Yazılar

Tarım her zaman önemliydi, halen de önemlidir.

Eski çağlarda avcı-toplayıcı olan insanoğlu tarım ile uygarlık adımlarını atmaya başlamıştır.  Atılan ilk adımlarda bugün ülkemiz sınırları içerisinde bulunan toprakların çok büyük önemi vardır.  İlk tarımın yapıldığı, ilk defa sığırın evcilleştirildiği toprakların Çatalhüyük ve Göbeklitepe olduğu bilinmektedir.  Çatalhüyük ve Göbeklitepe dünya literatürüne geçmiş iki önemli tarımsal merkezdir.

Dünya’da ünlü “bereketli hilal” olarak bilinen toprakların bir bölümü ülkemizdedir.  Çukurova’yı, Fırat, Dicle nehirleri arasındaki toprakları, Şanlıurfa’yı ve Güneydoğu Anadolu Bölgemizdeki diğer illeri içine alan “bereketli hilal” Mezopotamya’ya doğru uzanmaktadır.  Bu bölge dünya’da ilk tarımın yapıldığı, buğdayın, mercimeğin ekildiği bölgedir.  Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’de yapılan kazılar her geçen gün insanlık tarihine ışık tutmaktadır.

Dünya’daki gelişmelere baktığımızda tarımın önemini daha yakından görmekteyiz.  Tarım ile birlikte toplumlar gelişmiş, uygarlıklar ortaya çıkmış, çok büyük ve ünlü dinsel yapılar inşa edilmiştir.  Antik dünyanın yedi harikasına şöyle bir bakarsak tümünün tarımdan kaynaklanan eserler olduğu ortaya çıkar.  Piramitlerin, Çin Seddinin, Babilin Asma Bahçelerinin yapımında binlerce işçi veya köle çalışmıştır.  Tarımdan elde edilen yiyecekler olmasaydı bunların hiçbirinin yapılması mümkün olmazdı.  Yapılan kazılarda çalışanların gıdaları ile ilgili bilgiler elde edildikçe tarımın önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Tarım önemlidir.  Tarım dünyadaki birçok olaya yön vermiştir.  Fransız ve Rus devrimlerinin arka planları incelendiğinde tarımla olan ilişkisi görülecektir.

Tarım önemlidir.  Tarih boyunca önemliydi, şimdi de önemlidir.  Tarım beslenme, giyinme ile başlayan ihtiyaçlar zincirinin en önemli halkası olmakla birlikte, onların çok ötesinde önem taşır.  Geçmişe ve bugünkü Afrika ülkelerine bakarsak aç kalmış toplumların demokrasi, özgürlük, adalet kavramlarına çok uzak kaldıklarını görürüz.  Tarım sadece karın doyurmayı sağlamaz. Yaşamın tümünü kapsar. Dengeli beslenmenin de temelini oluşturur.

Tarım mı önemlidir? Sanayi mi önemlidir? Böyle bir soru sormak doğru değildir.  Konuya birkaç ayrı yönden bakalım.  Birincisi tarıma dayalı sanayidir.  İkincisi ise sanayide çalışanların beslenmelerinin, üstelik dengeli beslenmelerinin gerekli oluşudur.  Tarıma dayalı sanayide hammadde olarak kullanılan girdiler olmasa böyle bir sanayi olmayacağı gibi, sanayide çalışan işgücünün yeterli ve dengeli beslenmemesi halinde yine sanayileşmenin söz konusu bile olamayacağı açıkça ortadadır.  Bir de bunlara üçüncüsü eklenebilir.  Tarıma hizmet eden sanayi. Biçerdöverler, traktörler, yem fabrikaları, saklama depoları ve akla gelen, gelmeyen birçok tarıma yönelik alet-malzeme yapan sanayi.

Tarım “ekmek” olduğu gibi, aynı zamanda “ekmek parası”dır. Tarım istihdam kaynağıdır.  Tarlada çalışandan başlayarak, hayvan yetiştiricilerinin, ziraat mühendisi veya teknisyenlerinin, veteriner hekimlerin, makina imalatçılarının, konuya ilgili birçok iş kolunda çalışan herkesin ekmeği tarımdan çıkmaktadır.  İlk bakışta sanki çiftçilerin, toprak sahiplerinin ya da köylülerin işiymiş gibi görünen tarım aslında, dolaylı veya doğrudan birçok istihdamın kaynağıdır.  Böyle bakılırsa, açlığı önleyen tarım aynı zamanda işsizliği de önlemektedir.

Ülkemizin önemli sektörlerinden turizm için de tarım önemlidir. Turistlerin yediklerine, içtiklerine ek olarak, satın alıp ülkelerine götürdükleri pek çok eşya da tarım veya tarıma dayalı sanayinin ürünüdür.

Tarım hayvancılık için de önemlidir.  Bitkisel proteini daha değerli hayvansal proteinlere dönüştüren hayvancılık tarımın önemli bir koludur.  Hayvansal proteinleri oluşturan esansiyel=eksojen=dışarıdan alınması gereken, vücutta sentezlenemeyen amino asitler bitkisel proteinlerde yoktur.  Bu aminoasitler vücut ve zihin sağlığı için gereklidir.  Ayrıca hayvansal kökenli gıdalarda bulunan B12 vitamini de bitkilerde bulunmaz.  Hayvancılık yapabilmek için de tarım önemlidir.

Tarımın önemini kavradıktan sonra geriye ne kalıyor? Tarımın iyileştirilmesi, tarımda çalışanların eğitimi, tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesi.  Tarım ile sanayi rakip değildirler.  Ülkemizdeki gibi genç ve dinamik nüfusun olduğu tüm ülkelerde tarımda da, sanayide de çalışacak işgücü vardır.

Özet olarak; tarım açlığın, işsizliğin önlenmesi, uygarlığın ve demokrasinin ileri adımları için, birçok işkolu için, toplum sağlığı ve dengeli beslenme için, yaşam için şarttır.  Vazgeçilmez ve ihmal edilemez derecede önemlidir.

Paratüberküloz özellikle sütçü sığırlarda görülen, süreğen ishal ve aşırı zayıflama ile ortaya çıkan tehlikeli bir hastalıktır.

Etkeni Mycobacterium avium subsp. paratuberculosistir (MAP).  Dünya çapında yaygındır.  Koyun, keçi ve yabani geviş getirenlerde de görülür.

İlk teşhisini 1894 yılında, Almanya, Dresden’de Veteriner Hekim Dr. H. A. John koyduğu için yaygın olarak John’s Disease (John Hastalığı) olarak anılır.

Hastalığın kuluçka süresi çok uzundur.  Altı ayın altındaki buzağılar hastalığa çok hassas oldukları halde, belirtilerin görülmesi 1-2 yıl kadar zaman alabilir.  Uzmanlar Limousin ve Shorthorn ırkı sığırların diğer ırklara göre daha hassas olabileceklerini belirtiyorlar.

Paratüberküloz yavaş gelişen, sinsi bir hastalıktır.  Stres ve besleme hataları klinik belirtilerin ortaya çıkmasını tetikler.

Bulaşma fekal-oral (dışkı-ağız) yoluyla veya maternal- fötal yoldan (anneden yavruya geçerek) olur.

Mikroorganizma suda, toprakta, dışkıda yaşama gücünü uzun süre korur.  Örneğin; gübrelikte 1 yıl yaşayabilir.  Ultraviyoleye, klora, düşük pH derecelerine, soğuğa, sıcağa dayanıklıdır.  Dezenfektanlardan sodyum hidroksite ve perasetik aside duyarlıdır.

Dışkı ile temas eden herşey, süt, yem, emzik, biberon, su bulaşma kaynağıdır.

Çayır ve meralarda bulaşma daha yaygın bir sorundur.  Araziye serpilen gübre önemli bir bulaşma kaynağıdır.

Sinsi hastalık uzun bir kuluçka döneminin ardından bağırsaklarda kalınlaşma sonucunda meydana gelen ishal, aşırı zayıflama (kaşeksi), ileri dönemlerde çene altında şişlik (ödem) ile kendini gösterir.

Bağırsak kalınlaşıp, normal işlevini yerine getiremediği için besin maddeleri emilemez, hayvan hızla zayıflar.  Özellikle proteinlerin emilimi, aminoasitlerin alımı sorun haline gelir.  Çene altı ödemi ve ardından ölüm söz konusu olur.

İnkubasyon (Kuluçka) süresince hastalık gizli seyrettiğinden mikroorganizmanın saçılması ile tüm sürüye bulaşma ihtimali gayet yüksektir.

Bu yüzden durum fark edildiğinde sürüde çok vahim bir tablo ile karşılaşılır.

Şüphe duyulduğunda ölenlerde veya zorunlu kesime gidenlerde otopsi yapılması, daha sonra ise laboratuvar tetkiklerine başvurulması gerekir.  Otopside bağırsaklardaki aşırı kalınlaşma, lenf yumrularındaki büyüme öncelikle göze çarpar.

Canlılarda deri testi (Avian PPD tuberculin veya Johnin ile boyundan uygulanan deri duyarlılık testi = DTH) yapılır.  Ancak bu testin laboratuvarda uygulanacak tetkiklerle kesin teşhis için onaylanması şarttır.

