Yazılar

MAYIS 2005

Türkiye’de kaliteli kaba yemin bulunmaması süt sığırcılığı endüstrisinde giderilmesi gereken bir problemdir. Kaba yemlerin (yonca ve silajların) NDF ve ADF değerlerinin gerçek seviyesi bilinmeden hazırlanan rasyonlar tahminidir. Rasyondaki selüloz miktarı iki ucu sivri kılıç gibidir. Çok fazla selüloz (NDF) ineğin kendisini tok hissetmesine yol açar ve inek, potansiyel verimi için alması gereken besin maddelerini tüketemez. Çok az selüloz (NDF) ise ineğin tampon oluşturacak kadar geviş getirmesine engel olarak tüketimi kısıtlar ve verim düşer. Her iki durumda da inek, vücut yağını metabolize ederek günlük gereksinimini karşılamaya çalışır. Vücut yağının bu artmış absorbsiyonu karaciğerin tahrip olmasına (Yağlı Karaciğer Sendromu veya Downer İnek Sendromu) ve ketozise yol açar. Kanda keton cisimleri yüksek seviyelerde olduğu sürece inekler, yumurtlamazlar, ancak kızgınlık belirtisi göstermeye devam ederler. Rasyonda selülozun az olması, tırnak iltihaplanmalarına (Laminitis) da yol açmaktadır.

Sütçü bir ineğin rasyonu günlük NDF alımının %27-32’sini bulundurmalı ve NDF’nin %75’i kaba yemlerden gelmelidir. Buğday ve arpa samanı, NDF açısından yüksek olsa bile inekler için lezzetli değildir. Buna bağlı olarak inekler, samanı reddeder ve asidoz ve diğer beslenme ile ilgili problemler meydana gelir. İyi kaba yemler, mısır silajı, küçük daneli silajlar, kuru yonca veya silajı rasyondaki NDF değerini yükseltir. Ayçiçeği kabukları, soya fasulyesi kabukları veya buğday kepeği kısıtlı olarak kullanılabilir. Bunların rasyondaki toplam miktarı %5’i geçmemelidir.

Rasyondaki doğru NDF miktarı doğru yemleme programındaki tek anahtar değildir. Kaba yem partiküllerinin en az %5’inin ölçüsü en az 5 cm uzunlukta olmalıdır. Daha kısa yem maddeleri selüloz dengesine katkıda bulunur ve kabul edilebilir, fakat belli miktarda uzun partiküller olmalıdır. Çoğunlukla karıştırıcı vagon kullanılmakta ve yem maddeleri gereğinden fazla karıştırılmaktadır. Bunun sonucunda selüloz çok parçalanmakta ve etkisiz hale gelmektedir. Bu sebepten yem maddelerinin gereğinden fazla karıştırılmamasına dikkat edilmeli ve üreticiler bu yönde uyarılmalıdır. Gördüğümüz diğer bir problem ise rumende parçalanmayan protein miktarının düşük olması ile ilgilidir. İdeal olarak, sütçü ineklerin rasyonu en az %35 oranında rumende parçalanmayan protein bulundurmalıdır. Kullanılan yem maddeleri -mısır hariç- %30 veya altındadır. Rumende parçalanan proteini yüksek olan rasyonlar, yüksek miktarda üre meydana getirir. Bunun sonucunda düşükler ve erken doğumlar görülebilir ve bu da dölverim etkinliğini olumsuz yönde etkiler. Kanda yüksek seviyede ürenin döl tutma oranları üzerinde olumsuz etkisi vardır. Üreticiler protein kaynaklarını iyi incelemeli ve daha fazla rumende parçalanmayan proteini olanları kullanmalıdırlar. Bu yem maddeleri, roasted (kavrulmuş) soya fasulyesi, tam pamuk tohumu veya tam ayçiçeği tohumu, bira fabrikası veya alkol distilasyon endüstrisi artıkları veya benzerleridir.

İneklere baktığımızda iki şeye dikkat ettim. Önce yemliklere baktım ve nelerin kaldığını tespit ettim, sonra da ineklere baktım ve vücut kondisyon skorunu belirledim. Laktasyondaki inekler çoğunlukla, arzu edilen skorun altında idi. Bunun yanında, yemlikler boştu ya da reddedilen yem maddeleri bulunmakta idi. Yem fabrikası satış elemanları, çoğunlukla bilgisayar programı kullanmaktadırlar. Fakat bilgisayarlar inekleri besleyemezler ve ineklerin ne yediğini kontrol edemezler. İnsan faktörü önemlidir. Bu sebepten üreticiler, yeme bakmalı ve yemlikte neyin kaldığını ve neyin kalmadığını tespit etmelidirler. Pek çok üretici Toplam Miks Rasyon (TMR) kullanma eğilimindedirler. TMR iyi bir yemleme idare pratiğidir. Ancak üreticinin elinde iyi kaba yem ve iyi bir programı yok ise işe yaramaz. Komponent yemlemeden TMR beslemeye geçerek zayıf yemleme programını düzeltmeye çalışmak daha çok sorun yaratır. İyi bir TMR programı, üreticinin, mikser operatörünün ve çiftlikteki herkesin iyi eğitimli olmasını gerektirir. Ne yazık ki çiftliğe TMR vagonu satan bir makine satış elemanı çiftçiye iyi şans dilemektedir. Tüm endüstri dahilinde, selülozun rasyondaki öneminin anlaşılmasında, bilgi eksikliği mevcuttur.

İyi bir eğitim programı, süt sığırcılığı endüstrisinin tüm aşamalarında gereklidir ve istenen sonuçların alınması ve çiftçilerin değişmesi zaman alacaktır.

Vücut Kondisyonu Skoru:
Vücut Kondisyonu Skoru (BCS), bir yönetim aracı olarak gereklidir. Bu araç sayesinde üretici, yemleme programını değerlendirebilir ve sürüsünden yüksek dölverimi performansı temin edebilmede bir indikatör olarak kullanabilir. İyi bir BCS programının anahtarı, inekleri bireysel değil grup olarak skorlamaktır. BCS kullanılmasının bir sevk ve idare aracı olarak kullanılmasının adımları şu şekildedir:

1)Doğumdan her 30 gün sonra inekleri skorlayınız.
2)Skorlama amaçlı olarak inekleri gruplayınız. Örneğin, belli bir zaman aralığında doğum yapan tüm inekler bir grup meydana getirir.
3)Grubun ortalama skorlarını alın.
4)Skordaki değişime bakın. İnekler laktasyonun başındaki ilk 60 gün vücut kondisyonunu kaybedeceklerdir, fakat ondan sonraki skorları stabil olmalıdır.
5)Hedef skorlar belirleyin ve bu hedefleri elde etmek için çalışın.
6)İnekleri her zaman aynı kişi skorlamalıdır. Herkesin ineklere bakışı farklıdır ve herkes farklı skor verir. Böyle olursa verilerin kıymeti olmaz. Ege Vet’e skorlamanın nasıl yapılacağı yönünde bir CD bıraktım. Buna ilgisi olan, bu konuda bilgilenebilir. İlgilenen çiftçi de olur ise eğitebilirsiniz.

