Yazılar

Mumyalaşma rahim içerisinde yavrunun ölüp, yavru sularının vücut tarafından emilmesi sonucunda ortaya çıkan bir durumdur.

Mumyalaşma çoğunlukla 3-8 aylık arası gebeliklerde oluşur.  En çok görüldüğü aylar 4., 5. ve 6 ıncı aylardır.

İnek fetuslarının mumyalaşmasının iki önemli sebebi vardır.  Birincisi göbek kordonunun düğümlenmesi veya burkulması, ikincisi ise; progesteron eksikliğidir.

Göbek kordonu gebeliğin beşinci ayında,  fetusun son pozisyonunu alması günlerinde burkulabilir. Bu durumda yavru ( fetus) oksijensiz kalır ve ölür.

Progesteron gebelik hormonudur.  Eğer progesteron eksikliği söz konusu olursa yavru ölür ve mumyalaşır.

Bu durum ise çoğunlukla teşhis edilemez. Çünkü inek kızgınlık belirtileri göstermez ve gebe olduğu sanılır.  Gebeliğin devamını sağlayan C.L ( Corpus Luteum= Sarı Cisim) yumurtalık üzerinde kaldığından inek kızgınlık periyoduna geri dönmez.  Gebelik süresi dolduğunda ise doğum olmaz.

Fetusun mumyalaşmasının gerçek sebebi, çoğunlukla, hastalıklardır.  Virus ve bakteri etkenli hastalıkların bazıları mumyalaşmaya sebep olur.  Bunların başında BVD hastalığını sayabiliriz.

Ayrıca Campylobacter fetus, protozoa hastalıkları olan Trichomoniasis ve Neosporosis mumyalaşma ile sonuçlanabilir.  Bu hastalıklar çoğunlukla yavru atma ve ölü doğum ile sonuçlansa da bazen mumyalaşma olmakta, fetus rahim içerisinde kalmaktadır.

Bu enfeksiyonlar arasında mumyalaşmaya sebep olma bakımından bir sıralama yaparsak en başta BVD ( Bovine Viral Diarrhoea)hastalığı gelir.

Mumyalaşma rektal palpasyon ( elle muayene) ile teşhis edilir.

Elle muayenede fremitus ( fetusun nabzı) hissedilmez.  Ayrıca fetal çarpma olayı görülmez. Yavru suları emildiği için fetus kurumuştur.  Dolayısıyla rektal muayenede fetal çarpma olmadığı, fremitus alınamadığı hallerde mumyalaşmadan şüphe edilir.

Bir süre sonra tekrar muayene edildiğinde yavrunun (fetusun) büyümediği de anlaşılır.

Ultrason ile muayene de teşhis için kullanılan bir yöntemdir.

Mumyalaşma teşhisi kesin olarak konulduğunda prostaglandin F2 alfa enjeksiyonu yapılarak rahim boşaltılır ve Corpus Luteum ( C.L= Sarı Cisim) giderilerek ineğin tekrar kızgınlık göstermesi sağlanır.

Bu esnada antibiyotik kullanılması da önerilir.

Asıl konu ise mumyalaşmaya sebep olan hastalığın bulunmasıdır.  Laboratuvar muayeneleriyle durumun perde arkası araştırılmalıdır.

BVD başta olmak üzere hastalıklar gözden geçirilmelidir.  Özellikle BVD hastalığının PI ( Persiste Enfeksiyon= İnatçı Enfeksiyon)  olarak seyrettiği inekler bulunarak sürüden çıkarılmalıdır.

İnatçı enfeksiyon ( PI)  durumundaki inekler sürüde hastalığı yayarlar.  Bunların biran önce saptanarak sürüden çıkarılması şarttır.  BVD ile test, sürüden çıkarma ve aşılama yöntemlerinin kombine kullanılmasıyla mücadele edilmelidir.

Fetusun mumyalaşması, görüldüğü gibi, tek başına bir problem değil, çoğunlukla sonuçtur.  İhmal edilmemeli,  mutlaka arkasındaki gerçek sebep araştırılmalıdır.

Yemlerde küflenme  bütün çiftlik hayvanlarında problemlere sebep olur.  Burada sadece geviş getirenler ile ilgili sorunlardan söz edeceğiz.

Son yıllarda bir takım konular gündeme geldi.  Aflatoksin sözcüğü kullanılmaya başlandı.  Hatta yanlışlıkla Alfatoksin diyenler çoğunlukta.  Doğru söylenişi Aflatoksin dir.  Aflatoksin küflerin sebep olduğu zehirli maddelerden sadece biri olup, özellikle sütle atılarak  bu sütü tüketen insanlara zarar verebilir.  Küf ve mantarlardan kaynaklanan zehirli maddelere genel olarak mikotoksin adını vererek, konuyu bu şekilde inceleyelim.

Mikotoksinler silajlarda, başta mısır olmak üzere, arpa, yulaf ve buğday gibi tane yem hammaddelerinde oluşabilir.  İneklere yedikleri yemlerle geçer.  Mikotoksinlerin, yani küf ve mantarlardan kaynaklanan zehirli maddelerin hayvanlar üzerinde büyük zararları vardır.  Bu zararların sebep olduğu hastalık ve bozukluklar ise başka hastalık ve bozukluklar ile karışabildiğinden, mikotoksinler çoğunlukla akla gelmez.