Dışkıda boyama teknikleri de teşhis için yardımcı olsa da bir başka test ile teyid edilmesi yararlı olur.

Hastalığın zoonotik potansiyeli olduğu savunulmaktadır.  Çok kesin bir bağlantı olduğu ispat edilememiş olmasına karşın, insanlarda görülen kronik, ağrılı, bağırsak yangısı ile seyreden Crohn’s disease (Crohn Hastalığı) de Mycobacterium paratuberculosis’in  rol oynadığı bildirilmektedir.

Paratüberkülozun tedavisi yoktur.  Etkenin tüberküloza çok benzeyen bir mikroorganizma tarafından oluşturduğu bilindiğinden, insan tüberkülozunda kullanılan ilaçları deneyenler olmuştur. Ancak; bu ilaçlar ile tedavi onaylanmış değildir.

Hastalığın yurtdışında aşısı vardır.  Aşı gençlerde hastalığın görülme sıklığını azaltır.

Ancak; hastalığın yayılması, etkenin saçılması, yeni vakaların ortaya çıkması gibi konularda aşının başarılı olmadığı bilinmektedir.

Aşılamanın enfeksiyon döngüsünü kırmadığı, yapıldığı yerde ise büyük bir yumru oluşturduğu belirtilmektedir.  Bazı bilim adamları ise aşılamanın eradikasyon programlarına olumsuz etki yapacağını savunarak karşı çıkmaktadırlar.

Özetle; şu andaki durumda aşıya güvenmek doğru değildir.

Paratüberkülozun sürülerde kontrol altına alınması kolay değildir.

Bilinen biyogüvenlik, sürü yönetimi, hijyen önlemlerinin tam olarak uygulanması şarttır.  Dışarıdan sürüye katılan hayvanlar test edilmeli, ağız sütü pastörize edildikten sonra buzağılara içirilmeli (620C de 30 dakika veya 720C de 15 saniye), doğum padoğu ayrı olmalı ve her doğumun ardından dışkılar temizlenerek ortam dezenfekte edilmelidir.

Yeni doğanlar her şekilde dışkıdan uzak tutulmalıdır.

Yem, süt, su ve malzemeler gübreyle temas etmemeli, mikroorganizmanın gübrede ve toprakta uzun süre yaşayabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Test edilip pozitif olduğu belirlenen hayvanlar sürüden çıkarılmalıdır.

Zoonotik potansiyel gözönüne alınarak pastörize edilmemiş sütlerin insan tüketimine sunulması sakıncalıdır.

Hastalığın uzun süre sinsi, belirtisiz olarak seyrettiğini unutmamak gerekir.

Yapılan tedavilere karşı sonuç alınamayan, uzayıp giden ishallerde, çene altı şişliği olan durumlarda, aşırı zayıflama ile karşılaşıldığında derhal bu hastalık akla gelmeli, o yönde testler yapılması istenmelidir.

Süt hayvancılığı sektörü süt – yem fiyat sarmalı içerisinde bocalamaya devam ediyor.  Kesif yem girdilerinin yüzde 65 oranında ithal olduğu ifade ediliyor.  Dolar ve Euro kurları yükseldikçe yemin zamlanması kaçınılmaz bir durum.

Yem fiyatı yükselince çiğ süt fiyatı da yükselmek zorunda.  Çiğ süt fiyatı son günlerde biraz arttırıldı.  Ama; daha yürürlüğe girmeden, hatta tartışmalar bitmeden fiyat eskidi!   Döviz kuru artışıyla kesif yeme zam gelecek, yeme zam gelince çiğ süt fiyatında artış yapılması gerekecek.  Sarmalın içinde kaybolacağız.

Durumun enflasyon artışında suçlu görülmesi de cabası.

Fakat bu devamlılığı olmayacak bir durum. Çiğ sütte artış olunca sütten yapılan ürünlere, özellikle peynire zam gelecek, peynire zam gelince vatandaşın alım gücünü aşacak.  Alım gücü azalan tüketici daha az peynir satın alacak. Mandıracı, sanayici daha az peynir satınca, daha az çiğ süt alımı yapacak.  Mandıracı satamadığı ürün için neden hammadde alsın?

İş dönecek, dolaşacak yine süt hayvancılığı ile uğraşan üreticiyi vuracak.

Çiğ süt fiyatı, yem fiyatı sarmalının içinde bocalarken başka dertler geliyor.  Bu dertler hiç bitmediği gibi, sürekli nüksediyor.  Aynı işleri aynı şekilde yaparak, farklı sonuçlar beklemeyi sürdürüyoruz ne yazık ki!

Çiğ süt fiyatları düşük kalınca öncelikle inek kesimleri artıyor.  Tabii, inekle birlikte ineğin rahimini, dolayısıyla yavru doğuracak olan anneyi kaybetmiş oluyoruz, aynı zamanda.

İnek kesilmese bile, yemden tasarruf etme düşüncesi çok büyük hataları beraberinde getiriyor.

Döl tutmama, süt veriminin azalması, metabolik hastalıklar sorunlar yumağı halinde karşımıza çıkıyor.  İnek önündeki yemin azaltılmasını kesinlikle affetmez.

Çaresiz kalan üreticinin aklına kesinlikle yapılamayacak tasarruflar geliyor.

“Yemden tasarruf eden, işten çıkar.”

Bu ABD’deki çiftçilerin ünlü bir sözüdür.  Ama; çaresizlik bazen orada da üreticilerin böyle yanlış düşüncelere kapılmalarına sebep olabiliyor.

Süt sığırcılığı ile uğraşanlar toplamın sadece yüzde ikisi kadar bir masraf tutan, ama çiftliğin geleceğini en çok etkileyen suni tohumlamadan vazgeçerek boğa kullanmayı seçebiliyor.   Süt – Yem paritesi bozulduğunda böylesi bir hataya düşen işletmelerde hastalıklar, döl tutma güçlükleri, yavru atma olayları, ölü yavru oranı artıyor.  Neslin ileri gitmesi gerekirken geri gitmesi de ayrı bir sorun.

Peynir fiyatları ya da genel olarak süt mamulleri fiyatları tüketicinin alım gücünü aşınca sahte tereyağı, süt görmemiş peynir ve benzeri tağşişleri yapanlara gün doğuyor.

Görüldüğü gibi çiğ süt – kesif yem fiyatına dayalı bir çözüm aslında çözümsüzlük getiriyor.

Yeme bir çare bulunmazsa bu dertlerin sık sık nüks etmesi kaçınılmazdır.

Devlet zaten destekler için belli miktarda bütçe ayırmıştır.  Ancak; yem hammaddelerinin eğer yüzde 65 lik kısmı döviz ile yurda geliyorsa, döviz artışlarından etkilenmemesi mümkün değil.  Çareyi bu noktada bulmak ve geliştirmek mümkün olmadığı zaman yukarıda sayılanlar sürecektir.

Diğer yandan süt sığırcılığımız ile et teminimiz birbiriyle tamamen bağlantılıdır.  Süt hayvancılığındaki sorunlar et teminimizi doğrudan ilgilendirmekte, kısıtlamakta, bizi ithalata mecbur bırakmaktadır.

Kalıcı, nüksetmeyen bir çözüm için çiğ süt- kesif yem fiyatlarındaki sarmaldan kurtulmamız, çareyi kaba yem ve kesif yemde aramamız, gerekirse subvanse edilmiş hammaddelerle yem yapılmasını sağlamamız gerekir.  Yeme çare yoksa, bu işe çare bulamayacağımız kesindir.

Yapılmakta olanlar gündelik, geçici çözümler olup, yukarıda yazılanlar doğrultusunda, aslında çözümsüzlüktür.

Doğru teşhis, doğru müdahale, doğru yere yapılan operasyon, doğru tedaviyi ve şifayı sağlar.

Bir süt sığırcılığı işletmesinde süt verme süresinin uzaması istenen bir durum değildir.  Yabancı literatürde Days In Milk karşılığı DIM olarak ifade edilen, dilimizde SGG = Sağımda Geçen Gün veya SGS= Sağımdaki Gün Sayısı olarak söylediğimiz değer sürü yönetimi ve döl tutma (üreme) etkinliği yönünden bizlere yol gösterir.

Bu değer sürü ortalaması olarak 160-170 gün olursa uygundur.  180 günün üzerindeki rakamlar sürü yönetiminde ve üreme etkinliğinde bazı aksaklıklar olduğuna işaret eder.

Tabii, bu değeri bilmek için iyi bir kayıt sistemi gereklidir.  Bu ortalama değeri örnekle açıklayalım.  Küçük bir işletme. 3 adet sağmal inek var. İneklerin birisi 100 günden beri, diğeri 200 günden beri, ötekisi 300 günden beri sağılmakta olsun.  100 + 200 + 300= 600 ÷ 3 = 200.  Bu sürünün SGG rakamı 200’dür.  180 günden fazladır.

Bize ne anlatır? Sürüde halen gebe kalmamış, kuruya alınamamış, fakat sağılmaya devam eden bir inek vardır.  İşte bu sürüdeki 3 inek 30 inek, 300 inek, 3000 inek olsa da bize verdiği mesaj değişmez.