Süt Kalitesi:
Süt sanayicileri kalite açısından kaygılansalar da çiftçilere sorduğumuzda Somatik Hücre Skorlarını ya bilmediler ya da bizimle paylaşmak istemediler. Bir çiftçi, bu bilgileri elde eder ve anlamını kavrar ise, bu konuyu bizim ayrıca vurgulamamız gerekmeyecektir. Süt kalitesini geliştirmekte birinci adım, üreticilerin böyle problemlerinin olduğunu anlamaları ile başlayacaktır. Bu olduğunda program hızla ilerleyecektir.

Serbest Yataklı Barınaklar ve Ahırlar:
Ziyaret ettiğimiz çiftlikler içinde bir tane iyi düzenlenmiş serbest barınaklı çiftlik görmedim. Hepsinde ineklerin önünde yatıp kalkmayı zorlaştıran engeller mevcut idi. Yataklarda göğüs bariyeri mevcut değildi ve bu olmadığı için inek çok öne yatmakta ve yattığı yere dışkı bulaştırmakta idi. Pek çok barınakta yataklar kullanılmamakta ve inekler dışarıda bulunmakta idi. Bu sebepten çiftçiler, dışarıda dinlenme yerlerinin olması gerektiğini sanıyorlardı.

Oysa barınaklar doğru olarak planlanır ve yataklar rahat olur ise inekler dışarı çıkmazlar. Barınakları değiştirip serbest yataklı hale getirmek zaman alacak bir süreçtir. Ancak, her zaman mevcut sistemin hatalarını vurgulamalı ve daha iyi hale getirmek için fikir vermeliyiz.

ÖZET
Bu gezideki ve daha önceki gözlemlerime bağlı olarak, süt sığırcılığının performansını geliştirmekte besleme ve yemlemenin en büyük engellerden biri olduğunu söyleyebiliriz. İyi bir beslenme temin edildiğinde, sağlık sorunu ile sürüden çıkartılan hayvan sayısı azalır. Daha çok süt elde edilir. Döl verimi performansı da geliştirilir. En büyük engel ise selülozun öneminin anlatılmamasıdır. Yem fabrikaları, genellikle selüloz yönünden üreticileri eğitmezler, çünkü onlar selüloz satmazlar. Üretici iyi kalitede kaba yem hasat ettikçe daha iyi selüloz tüketimini geliştirecektir. Artan selüloz tüketimi ile dışardan alınan protein ve enerji kaynaklarına olan bağlılığı azaltacak ve sonuç olarak çiftçinin karlılığını arttıracaktır.

Bir sonraki seyahatimde Ege Vet’in personeline bir eğitim çalışması yaparak selüloz ile ilgili beslenme problemlerini tanıma ve çiftçiye yardımcı olacak şekilde yemleri, yemleme programlarını değerlendirme yönünde çalışma yapabiliriz. Düzeltilmiş beslenme programı ile genetik materyal satma imkanları gelişecektir.

Lindell Whitelock

İneklerde topallık, problemin şiddetine göre, büyük ekonomik kayıplara yol açar.

Topallık mecburi sürüden çıkarma sebebi olan, yani ineğin kasaba gönderilmesi ile sonuçlanan 3 ana sebepten biridir.  Kısırlık, memelerin körelmesi ve topallıktan dolayı sürülerde inekler kasaplık olurlar ve biz onlardan yararlanamadan sürümüzden çıkarmak zorunda kalırız.

Topallık sütçü sığır işletmelerine ve ülkelere büyük zarar vermektedir.  Hastalığın şiddetine göre, yabancı literatürde 90-528 USD (Dolar), Avrupa ülkelerinde 160-345 Euro arasında topallık maliyetleri belirtilmektedir.

En çok görülen topallık sebepleri ayak çürüğü (foot-rot), taban ülseri, Digital dermatitis    (DD= Çilek hastalığı= Mortellaro hastalığı), İnterdigital Dermatitis (ID), İnterdigital flegmon, İnterdigital fibroma olarak sayılmaktadır.  Bizim ayrıca ülke olarak başımızın derdi Şap Hastalığı da sorunlara zemin hazırlamaktadır.

Topallık ağrı, iştahsızlık ve kambur yürüyüş ile kendini belli eder.  Giderek zayıflama, sütte azalma ve döl tutma güçlükleri ile sorunlar katlanır.

Gebelik oranında ve süt veriminde düşüş en önemli kayıplardır.  Sonunda hayvanın kaybına kadar giden bir sorunlar zinciri ile karşı karşıya kalırız.

Konunun ileri safhası işletmelerin ve ülkenin düve, besi danası, anaç inek eksikliğine kadar gider.

Topallık aynı zamanda kızgınlığın kaçırılması ile de döl tutmama sebebi olarak zarar verir. Topal inek atlama ve durma gibi kızgınlık belirtilerini gösteremeyecek, kızgınlığın kaçırılması söz konusu olacaktır.

Topallığın erken embriyonik ölümlere neden olacağını da unutmayalım.

Topallık dünyada büyük bir “hayvan refahı” sorunu olarak da algılanmaktadır.

Sebepler:

Topallık çoğunlukla doğum sonrası yaşanan problemler içinde yer alır.

Rahim yangısı ( metritis), meme yangısı ( klinik mastitis), sonun atılamaması, Ketosis gibi sorunlarla birlikte veya birbirini takip eden şekilde karşımıza çıkabilir.  Topallıkta ana etkenler aşındırıcı, kötü zemin, asidoz, yanlış besleme, direnç sisteminin zayıf kalması, konforsuzluk, kalıtım, barındırma, yemleme ve sürü yönetimi problemleri, kuru -temiz sistemine uyulmaması, vitamin E eksikliği, stres faktörleri, NEB (Negatif Enerji Dengesi) olarak sayılabilir.

Şap hastalığını takip eden ikincil hastalıkları da listeye eklemek gerekir.

Topal hayvanların başka hastalıklara yakalanma riski de daha fazladır.

Topallık ilaç ve tedavi masraflarıyla birlikte işçilikte artışlara sebep olur.   Böylece tüm işletmeyi kötü yönde etkiler.