Mikotoksinlerin oluşturabileceği sorunları sayarsak; iştahsızlık, süt miktarında azalma, gelişme geriliği, yemden yararlanmada azalma, zayıflama, ishal, kanlı ishal, döl tutma güçlükleri, anormal kızgınlık döngüleri, tüylerde kabalaşma, kabarma ve bozulma, durgunluk, rektum prolapsusu, kızgınlık, bağışıklık sistemi bozuklukları.

En sonuncusu ise birçok başka soruna zemin hazırlayabilecek önemli problemdir.

Mikotoksinlerin zararları;  alınma süresi, sıklığı ve miktarı ile ortaya çıkarlar.  Daha erken, daha geç, daha şiddetli veya orta şiddette hastalık belirtilerine sebep olabilirler.

Mikotoksinler ayrıca HBS olarak bilinen Hemorajik Bowel Sendrom (Kanamalı bağırsak sendromu) etkenlerinden biridir.

Yukarıda sayılanlar dışında erken embriyonik ölüm, sonun atılamaması, gebe ineklerin kızgınlık benzeri belirtiler göstermesi, ketosis, şirdenin yer değiştirmesi, metritis, mastitis, yağlı karaciğer hastalığı gibi olayların arkasında yatan etkenler arasında mikotoksinleri de düşünmek gerekebilir.  Özellikle bilinen tedavilere yanıt vermeyen vakalar mikotoksinler tarafından meydana getirilmiş olabilir.

Mikotoksinler hayvanlarda topallığa sebep olabilecekleri gibi, böbrek, karaciğer ve solunum yolu bozukluklarında da suçlu olabilirler.

Mikotoksinler besinlerin emilimini de aksatırlar.  Uzun süreli küflü ve bozuk yem alan hayvanlarda kandaki vitamin A seviyesi düşer, kör veya ölü buzağı doğumları ile karşılaşılır. Yemler içerisinde küf ve mantarların hızlı üremesi sonucu yemlerde ısınma, dolayısıyla yemin enerji değerinde ve A, D, E, K vitaminlerinde azalma söz konusu olur.

Mikotoksinler sıcak ve nemli ortamlarda artarlar.  İşkembedeki yararlı, sindirimi sağlayan mikroorganizmalara da zarar verirler.  Gebe hayvanlar, gençler ve büyümekte olanlar erginlere oranla daha çok etkilenirler.  En büyük ve en öncelikli zarar ise karaciğerde görülür.  Vücudun arınma, bağışıklık ve hormonal mekanizmaları karaciğer bozulmasıyla birlikte kötü yönde etkilenmiş olurlar.

Küf üremesine bağlı olarak mikotoksinlerin artışı;  silaj veya diğer yem hammaddelerinin hasadından önce, hasadı esnasında, depolanma, nakliye, karıştırılma ve hayvanlara verilmesi esnasında gerçekleşebilir.

Mikotoksinlerden Korunma:
Silaj yaparken silaj çukurlarını hızla doldurulması, uygun kapatılması, oksijensiz ortamın en kısa sürede sağlanması başlıca önlemdir. Silajın açıldıktan sonraki muamelesine özellikle dikkat edilmelidir.  Silaj dikine, düz şekilde kesilmeli ve üstü tekrar örtülmelidir. Tane yemlerin küflenmesi ise ancak kurutulmaları ile önlenebilir.

Küflerin görünmesi halinde, zaten göz göre göre, hayvanlara verilmesi istenmez.  Fakat; görülmeyen üremeler, gözden kaçan durumlar her zaman söz konusudur.  Dünya’da çarelerin başında toksin bağlayıcıların kullanılması gelmektedir.

Toksinleri emen, kendine bağlayan ve vücuttan sığırlara zarar vermeden atılmalarını sağlar.  Bu katkıların yemlere konulması mikotoksinlerin olduğu gibi diğer zararlı maddelerin de verebilecekleri hasarlardan korunmayı sağlar.  Ayrıca; bilinen en iyi karaciğer koruyucu ve yenileyici madde olan Silymarin’i içeren deve dikeni özünün yemlere katılması da iyi bir önlem olacaktır.

Hayvanlara zarar veren küf toksinleri özellikle sütle insanlara geçebilir.  Örneğin; Aflatoksin M1 olarak bilenen küf toksininin insanlara sütle geçmesi sonucu kansere sebep olabileceği bildirilmektedir.  Çiftlik hayvanlarının küf toksinlerine karşı korunmaları büyük ekonomik zararların yanı sıra insan sağlığına gelebilecek zararları da önleyecektir.

Şifalı bitkiler olarak bilinen birçok bitkinin özü veya yağı insanlarda gıda katkısı olarak kullanılmakta olduğu gibi, hayvanlarda da yem katkısı olarak kullanılmaktadır. Şifalı bitkiler ile çiftlik hayvanlarının beslenmesinde iştahı, yemden yararlanmayı ve dolayısıyla verimi arttırıcı yönde yapılan çalışmalar başarıyla sonuçlanmış, böylece endüstriyel olarak yem katkı maddesi üretimine geçilmiştir.