180 günün üzerinde bir rakamla karşılaştığımızda döl tutturamama sorunu olduğunu anlarız.

İnekler doğumdan 60-70-80 gün sonra gebe kalmalıdırlar.  Bunun en uç noktası 120 gündür.  Daha sonra elde edilen gebelikler bile artık sürünün karlılığını kötü yönde etkiler.  Eğer inek gebe bırakılamamış ise sağım devam eder, kuruya ayrılmasına gerek olmaz.  Fakat sağım uzadıkça sütün maliyeti artar.   Artık 1 litre süt daha pahalıya malolur.  Çünkü; ineğin yediği yemi süte dönüştürme yeteneği bu dönemde azalmıştır.  Böyle bir durumda işletme daha pahalıya mal olan süt üretirken, diğer yandan bir yavru kaybetmiş olur.

Bütün bu söylediklerimizin özeti şudur; süt verimi doğum ile başlar.

Doğumu takiben makul bir sürede döl tutturulamamış inekler yüzünden işletme zarara uğramaktadır.

Birçok rakam birbiriyle ilişkilidir. Sağımda geçen günler ortalaması 180 günün, boş günlerin sayısının 120 günün altında olması gerekir.  İdeal rakamlar değil, en son rakamlar.  İlk tohumlamada elde edilen gebelik oranının %34 olması, birbirine bağlı olarak buzağı aralığının 405 günden az olması şarttır.

Kazançlı bir işletmede 405 gün yani 13,5 ay en uç noktadır.  Altındaki rakamlar iyi, üzerindeki rakamlar kötüdür.  ABD’de 120 günün üzerinde boş kalan ineklerin o laktasyonda artık kazanç sağlamayacağı kanaatine varılarak sürüden çıkarılmasına karar veriliyor.

Böyle olunca sürüden çıkarmanın büyük bir masraf olduğu, ayrıca arkadan yeni bir düve gelmemesi tehlikesi yarattığı da ortaya çıkan en büyük tehdit.

SGG rakamının 160-170 gün ortalamasında kalması için neler yapmalıyız?

Döl tutmaya engel olan durumları listeleyelim.  Rahim yangısı, metabolik hastalıklar, mastitis, yumurtalık üzerindeki sarı cisim kisti, gecikmiş kızgınlık, kızgınlığın kaçırılması.

Bu saydıklarımızın arkasından sürü yönetimi, koruyucu hekimlik, kuru dönem beslemesi, kızgınlık tesbitinin doğru yapılması, doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrası gereken desteklerin verilmesi gibi konular var.  Doğru protokoller uygulanır, ihmal edilmeden, hiçbiri atlanmadan, eksiksiz olarak listedekiler yerine getirilirse SGG= SGS=DIM rakamı ortalama 180 günün altında kalır.  İyi bir üreme etkinliği, ucuza maledilen süt sağlanmış olur.

Sonuç kazançlı bir işletmedir.  Tekrar hatırlatalım; madem ki, süt hayvancılığı yapıyoruz unutmamamız gereken şudur; düvelerin ve ineklerin süt vermesi doğum ile başlar.

Bunun için de gebe bırakılmaları şarttır.

Süt sığırcılığında ülkemizin bir genetik ilerleme yaşadığı yadsınamaz şekilde ortadadır.   Ancak; genetik yetenekler çevre koşulları ile ortaya çıkıyor, ya da ülkemizde olduğu gibi, ortaya çıkamıyor.

Ülkelere göre, ırkların resmi süt verim ortalamalarına göz atarsak; ABD’de Holstein ırkı ortalaması 11.646 litre, Brown Swiss 10.277 litre, İspanya’da Holstein 11.035 litre, Brown Swiss 7.218 litre, Çekya da Simmental ırkı ortalaması 7.376 litre, Almanya’da 7.513 litre, Kanada’da Holstein ırkı ortalaması 10.257 litre.

Bu ülkelerden ülkemize damızlık sığır ve sperma geliyor. Ama yukarıdaki ortalama verimlere ulaşan çok az inek var.

Barınaklarımızda, beslememizde, sağım hijyenimizde büyük sorunlarımız söz konusu.  İnekler genetik yeteneklerinden gelen verimleri tam olarak ortaya koyamıyorlar.  Engelleri koyan bizleriz.  Barınakları yanlış dizayn eden, ineklere konfor sağlamayan, hatalı besleyen ya da sağım öncesi meme hazırlığını doğru yapmayan bizleriz.

Daha buzağıyken ileride inek olacak materyalimizi uygun besleyemiyoruz.  Genetik yeteneklerinin önünü kesiyoruz. İhmal ve bilinçsizlikten öldürdüklerimiz de ayrı bir sorun.

Adı geçen ülkelerden belki en iyi düve ya da inekleri alamayabiliriz.  En üstün olanları kendilerine saklayabilirler.  Ama en iyi spermaları alabiliyoruz.  Kendi ineklerine kullandıkları spermaları bize de satıyorlar.  Yani genetik yetenek ithali sorun değil.

Sorunumuz sürü yönetimindeki hatalarımız.  Barınaktan başlayan yanlışlarımız, koruyucu hekimlikteki bilinçsizliğimiz. O yüzden elbirliğiyle bu hataları düzeltme yönünde gayret sarf etmeliyiz.

O zaman süt ortalamalarımız yükselecek. İneklerimiz ne ırktan olursa olsunlar, genetiklerinden gelen verimleri tam olarak alabileceğiz.

Yukarıdaki ülke ortalamalarını gördük.

Merak edenler için ülkemizdeki süt verim ortalamasını resmi rakamlar üzerinden hesap edelim.

Irklar bazında değil, tüm inekler bazında.

TÜİK verilerine göre; ülkemizde sağılan ineklerin sayısı 6.038.545 adet, toplam inek sütü 18.831.720 ton.  Demek ki ineklerimizin süt verimi ülke ortalaması olarak 3.118litre.

Özetle, düzeltilmesi gereken çok şey var.

ABD’de boğa spermaları ile ilgili saha çalışmaları çok değerli bilgiler içeriyor.  Orada bunları yapmak kolay.  Kayıtlar doğru ve düzenli tutulduğu için spermaların vaadettiklerini çiftliklerde görme şansı rahatlıkla kontrol edilebiliyor.

Boğa sperması kataloglarında her yıl giderek artan bazı bilgiler yer alıyor.  Örneğin; Meme puanı (UDC), ayak-bacak puanı (FLC), Somatik Hücre Sayısı (SCS), boğanın kızlarının gebelik oranı ( Sire DPR), inek ilk tohumlamada döl tutma oranı (CCR= First service conception rate) ve verimlilik ömrü (PL).

Bu katalog bilgilerinin çiftliklerdeki etkisini ABD’de araştırmışlar.  Bir çeşit “gerçekleşme kontrolü” yapmışlar.  Acaba sürülerdeki etkileri neler oluyor ?

Meme puanı ve ayak- bacak puanının yüksek, orta ve düşük olması mastitis (Meme yangısı) ve topallık konusunda fark yaratmamış.  Buna karşın, diğer konularda belirgin farklar görülmüş.

Boğanın kızlarının gebelik oranı (Sire DPR) yüksek olduğunda çiftliklerde bu pozitif etkiyi görmüşler.  %30 daha yüksek gebelik oranı elde edildiği gibi, boştaki gün sayısı da aşağıya çekilmiş.

İlk tohumlamada ineklerin döl tutma oranı (CCR) yüksek olan boğaların kızları, öteki boğaların kızlarına göre; 22 gün önce döl tutarak sürüdeki etkisini göstermiş.

Verimlilik ömrü (PL), bilindiği gibi, boğanın kızlarının diğer boğaların kızlarına göre kaç ay daha fazla sürüde kaldığını gösteren bir değerdir.  Verimlilik ömrü düşük olan boğaların kızlarının %71 oranında daha erken sürüden çıktığı saptanmış.

Düşük PL (Verimlilik ömrü) değeri olan boğaların kızlarında %58 daha fazla topallık, %57 daha fazla mastitis görülmüş.  PL ne kadar yüksekse sürüler o kadar  “dertten uzak” kalmışlar.

Özetle; SCS, Sire DPR, CCR, PL değerlerinin yüksek olmasının, sürülerde gerçekleşme kontrolleri yapıldığında, çok olumlu yönde sürüleri etkilediği gözlenmiş.

Gelelim ülkemizdeki duruma.  Bizde iki büyük problem var.  Birincisi; kayıt ve takip sistemimiz onlar kadar detaylı, titiz bir şekilde yürümüyor.  Bu gerçekleşmeleri görmek için çok sıkı, doğru ve istatistiksel olarak yeterli kayıt toplamak şart.

İkincisi; ülkemizde bu konuları genetikten çok daha fazla etkileyen sürü yönetimi hataları var.

Somatik hücre sayısı, döl tutma, verimlilik ömrü gibi konuları etkileyen, genetik yeteneklerden çok daha fazla “sürü yönetimi” dir. Çalışmalar kayıt yönünden çok sıkı bir şekilde yapılsa bile; yukarıdaki değerler sadece boğaya bağlı olarak kontrol edilemeyecektir.  Boğa dışında birçok parametre mastitisi, döl tutmayı, verimlilik ömrünü etkilemektedir.