Neler yapabiliriz ?

Önlemleri sayarken “Şap Hastalığını” göz önüne almalı, o yöndeki koruyucu hekimlik ve biyogüvenliği listenin en başına koymalıyız.

İneklere kuru- temiz alanlar ve pürüzsüz zeminler sağlamalıyız.  Rasgele çizilmiş, baklava tarzında çizilerek yapılmış zeminler aşındırıcı etki gösterir.

Zeminler paralel olarak 9+1 cm ölçüsünde çizilmeli, zemin pürüzsüz olmalıdır.  Üzerinde çıplak ayakla futbol oynanabilecek kadar pürüzsüz bir zemine 9 cm de bir, 1 cm lik çizgiler çizilmelidir.

Tırnak direncini arttırmak için yemlere iyot, çinko, bakır ve biotin içeren katkılar eklenmelidir.

İşkembe asidozunda biotin sentezi olmayacağı bilinmelidir.

Rasyon ve yemleme yönetimi konusuna dikkat edilerek asidoza meydan verilmemeli, barınaklara serbest ulaşımlı yemek sodası (sodyum bikarbonat) konulmalıdır.

Isı stresinin önlenmesi şarttır.  Bu yönde serinletme ve yem katkıları ile önlem alınmalıdır.

Konfor sağlanmalı, ineklerin sert zeminlerde uzun süre yürümeleri veya beklemeleri, ayakta uzun süre kalmaları mutlaka önlenmelidir.

Besleme hataları, eksiklikleri yönünden dikkatli ve duyarlı olunmalıdır.

Yılda 2 kere ayak bakımı yapılmalıdır.

Genetik olarak; eşleştirme ile boğa seçimi yapılırsa basış hataları sonraki nesillerde giderilebilir.  Boğa sperması seçiminde ayak-bacak puanı (FLC) yüksek boğalar tercih edilmelidir.

Tedavi:

Topallığın tedavisi vardır.  Ancak; masraflı, uzun süren, sabır isteyen bu tedavilerin sonucu da her zaman başarılı olmaz.  O yüzden tedavinin masrafı ile sonucu arasındaki ilişkiyi baştan iyice değerlendirmek gerekir. Lokal olarak kullanılan spreyler, antibiyotikli tozlar, ayak bandajları tedavide kullanılmaktadır.  İneğin kuru ve temiz bir ortamda bulunması tedavi şansını arttırır.

Tedavide ve korumada en çok akla gelen ayak banyolarıdır.  Ayak banyoları bir süre sonra organik materyallerle, yani gübre ile kirlenince etkisini yitirir.  Hatta ayak banyoları hastalığın yayılmasına bile sebep olabilir.  Ayak banyoları 2 kademeli olarak düşünülmelidir.  İlk bölümde ayak su ile kaba pisliklerden arındırılmalıdır.  Sonraki bölümde ilaçlı su bulunmalı, bu bölüm 3 metre boyunda, 13 cm derinliğinde olmalı, ilaçlı su kirlendikçe değiştirilmelidir.

Ayak hastalıklarından biri olan foot rot (ayak çürüğü) hazırlayıcı sebeplerin ardından gelen Bacteriodes nodosus (Dichelobacter nodosus) tarafından oluşturulur.  Ülkemizde şu anda

ticari aşısı yoktur.  Ancak; özaşı (otovaksin) üretilip, uygulanabilir.

Özet;

Tırnak yangılarını önlemek için elden gelen, bilinen her şey eksiksiz yapılmalıdır. Tırnak direncini arttırmak, asidozu önlemek, pürüzsüz zemin sağlamak alınacak başlıca önlemlerdir.

Tayleriyoz (theileriosis)  sığırların kan paraziti hastalığıdır.  Etkeni Theileria annulata denilen bir hücre içi protozoon parazittir.

Ülkemizde bundan daha hafif belirtilerle hastalık oluşturan Theileria mutans’ın varlığı da bildirilmektedir.  Koyun ve keçilerde görülmesi muhtemel Theileria etkeni ise farklıdır.  Bizim üzerinde duracağımız etken Akdeniz tipi tayleziyoza sebep olan Theileria annulatadır.

Hastalık etkeni sadece keneler ile bulaşır.  İxodid- Hyalomma tipi kenelerin olduğu yerlerde hastalık keneler vasıtasıyla yayılır.   Kene olmadan hastalık doğrudan inekten ineğe bulaşmaz.

Tayleriyoz mandalarda da görülür.  Ancak, hafif belirtiler ortaya çıkar.

Hastalık saha vektörlerinin, yani kenelerin tükrük bezleri vasıtasıyla, kenelerin kan emmeleri sırasında bulaşır.  Kenenin emdiği bölgedeki lenf yumruları şişer.  Yüzeysel lenf yumrularının belirgin bir biçimde şişmesi gayet tipik bir olgudur.

Hastalık yüksek ateşle başlar.  Vücut ısısı 410C ye çıkar. Göz yaşı akıntısı, burun akıntısı, kansızlık, akciğer ödemi, soluk alıp vermede güçlük, ishal görülür.  Tedavi edilmeyen hasta hayvanlarda ishal kanlı bir hal alır.  Ölüm öncesi vücut ısısı aniden düşer.  Hayvan yatar pozisyon alır.  Bunu takiben 18-24 saat içinde inek ölür.

Gebelerde yavru atma veya ölü doğum söz konusudur.

Theileriosis (Tayleriyoz) diğer kan paraziti hastalıklarıyla karıştırılabilir. Anaplasmosis ve Babesiosis diğer kan paraziti hastalıkları olup, kesin Tayleriyoz teşhisi laboratuvar muayeneleriyle konur.  Babesiosiste kan işeme görülmesi ayırıcı tanı da göz önüne alınmalıdır.

Teşhis için en önemli, pratik metod ince frotinin Giemsa boyası ile boyanarak mikroskopta  incelenmesidir.

Kandan veya lenf yumrusundan çekilen ince frotiye mikroskopta bakmak doğru teşhis için yeterlidir.

Ayrıca başka laboratuvar yöntemleri de teşhis için kullanılır.  Örneğin; IFA (Indirect Floresan Antikor) yöntemi .

Tayleriyoz’un tedavisi mümkündür.   BPQ (Buparvaquone) Asya’da 1980 yılında kullanılmaya başlanmış ve o günden beri tedavide başarılı sonuçlar alınmıştır.

Hastalığın aşısı vardır. Aşının kenelerin ortaya çıkma mevsiminden önce, örneğin, Ocak, Şubat aylarında yapılması önerilir.

Ayrıca, p67 proteini ile yapılan bir aşının saha testlerinin devam ettiği bildirilmektedir.