Şifalı bitki özleri ve yağları organik hayvancılıkta ve çevreci yaklaşımlarda da yerini almıştır.  Tamamen bitkilerden elde edilmiş yağ ve özlerden vücudun yararlanması yani biyoyararlanım yüksek seviyede olduğundan kullanımları halinde antibiyotik kullanımı azalmakta ve kalıntı riski ortadan kalkmaktadır.  Hayvansal gıdalardaki kalıntıların insanların gıdalarına geçmesi önlemiş olmaktadır.  Ürünleri üretenlere yararı olan şifalı bitkilerin, tüketicinin korunması yönünde de yararı ortadadır.   Bir başka konu ise çevreci duyarlılıktır.  Şifalı bitki yağları veya özleri işkembede oluşan metan gazını azaltır.  Bu sayede atmosfere yayılan ve ozon tabakasını bozan metan gazı kirliliği azaltılmış olur.  Diğer zararlı gazlarla birlikte sera etkisi yaratan metan gazının da azaltılması şifalı bitkilerin birçok yararlarından birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

Şifalı bitkilerin özlerinden veya yağlarından yem katkı maddesi olarak nasıl yararlanabileceğimizi görelim;

Kekik: Mikrop kırıcı, sindirime yardımcı ve antioksidandır.
Karanfil: İştah açıcı, sindirime yardımcı ve mikrop kırıcıdır.
Tarçın: Mikrop kırıcı özelliğinin yanı sıra sindirime yardımcı, solunum yolları temizleyicisi etkileri vardır.  Kalbe destek, antioksidan, sakinleştirici, gaz söktürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici özelliklere sahiptir.
Biberiye: Sindirimi kolaylaştıran ve antioksidan etki gösteren maddeler içerir.
Keçi Boynuzu: Antiseptik, bronş genişletici, antioksidan, antiviral etkilerinin yanı sıra vücudun bağışıklık sistemini ve karaciğeri destekleyici etkileri vardır.  Ayrıca;  keçi boynuzu kalsiyum, çinko, E vitamini açısından zengindir.
Mercanköşk: Balgam söktürücü, sindirime yardımcı, antioksidan, antiviral özelliklere sahiptir.
Keklik otu: İştah açıcı, sindirimi kolaylaştırıcı etkileri vardır.  Yemlerden yararlanmayı arttırır.
Okaliptüs:  Balgam söktürücü, antiseptik, solunum yolları temizleyicisidir.
Ekinezya (Koni Çiçeği): Yangı giderici, vücut direncini arttırıcı, bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri vardır. Ekinezya A, C, E vitaminlerinden zengin olup, akyuvarların sayısının artması ve enfeksiyon bölgelerine göç etmeleri konusunda yardımcıdır. Ekinezya vücut savunma sisteminin başlıca öğelerinden biri olarak T hücrelerin aktivitesini arttırır.
Keten Tohumu: Latincesi çok faydalı bitki anlamına gelen keten tohumu antioksidandır.  B12 vitamini, magnezyum, demir, bakır, çinko ve omega 3 içerir.  Sindirime yardımcı olur.  Solunum yolu uyarıcısıdır.
Enginar: Karaciğer destekleyicisi, safra çalıştırıcısı etkileriyle birlikte, kalbi kuvvetlendiren, sindirimi kolaylaştıran, iştah arttıran özelliklere sahiptir. A ve C vitaminleri, potasyum, demir, manganez, fosfor içerir.
At Kuyruğu Otu:  Kalsiyum kaynağıdır.  İçerisindeki silisik asit ile kalsiyumdan yararlanmayı arttırır.  Vücut direncini yüksek tutar.
Çemen Otu: Vücut direncini arttırır.  Kas yapmayı sağlar.  Çemen otu kas yapısını desteklediğinden besi danalarının et tutmasını sağlamak için kullanılır.
Tahtabiti Otu: Rahmi çalıştırır.  Rahim içerisinin temizlenmesine yararlı olur.  Rahim hareketlerini arttırarak rahim iltihaplarının oluşmasını engeller.  Özellikle Klamidya’lara karşı etkisi bilinmektedir.
Çam Kabuğu: Antioksidandır.  C vitamini içerir.
Deve Dikeni: Latincesi Silybum olan bu bitki “Karaciğer Koruyucu” etkisiyle tanınır.  Aynı zamanda antioksidandır.
Aynısafa: Latincesi Calendula’dır.  Gece sefası adı da verilen bu bitki kan temizleyici, ağrı giderici etkiye sahip bileşikler bulundurur.  Ezik ve yaraları iyileştirme özelliği ile bilinen bir bitkidir.

Özet olarak; şifalı bitkilerden hayvan beslemede yararlanmak mümkündür.  Bunları kullanarak geviş getirenlerin yemden yararlanma oranlarını yükseltmek, süt ve besi sığırcılığında karlılığı arttırmak, çevreyi ve tüketiciyi korumak, antibiyotik kullanımını azaltmak gibi olanaklara sahip olabiliriz.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Yüksek kalitede yonca silajı hasadı, yüksek kalitedeki kuru yonca hasadından biraz farklıdır.   En önemli fark, hasadı yapılan yoncalardaki nem seviyesi ile ilgilidir.  Yüksek kalitedeki kuru yonca, %85’lik kuru madde bulundururken, yonca silajı, %35-40 kuru madde içerecektir.  Silajın nasıl muhafaza edildiği, nem seviyesini doğrudan etkiler.  Eğer silaj, plastik torbada veya diğer oksijeni kısıtlayan şekilde muhafaza edilir ise kuru madde muhtevası biraz daha yüksek olur.  Yonca silajı hazırlama aşamaları şu şekildedir:

En iyi kalitede silaj, yoncanın geç vejetatif, erken tohumlama döneminde hasat edilmesi ile elde edilir.  Yonca bitkisinin, yaklaşık olarak %10’unda tomurcuk olması gerekir.  Eğer çiçeklenme görülmeye başlamış ise, hasat için zaman hala uygun olabilir, ancak protein seviyesi biraz düşmüş ve NDF değeri de biraz yükselmiş olur.  Hedefimiz, %20 ham protein, %30 ADF ve %40 NDF elde etmektir.  Materyalin kuru madde değeri, en az %30 oluncaya kadar kurumaya bırakın.  Biraz daha yüksek olursa daha iyidir.  Hasat edilmiş materyal, kümeler halinde değil, geniş bir alana yayılarak bırakılırsa daha hızlı kurur.  Hasat esnasında toprak veya yabancı materyalin karışmaması için yonca yeterince yüksekte biçilmelidir.  Genellikle, düşük nem koşullarında, öğleden sonra biçilip, ertesi sabah da doğrama yapılması önerilen bir programdır.  Önemli olan husus, doğramadan çok önce hasat etmemektir.