Parametreler değişken ve etki eden çevresel faktörler de fazla olunca ABD’deki gibi boğaların katalog değerlerinin sürülerde gerçekleşmesini, ne yazık ki; kontrol etme şansımız olmuyor.

İleriki yıllarda doğru kayıt tutmayı ve sürüyü doğru yönetmeyi öğrenebilirsek, biz de onlar gibi saha kontrolleri yapabiliriz.

Ama kurudaki ineklerde değil.

Evet, yonca süt veren, sağılmakta olan inekler için en önemli kaba yemdir.  Diğeri de mısır silajı.  Ancak kuruya ayrılmış ineklerde aynı şeyi söyleyemeyiz.  Neden?

Çünkü ortada süt yok.

Sağılmadığı halde sağılıyormuş gibi inek beslenmez.  İneğin yaşamında çok büyük bir değişiklik var.  Bugünlerde ineği sağmıyoruz.

Sağılan inekler için yonca harika bir kalsiyum kaynağı.  Doğru zamanda biçilirse, harika bir lif ve harika bir protein kaynağı da olur.  Ama; ülkemizde hala yoncayı kartlaştığında biçiyoruz.

Doğumdan sonra ineklerin yaşadığı ve çiftliklerin başına dert olan bazı hastalıklar var.  Bunlar aslında hastalık değil, birer sonuçtur.  Bazıları birbirine bağlı zincirleme kazalardır.  Ketosis, abomasum deplasmanı, aşırı ve hızlı zayıflama, sonun atılamaması, rahimin dışarı fırlaması, iştahsızlık, rahim yangısı, meme yangısı, yağlı karaciğer hastalığı gibi sorunları inekler ve dolayısıyla inek sahipleri, ne yazık ki, doğum sonrası yaşıyorlar.  Bunların tümü kuru dönemdeki inekleri süt veriyormuş gibi beslemekten kaynaklanıyor.

Kuru dönemde ineklere yonca verilirse, süt verdiği dönemde verilen yem katkıları verilmeye devam edilirse, potasyumdan zengin mısır silajı yedirilirse yukarıda sayılan sorunların biri veya birkaçı mutlaka görülecektir.  Ayrıca, süt veriyormuş gibi beslenen inekler gereksiz yere şişmanlayacak, doğum sonrası ise çiftliğin başına dert açacaklardır.

Kuru dönemde ineklerin süt verdikleri dönem kadar enerji, kalsiyum, protein ve potasyuma ihtiyaçları yoktur.  Bunlar sadece süt verdikleri dönemde çok büyük önem taşırlar.  Kuru dönemde yonca verirsek, silaj yedirirsek gereksiz miktarda kalsiyum ve potasyum vermiş oluruz.  Gereksiz kalsiyum, bu dönemde süt ile bir çıkışı olmadığı için, Kalsiyum/Fosfor dengesinin bozulmasına sebep olur.

Bu dengeyi kurmak isteğiyle vücut kalsiyumu idrarla atar. İnek sağılmakta olsaydı kalsiyum gerekliydi.  Çünkü süt ile vücuttan çıkan kalsiyumu vermek zorundaydık.  Hâlbuki kuru dönemde dengeyi bozan bir etki meydana geliyor.

Özetleyelim; kuru dönemdeki inekleri kuru dönemin tümü boyunca, yani 45 veya 60 günlük bir zaman dilimi içerisinde, yonca ve silaj ile beslemeyelim.  Bol bol kuru ot, ama yonca değil.

Kuru ot olarak her türlü hasılların kurutulmuşu, kuru çayır otu, kurutulmuş tritikale, rye grass, fiğ-yulaf kombinasyonları bu dönem için uygundur.

Ayrıca; sağmal dönemdeki yem katkılarını kuru dönemde vermeyelim.  Kuru dönem için hazırlanmış yem katkılarını kullanalım.

Son söz; kuru dönemde inekleri sağılmakta oldukları dönemde beslediğimiz gibi beslemeyelim.

Son zamanlarda inek ve düvelere suni tohumlama yaptırmayıp boğaya çeken hayvan sahiplerinin çoğaldığını duyuyoruz.  Suni tohumlama hayvanlarda ırk ıslahını sağladığı kadar, hayvan hastalıklarının, özellikle de zoonoz hastalıkların yayılmasının azaltılması konusunda büyük yararlar sağlar.

Suni tohumlama için sperm ithali ve üretiminde Tarım Bakanlığı büyük bir titizlikle aşağıdaki hastalıkları kontrol etmektedir;

Lumpy Skin Disease (LSD= Sığırların Nodüllü Ekzantemi= Sığır Çiçeği), Mavi Dil, Rift Valley Fever (Rift Vadisi Humması), sığır Vebası, şap, kuduz, tüberküloz, bruselloz, şarbon, contagious bovine pleuro pneumonia ( Mycoplasma mycoides  mycodies enfeksiyonu), sığır löykozu (bovine leucosis), IBR – IPV, EHD ( Epizootic Haemorragic Disease), BVD-MD, Trichomonas foetus, Camphylobacter foetus.

Bu hastalık kontrolleri OIE (Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü) ve AB standartlarına göre de yapılması gerekenler listesinde sıralanmıştır.

Ancak; boğa kullanımında, yani doğal aşımda yukarıda sayılan hiçbir hastalık etkeninin aranması söz konusu değildir.  Bunların içerisinde tüberküloz ve bruselloz gibi ülkemizde gayet yaygın olan zoonoz hastalıklar da vardır.

Suni tohumlama ülkemizin daha çok et, daha çok süt elde etmesi için zaten öncelikle yapılması gereken bir işlemdir.  Bu konu gözardı ediliyor.  Boğa kullanımında kesinlikle gözardı edilmeyecek olan konu hayvan sağlığı ve halk sağlığı bakımından listelenen hastalıklardır.

Bunca hastalık varken, ırk ıslahında bunca elde edilmiş kazanım varken boğaya çekme bilinçsizliğine son vermek lazım.

Boğaya çekme bilinçsizliği için bir yandan eğitim yapılsa bile, bunun yeterli olmayacağı aşikardır.  Hayvan sahiplerinin cebine dokunacak olumlu adımlar atılması şarttır.  Bu yüzden suni tohumlama yaptırılmasının özendirici olmasını sağlamak gerekir.

Ülkemizin hastalıklara yenilmesine, buzağı kayıplarına ve halk sağlığına yönelik tehditlere tahammülü yoktur.

Suni tohumlama yaptırılmasının teşvik edilmesi atılması gereken en önemli adımdır.   Böylece, bir yandan ırk ıslahında atılan olumlu adımlar duraklamaya uğramayacak, diğer yandan hayvan kayıpları, ineklerin düşük yapmaları veya  gebe kalmamaları sebebiyle ortaya çıkan buzağı kayıpları önlenecek, halk sağlığı tehlikeye atılmamış olacaktır.

Sıcaklık,  Kuru Madde Tüketimi , Süt Verimi..

Sıcaklık Tüketilmesi Gereken Kuru Madde Mevcut Kuru Madde Tüketimi Süt Verimi
20 18.1 Kg 18.1 Kg 26.9 Kg
25 18.3 Kg 17.6 Kg 24.9 Kg
30 18.9 Kg 16.9 Kg 22.9 Kg
35 19.4 Kg 16.6 Kg 18.0 Kg

Tablo Üzerinde Yorum Ve Değerlendirmeler:

Çevre ısısının yükselmesi ile birlikte ineğin nabız ve solunum sayısı artar.

Sıcakla mücadele edebilmesi ve artan eforu karşılayabilmesi için ineğin daha çok kuru madde tüketmesi gerekir. Fakat tam tersi olur. İnek daha az yem (Kuru Madde) tüketir. Süt verimi düşer.

Tabloya bakıldığında görüleceği gibi;  ortam sıcaklığı 200C dereceden 25 0C dereceye çıktığında süt verimi %7,4 oranında, 30 0C dereceye çıktığında %14,8 oranında ve 350C dereceye çıktığında ise %33 oranında azalır.

Sorunlar süt miktarındaki azalmayla kalmaz.  Süt yağı oranında da azalma olur.  Daha kötüsü ise topallık ve döl tutma güçlükleridir.

Ortam ısısının yüksekliği “zincirleme kazalar” şeklinde devam eder.

İneklerin ısı stresiyle baş edebilmeleri için,  süt azalmasını, döl tutma sorunlarının olmasını, topallıkların ortaya çıkmasını önlemek maksadıyla inekler mutlaka usulüne uygun olarak serinletilmeli ve kayıpların yerine konulmasını sağlayacak destek ürünleri kullanılmalıdır.

Sığırların gözlerinin kızarmasına ve gözyaşı akıntısına sebep olan bu hastalığa pink eye = pembe göz hastalığı adı verilmiştir.  Literatürdeki adı Enfeksiyöz Bovine Keratokonjunctivitis (IBK)’tir.