Hastalığın yayılmasını önlemenin yolu kene mücadelesi ve rotasyonlu otlatmadır.

Çayır, mera ve otlaklardaki hayvanlara rotasyonla otlatma yapmak, sığır otlatılmayan dönemlerde koyun-keçi otlatmak, sonra yer değiştirmek yarar sağlar.  Kapalı ahırlarda da kene mücadelesi yapmak şarttır.

Hastalığı atlatabilen sığırlar taşıyıcı olarak kalırlar.

Tayleriyozun insanlarda bir zararı söz konusu değildir (Zoonoz değildir).

  25.11.2015

Ulusal yayın yapan tarım kanalı Bereket TV’de haftada bir gün canlı yayınlanan “Hayvan ve Sağlık” isimli program yapıyorum.  Önceki hafta konumuz “Keçi ve Keçi Sütü”olarak seçilmişti.  Programda izleyicilerden bolca soru geldi.  Sorulardan biri Samsun Vezirköprü’den bir izleyici tarafından sorulmuştu.  Piyeten adı verilen, özellikle zeminin  ıslak olduğu ağıllarda hızla yayılan, tırnak arasında yangı yapan bir hastalığın tedavisiyle ilgiliydi.  Piyeten’in ıslak zeminde artarak ilerleyen bir hastalık olduğunu, tedavi girişimlerinin koşullar düzeltilmediği takdirde başarısız olacağını, önce koşulların düzeltilmesini, kuru ve temiz ilkesine tam anlamıyla uyulmasını söylüyordum.  O sırada sunucuya mesaj ile bir bilgi geldi.  Trakya’dan bir üretici arkadaşımız Tetra Ağacı yaprağı ile yapılan banyonun çok iyi sonuç verdiğini, kesinlikle kullanılmasını önerdiğini yazmıştı.

Daha sonra tekrar bir mesaj ile nasıl kullanıldığını da anlatan üretici dostumuza teşekkür ederim.  Tetra Ağacı Trakya Bölgesinde, özellikle Vize, Demirköy ve Saray ilçeleri civarında yetişen şifalı bir bitkiymiş.

Tetra Ağacını bilmiyordum.  Bu konu geçince inceledim.  Tetra ağacı veya Duman ağacı, Bulut ağacı denilen bu şifalı bitkinin beşeri hekimlikte de yara tedavisinde kullanıldığını öğrendim. Latince adı: Cotinus Coggygria. Çalı tipi bir bitki.  Aynı zamanda park ve bahçe düzenlemelerinde kullanılıyor.  Sınır bitkisi olarak da kullanıma uygun bir bitki.

Beşeri hekimlikte haricen deri yaralarında kullanıldığı ile ilgili oldukça bol bilgi var.  Şifalı bitkiler sayfalarında 2-3 çorba kaşığı kuru Tetra yaprağının 1.5 litre suda 10 dakika kaynatılarak yaralarda, sivilcelerde, dişeti iltihaplarında banyo veya kompres şeklinde kullanılması öneriliyor.

Bereket TV’ye mesaj çeken üretici dostumuz koyunların Piyeten hastalığında,  200 gr Tetra yaprağını 5 litre suda 10 dakika kaynatarak, elde ettiği çayı banyo tarzında koyunların tırnaklarındaki yaralar üzerinde kullandığını yazmıştı.

Tetra yaprağı çayının haricen kullanılması öğütleniyor.  Zehirli maddeler içerdiği için, içilmemesi söyleniyor.  Ancak; üreticimiz 1 bardak suya  bu çaydan 30 damla katarak günde 1 kez içirdiğini,  çok iyi sonuçlar aldığını ifade etti.

Tetra ağacının kurutulmuş yaprakları aktarlarda ve internet siteleri üzerinden şifalı bitki satanlarda bulunuyor.

Veteriner hekimlikte kullanıma girmiş olan birçok şifalı bitki biliniyor.  Şifalı bitkilerin özlerinden ve yağlarından genellikle yem katkı maddeleri içerisinde kullanmak suretiyle yararlanıyoruz.  Bunlar arasında kekik, karanfil, tarçın, biberiye, keçi boynuzu, mercan köşk, keklik otu, okaliptüs, ekinezya,  keten tohumu, enginar, at kuyruğu otu, çemen otu, tahtabiti otu ve çam kabuğunu sayabiliriz.

Piyeten koyunların çok uğraştırıcı, hatta yıldırıcı bir hastalığıdır.  Hastalık bazen o kadar ilerler ki koyunlar dirseklerinin üzerinde yürümeye başlarlar.

Çok zayiat verdiren, tedavisi güç bir hastalıktır.  Yapılan masraf ve gayretler bazen hiç sonuç vermeyebilir.  O yüzden bu şifalı bitkiyi, Tetra ağacı yaprağından elde edilen çayın haricen yaralar üzerinde kullanılmasını,  okuyucularla paylaşmak istedim.  Yine de kötü koşulların düzeltilmesi gerektiğini eklemek de fayda var.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Tarımsal yayım hizmeti tarihsel olarak ilk defa Çin’de başlayan, rehberlik, eğitim, yol gösterme, teknoloji transferi gibi konuları içeren uygulamaların bütünüdür. Ortaya çıkış amacı yokluk, kıtlık ve açlıkla mücadeledir.  İrlanda’da bir mantar hastalığı dolayısıyla patatesler çürüyünce ilk modern yayım hizmeti anlayışı ortaya çıkmış, çiftliklere ziyaretler yapılarak, tavsiyelerde bulunulmuş, eğitim hizmeti verilmiştir.  Daha sonra gelişme gösteren yayım hizmeti ABD’de “Extension Service” olarak üniversite işbirliğiyle yaygınlaşmıştır.

Extension Service çalışmaları web sayfası, broşürler, çiftlik ziyaretleri, akşam toplantıları, yıllık toplantılar, video ve CD’ler, tarla günleri düzenlemelerini kapsıyor.  ABD’de bölgesel Extension Service Yönetim Kurulu var.  Üç ayrı kaynaktan finansman sağlanıyor.  Kaynakların çoğunluğu üniversite’den gelmekte olup, %10 oranında federal hükümetin desteği var.  Böylece finansmanın %10’u federal hükümetten, %50-60’ı üniversiteden, kalan kısmı ise il veya ilçenin lokal kaynaklarından sağlanıyor.  Üniversite Extension Service çalışmaları daha çok Cooperative Extension  yani,  işbirliği ile yayım tarzında oluşuyor.