Bir sonraki aşama, hasat edilen materyali bir silaj kesici (doğrayıcı) kullanarak küçük parçalara kesmektir.  Nem seviyesi hızla düşeceğinden, silajı bir an önce kesmek önemlidir.  Kesim işlemi esnasında dikkat edilecek diğer önemli husus, uniform (eşit) bir uzunlukta parçalar elde edecek şekilde kesilmesi ve bunun sonucunda silajın siloda paketlenerek/sıkıştırılarak iyi bir fermantasyon temin edilmesidir.  Yonca veya ot silajı için önerilen parça uzunluğu 12 mm’dir.  Unutmayınız ki, bu önerilen teorik parça uzunluğundan daha uzun parçalar elde edilebilir.  Bu durumda, sığır beslenmesi için uygundur.  Daha kısa materyal, rumen stimulasyonunu temin ederek yüksek oranda sindirilebilir ve bu şekilde ineğin fazla miktarda yem tüketmesi temin edilebilir.

Düzgün olarak hasat edilip parçalandığında, materyal resimdeki gibi görünmelidir.  Bir partikül seperatörü kullanarak parça uzunluğunu değerlendirebilirsiniz.  Separatör kullanıldığında, hedeflenen oran şu şekilde olmalıdır; parçalanmış materyalin %20’si en üstteki elekte, % 40’ı orta elekte ve % 40’ı da en alt elekte olmalıdır.  Eğer orta elekteki miktar daha çok ise bir problem teşkil etmez.  Ancak, en üstteki elekte fazla miktar kaldı ise bu silajın iyi muhafaza edilmemesine yol açacak ve bu da düşük kalitede bir kaba yem ile sonuçlanacaktır.

Silo, hızlı bir şekilde doldurulmalı ve iyi paketlenmelidir/sıkıştırılmalıdır.  Başarısızlıkların pek çoğu, bu iki hedefe ulaşılamadığında ortaya çıkar.  Silaj iyice sıkıştırılmadığında, sıcaklık artışı (kızışma) ortaya çıkar, materyal fermente olur ve bu sıcaklık artışı ısıdan tahrip olmuş proteinleri meydana getirir.  Isı ile tahrip olmuş protein, inek tarafından sindirilemez.  Muhafaza edilmiş silajdaki sıcaklık artışı, ortam sıcaklığından en çok 5-7 °C fazla olmalıdır.  Silo ne kadar hızlı paketlenir/sıkıştırılır ise bozulma miktarı da büyük oranda az olur.

Silo doldurulduktan sonra, üzeri plastik bir örtü ile örtülmelidir.  Silajı yeme katmak için en az 30-45 gün beklenmelidir.  Bu süre, tam bir fermantasyona imkan vererek yüksek kalitede bir kaba yemin oluşmasını temin eder.  Silodan yem alındığında, tatlı bir kokusu olmalı, herhangi bir küf ve benzeri bozulma belirtisi göstermemelidir.  Silajın üst tabakasında az bir miktar küf olabilir (en çok 10 cm) ve bu normaldir.  Silodan silaj alınırken, silajın bize dönük olan tüm yüzeyi boyunca 15 cm’lik bir oran, günlük miktar olarak kesilmelidir.  Daha önceden size bahsetmiş olduğum düzgün silo sevk ve idare pratiklerini de takip ediniz.

İneklerin pik seviyesinin tahmini:

–   Doğumdan sonraki 5.inci günde sağılan sütün 12-13 litre fazlası pik seviyesidir. Örneğin; doğumdan 5 gün sonra 20 litre süt veren bir inek 20+12/13=32-33 litre ile pik seviyesine ulaşacaktır.  

Bu rakam ilk doğumunu yapan düvelerde 18 kg.dır. Örnek: 20+18=38 kg. pik seviyesi

Önemi: Eğer bu miktara erişilemiyorsa “yetersiz enerji problemi var” demektir.

Bu durum; süt veriminde istenen seviyeye ulaşamamanın yanısıra ineğin tekrar gebe kalmasında problem yaşanabileceğini, rasyonun özellikle enerji yönünden kontrol edilmesi gerektiğini ya da enerji desteklerinin verilmesi gerektiğini gösterir.

1. Genç sürüye (buzağılara) bakanların, büyük hayvanlarla işi olmamalı, buzağı bakıcıları büyük hayvanlarla uğraşmamalıdır. Böylelikle genç hayvanlara, portör hayvanlardan etken taşınmamış olur.

2. Genç hayvanların, aşılanmadan önce kuvvetli bağışıklık temini için, iyi aşılanmış annelerden, ilk 4 gün ağız sütü almaları sağlanmalıdır. Ağız sütünü biberona alıp bakıcılar içirmelidir. Buzağıların aldıkları ağız sütü, bakıcının insafına bırakılmamalıdır. Ağız sütü verilmesinin temel kuralı, “mümkün olan en kısa sürede, mümkün olan en çok miktarda” olmalıdır.