Hastalık etkeni Moraxella bovis adı verilen bir mikroorganizmadır.  Moraxella bovis enfeksiyonları genellikle yazın görülür ve hayvanlar arasında sineklerle yayılır.

Kış aylarında da pembe göz hastalığı görülebilir.  Etkeni Moraxella bovoculi olup, toz ve  yemlik önüne düşen gözyaşı ile yayılır.  Kışın görülen bu hastalık sığırların IBR hastalığıyla karıştırılır.

Pembe göz hastalığının yayılmasında bitki polenleri, ot tohumları, pisipisi otu, devedikeni gibi otlar ve güneş ışığı da rol oynar.  Güneş ışığı hastalık etkeni olan mikroorganizmanın enzim aktivitesini artırır.

Pembe göz hastalığı buzağıların sütten kesme ağırlığında düşüşlere ve yetişkinlerde verim düşüklüklerine yol açar.  ABD’de yıllık 150 milyon dolar kayıp hesaplanmaktadır.

Hastalık hayvanlar açısından ağrılı, çiftlik sahipleri açısından ise yüksek maliyetlidir.Canlı ağırlık kayıpları, tedavi masrafları en önemli maliyet unsurlarıdır.  Hastalığın sürüde aşırı derecede yayılması çok sayıda hayvanın tedavisini pratik uygulama olmaktan çıkarır.  Bu sebeple en önemli konu koruyucu hekimliktir.

Buzağılar hastalığa karşı daha duyarlıdır.

Hastalığa yakalanmış hayvanların önce gözleri kızarır ve yaşarır.  Gözde kızarıklık ilerleyerek bulutlanma ve boz, mavimsi bir renk alma ile körlüğe kadar gidebilir.

İleriki safhalarda kornea ülseri ve gözün delinmesi, akması bile söz konusu olabilir.

Hastalığın tedavisi mümkündür.

Penisilin, oksitetrasiklin veya sığırların solunum yolu enfeksiyonlarında kullanılan antibiyotikler alt göz kapağına 1 ml olarak damlatılır ve en az 3 gün süreyle devam edilir.  Bu arada hayvanlar güneş ışığından uzak tutulmalıdır.  Bu mümkün değilse göz bandı yapıştırılması önerilir.

Yukarıda tavsiye edilen antibiyotikler ayrıca sistemik olarak kullanılmalıdır.  Kas içi uygulamalar iyileşmeyi hızlandırır.

Tedavi seçenekleri arasında gözün üzerindeki boşluğa antibiyotik enjekte etmek veya otohemoterapi’de sayılabilir.

Otohemoterapi uygulamasında damardan alınan 20 ml kan yine aynı ineğin gözünün üzerindeki boşluğa verilir.  Ayrıca insan hekimliğinde kullanılan antibiyotikli  göz merhemleriyle, veteriner hekimlikte kullanılan antibiyotikli meme içi preparatlar kullanılabilir. (Off-Label = Etiket Dışı Kullanım)

Tedavi esnasında özellikle klorheksidin ile dezenfeksiyona, eldiven giymeye, alet ve malzemenin dezenfekte edilmesine özen gösterilmelidir.

Her zaman olduğu gibi koruyucu önlemler alınması yapılacak en akılcı iştir.  Ülkemizde ticari aşısı yoktur.  Ama; otovaksin= özaşı yaptırılabilir.

Özaşı koruma amacıyla sinek mevsiminden 6-8 hafta önce uygulanmalıdır.

Hayvanların vücut direncini arttırmak için selenyum ve bakır içeren yem katkıları önerilir.

En başta alınacak önlem; sineklerle etkin bir mücadeledir.

Spreyler, sinek kaçırıcı kulak küpeleri, dökme tarzında olanlar ve yapılabilecek her türlü sineklerle mücadele yöntemi kullanılmalıdır.

Hastalığın görülmesiyle birlikte tedavinin erken ve hızlı bir şekilde yapılması şarttır.

Süt sığırcılığı ile uğraşanlar aslında nelerle uğraşırlar?

İlk başta bunun yanıtı; ineklere uygun miktar ve kalitede yemler verip, sütünü iyi fiyatla satabilmektir.  Ama işin içindekiler bilirler ki; uğraşılacak birçok konu vardır.

Süt sığırcılığı işletmelerinde olmasını hiç istemediğimiz, fakat zaman zaman başa gelen birçok problem söz konusudur.

Örneğin; ülkemizin büyük sorunlarından şap hastalığı, tüberküloz ve bruselloz gibi sürü hastalıkları bize zor günler yaşatabilir.

Başka birçok sorunla karşılaşırız.  Bazı örnekler verelim;  buzağılar ölebilir, ayak hastalıkları, topallıklar, yavru atmalar söz konusu olabilir.  İnekler döl tutmaz.  Buzağılar öksürür.  İneklerin memeleri yangılanır.

Bazı doğumlar güç olur.

Doğum sonrası süt humması, ketosis, midenin kayarak yer değiştirmesi görülebilir.  İç ve dış parazitler sorun oluşturabilir.  Ani ölümler,  karın şişkinlikleri, iştah kesilmesi, sarılık, kan işeme, başta ve vücutta kellik, buzağılarda göbek ve eklem iltihapları ya da ishaller işletmenin başına dert olabilir.   Göz hastalıkları, yaralanmalar, alerjiler, zehirlenmeler, böcek sokmaları ve akla gelen – gelmeyen birçok soru karşımıza çıkabilir.

Bazen sütü satın alanlar sütün kalitesini beğenmezler.  Yağ, protein azlığı ya da somatik hücre sayısının yüksekliği gibi sebepler öne sürülebilir.

Özet olarak;  süt sığırcılığı çiftlikleri yemleri kaça ve nereden temin edeceklerini, sütü nereye ve hangi fiyat üzerinden satabileceklerini düşünürken, diğer yandan da yukarıda saydığımız sorunlarla boğuşmak zorunda kalırlar.  İncelersek; bunların hiçbiri sorunun gerçek sebepleri değil, sadece sonuçlarıdır.  Hepsinin arkasında başka konular gizlidir.   Yetiştirici, hayvan sahibi sonuçları gördüğünde çoğunlukla arkada gizlenen asıl sebep ihmal edilmiş ve iş işten geçmiş olmaktadır.

Süt sığırcılığı işletmeleri üç temel işlevi yerine getirmek için çaba gösterirlerse sürdürülebilir hayvancılık yapabilirler.  Bu üç temel konu şunlardır;  doğan buzağıyı öldürme, süt verimini en üst seviyede tut,  ineğin tekrar gebe olmasını sağla.

İşte, bunların arkasında da çok büyük bir bilim vardır.  Süt sığırcılığı bilgi ve bilime dayanarak yapılmalı, besleme, koruyucu hekimlik ve genel olarak sürü yönetimi ilkeleri bilimin öngördüğü şekilde uygulanmalıdır.

Yukarıda sayılanlardan bazılarıyla uğraşan işletmeler yanlış, eksik ve ihmalleri olduğunu düşünmeli, arkadaki gerçek suçluyu arama yoluna gitmelidirler.

Sığırlarda ve çoğunlukla sağmal ineklerde görülen, ölüm ihtimali yüksek bir hastalıktır.

Dünya’da ilk defa 1991 yılında rapor edilmiştir.

Hastalık Kanlı Bağırsak Sendromu (HBS=Hemorragic Bowel Syndrome), Jejunal hemorrhage syndrome (JHS) veya Ölü Bağırsak olarak adlandırılmaktadır.

Hastalığın ülkemizdeki durumu ve yaygınlığı konusunda çok az bilgi vardır.  Ancak; ülkemizde görüldüğü bildirilmiştir.

HBS hastalığını tamamen aydınlatmak için daha çok çalışma yapmak gerekmektedir.

HBS hastalığına Clostridium perfringens tip A ve Aspergillus fumigatus toksinlerinin sebep olduğu tahmin edilse de bu yönde bilinmeyen noktalar vardır.

Bilim adamları hastalığın çıkışında hazırlayıcı sebeplerin önemine değinmektedirler.

Bazı yazarlar hastalığa Enterohemorajik E.colinin (EHEC) karıştığını da savunuyorlar.  Araştırmacılar Aspergillus fumigatus küfünün toksinlerine  Absidia corymbiferanın da eşlik ettiğini gözlemişler.  Dolayısıyla kesin ve tek bir etken ortaya konulamamış.

Konu ile ilgili araştırmacılar hazırlayıcı faktörler olacak birkaç direnç kırıcı durumu sayıyorlar.

İmmunosuppression (direnç sistemini baskılayan) etkisi yapan durumlar olarak yüksek enerjili diyet, asidoz, ketosis, hipokalsemi, topallık, doğum sonrası stres, kötü besleme koşulları, sosyal izolasyon,  TMR aletlerinin uzun süre çalıştırılması, küflü yemler, IBR, yavru atma, uzun süreli antimikrobiyal tedavi,  uzun süreli antiinflamatuvar tedavisi, kalabalık barınaklar sayılmaktadır.

Hastalığın sürülerde görülme oranı %10’un altındadır.  Ölüm oranı %77-100 dür.

Hastalık çoğunlukla doğumu takip eden 90. ve 100. günlerde ortaya çıkar.

