 olarak bildirilmektedir.  Ölüm oranı düşüktür.  LSD ( Lumpy Skin Disease)’den ölüm oranı %3 olarak bildirilse de ikincil enfeksiyonlarla bu oran yükselebilmektedir.  Kuluçka dönemi 2-5 haftadır.  Ergin sığırlar biraz daha dayanıklı olup, buzağılar çok hassastırlar.  Jersey ırkı sığırların ise,  diğer ırklara göre daha hassas olduğu bilinmektedir.  Baş, boyun, merme çevresi ve ayaklarda sert şişlikler kendini gösterir.  Ayrıca, karaciğer, işkembe, dalak, akciğer ve sindirim yolunda bu şişkinliklerin aynısı oluşur.  LSD böcek ısırması, kurdeşen, deri tüberkülozu, nokra ve benzer deri hastalıklarıyla karışabilir.  Tam olarak serolojik testler veya virus izolasyonu ile kesin teşhis yapılır.

Hastalığın tedavisi yoktur.  İkincil enfeksiyonlar için antibiyotik kullanılabilir.  Uzun bir süre içerisinde tedavi mümkündür.

Hastalıktan korunma için iki yöntem vardır.  Birincisi sineklerle mücadele, ikincisi ise aşılamadır.  Afrika ülkelerinin birçoğunda, Güney Afrika, Etiyopya, Mısır, Namibya, Kenya, Zimbabwe gibi ülkelerde aşısı vardır. Koyun-keçi çiçek aşısı da koruyucu olarak kullanılabilir.

Hastalıktan korunmada bilinen tüm biyogüvenlik uygulamaları tamamen yerine getirilmelidir.  Örneğin; hayvan nakillerinin kontrol altına alınması, karantina, temizlik, dezenfeksiyon, hastalıktan dolayı kesilen hayvanların imhası gibi önlemler ihmal edilmemelidir.

Virusun yara kabukları içerisinde 35-40 gün canlı kalabildiği saptanmıştır.

Sığırların idrarı, dışkısı ve bir kısım yataklık malzemesinin karışması sonucu ortaya çıkan atıklar gübreyi oluşturur.  Gübre yönetimi hem çıkan gübrenin uzaklaştırılması, hem de, eğer kullanılacaksa, bitki yetiştirmede kullanımına uygun olarak depolanmasını içeren işlemlerdir.

Gübre hayvan adedi arttıkça büyük bir problem haline gelebilir.  Hayvanlara ve insanlara zararlı amonyak, metan, hidrojen sülfit ve karbondioksit açığa çıkaran gübrenin kaldırılması şarttır.  Diğer yandan; bu konuda yasal gerekliliklere, çevresel koşullara da uymak zorunludur.

İnekler yedikleri ile ilgili olarak değişen miktarlarda toplam gübre üretirler.  Bir ineğin yılda 20 m3 toplam gübre ürettiği hesap edilir.  Canlı ağırlık, süt verimi de bu miktarı etkiler.

Gübre çevresel kirlilik ve hastalık kaynağı olabileceği gibi, bitkisel alanlarda da daha iyi ürün yetiştirilmesini sağlayacak azot, fosfor, potasyum gibi mineralleri içerir.   Dolayısıyla gübre yönetimi, gübrenin kaldırılması ve sonra kullanımının bir bütün halinde düşünülmesi yönünden en baştan planlamış olmalıdır.

Gübreler ortamda bulundukları sürece solunum yolu enfeksiyonlarına ve meme yangılarına zemin hazırlayan etki gösterirler.  Bu barınağı ve çevreyi kirletici etkileri önlemek için sıyırıcı ile, küçük traktörler ile, su ile uzaklaştırma yöntemleri kullanılır.

Ülkemizde sıyırıcı ile gübrelerin atılması yöntemi son yıllarda gayet yaygınlaşmıştır.  ABD’de ise daha çok küçük traktörler kullanılmaktadır.  ABD’de yatak yerlerinde kum kullanımı yaygın olduğundan, kumun ise sıyırıcıların halat ya da zincirlerine zarar vermesi sebebiyle küçük traktörler tercih edilir.

Su ile yıkama yöntemi ise, evlerdeki sifon  sisteminin çok büyüğü olarak düşünülmelidir.   Kullanılan su çöktürülüp, arındırılarak tekrar kullanılabilirse de, bunun arada bir suyla takviyesi gerekir.  Bu yöntemlerin avantaj ve dezavantajları kuruluş safhasında değerlendirilmelidir.