3. Yeni doğan buzağılara ağız sütü ile daha fazla antikor verilmesi hedeflendiğinde, doğumdan 2-3 ay önce IBR aşısı ile bir rapel daha yapılması yerinde olur. Diğer bir deyişle, annelere aşıyı yılda bir kez değil, yılda 2 kez uygularsak daha yüksek antikor seviyesi elde etmiş oluruz. Yılda bir kez aşılamada, ilk 8 aydan sonra humoral antikorlar (IgG) kanda azalmaktadır. Aşılı anne korunmuş olmakla birlikte, sütle geçen antikorların miktarı düşmektedir. Buna karşın yıllık rapeli yaklaşan hayvanlar, hücreye bağlı bağışıklık ile korunurlar. Olası hastalık etkenine maruz kaldıklarında, T hücreler uyarılır ve onlar kan hücrelerini aktif hale getirerek enfekte hücrelere saldırırlar (lenfositler gibi). T-lenfositlerin özel antikorlara yanıtı çok yüksektir. Çünkü T-sistemde de kuvvetli bellek hücreleri mevcuttur.

4. Yılda 2 kez aşılanan annelerinden alınan ağız sütleri, boş tetrapak süt paketlerinde de buzlukta dondurulmak suretiyle saklanmalıdır. Ilık (37°C) su içine tetrapak paketini koyarak donmuş ağız sütünü çözmeliyiz.

5. Tüm bu bilgilerin ışığında, 3 aydan küçük hayvanlarda kuvvetli koruma sağlamak için annelerini yılda 2 kez aşılayıp, ağız sütünü 4 gün boyunca kontrollü bir şekilde vermek hastalıkla mücadelede yardımcı olacaktır.

Yemlik okuma sürü yönetimi tekniklerinden biridir. Her günün belli saatlerinde yemliklerin önünden yürüyerek yemlik içerisindeki durumu gözden geçirmek ve görülenleri değerlendirmektir. İyi bir gözlemci ve gördüklerini değerlendirmesini bilen bir yönetici için yemlik adeta “konuşur” ve olan bitenden haber verir. Diğer işleri kim yaparsa yapsın  “yemlik okuma” yı işletmenin en yetkili kişisi yapmalıdır. Bu işlem denetim, sorgulama ve düzeltme işlemi olduğundan herhangi bir kimsenin yapması halinde yararı olmaz.

Son yıllarda otomatik suluklar çiftliklerde giderek daha fazla yer almaya başladı. Sığırcılık işletmeleri otomatik sulukları ya da şamandıralı yalakları benimsediler. Yararlarını gördüler ve inandılar. Sığırların suyu istedikleri kadar, istedikleri anda ve istedikleri sıklıkta içebilmesini sağlayan bu yalaklar verimi ve sağlığı olumlu yönde etkiledi. Yemleme sistemi de aynı olmalıdır. Yani bir çeşit “açık büfe” sistemi. Hayvanların yemi de su gibi istedikleri miktarda, istedikleri anda, istedikleri sıklıkta serbestçe tüketebilmeleri sağlanmalıdır. Bu sistem suyun serbestçe verilmesiyle sağlanan yararı sağlayacaktır.

Özellikle serbest sistem barınaklarda yem de su gibi serbest olmalıdır. Sığırlar üzerinde yapılan “hayvan davranışı” çalışmalarında, ineklerin günde on bir kez yemliğe gittikleri ve her seferinde bir miktar yem yiyerek, geviş getirmek üzere yatma yerlerine döndükleri gözlenmiştir. Bu durumda günün hiçbir saatinde yemlikte boş bir an olmayacaktır. Sulukların susuz kalmadığı gibi, ineklerin önü yemsiz kalmayacaktır. Böyle bir yemleme sistemine birkaç günde geçilebilir. İneklerin günlük tükettikleri yem bellidir. Saatli yemleme yani yemin öğünlere bölünerek belli saatlerde verilmesi öncelikle subklinik asidoza ve giderek bunu takip eden diğer problemlere sebep olmaktadır. Serbest sistemde yatmak, yürümek, su içmek nasıl ineğin kendi karar ve isteğiyle yapılıyorsa, yem yemek ve geviş getirmek de aynı serbestlikle inek tarafından verilen kararla yapılmalıdır. Öğün saatleriyle verilen yemleme sisteminde sabah yemi verilmekte, yem öğleye doğru bitmektedir. Hayvanlar ya tamamen yemliği yalayacak hale gelmekte, ya da yemlikte sadece gıda değeri olmayan uzun, kalın saplar kalmaktadır.

Akşam öğünü ise saat 17.00, 18.00 de verilmekte, bu arada ineğin önü boş kalmakta, yem saatini bekleyen inek yem dağıtılır dağıtılmaz açlıkla yeme saldırmaktadır. Bu durumda inek önce mermesiyle ve diliyle toplam yemin iyi yerlerini yani kesif yem kısmını ayırıp yemekte, daha sonra ise kaba kısımlarını tüketmekte, bilmeyerek işkembesinde asidoza sebep olmaktadır. Eğer günün her saatinde önünde yem olsa böyle olaylar meydana gelmeyeceği gibi, yemlik okuma işi de yarar sağlayabilecek hale gelecektir.