ABD Extension Service  konuları bölgelere göre özel olarak, seçilmektedir. Bölgedeki ihtiyaçlar doğrultusunda her yıl çiftçiler isteklerini yönetim kuruluna bildirirler. Program ve aktivite planları oluşturulur.  Genellikle akademik personelden olmayan Extension Service eğitimcileri ziyaretlerini yaparlar ve eğitimleri verirler.  Bilgilerini aşan konularda, üniversiteden akademik personel çağırırlar.  Ayrıca, toplantılara, seminerlere başarılı çiftlik sahiplerini konuşmacı olarak davet ederler.  Yılda 1 veya 2 kez büyük toplantı yapılır.  Örneğin; 2 günlük bir toplantı, uygun bir otelde, uygun bir ücretle gerçekleştirilir.  Çiftçiler anlamlı, yararlı bilgiler alacağını bildiği bu toplantılara ücret ödeyerek katılırlar.

Bölgenin üretimi yönünde önemli olan konular Extension Service’in önceliği arasındadır.  Bölgede bitkisel üretim, et sığırcılığı, süt sığırcılığı, meyvecilik, bahçecilik gibi konular öndeyse öncelikle o konular  seçilir.  Extension Service problem çözücü, araştırıcı, sonuçlara ulaşan ve sonuçları paylaşan bir rol oynar.  Ayrıca; paydaş gruplar kurarak çiftçilerin aralarında deneyim paylaşımları yapmalarını sağlar.  Paydaş grupların üyeleri buluşarak veya internet aracılığıyla sürekli birbirleriyle iletişim halindedirler.

Extension Service sadece üretim teknikleri, hastalıklar, zararlılar gibi konularla kısıtlı kalmaz.  En az bu konular kadar önemli olan aylık nakit akışı planlaması, finans, iyi iş yönetimi becerileri, çalışanlarla ilişkiler, pazarlama, kredi alma gibi konularda da eğitim, seminer, bilgi aktarımı yapar.

Extension Service’ in görevleri inandırmak, ikna etmek, deneysel çalışmalarla yol göstermek, üreticiyi ileri seviyeye taşımak ve üreticinin yolunu aydınlatmaktır.

Bu görevlerle ilişkili olarak yenilikleri üreticilere iletir.  Üniversitede yapılan araştırma sonuçlarını en kısa sürede çiftçilerle paylaşır.  Bu konular arasında çiftliklerde biyogüvenlik, sinek mücadelesi, hastalıklar, organik hayvancılık, süt kalitesi, inek konforu, gübre yönetimi, yemleme, buzağı bakımı, geçiş dönemi yemlemesi, kaba yem kalitesi, koyunculuk, keçi yetiştiriciliği, koruyucu hekimlik, yemlerde küflenme, sulama, alternatif ürün ekimi gibi konular yer alır.

Ülkemizde tarımsal yayım hizmeti, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının ilgili birimleri tarafından yürütülmektedir.   ABD’deki gibi üniversite işbirliğiyle yürütülmesi, üniversiteden sahaya, sahadan üniversiteye akışı daha da hızlandırabilir. Konuya bu yönden bakılarak Extension Service  çalışmalarının üniversite bünyesine alınması, üniversite’den hareket eden bir hizmetin daha yararlı olabileceği yönünde düşünülmesi gerekir.  Extension Service çalışmalarının ABD’de olduğu gibi üniversitelerin görev, yetki ve sorumluluğuna verilmesi konusunun gündeme getirilmesi, tartışılması yerinde olacaktır.

Çok lüks, her türlü konforu sağlayan bir otomobil düşünün. Kullanımı esnasında kurallara uyulmazsa kaza olabilir.  Başa dert açabilir.  Bugünlerde toplu süt sağım merkezlerinin oluşturulduğunu duyuyoruz.  Ortak sağım üniteleri olarak düşünülmüş olan bu merkezlerin nimetlerinin yanı sıra, uyulması gereken kuralları vardır.  Kurala uyulmayan her durumun ise kazalara ve dertlere yol açacağı unutulmamalıdır.

Meme başları pürüzlü yüzeylerdir ve mikroorganizmaların barınabileceği uygun yerlerdir.  Yine eller de aynı dezavantaja sahiptir.  Meme başı da, eller de, iyi temizlenmezlerse bulaşma kaynağı olurlar.  Toplu sağım ünitelerinin, toplu bulaşma kaynağı olmaması için kurallara kesinlikle uyulmalıdır.  Öncellikle sağımcıların yaptıkları işin önemi hakkında bilgilendirilmesi gerekir.  Sağımcı ineğin en hassas organıyla uğraştığını bilmeli ve “mikrop” bilinci kendisine verilmelidir.  Hasta inekten, sağlıklı ineğe mikroorganizmaların bulaşıp bulaşmamasının kendisiyle ilgili olacağı iyice anlatılmalıdır.

Mastitis yapan birçok etken olmakla birlikte bunların içinde bulaşıcı mastitis etkenleri olarak bildiğimiz Stafilokok aureus ve mikoplazmaların sağım esnasında hasta inekten sağlama geçtiği, inekten ineğe veya bir meme lobundan ötekine bulaşmaların sağım esnasındaki kuralsızlıktan dolayı olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır.  Çevresel mastitis etkenlerinden korunmanın metodları ile bulaşıcı mastitisten korunmanın metodları arasındaki en önemli fark buradadır; sağımcı ve sağım hijyeni.

Mastitis görünür olduğunda yani klinik mastitis söz konusu olduğunda onu ayırt etmek kolaydır.  Bizi esas yoracak olan gizli mastitistir.  Halbuki mastitisle mücadelede başlıca önerilerden biri hasta olanın ayrı veya en son sağılmasıdır.  Görünen mastitiste bunu saptamak kolay olsa da, gizli mastitiste elimizle hastalığı yaymak tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

Her işletmede mastitisin önlenmesi için kurallara uyulması gerekir.  Toplu sağım ünitelerinde ise bu konu daha büyük önem taşır.  O yüzden ilk sağımdan itibaren en büyük yardımcımız CMT ( Kaliforniya Mastitis Testi) olmalıdır.  Başka işletmelerde belki ayda bir yapılması gereken somatik hücre sayımı toplu sağım merkezlerinde haftada bir yapılmalıdır.  Tank sütünden yapılan somatik hücre sayımında göze batacak bir artış söz konusuysa adeta bir dedektif gibi hareket ederek gruplara ve bireysel olarak ineklere kadar giden bir tahlil zinciri kurulmalıdır.  En küçük ihmal büyük problemleri davet edebilir.