İşkembe hareketlerinin zayıflaması, azalması veya durması, kanlı ve kanla karışık katran rengi dışkı ( melena) , sancı, ani süt düşüşü, dışkıda pıhtılaşmış kan, durgunluk, iştahsızlık, nabız sayısında aşırı yükselme (taşikardi) en çok görülen belirtilerdir.  Hasta hayvanda hipokalemi (Potasyum eksikliği) ve hipokloremi  (Klor eksikliği) tipiktir.

Otopside bağırsağın belirli bir bölgesinin kan pıhtılarıyla dolu olduğu, o bölgede bağırsağın tıkandığı ve nekroz şekillendiği görülür (Acut necrohemorragic enteritis).

Hastalığın tedavisi yoktur.  Belirtilerin görülmesini takiben inek 2 gün içinde ölür.  Bazen bu süre 4 güne kadar çıkar.  Belirtilere yönelik tedavi girişimlerinin başarılı olmadığı görülmüştür.  Erken ve hızlı tedavi girişimlerinde çok az oranda başarı şansı olabileceği ifade edilmektedir.

Damar içi sıvı tedavisi, yüksek miktarda suyla birlikte (örneğin;  40 litre) kalsiyum, potasyum, magnezyum içirilmesi, antiinflamatuvar ilaçlarla tedavi önerilse de etkili olduğu vaka sayısı gayet azdır.

Cerrahi tedavi girişimleri karın içi açılarak pıhtıyla tıkanmış bağırsak kısmındaki pıhtıların  masajla dağıtılması suretiyle açılması ya da o bölümün operasyonla alınması (enterotomi) şeklindedir.  Bu esnada bağırsağın yırtılma ihtimali yüksek olduğundan, operasyon çoğunlukla başarıyla sonuçlanmaz.  Buna rağmen literatürde yüzde 39 başarı elde edildiği bildirilmektedir.

Hastalığın aşısı yoktur.  Bazı araştırmacılar vakalardan izole edilen Clostridium perfringens tip A ya karşı otogen aşı (otovaksin) yapılmasını öneriyorlar.

Piyasadaki ticari aşıların koruma sağlamadığı, hastalığın bir tek etkenden oluşmadığı, ancak hazırlayıcı faktörlerin önlenmesiyle hastalığın önlenebileceği ifade edilmektedir.

Hastalığın görülme sıklığının kış aylarında arttığı, süt veriminin yükseldiği günlerde veya süt verimini yükseltme çabasıyla kesif yemin arttırıldığı günlerde daha sık görüldüğü bildiriliyor.

Hastalık ile Clostridium perfringens tip A  ve Beta 2 toksininin ilişkisinin hipotez halinde olduğu, Clostridium perfringens tip A nın düşük toksisitesiyle bu hastalıktaki etkisi konusunda henüz bilimsel bir bulgu olmadığı ifade ediliyor.

O sebepten rasyon ve stres yönetiminin önemine değinilerek, ince kıyılmış kaba yemler ile ince öğütülmüş  kesif yemlerden, küflü silajdan kaçınılması gerektiği vurgulanıyor.

Küfün önlenmesi ile ilgili her türlü önlem (invitro ve invivo önlemler) alınmalı, akla gelen tüm stres faktörleri önlenmeli, doğum sonrası günlerde ineklere yardımcı olacak canlı maya, vitamin ve mineral içeren destekleyici yemler verilmelidir.  HBS hastalığında ani ölümlerin olabileceğini, ineğin ansızın ölü bulunması, tedavi şansının olmaması gibi gerçekleri akıldan çıkarmamalıyız.

Sığırlar normal miktarda nitratı sindiren ve proteine çevirebilen hayvanlardır.  Geviş getirenlerin işkembesinde bulunan bakteriler nitratı nitrite, sonra amonyağa, amino asitlere ve proteine dönüştürürler.

Ancak çeşitli sebeplerden fazla miktarda nitrat alınması zehirlenmeye sebep olur.  Nitrat zehirlenmesi “oksijensizlik” demektir.

Geviş getiren hayvanların kaba yemlerinde biriken nitrat, sular ile alınan nitrat veya kaza ile gübre (nitratlı gübre) yemeleri aşırı miktara ve zehirlenmeye sebep olur.

Bildiğimiz birçok bitki, özellikle ot olarak kullandığımız bitkiler, sudan otu-sorgum hibritleri, süpürge otu, yeşil çavdar, yeşil arpa, yeşil yulaf, yeşil buğday nitrat içerir.  Ama, otların büyümesi esnasında strese girmeleri bünyelerindeki nitrat birikimini arttırır.

Aşırı kurak, aşırı bulutlu hava, aşırı sıcak hava koşulları fotosentezi bozar.  Bitkilerin nitrat seviyesinin yükselmesine yol açar.

Hayvanların sularına nitrat karışması, çiftliğin suyunun nitratlı olması, bitkilerin yetişmesi esnasında aşırı miktarda nitrat gübresi kullanılması zehirlenmeye yol açabilir.

Kanda oksijeni dokulara taşıyan hemoglobindir.  Nitrat zehirlenmelerinde hemoglobin methemoglobine dönüşür ve dokulara oksijen taşıma kapasitesini yitirir.  Böylece “oksijensizlik” meydana gelir.

Mukozalar morarır.  Hayvan sık sık solur.  Nabız sayısı artar.  Sık işeme göze çarpar.  Akut vakalarda hayvan 8 saat içinde ölür.  Daha şiddetli zehirlenmelerde hayvan belirti göstermeksizin ölü bulunur.

Belirti gösterenlerde yukarıda sayılanlara ek olarak titreme, vücut ısısının normalin altına düşmesi, gebelerde yavru atma, yatıp kalkamama gözlenir.

Kronik vakalarda nitrat fazlalığı hormon dengesizliğine, dolayısıyla döl tutma problemlerine yol açar.  Gebe kalanlar 100 üncü gün civarında yumurtanın rahime tutunması süreci bozulduğundan düşük yaparlar.

Belirtiler birçok hastalıkla karışabileceğinden sadece belirtilere  bakarak teşhis konulamaz.  Ancak; şüphelenilerek laboratuvara serum, plazma, idrar veya göz sıvısı gönderilir.  Kesin teşhis laboratuvarda konulur.

Durum tedaviye zaman tanırsa tedavisi mümkündür.

Damar içi %1’lik metilen mavisi solüsyonu fizyolojik serum ile birlikte verilebilir.

Yeşil, taze otların o şekilde verilmelerinden kaçınmak bir çeşit koruyucu hekimliktir.

Çiftlik kurulumunda su analizi yaptırılması en önemli konudur.

Suya karışan, özellikle su kaynaklarını kirleten aşırı nitratlı gübreler sorun yaratabilir.

Nitrat zehirlenmeleri sebebi tam olarak açıklanamayan ani ölümlerde akla gelmelidir.

Hipokalsemi, hipomagnezemi ve akut işkembe asidozu ile karıştırılabilen nitrat zehirlenmeleri aklımızın bir kenarında bulunmalıdır.

Ülkemize kırmızı et yetmedi.  Besiye uygun dana ithal ettik.  Sonra kesimlik dana, sonra da et ithal ettik.  İthalata devam ediyoruz.  Besiye uygun danaların fiyatları halen çok yüksek.

Şöyle bir bakarsak;  ithalat yaptığımız ülkelerin temel iki özelliği ortaya çıkar.  Birincisi etçi ırklara ve melezlerine sahip olmaları, ikincisi meralarını kullanmaları. Bir de kendimize dönüp bakarsak, ülkemizde ikisi de yok.  Etçi sığır  ırkları son yıllarda biraz artış gösterse de, henüz yüzdelik oran hesaplanmasına bile giremeyecek kadar az sayıda.  Meralar azalmış.  Ama; buna rağmen meralarımız var.  Biz kullanamıyoruz.  Değerlendiremiyoruz.

Meralar kullanılmadıkça niteliklerini kaybediyor.  Kullanılmayan “boş arazi” yi gören sektörümüz dışındakiler oralara göz dikiyor.

Merayı “mera” yapan üzerinde hayvanların otlamasıdır.  Üzerindeki hayvanların gübreleri meraları zenginleştirir.  Hayvan otlamadığı için birçok yerde, ne yazık ki, meralar vasfını yitirdi.

Avustralya’ya yaptığım bir inceleme seyahatinde meraları ıslah ettiklerini görmüştüm.  Hindiba otu kullanıyorlardı.

Hindiba otundaki inülin yüksek enerji veren probiyotik bir lif olup, ot vitamin ve minerallerden çok zengindir.  Başka mera bitkileri de kullandıklarını ama, en çok hindiba otunu tercih ettiklerini söylemişlerdi.

Etçi sığır ırkları ülkemizde pek bilinmezdi.  İthalatın belki de en önemli yararı besicilerimize, hayvancılıkla uğraşanlara etçi ırkları tanıtması oldu.  Şarole ve Limozin danaları gören, besleyen ve sonra kestirerek randımanlarını takip eden besiciler ilk başta şaşkına döndüler.    Bana “Dünya’da böyle hayvanlar varmış da biz nelerle uğraşıyormuşuz”  diyen besiciler oldu.  Diğer yandan değerli etlerinin büyüklüğü ve kemik oranının düşük olması kasapları da memnun etti.