“Yemlik okuma” işleminde dikkat edilecek konular: 
İnekler sürekli olarak kesif yem kısmını tüketiyor ve dağıtımdan birkaç saat sonra yemlikte sadece kaba kısımlar kalıyorsa, kaba yemin iyi karışmadığı veya kaba yemin “aşırı kaba” olduğu düşünülmelidir. Eğer birkaç saat sonra hiç yem kalmadıysa tekrar yem verilir. Buna rağmen yemlik hızla boşalıyorsa yemin kuru madde miktarı bakımından “az” olduğu kanaatine varılır. Bu iş birkaç yemleme periyodundan sonra rayına girer. Normalde tüketilen miktar, yemlikte tüketilmeden kaldıysa bir problem olduğu düşünülmeli ve problemler sırasıyla gözden geçirilmelidir. Bir hastalık söz konusu olmuş mudur? Suluklar mı bozulmuştur? Yemi verenler bir tartı hatası mı yapmıştır? Ani bir ısı değişikliği, bir stres faktörü mü oluşmuştur? Verilen yem kokuşmuş, ısınmış, ekşimiş midir? Yemliğin normal dışı bir şekilde aniden boşalması da bir tartı hatasını ya da havanın ani soğumasını akla getirebilir.

Serbest sistem besi sığırcılığında da aynı yöntemler kullanılabilir. Yemliklerin kontrolü, dışkı kontrolü ile birleştirilirse işletme için çok yararlı bir denetim mekanizması geliştirilmiş olur.

Şifalı bitkiler olarak bilinen birçok bitkinin özü veya yağı insanlarda gıda katkısı olarak kullanılmakta olduğu gibi, hayvanlarda da yem katkısı olarak kullanılmaktadır. Şifalı bitkilerden çiftlik hayvanlarının beslenmesinde iştahı, yemden yararlanmayı ve dolayısıyla verimi arttırıcı yönde yapılan çalışmalar başarıyla sonuçlanmış, böylece endüstriyel olarak yem katkı maddesi üretimine geçilmiştir.

Yararlı etkileri yüzyıllardan beri bilinen şifalı bitkilerin geviş getiren hayvanlar üzerinde özel etkileri vardır.  Bunları kullanarak, işkembe içerisindeki düzene olumlu yönde müdahale olanağı buluruz.

Bilindiği gibi; işkembede sindirim birtakım mikroorganizmalar tarafından gerçekleştirilir.  Çeşitli yararlı mikroplar işkembede nişastanın ve proteinlerin sindirilmesini sağlarlar.  Şifalı bitkilerden elde edilen yağların ise mikrop öldürücü etkileri vardır.  Bu etkiden yararlanarak işkembedeki mikropların nişasta ve protein sindirimi yapmalarına istenilen şekilde yön vermek mümkün olmaktadır.  Proteinlerin bypass protein haline gelmesi yani korunmuş protein olarak işkembeden geçmesi sağlanabildiği gibi, nişastalı maddelerin ani sindirimi yavaşlatılıp asidozun önüne geçmek de mümkün olabilmektedir.

Diğer yandan vücuda enerji sağlayan ve üretim olanağı veren işkembedeki uçucu yağ asitlerinden propiyonik ve asetik asidin oluşmasını da şifalı bitki yağlarıyla sağlayabiliriz.  Protein sindirimine yapılan olumlu müdahale ile amonyak üretimi azaltılmış ve böylece amonyağın vücuda verdiği zararlı etkiler giderilmiş olur.  Amonyağın en büyük zararlı etkisinin döl verimi üzerinde olduğu bilindiğine göre; bu tip şifalı bitki yağlarının döl verimi üzerindeki olumlu etkilerinden faydalanmış oluruz.

Şifalı bitki özleri ve yağları organik hayvancılıkta ve çevreci yaklaşımlarda da yerini almıştır.  Tamamen bitkilerden elde edilmiş yağ ve özlerden vücudun yararlanması yani biyoyararlanım yüksek seviyede olduğundan kullanımları halinde antibiyotik kullanımı azalmakta ve kalıntı riski ortadan kalkmaktadır.  Hayvansal gıdalardaki kalıntıların insanların gıdalarına geçmesi önlemiş olmaktadır.  Ürünleri üretenlere yararı olan şifalı bitkilerin, tüketicinin korunması yönünde de yararı ortadadır.   Bir başka konu ise çevreci duyarlılıktır.  Şifalı bitki yağları veya özleri işkembede oluşan metan gazını azaltır.  Bu sayede atmosfere yayılan ve ozon tabakasını bozan metan gazı kirliliği azaltılmış olur.  Diğer zararlı gazlarla birlikte sera etkisi yaratan metan gazının da azaltılması şifalı bitkilerin birçok yararlarından birisi olarak ortaya çıkmaktadır.

Şimdi şifalı bitkilerin özlerinden veya yağlarından yem katkı maddesi olarak nasıl yararlanabileceğimizi görelim;