Sıvı ve katı gübrenin toplanması, dağıtılması için değişik sistemler uygulanır.  Sıvı gübreler genellikle çukurlardan, havuzlara kadar çeşitli büyüklükteki yerlerde toplanabilir.  Eğer araziye dağıtılacaksa sıvı gübre dağıtıcıları, makineler kullanılabilir.  Coğrafi yapı, iklim, arazi varlığı ve yasalar bu konuda yol gösterici olmalıdır.

Gübre tipine göre, uzmanlarına danışarak, en baştan, iyi planlama yapılmalıdır.

Gübrelerin değerlendirilmesinde öne çıkan bir teknoloji ise BİYOGAZ‘dır.  İşletmeler tek tek bu teknolojiyi kurabilecekleri gibi, yakın olanlar bir araya gelip gübrelerinden ortak biyogaz elde edebilirler.  Isı ve elektrik enerjisine dönüştürülen gübrelerden kalan kısım ise yine arazide değerlendirilebilir.

Biyogaz üretimi için gübrenin ve özellikle selüloz miktarının önemi büyüktür.  İyi bir fizibilite ile girişim yapılmalıdır.  Projelendirme ve kurulum maliyeti pahalı bir teknolojidir.  Sistem ürettiği ısı ve elektrik enerjisinin bir kısmını kendisi de harcar.  Yıllık işletme maliyeti de göz önüne alınarak, gerçekçi bir fizibilite ile yola çıkılmalıdır.

Özet olarak; gübre yönetimi konunun uzmanları tarafından, en baştan düşünülerek uygun yöntemlerin seçilmesiyle yerine getirilmesi gereken bir iştir.

Suni tohumlama bir gebe bırakma yöntemi olup, kızgınlıktaki ineğin rahmine boğa spermasının, özel bir aletle, bırakılmasıdır.

Üstünlüğü kanıtlanmış boğaların tohumları kullanılırsa suni tohumlama bir “ırk ıslahı yöntemi” haline gelir.  Dünya’da ırkların ıslah edilmesinde en çok kullanılan, en etkin ve en kolay yöntem suni tohumlamadır.

Suni tohumlama ile üstünlüğü kanıtlanmış boğa tohumları kullanılarak gelecek nesillerin daha verimli olması sağlanır. Boğadan çiftleşme yoluyla geçebilecek hastalıkların yayılması suni tohumlama ile önlenmiş olur. Kolay buzağılama özelliği önceden belirlenmiş boğa tohumları kullanılırsa güç doğum problemiyle karşılaşılmaz. İneğin verim dışındaki diğer eksikleri de suni tohumlama ile giderilmiş olur. Örneğin; meme başı uzunluğu, ayak basışı, sütçülük tipi özellikleri, kalça yüksekliği, memelerin vücuda bağlanışı gibi karakterler uygun boğa tohumlarıyla düzgün, istenilen hale getirilebilir. Suni tohumlama yöntemi üstün bir boğa tohumundan birçok üreticinin yararlanmasını sağlar. Bu yöntemle kayıtlı yavrular ve giderek kayıtlı sürüler ortaya çıkar. Sığır üreticileri boğa beslemenin masraf ve tehlikelerinden kurtulmuş olurlar.
Suni tohumlamada en önemli konu kızgınlığın belirlenmesi ve uygun zamanın kaçırılmamasıdır.  İneklerin verimleri arttıkça,  süt vermekle meşgul olan inek, kızgınlık süresini kısaltır.  20 kg’a kadar süt veren ineklerin kızgınlık belirtilerini gösterme süresi 18 saat civarında olurken süt verimi yüksek ineklerde kızgınlık gösterme süresi verime göre 14 saat ile 4 saate kadar düşebilir.  O yüzden kızgınlığın gözden kaçması ihtimali söz konusu olabilir.  Bu durumda üzerine atlamaya izin veren, yani duran inek tohumlanmalıdır.  Başka bir deyişle erkek randevu yerine dişiden önce giderse daha iyi sonuç alınır.