Etçi ırklar ve özellikle melezleri ülkemizde yaygınlaşmalı, buzağılar, anneleriyle 7 ay kadar birlikte olarak, annelerinin sütlerini ete dönüştürmelidir.

Daha sonra besiye alınan, et tutma yeteneği yüksek danalar yoğun bir şekilde beslenerek kasaplık olarak değerlendirilmelidir.

Bu iş için ülkemizdeki eksik halka tamamlanmalıdır.  Kasaplığa uygun dana üretimi için cow and calf (inek-dana)sistemi desteklenmelidir.

Meraların kullanımı ve ıslahı ile “ucuza mal etme” yolu da açılırsa, etçi ırk- mera kombinasyonu oluşturulmuş, son besi yapana dana sağlayan bir sistem yerleştirilmiş olacaktır.

İşte o zaman ithalat yaptığımız ülkelerde olan 2 temel özelliği bizim ülkemize de kazandırmış oluruz.

Böyle uygulamalar yapılmadığı sürece kesinlikle “ithalatçı” konumumuzu aşamayacağız.

Etçi sığır ırkları ve melezlerini yetiştirir, bir de doğan buzağıları kaybetmezsek o zaman kimseye muhtaç olmadan kırmızı etimizi üreten bir ülke haline geliriz.

Standard Operating Procedure kelimelerinin kısaltılmışı olan SOP her işletmede kullanılması gereken bir yöntemdir.  Tercüme edersek; standart işletme yönetimi veya standart işlemler diyebiliriz.

SOP tüm işletmelerde olduğu gibi hayvancılık işletmelerinde de kullanılmalıdır.  Ülkemizde belli başlı birkaç işletme dışında, ne yazık ki, kullanılmamaktadır.

Hayvancılık işletmelerinde her yapılan işin bir SOP’u olmalı, büyük işletme, küçük işletme ayırt etmeden SOP yazılmalıdır.  Böyle olursa herkes aynı işi aynı adımları takip ederek yapar.  Eksiklik, ihmal, unutma söz konusu olmaz.  Eleman değişse bile, SOP kuralları uygulanıyorsa, büyük bir sorun ortaya çıkmaz.

Büyük işletmelerde eleman sirkülasyonu çoktur.   İşten ayrılma olmasa bile, yıllık izinler, çeşitli mazeretler ve hastalıklar sebebiyle eleman kaydırmak gerekebilir.  SOP varsa ve yazılı olarak bildirilmişse işler aksamaz.

Küçük işletmelerde, hatta aile işletmelerinde bile SOP olmalıdır.  Çünkü evin hanımı, kızı veya oğlu ya da erkeği standartları bilir ve takip ederse, çeşitli sebeplerden yokluklarında sorun çıkmadan işler normal akışında gider.

Özellikle ABD’de başarılı ve başarısız çiftlikler arasındaki yönetim farkı sadece ayrıntılara verilen önem ile ilgilidir.  Hepsi aynı temel uygulamaları yapsalar bile, ayrıntılara dikkat eden, önem veren işletmeler daha başarılı olmaktadır.

Sütçü sığır işletmelerinde doğum öncesi günlerin, doğum esnasında yapılacak olan işlemlerin, doğum sonrası yapılması gerekenlerin yazılı SOP’ları olmalıdır.  Her adım ayrıntıları ile yazılmalı, herkes aynı sırayı takip etmelidir.

İnek ne zaman doğum boksuna alınır?

Doğuma ne zaman, nasıl müdahale edilir?

Doğan buzağıya yapılacak olan ilk uygulamalar nelerdir?

Anneye yapılacak olan destekler nelerdir?

İşletmeye yeni getirilmiş hayvanlara ne gibi kabul işlemleri yapılır?

Sağım öncesi memeyi hazırlama işlemleri nelerdir?

Bu örneklere göre bir SOP yazılmış ve uygun bir yere asılmış olmalıdır.

Benzer şekilde inekleri kuruya ayırma işlemleri, kızgınlık takibi, suni tohumlama uygulaması, hatta hastalıkların takibi de SOP ile yapılmalıdır.

İshal, mastitis, topallık ve benzeri hastalıklarda adım adım yapılacak olanlar bilinmeli ve yazılmalıdır.  Örneğin; mastitis görüldüğünde ilk iş olarak memenin oksitosin yardımıyla günde 6 kez boşaltılması, ineğin vücut sıcaklığının mutlaka ölçülmesi, durumun takibi sonucunda veteriner hekim çağrılması hep SOP ile belirlenmelidir.

Dünya’da tecrübe edilmiş, yararları gözlenmiş SOP’lar vardır.  Bunlar tek tek ele alınarak çiftliğin uygulama listesine katılmalıdır.  Birçok kişi veya işletme “zaten bir şekilde bunları yapıyoruz” diye düşünebilir.  Fakat görünen ve bilinen odur ki; SOP uygulaması yapan çiftlikler daha başarılı olmuşlardır.

O zaman çiftlikte oluşacak olan her duruma yönelik SOP lar öğrenilerek uygulamaya geçilmelidir.  Sürü yönetimi ve koruyucu hekimliğin ilk adımı SOP yazıp,  herkesin eksiksiz uygulamasını sağlamaktır.

İşletmelerde ihmale, unutmaya veya çeşitli mazeretlere yer bırakmayacak şekilde düzenlemeler yapılması ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Genel ve çiftliğe özel protokoller geliştirilmeli ve izlenmelidir.

Süt sığırcılığı işletmelerinde son yıllarda, kapalı, duvarlı ve gezinti alanı bulunan çok sayıda barınak yapıldığını gözlüyoruz.

Bu tip barınak yapıları ancak; içinde hayvan yokken iyi gibi görünen, içine hayvan konulduktan sonra ise “Sürü Yönetimi” ne aykırı olduğu keşfedilen işletmelerdir.

Bu tip barınaklar üstelik “Modern Yapı” olarak sunuluyor.

Evet, kapalı, duvarlı ve gezinti alanı olan barınaklar çiftlik işletmeye geçtiğinde büyük problemler ortaya çıkarıyor.  Çünkü; sürü yönetiminin temel ilkelerine aykırı.  Sürü yönetiminde temel ilkeler, barınağın; kuru – temiz ve konforlu olmasıdır.

Bu projeler “tip proje” olarak birbirinin aynısı yapılar halinde yayılıyor.  Duvar hiç olmaması gerekirken üstte küçük bir açıklık bırakılarak yapılıyor.   Barınak çatısının ortasında bir açıklık var.  Ama; onun üzerinde, mahya veya fener çatı denilen ilave mevcut.  Bunlarla havalandırmanın sağlanmış olacağı düşünülüyor.  Kesinlikle yanlıştır ve hayvanlara  temiz hava sağlayacak bir sistem değildir. Zaten işletmeye geçildiğinde hayvanlar bunu açıkça belli edip, kendilerini dışarı atıyorlar.  Dışarısı, yani gezinti yeri, temiz havalı bir yer gibi gözükse de aslen öyle değil.

Gezinti yeri kuru ve temiz ilkesinin aksine ıslak ve pis.  Havası temiz mi ? Özellikle yazın ve rüzgarlı havalarda gezinti yerinden kalkan toz zerrecikleri toplam bakteri, E.coli, dışkı kaynaklı streptokoklar, Filamentli mantarlar, endotoksinler ve diğer koliformlar bakımından çok tehlikeli.  Rüzgarın kaldırdığı toz solunum yoluyla soluk borusu ve akciğerlere gidiyor.  İrritasyon (tahriş) ve mikroorganizmaların bulaşmasıyla pneumoniye (zatürre) sebep oluyor.

Gezinti yerleri çoğunlukla ıslak ve pis.  Çünkü; bir sığır ortalama günde  55 kg yaş dışkı üretiyor.

İnek içerideki havayı beğenmeyip kendisini dışarıya attığı için bu dışkı çoğunlukla gezinti yerini ıslak ve kirli bir hale sokuyor. Tabii,  idrarı da unutmayalım.  Bu yüzden ineklerin baldırları tamamen “çakıldak” ile kaplı.

Diğer yandan rahimden akan doğum sonrası sıvılar, rahim yangısı geçiren ineklerin  akıntıları gezinme alanına yayılıyor.  Enfeksiyon yapan, irine sebep olan bakteriler aynı zamanda mastitis ( meme yangısı) etkenleri. Ek olarak sinekler ve sineklerin bulaştırdığı yaz matitisi de göz önünde bulundurulmalıdır.

Sağıma gelen hayvanların memeleri her zaman kirli ve bolca mikroorganizma yüklü.

Gezinme yerleri metritis ve mastitis için yayılma alanı.

Gezinme yerlerinin tırnaklar için yararlı olduğu söylense de, tırnakların yılda 2 kez elden geçirilmesinin gerekliliği unutulmamalıdır.   Gezinme alanları bu ihtiyacı gidermez.  Ayrıca kuru ve temiz alanlar yerine ıslak ve pis yerler olduğundan, gezinme alanları tırnak sağlığı için de tehlikelidir.