Sağımcıların eldiven giymesi lüks ya da fantezi gibi görülmektedir.  Ancak; kesinlikle şarttır.  Lateks eldivenler düz yüzeyli ve inorganik materyal oldukları için mikrop barındırmazlar.  Elimiz girintili çıkıntılıdır ve organik yüzey olduğu için mikropları barındırmaya uygun olup, temizlenmesi de zordur. Ön daldırma yapılması da meme başının temizliğini sağlar.  Her ineğe bir havlu sistemiyle, kuru sağım tekniği uygulayarak sağım yapılmalı, sağım makinasının pulsasyon ayarına dikkat edilmeli, sağım makinasının günlük, haftalık temizliklerine önem verilmeli, ayrıca sağım başlıklarındaki lastik aksam önerilen zamanda değiştirilmelidir.  Son daldırma ihmal edilmemelidir.  Bu kurallar ortak sağımhanenin bir yerine büyük puntolarla “sağım talimatı” olarak yazılmalı ve sıklıkla denetlenmelidir.

Tüm işletmelerdeki sağımcılar için geçerli olmakla birlikte, toplu sağım merkezlerinde çalışan sağımcılar için kısa “sağımcı kursları” düzenlenmelidir.  Eski, yanlış alışkanlıkları olan sağımcıların kuralları ihlal etmesi bilinen bir gerçektir.  Mikroorganizmalar gözle görünmedikleri için yapabilecekleri zararları anlatmak kolay olmaz.  Hastalık ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.  İneklerin memeleri sağımcı kursu görmemiş, mikrop bilinci olmayan, eski alışkanlıklarından kurtulamamış kimselere teslim edilmemelidir.  Koruyucu hekimliğin önemi toplu sağım merkezlerinde her yerden daha fazla öne çıkmaktadır.

Özet olarak; toplu süt sağım ünitelerinin nimetlerinden yararlanırken, kurallara uygun şekilde hareket ederek “geliyorum” diyen kazalardan uzak durmamız gerekir.  İhmal ve hataların sonunda kazaların başa gelmesi sürpriz değildir.

Uygun Süt Sağım Tekniği (Kuru Sağım) için tıklayınız.

Lex Carter
IDAHO-ABD
(Ocak 2008)

Türkiye’de sadece bir hafta kalmış olduğum için etçi ve sütçü sığır endüstrisi hakkındaki sınırlı bilgilerime dayanarak sonuçlar çıkarmanın adil olmadığını özellikle ilk başta vurgulamak isterim. Bu durumun akılda tutulması ile, sınırlı tecrübelerime dayanarak izlenimlerimi anlatma girişiminde bulunacağım.

Süt Sığırcılığı Endüstrisi
Türkiye’deki sütçü sığır endüstrisi çok çeşitlilik gösteriyor, bir ve iki inekli aile işletmesinden, geniş modern serbest yataklı çiftliklere kadar değişiyor. Diyarbakır’da durduğumuz küçük köy, zamanın 100 yıl gerisinde kalmış gibiydi. Çoğu ailenin bir veya iki süt ineği vardı ve üretimin çoğunu kendileri tükettiği, sattığı veya komşularıyla başka ürünlerle değiş tokuş yaptığı görülüyordu. Sığırların bazıları melez idi, yerli sığırlarla Holstein’ın bir kombinasyonu idi. Yerli sığır popülasyonu içine Holstein genetiğinin aşılanmasıyla üretim şartlarında birçok ilerleme kaydedildiği açıktı.

Erzurum’da ziyaret ettiğimiz büyük üniversite sütçü çiftliği A.B.D’deki modern sütçü işletmelerinin birçoğuna benziyordu. Holstein ve Brown Swiss sığırları yeterli beslenme ile iyi kalitede görünüyordu. Yeni tesisteki inek konforuyla ilgili bazı problemler olacağını tespit ettim. A.B.D.’de geçen 50 yıl içinde inek konforu, inişli çıkışlı olarak ileriye taşındı. Çok deneme ve hatalarla zor bir yoldu, ama bilimin ilerlemesi endüstrinin ileri taşınmasında gerçekten çok yardımcı oldu. Umarım Türkiye’deki üreticilerin, bu konuda var olan bilgi bolluğunun avantajını kullanarak, bizim deneme ve hatalarla öğrendiklerimizi öğrenmeleri 50 yılı almayacaktır.

Etçi Sığır Endüstrisi
Türkiye’de gerçekten uzmanlaşmış etçi sığır endüstrisi olmadığı görülüyor. Et sığırcılığı süt endüstrisinin bir yan ürünü olarak varlık göstermektedir. İki ticari açık besi çiftliğinde gördüğümüz tüm sığırlar sütçü kökenli boğalardı. Çoğu doğrudan Holstein, Brown Swiss veya muhtemelen Almanya’dan gelen Holstein Friesian ırkı gibi göründü. Her iki açık besi çiftliğindeki yönetim ve sığırların iri boyutta olmalarından etkilendim. Elde edilen etin genel markette satılmakta olduğu ve et kalitesinin bir mevzu olmadığı aşikar idi.

Açık besi çiftlikleri hakkında yapacağım tek gözlem biraz aşırı yapılanmış olmasıdır. A.B.D.’de görebileceklerinizle karşılaştırıldığında çimentoda ve tesiste aşırı yatırım yapıldığı anlamındadır. A.B.D.’de sığırlar toprak zemin üzerinde hiç barınak olamadan yetiştirilirler. Bu şekilde küçük yatırımlarla büyük açık besi çiftlikleri yapılmasına olanak sağlar.

Türkiye’de etçi sığır endüstrisinin gelişiminde harika bir fırsat olduğunu düşünüyorum. İlk adımda, kaliteli et için talep yaratmak gerekir. Bu, restoran ticaretiyle başlayabilir ama eminim super marketlere hızlıca taşınabilir. Talep bir defa kabul ettirildiğinde, talebi karşılayabilmek için üretim modelinde değişiklikler gerektirecektir. Sığırların erken zamanda kesilmesi gerekecektir. Boğaların kastre edilmesini ve farklı kalite standartlarına ulaşması için yerli sığır popülasyonuna farklı ırkların katılmasını öneririm.

A.B.D.’deki Angus gibi ana etçi sığırların Türkiye’de yaşayabileceği konusunda pek çok kez düşüncem soruldu. Angus sığırlarının Türkiye’deki değişken iklim şartlarında yetişebileceğinden şüphem yoktur. İklimin, A.B.D.’de olduğundan daha değişken olduğunu sanmıyorum; bununla beraber sürü yönetim pratiklerinde farklılıklar olabilir. Düzgün döl verimini sağlamak için yeterli beslenme yapılmalı ve yerli sığırlarla karşılaştırıldığında daha iyi bir parazit mücadele programı uygulanmalıdır.