Kızgınlık belirtilerini görmek her zaman en iyi yöntemdir.  Podometre, aktimetre gibi yardımcı araçlar olsa da, kızgınlığın diğer belirtilerini, yani çara akıntısını, atlamayı, durmayı görmek, böğürmeyi duymak döl tutma oranına olumlu katkı sağlar.  Çara akıntısı bulanık olan inek döl tutmaz.  Kanlı akıntı getiren ineklerin ise kızgınlık süresi sona ermiştir.

Bilgisayarlı Eşleştirme Programı: 
Bir gebe bırakma yöntemi olan suni tohumlamanın,  verim arttırıcı ve sağlıklı nesiller elde etme yolu olarak kullanılması dünyada yaygınlaşmıştır.  Yirmi yılı aşkın bir zamandan beri bilgisayarla eşleştirme yapılarak bu yönde yararlar arttırılmaktadır.

Eşleştirme 2 yönlü yapılmaktadır.

İneklerin eksik görülen karakterlerinin sonraki nesillerde düzeltilmesi ve kan yakınlığının önlenmesi.

İneklerin meme, kalça yapıları, cüsseleri, meme bağlantıları ve benzeri fiziksel yapıları ile süt, süt yağı, süt proteini gibi verim değerleri uygun boğa tohumları kullanılarak düzeltilebilir.  Tesbit edilen fiziksel karakterler, bilgisayara işlendiğinde, bilgisayar o karakterleri düzeltebilecek boğaları listeler.  Diğer bir yarar kan yakınlığının önlenmesi yönündedir.  Kan yakınlığı, akrabalı yetiştirme olup, bazı çekinik genlerin bir araya gelip sakat buzağılar doğmasına sebep olmasıdır.  Eğer, sürüde daha önce pedigri kayıtları tutulmuşsa, bilgiler bilgisayara girilerek inekler kan yakınlığı olmayacak şekilde boğa tohumlarıyla tohumlanır.  Böylece çekinik genlerin bir araya gelerek sakat veya ölü buzağı doğması engellenmiş olur.

Dişi sperma:
Boğa spermalarının dişi ve erkek sperma olarak ayrıştırılması işlemidir.  Dünyada şu anda tek bir şirketin tekeli altında olan bu teknoloji,  dişi spermaların ayrıştırılması amacıyla kullanılmakta olup, eğer istenirse etçi ırklar için erkek sperma için de kullanılabilmektedir.

Yüzde 90 oranında başarıyla uygulanan yöntemde,  sperma hücresi sayısının azlığı, işlemler esnasında bir kısım spermanın ziyan olması, teknolojik masraflar dolayısıyla fiyatlar geleneksel spermaya göre daha pahalı olmaktadır.  Döl tutma oranı ise %15-20 oranında düşmektedir. Ama; sonuçta istenen cinsiyette buzağımız olmakta ve hedefe ulaşmak için yolumuz kısalmaktadır.  Şimdilik düvelerde kullanılması önerilmektedir.

Genomics: 
Suni tohumlama teknolojisine son yıllarda en büyük yardım DNA teknolojisinden sağlanmıştır.   ABD’de 1885 yılından beri düzenli kayıt tutulması ,bu teknolojinin elde edilmesinde büyük rol oynamıştır.  Boğa seçiminde sperma üretim labotaruvarlarına büyük oranda yarar sağlayan bu uygulama giderek başka yararlar da sağlayacaktır.  Örneğin; boğaların yetenekleri daha kısa zamanda ortaya çıkartılabilecek, yüksek döl tutma oranı olan boğalar keşfedildiğinde döl verimi başarısı artacaktır.  Bakım ve besleme koşullarının  etkilediği ve etkilemediği yetenekler ortaya konulacaktır.  Giderek artan şekilde hastalıklara karşı dayanıklılık, uzun ömürlülük gibi karakterler belirginleşecektir.

Gebelik sürelerinin belki 8-10 gün kısalması mümkün olacaktır.  Çünkü; gebelik sürelerini kısaltan boğalar olduğu bilinmektedir. Genomics yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.  Ancak; var olandan çok daha fazla yararlar getireceği kesindir.

İsviçre kökenli bir sığır ırkı olup, daha sonraki yıllarda İsviçre’ye komşu ülkelerde yaygınlaşmıştır.  Avrupa’da kırmızı -beyaz veya sarı- beyaz alaca renkli bir ırk olarak bilinir.  Ancak; ABD’de etçi ırk olarak geliştirilmiş boynuzsuz, siyah Simmental ırkı, giderek, öne çıkmıştır.