Kekik: Mikrop kırıcı, sindirime yardımcı ve antioksidandır.
Karanfil: İştah açıcı, sindirime yardımcı ve mikrop kırıcıdır.
Tarçın: Mikrop kırıcı özelliğinin yanı sıra sindirime yardımcı, solunum yolları temizleyicisi etkileri vardır.  Kalbe destek, antioksidan, sakinleştirici, gaz söktürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici özelliklere sahiptir.
Biberiye: Sindirimi kolaylaştıran ve antioksidan etki gösteren maddeler içerir.
Keçi Boynuzu: Antiseptik, bronş genişletici, antioksidan, antiviral etkilerinin yanı sıra vücudun bağışıklık sistemini ve karaciğeri destekleyici etkileri vardır.  Ayrıca;  keçi boynuzu kalsiyum, çinko, E vitamini açısından zengindir.
Mercanköşk: Balgam söktürücü, sindirime yardımcı, antioksidan, antiviral özelliklere sahiptir.
Keklik otu: İştah açıcı, sindirimi kolaylaştırıcı etkileri vardır.  Yemlerden yararlanmayı arttırır.
Okaliptüs:  Balgam söktürücü, antiseptik, solunum yolları temizleyicisidir.
Ekinezya (Koni Çiçeği): Yangı giderici, vücut direncini arttırıcı, bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri vardır. Ekinezya A, C, E vitaminlerinden zengin olup, akyuvarların sayısının artması ve enfeksiyon bölgelerine göç etmeleri konusunda yardımcıdır.  Ekinezya vücut savunma sisteminin başlıca öğelerinden biri olarak T hücrelerin aktivitesini arttırır.
Keten Tohumu: Latincesi çok faydalı bitki anlamına gelen keten tohumu antioksidandır.  B12 vitamini, magnezyum, demir, bakır, çinko ve omega 3 içerir.  Sindirime yardımcı olur.  Solunum yolu uyarıcısıdır.
Enginar: Karaciğer destekleyicisi, safra çalıştırıcısı etkileriyle birlikte, kalbi kuvvetlendiren, sindirimi kolaylaştıran, iştah arttıran özelliklere sahiptir. A ve C vitaminleri, potasyum, demir, manganez, fosfor içerir.
At Kuyruğu Otu:  Kalsiyum kaynağıdır.  İçerisindeki silisik asit ile kalsiyumdan yararlanmayı arttırır.  Vücut direncini yüksek tutar.
Çemen Otu: Vücut direncini arttırır.  Kas yapmayı sağlar.  Çemen otu kas yapısını desteklediğinden besi danalarının et tutmasını sağlamak için kullanılır.
Tahtabiti Otu: Rahmi çalıştırır.  Rahim içerisinin temizlenmesine yararlı olur.  Rahim hareketlerini arttırarak rahim iltihaplarının oluşmasını engeller.  Özellikle Klamidya’lara karşı etkisi bilinmektedir.
Çam Kabuğu: Antioksidandır.  C vitamini içerir.

Özet olarak; şifalı bitkilerden hayvan beslemede yararlanmak mümkündür.  Bunları kullanarak geviş getirenlerin yemden yararlanma oranlarını yükseltmek, süt ve besi sığırcılığında karlılığı arttırmak, çevreyi ve tüketiciyi korumak, antibiyotik kullanımını azaltmak gibi olanaklara sahip olabiliriz.

Hayvancılık işletmeleri, özellikle süt sığırcılığı işletmeleri, günleri telaş içerisinde geçen işletmelerdir. Bazen bu telaşlı günlerde bir takım işler ihmale uğrayabilir. Ancak bazı konular vardır ki ihmale uğradığında üretimi ve karlılığı büyük ölçüde aksatabilirler. Burada “üzerinde durulması gereken başlıca konular nelerdir? Neler mutlaka yapılmalıdır?” soruları akla gelir.

1.Sütçü işletmelerde kızgınlık kontrolü mutlaka 
Kızgınlık kontrolü yapıldığı sanılan, ancak en çok aksayan işlerin başında gelir. İneklerin genetik olarak verimleri arttıkça kızgınlık belirtileri gösterişsiz bir hale gelir. Başka bir deyimle kızgınlıkları daha sessiz geçer. Kızgınlığın en önemli belirtisi olan durma ve atlama azalır. Çoğunlukla da gözleyecek olan insanların uyudukları saatlere denk gelir. Sütçü sığır işletmelerinde en önemli konu ÜREME olduğuna göre bunun aksatılmaması için kızgınlık kontrollerinin kesinlikle bir kişinin sorumluluğunda olması şarttır. Herkes sorumlu ise “hiç kimse sorumlu değil” anlamına gelir. “Her gören haber verir” ya da “her gören not alır” tarzında bir düşünce yine işin ortada kaldığını gösterir. Böyle durumlarda ineklerin boş kaldığı süreler uzar. ABD’de yapılan çalışmalarda günlük 3$ hesap edilen bu kaybın, iki kızgınlık arası ortalama 20 gün olduğu göz önüne alınırsa, her dönemde 60$ olduğu ortaya çıkar. Kızgınlığı kaçırılan inek sayısı ve dönemi arttıkça kaybın hangi boyutlara geleceği inceden inceye düşünülmelidir. Kızgınlık kontrolü için tek bir sorumlunun gözetimi altında yararlı olabilecek her türlü yardımcı alet ve malzeme de kullanılmalıdır. Yeter ki kızgınlığı kaçırmayalım.
YAPILMALIDIR.

2.Spermanın saklanması ve uygulaması özenle 
Dondurulmuş sperma bilindiği gibi sıvı azot içerisinde korunur. Sıvı azot tankının bakımı, azotun tamamlanması, spermanın seçilirken, taşınırken, uygulanırken talimatlara uygun davranılması şarttır. Üreme performansını çok yakından etkileyecek olan bu durum yine ihmale gelmeyecek kadar önemlidir. Ancak işin telaşı bazen ihmal sebebi olabilir. Sıvı azot seviyesinin kontrolüne, sperma payetlerinin termostan çıkarılıp seçilirken çok fazla dışarıda tutulmamasına, spermanın uygun sıcaklıkta çözündürülerek, en uygun zamanda, uygun yere verilmesine mutlaka dikkat edilmelidir. 
YAPILMALIDIR.