Son söz olarak; yüksek kalitedeki markalı et ürünün geleceği parlaktır. Bu tip et üretmek ve satmak fırsatını elde etmek isteyen, besicilikte yönetim değişiklikleri yapmaya gönüllü olan girişimciler için bu iş fırsatı bir altın madeni gibi olacaktır.

Konuyla ilgili sunum için tıklayınız.

DOĞUŞTAN OLAN İMMUN SİSTEM

KOMPLEMENT SİSTEM

Komplement sistemi, serum proteinlerinin bir reaksiyon zinciri ile çalışır. Bu reaksiyon zincirinin başlıca etkisi, vücudun yaralanan veya bir enfeksiyoz ajan tarafından işgal edilen bölgesindeki kan akışını arttırmasıdır.
Bu işleme enflamasyon / yangı denir ve (kan akışındaki artış nedeni ile) bölgenin kızarması ve (artan sıvı hacmi nedeniyle) şişmesi ile sonuçlanır. Artan kan dolaşımı, bölgenin ısınmasına, bölgedeki sıvı artışı ise basınç ve ağrıya neden olur.
Artan kan dolaşımı, bölgede fagositik hücrelerin birikmesine yol açar.


Şekil 1 Komplement’in Faaliyetlerinin özeti ve Akut yangısal reaksiyondaki rolü


Şekil 2 İmmun sistem hücrelerinin orijini

Sıvı birikiminin nedeni, aynı zamanda fagositik hücrelerin kapilarları terk edip, tahrip olmuş dokulara yönelmesine de sebep olan, kapilarların artan geçirgenliğidir. Komplement sisteminin fagositik hücreleri yangı olan bölgeye çekip enfeksiyöz ajanlara tutunmasını temin ederek ya onları yok etmek ya da fagositoz işlemine duyarlı hale getirmek gibi başka spesifik rolleri de vardır (Şekil 1). Genelde komplement sisteminin fonksiyonu, immun sistemindeki diğer komponentlerin aktivitelerin; teşvik etmektir.


FAGOSİTİK SİSTEM
Fagositik hücrelerin (yutar hücreler) bu ismi almasının nedeni, işgalci bakteri ve virüsleri yutup sindirmeleridir (Şekil 3). Nötfille ve makrofajlar olarak isimlendirilen geniş bir hücre sınıfı başlıca fagositik hücrelerdir. Bu hücrelerin fagositik etkileri, çoğunlukla komplementin veya özelolarak oluşturulmuş antikorların antikorların bakteri veya virüslere tutunması ile aktive edilir. Buna ek olarak makrofajlar, yuttukları işgalci ajanları özel bir şekilde işlerler ve parçalar halinde lenfositleri sunarlar. Bu işlem, antikora bağlı immun yanıt ve/veya hücreye bağlı immun yanıtın en kritik başlangıç noktasıdır.


Şekil 3 Fagositoz ve Bakterinin Öldürülmesi


Şekil 4 IBR intrazal aşısı ile buzağılarının aşılanmasından sonra oluşan interferon ve koruyucu antikor üretimi

İNTERFERON SİSTEMİ
Hücreler enfeksiyöz ajanlar, özellikle virüsler tarafından işgal edildiğinde hemen interferonlar adı verilen küçük proteinler salgılarlar. Bir tip interleron, diğer vücut hücrelerini uyararak bu hücrelerde virüslerin çoğalmasını engelleyen savunma sistemlerini harekete geçirir. interleronun bir diğer rolü ise, immun hücrelerinin aktivitesini arttırmasıdır. Buna örnek olarak, makrofaj ve nötrofillerin yuttukları enfeksiyöz ajanları öldürmelerini teşvik etmesi verilebilir. interferonun üretiminin ve aktivitesinin üreticiye sağladığı iki önemli avantaj vardır: 

1-interferon koruyucu seviyelere çok çabuk ulaşabilir(48 saat içinde) ve buna bağlı olarak antikor oluşmasından daha önce koruma temin eder(Şekil 4).
2-interferonlar viral spesifik değildirler ve hücresel savunma mekanizmasını diğer virüs tiplerine karşı da stimule ederler. interferonlar pek çok virüse karşı çapraz bağışıklık yaratarak bu yönleri ile viral spesifik olan antikorlardan ayrılırlar.

ELDE EDİLEN İMMUN SİSTEM
İmmun sistemin ikinci bölümü Elde Edilen immun Sistemdir. Bu terim, bu sistemin sadece yabancı ajanlar tarafından oluşturulmadığı ve daha önceden spesifik ajanlara maruz kalınmasından dolayı kendisinin yanıt verme kapasitesi olduğu anlamına gelmektedir. Bu belleğe bağlıdır. Bu sistemi iyice açıklayacağız, çünkü elde edilen immun sistem aşılama işlemleri ile teşvik edilir. Her ne kadar da immun sistemin tüm değerleri birbirleri ilişkili ise de elde edilen immun sistemi mukozal, antikora bağlı ve hücreye bağlı sistemler olarak ayırabiliriz.

MUKOZAL İMMUN SİSTEM
Mukozal yüzeyler, vücuttaki intemal pasajlar boyunca, meme bezlerindeki kanal sistemi ve gözyaşı bezindeki hücreler gibi olanlardır. Bunlar ayrıca, üriner, reprodüktif kanal ve burundan başlayıp trachea, bronşlar ve akciğere kadar devam eden solunum kanalı (respiratorik kanalı) da kapsar. Ağızdaki tabaka, salya kanal sistemi, osefagus, mide ve bağırsaklar da hep mukozal yüzeylerdir. Bu yüzeyler nemli ve ılıktır, böylelikle bakteriyal üreme için mükemmel ortam hazırlarlar. Aynı zamanda bakteri ve virüslerin invazyonuna karşı hassas durumda kalırlar. Bu mukozal yüzeylerin hassasiyeti özel bir koruma mekanizmasına gerek duymaktadır (Mukozal immun sistem). Bu mekanizmanın primer fonksiyonu enfeksiyöz ajanının mukozal yüzeye tutunma mekanizmasını engellemesidir. Enfeksiyöz ajan tutunamaz ise, üreyemez veya vücuda giremez ve vücudun doğal deliklerinden dışarı atılır. Koruyucu mekanizma, enfeksiyöz ajanların mukozal yüzeylerden girip, makrofajlara tutunup, lenfositlere sunulması ile başlar.