Klasik Simmental ırkında burun ucu et renginde, tırnak ve boynuzlar sarıdır.  Son yıllarda boynuzsuz soylar üzerinde çalışılmış olup, hayvan refahı yönetmeliklerine uygun olarak boynuz köreltme gerektirmeyen Simmental hatları geliştirilmiş.

Simmental ırkı “kombine ırk” olarak bilinir.  Avrupa’da etçi-sütçü ırk olarak ün yapmıştır.  Holstein ırkı ile karşılaştırıldığında süt proteini ve süt yağında Holstein ırkından daha yüksek, ancak süt miktarında ise Holstein ırkından daha düşük verim ortalamalarına sahiptir.

Ergin hayvanlarda canlı ağırlık; dişilerde 650-850 kg, erkekler de ise 900-1000 kg arasındadır.  Besicilikte erkek danalar canlı ağırlık kazancı ve et kalitesi yönünden tercih edilir.  Irk ortalaması olarak 4-5 ton süte, %4 yağa ve %3,5 proteine sahiptir.

Avrupa da, iyi bakım koşullarında,  bir Simmental ineğin canlı ağırlığının 10 katı süt verdiği kabul edilir.   Meme sağlığı ve somatik hücre sayısı bakımından Holstein ineklere göre daha dayanıklı olduğu bilinmektedir.

Simmental ırkı sütçü ırklarla, özellikle Holstein ırkıyla melezlendiğinde yüksek verimli, dayanıklı melezler elde edilir.  Erkek buzağılar ise besicilikte kullanılmaya daha uygun hale gelirler.  Birçok Avrupa ülkesinde bu tip melezlemeler yapılmaktadır.

Avrupa’da Fleckvieh olarak da bilinen Simmental ırkı etin ve sütün aynı hayvandan temin edilebileceğini gösteren bir ırktır.  Sütçü ırklara göre, özellikle Holstein ırkına göre,  daha az süt miktarı olmakla birlikte, etçi özellikleriyle sahiplerine para kazandırır.  Özellikle ABD de Brahman ırkı ile yapılan melezlemelerden Simbrah ırkı elde edilmiştir ki; bu ırk etçi yönden başarılı sonuçlar verir.  Simbrah ırkının dayanıklılık, doğum kolaylığı ve uzun ömürlülük gibi ek avantajları vardır.  Fransa’da  Simmental ırkı sütçü yönden geliştirilerek Montbeliard sığır ırkı elde edilmiştir. Avrupa’da Simmental ırkı sığırlarda kırmızı Holstein kanı (geni) olduğu da bilinmektedir.

Simmental ırkı sığırlar ülkemizde de yaygınlaşmıştır.  Erkek danaların besicilikteki performansı bu yaygınlaşmada önemli rol oynamıştır.

Kırmızı-beyaz, sarı-beyaz alaca renkli Simmentallerde, sıcak iklim hüküm süren ülkelerde,  göz etrafındaki kahverengi yuvarlak özellikle istenir.  Göz etrafı beyaz olanlarda “göz kanseri” riski daha fazladır.  İrlanda ve Kanada gibi az güneşli ülkelerde ise böyle bir özellik önem taşımaz.

Sütçü sığırlarda görülen buzağıların birbirini emme problemi, Simmental ırkı buzağılarda daha fazladır.  Bu kötü huy bazen ileriki yaşlarda da devam edebilir.  Barınak sistemindeki değişiklikler  ve bazı caydırıcı aletlerle bu problem önlenmeye çalışılır.  Konu üzerinde araştırma yapan bilim adamları problemin kandaki glikoz seviyesinin ani değişimine bağlı olduğunu düşünmektedirler.  Çözüm için; çoğunlukla barınak konforuyla  ilgili düzenlemeler öngörülmektedir.

Simmental ırkı sütçü ırklarla olduğu gibi, etçi ırklarla da melezlendiğinde başarılı sonuçlar elde edilir.  Deri sanayi ile uğraşanlar ise Simmental derisini özellikle beğenirler.  Sütünün Omega 3 ve CLA ( Conjugated Linoleic Acid) yönünden zengin oluşu da ayrı bir tercih sebebidir.

Simmental ırkı,  eti ve sütü birlikte bulunduran, dayanıklı, kolay adapte olan, uzun ömürlü, döl v