3.Sürü Sağlığı ve Koruyucu Hekimlik Programları 
Koruyucu hekimlik başa gelebilecek problemlere karşı önceden önlem almaktır. Bu problemlerin neler olduğu çoğunlukla bilinir. Koruyucu hekimliğin başında aşılama programları gelir. Diğer yandan kenelerle ve hastalık taşıyıcı her türlü etkenle mücadele etmek gerekir. Bilindiği gibi keneler hayvana bizzat zarar verebilirler ve hastalık etkeni taşıyıcısı olabilirler. Ayrıca temizlik, dezenfeksiyon, karantina, sinek mücadelesi ve benzeri her türlü önleyici işlemin dikkatle, ihmal edilmeden yapılması gerekir. Basit görünen, ihmal edilen küçük tedbirler, büyük problemler getirebilir. Örneğin; çalışanların ayakkabılarının, çizmelerinin dezenfeksiyonu, çiftliğe giren araçların lastiklerinin dezenfeksiyonu, kuş, fare mücadelesi, ellerin dezenfeksiyonu çok önem taşır. Bu önemin çalışanlara anlatılması büyük yararlar sağlayacaktır.
YAPILMALIDIR.

4.Uygun besleme 
Uygun besleme süt üretiminin ve döl veriminin temelidir. Kötü ve dengesiz besleme önce süt üretiminin azalmasına, daha sonra metabolik hastalıklara ve üremenin aksamasına sebep olur. Örneğin; kötü beslenen bir sürüdeki ketosis olaylarının aynı zamanda döl kaybına sebep olacağı unutulmamalıdır. Klinik veya subklinik asidozun topallıklara, topallıkların kızgınlık gösterme ve döl tutma konularında aksamalara sebep olabileceği akılda tutulmalıdır. Subklinik ketosis olaylarında kana karışan betahidroksibutirat’ların ineklerin yumurtalıklarında adeta “zehir” etkisi göstereceği unutulmamalıdır. Uygun besleme dengeli rasyon demektir. O yüzden belli aralıklarla Sütte üre nitrojen testi (Syncrotest) yapılmalı, yemlik kontrolleri, dışkı kontrolleri ve vücut skoru belirlemeleri ihmal edilmemelidir. Vücut skoru mutlaka her periyodda aynı kişi tarafından yapılmalı, zayıflamada ya da şişmanlamada görülen ani ve belirgin değişiklikler not alınmalı, sebepleri bulunmalı ve mutlaka önlenmelidir. Vücut skoru tespiti ülkemizde ne yazık ki sistematik olarak yapılmamakta, bu yüzden döl tutmama, doğum sonrası metabolik hastalıklar, kızgınlık göstermeme, gizli kızgınlık gösterme, rahim iltihabı, yatıp kalkmama gibi problemler sıklıkla görülmektedir. Özellikle enerji açığı, enerji – protein dengesizliği, sütçü sığır işletmelerinin başlıca dertlerinden olup, bu konu ülkemizde iyi bilinmediğinden gözardı edilmektedir. 
YAPILMALIDIR.

Bütün bunlarla ilgili olarak, periyodik bir şekilde, örneğin; ayda bir, iki ayda bir, dört ayda bir gibi periyodlarla profesyonel yardım almak yararlı olacaktır. Günlük yaşam içerisinde ihmale uğrayabilecek bu konular profesyonel bir şekilde ele alınırlarsa işletmenin üretimi, karlılığı ve devamlılığı sağlanmış olur.

(A-D-E-K)

A Vitamin (Retinol): normal görme fonksiyonları için gereklidir. Hücresel fonksiyonlar için, özellikle solunum, üreme ve sindirim organlarının epitel dokuları için en önemli vitamindir. Hastalıklara karşı direnç sağlamada yardımcı olur.
Eksikliğinde; 
-Gece körlüğü,
-Ölü, kör veya zayıf buzağılar,
-Döl tutma problemleri,
-Hastalıklara karşı savunma sisteminde bozukluklar,
Ağırlık ve iştah kaybı, 

D Vitamini (Ergocalciferol (D2), Choleocalciferol (D3): Normal kemik gelişimi, kalsiyum, ve fosforun mobilizasyon ve absorbsiyonu için gereklidir. İnorganik fosforun organik fosfora çevrilmesinde görev alır. Hücrelerin bağışıklık fonksiyonlarında düzenleyici rol oynar.
Eksikliğinde:
-Raşitizma,
-Osteomalacia,
-Buzağılarda iştahsızlık, büyüme geriliği, zayıflık, zor soluma,
-Gebelerde ölü, zayıf veya deforme olmuş buzağı doğurma ihtimali,

E Vitamini (Tocopherol): Vücutta Se ile birlikte antioksidan olarak çalışır. Kas ve damar sisteminin yapısal bütünlüğünü korur. Bazı amino asit metabolizmalarına girer. C vitamini sentezine yardım eder.
Eksikliğinde:
-Beyaz kas hastalığı,
-Sütte koku ve tat bozuklukları,
-Çeşitli kas problemleri ve kalp kasında anormallikler,
-Hastalıklara karşı duyarlılık,
-Antikor oluşumunda ve lökositlerin etkisinde azalma,

K Vitamini (Menadione): Kanın pıhtılaşması için gereklidir. Karaciğerde Prothrombin üretilmesinde görev alır.
Eksikliğinde:
-Kanamalar