B lenfositler sırası ile, ergin plazma hücrelerine dönüşür dönüşüp aktif immunogobülin A (lgA) salgılarlar. IgA’lar, mukozal yüzey boyunca bulunan hücrelerde taşınarak mukozal pasaja dökülürler. Bağırsakta taşınan IgA’lar, ek bir komponent alır ki buna secretory kısım denir. Bu kısım ile birlikte secretory IgA diye adlandırılır. Secretory IgA, mukus içindeki sindirim işlemine tek başına IgA’dan daha dirençlidir.

Bağırsakta ve diğer mukozal yüzeylerdeki tabakaya tutunma işlemlerini bozar. Bu lokal korumaya ek olarak, aktive olmuş plazma hücreleri kan dolaşımına girerek vücudun diğer mukozal yüzeylerde koloniler oluşturur. Bu mekanizma ile sadece biri enfekte olmuşken tüm mukoza yüzeylerde koruma sağlanır.

Buna rağmen en etkin koruma enfeksiyöz ajanların ya sindlrim ya da solunum kanalına girmesinde sağlanır. Secretory IgA, özellikle E. coli gibi bakterilere karşı korunmada önemlidir. Bu tip bakteriler, pili denen saç benzeri özel yapıları sayesinde bağırsağın mukozal yüzeyine tutunurlar. Örneğin, K99 IgA, K99 E. coli’ye karşı, K88 IgA, K88 E. coli’ye karşı koruma sağlar, v.b.

Yeni doğan yavru annesinden zengin miktarda IgA ve IgG’yi ağız sütü ile alabilir. Bu antikorların IgA porsiyonu bağırsaktaki mukus içinde kalarak oluşturulan özel enfeksiyöz ajanlara karşı koruma sağlarlar. Diğer yandan, doğumdan sonraki ilk birkaç saat içinde ne kadar çok IgG yeni doğanın kan dolaşımına abzorbe edilir ise, o oranda yavaşça mukus membranlarına geçerek uzun süreli koruma temin eder (genellikle 21. güne kadar). Bu yeni doğanlarda çok önemlidir, çünkü annenin diğer zamanlardaki sütü, kolostrumdan farklı olarak çok az antikor bulundurur.

MUKOZAL SİSTEM

Şekil 5 Göz, bağırsak, mide vb. gibi mukozal sistemler enfeksiyona maruz kaldıklarında bu işgalci ajana karşı kendilerini korumak için IgA salgılarlar. Buna ek olarak süt emen buzağı veya domuz yavrusu orta derecede IgA’yl kalastrum ile alabilir. Eğer işgaci ajan E. coli ise bu IgA, E. cal i ishaline karşı korumaya yardım eder. IgA miktarının arttırılması için anneye yapılan aşılamalar, ağız sütünü alacak yavruların korunmasını arttırır. 


ANTİKORA BAĞLI İMMUN SİSTEM
Antikora bağlı immunite, antijene özel antikorların, özellikle kan dolaşımında sirküle olan IgG ve IgM’lerin, üretimine dayanır. Bu antikorlar B lenfositlerinin türevi olan plazma hücreleri tarafından yabancı ajanlara (antijenlere) karşı, vücuda doğalolarak veya aşılama ile girmesi ile oluşturulurlar. Vücuda giren yabancı ajanların vücuttan uzaklaştırılmasından sonra belli B lenfositler her spesifik antijen için bir bellek oluştururlar. Aynı antijenin ikinci kez veya tekrar verilmesi ile bellek hücreleri hızla yanıt vererek büyük miktarda IgG antikorları oluşturulur (Şekil 6). Pek çok modern ölü aşı ve bakterinin iki doza dayalı aşılama ile yaratmak istedikleri immunite esası buna dayanır. B lenfosit antikorlar tek başlarına enfeksiyöz ajanlarını yok edemedikleri için onlara kendileri bağlanarak hücre çeperine tutunmalarını engeller ve bu ajanları komplement veya fagositik immun sistemin yok edici işlemlerine hazırlarlar. 

Buna ek olarak, enfeksiyöz ajanların oluşturdukları toksinlere bağlanarak onları nötralize ederler. Bu antikorlar kanda sirküle oldukları için etkin bir şekilde herhangi bir hastalık ajanının kan dolaşımında dolaşmasını ve çoğalmasını engellerier. Yangının olduğu yerde IgG antikorları çevre dokularına kapilar damarlardan sızarak taşınır ve bu bölgelerdeki enfeksiyonları bloke ederler. Genelde ölü aşıların antikora bağlı immun yanıt oluşturduğu bilinmekte idi, ancak yapılan son araştırmalar göstermiştir ki ölü, adjuvantlı aşılar ayrıca hücreye bağlı yanıt oluşturmaktadırlar.


HÜCREYE BAĞLI İMMUN SİSTEM

Hücreye bağlı immunite vücuttaki normal dışı hücrelere karşı oluşturulan başlıca immun hücre yanıtıdır. Tüm virüsler ve bakterilerin hücre boyunca yaşayıp çoğaldıkları düşünüldüğünde, bu immun sistemin çok önemli bir bölümüdür. Bu sistem, aşılamayı takiben spesifik antijeni tanıyan T lenfositler tarafından şekillendirilen, kontrol edilmekte olan bir sistemdir (örneğin bellek). Antijen sunan hücrelerin (APC) birbirini takip eden uyarıları ile (Şekil 7) T hücreleri uyarılarak lenfokinleri oluşturup salgılamaları temin edilir. Lenfokinlerin pek çok fonksiyonu vardır. Genelde, akyuvarları uyarıp yönlendirerek enfekte hücrelere saldırmaları ve yok etmelerini temin ederler. Antikora bağlı immunite gibi, hücreye bağlı immunite de T lenfositler tarafından oluşturulur ve belli bir antijene yeniden maruz kalındığında daha güçlü bir yanıt oluştururlar. Bu aynı zamanda T sistemdeki bellek hücrelerinin varlığını ortaya koymaktadır. Bazı bakteriler ve tüm virüsler hücreler boyunca üredikleri için bağışıklığın diğer sistemlerini engellerier. Bu yüzden hücreye bağlı bağışıklık, artan sayıda araştırmaya konu olmaktadır. Son zamanlara kadar bilim adamları, sadece canlı bakteriyal ya da viral aşıların hücreye bağlı immunite oluşturduklarına inanıyorlardı. Ölü bakterinlerin ve aşıların antikora bağlı immuniteyi uyarırken, hücreye bağlı yanıtı oluşturmaya da yetkin olmadıkları düşünü/mekte idi. 

Buna rağmen, yapılan son çalışmalar göstermiştir ki, ölü antijenler belli adjuvantlar ile karıştırıldığında (aşı ve bakterinlere ilave edilip immun yanıtı maksimize eden materyaller) güvenilir şekilde hücreye bağlı immuniteyi stimule edebilmektedir.