Gezinme yerlerinde ısrar ediliyorsa, gezinme yerlerinin ıslah edilmesi için gerekenler yapılmalıdır.

ABD’nin süt ve peynir eyaleti olan,  Dünya Süt Sığırcılığı Fuarının (World Dairy Expo) yapıldığı Wiskonsin eyaletinde barınaklar duvarsızdır, gezinti alanı bulunmaz ve çatı açıklığı 60 cm olup, üzerinde onu kapatacak mahya veya  fener çatı denilen bir düzenek yoktur.

Hiçbir ineğin baldırında “çakıldak” göremezsiniz.  Holstein ineklerden yılda 14 ton süt alınır.

Duvar yerine perdeler vardır. Perdeler kışın kapatılır.  Hatta kışın bile güzel havalarda, özellikle gündüz saatlerinde  açık tutulur.  Yazın ise;  zaten kesinlikle perdeler açıktır.  Tüm konfor barınak içinde sağlanmıştır.  İnekler yemliğe en yakın yerde yatar vaziyette olurlar ve sıklıkla yemliğe giderler.

Fan ve duş sistemleri hem havalandırma, hem de serinletme amacıyla kullanılır.

Tamamen açık, serbest sistem süt sığırcılığı çiftlikleri (Open Lot Dairy Farm) ABD’nin Teksas, Idaho ve New Mexico eyaletlerinde tercih edilir.  Geniş bir arazide bulunan bu tip çiftliklerde hayvan başına düşen alan çok geniştir.   Özetle, bu çiftlikler geniş arazide, az hayvan bulunduran işletmelerdir.  Sadece bazı yerlerde sundurma ve gölgelikler mevcuttur.  İklim özellikleri ve arazi büyüklükleri bu tip çiftlikler için uygundur.

Ülkemizde ise perdeli, duvarsız, ortası 60 cm tamamen açık, gezinti yeri olmayan, tüm konforu barınak içerisinde sağlanmış, havalandırma ve serinletme düzenekleri olan barınaklara öncelik verilmelidir.

Şu anda yapılmakta olan, işletme esnasında çok sorun çıkaran, duvarlı, gezinti alanlı, ortası kapalı yapılardan derhal vazgeçilmelidir.

Sığırların viral bir hastalığıdır.  Hastalığa Sığırların Gangrenli Nezlesi,  Malignant Catarrhal Fever, Coryza Gangrenosa bovum veya kısaca Koriza adı verilmektedir.

Hastalığın bulaşması kuzu ve koyunlar vasıtasıyla olduğundan yetiştiriciler arasında “Koyun hastalığı”  olarak bilinir.

Hastalığın etkeni Herpesvirus ailesinden, Macavirus genusuna mensup  MCF (Malignant Catarrhal Fever) virusudur.  Fakat, asıl etken Ovine herpesvirus-2 (OvHV2) dir.   Çünkü koyunlar ve kuzular bu etkeni, kendileri hiçbir klinik belirti göstermeksizin, sığırlara bulaştırırlar.

Hastalık sığırlar arasında sporadik’tir. Yani tek-tük görülür.  Sığırdan sığıra bulaşmaz.  Salgın halini almaz.  Zoonoz değildir.  İnsanlara bulaşmaz.  Yaban hayatındakiler ve manda dahil olmak üzere büyük çift tırnaklılar  bu hastalığa yakalanabilirler.

Koriza hastalığı öldürücüdür.  Nadiren kronik bir hal alıp, inekleri öldürmediği görülmüştür.  Ama; böyle durumlarda inek kör kalır.

Belirtiler çok çeşitli kalıplar içerisinde görülür.  En çok görülen şekli göz ve burun akıntısı olan halidir.  Hastalık çok yüksek ateş, süt veriminde birdenbire düşme ile ortaya çıkar.   Bazen ani ölüm de oluşabilir.  Gözden ve burundan irinli akıntı gelir.  Burundan gangrenli parçalar düşer.  Göz beyazlaşır (Korneal opazite) .  Ağızda ülserler, yaralar oluşur.  Bazen kanlı hale gelen ishal ortaya çıkar.   Sinirsel belirtilerle ortaya çıkan şeklinde ise iştahsızlığı takiben, kasılma nöbetleri, titreme, koordinasyon bozukluğu, şaşılık görülür. Lenf bezleri şişer.

Koyun ve özellikle kuzular bulaşma kaynağıdır.Hava yoluyla, su, yem, ot ve bulaşık altlık yoluyla sığırlara geçer.  O yüzden aynı merayı, aynı barınağı, aynı su kaynaklarını koyunlarla paylaşan sığırlar tehlike altındadır. Hava yoluyla bulaşma ve damlacık enfeksiyonu ile yayılma olduğundan bilim adamları koyun-kuzu-sığır arasındaki bulaşmada en güvenli mesafenin 5 km olduğunu saptamışlardır.

Hastalık belirtileri itibariyle Şap, BVD, IBR ile, kanlı ishal görülen vakalar EHD ( Epizootic Hemorajik Hastalık) ile karışabilir.

Kesin teşhis laboratuvar testleri ile konulur.

Sığırların Koriza hastalığının aşısı yoktur.  Hiçbir tedavisi de yoktur.  Belirtiler yönünden tedavi girişimleri ise başarısız olur.

En iyi yol koyun ve kuzular ile sığırların uzak tutulmasıdır.  Dünya çapında görülen bir hastalıktır.  Ölüm oranının çok yüksek olmasına rağmen salgın haline gelmemesi, yetiştiriciler yönünden hastalığın teselli verici tarafıdır.

Sığır barınaklarında aydınlatma hem barınak içindeki hayvanlar, hem de işletmede çalışanlar için gereklidir.  Aydınlatma, bilindiği gibi, gün ışığından yararlanma ve ışıklandırma şeklindedir.

Işığın melatonin senteziyle ilgisi vardır.  Melatonin sentezi geceleyin, karanlıkta artar.  Kandaki melatonin seviyesi yükselir.  Bu durum bir dinlenme periyodunu ortaya çıkarır.  Melatonin sentezi artınca iştah ve dolayısıyla hayvanın yem tüketim isteği azalır.

Işık ise melatonin sentezini baskılar.  Melatonin baskı altına alındığında prolaktin (PRL) , insülin benzeri büyüme faktörü IGF1 ve doğal BST (Bovine Somatotropin)sentezi artar.

Bu artışlarla, ışığa maruz kalan hayvanın süt miktarı da artmış olur.  İnek daha çok yem tüketir.  Daha çok süt verir.  Süt miktarındaki artış % 6-10 arasındadır.

Işığın düvelerin gelişmesine ve üreme fonksiyonlarına da olumlu etkileri olduğu bilinmektedir.  Işıklandırma ile fertilite artar, buzağılama aralığı kısalır.  IGF1 in etkisiyle LH hormonu ve dolayısıyla yumurtalıkta oluşan yumurtanın oviducta (yumurta yoluna) düşmesi sağlanmış olur.

Işıklandırma ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda LDPP= Long Day Photo Period = Uzun süreli ışığa maruz bırakma, SDPP = Short Day Photo Period= Kısa süreli ışığa maruz bırakma yöntemleri denenmiştir.  Kısa süreli aydınlatmada 8 saat ışık, 16 saat  karanlık,  uzun süreli aydınlatmada 16 saat ışık, 8 saat karanlık sağlanmıştır.

Sonuçta süt sığırcılığı işletmelerinde uzun aydınlık periyodunun daha yararlı olduğu gösterilmiştir.

Fotoperiyodun süt miktarına olumlu etkisi olduğu, ancak süt bileşenlerinden protein, laktoz, yağ ve kuru madde artışında etkisi olmadığı gözlenmiştir.  Uzun süreli ışıklandırmada  ineklere 8 saat dinlenme süresi verilmiştir.  Yani,  dinlenme ihtiyaçları göz önüne alınmıştır.

Işıklandırma her türlü işletmede önerilmektedir.  Masraf/ Fayda analizlerinde,  yapılan harcamanın 2 katı yarar sağladığı bildirilmiştir.

Işıklandırma, ayrıca çalışanların güvenliği için de gereklidir.   Çalışanlar ışıkta çalışmaktan memnun olurlar.

Işıklandırma kızgınlık kontrolünde, hastaların fark edilmesinde ve her türlü gözlemde yarar sağlar.

Gün ışığından yararlanma ve ışıklandırma bir uzmanlık, mühendislik alanıdır.  Dizayn ve kullanılacak ışıklandırma malzemesi maliyet ve etkinlik açısından uygun olmalıdır.

Sığırlarda birdenbire süt azalması, iştahsızlık, kanlı, sulu dışkı ile ortaya çıkan bir hastalıktır.  En çok kış aylarında ortaya çıktığı için “Kış ishali, Kış dizanterisi”  olarak isimlendirilmiştir.

Hastalık Koronavirüs ile ilgili olarak ishal ve solunum yolu enfeksiyonlarıyla kombine olabilir.  Bu durumda bağırsak ve solunum yolu problemleri birlikte görülür.  Kombine vakalarda burun ve göz akıntısı ve öksürük ishale eşlik eder.

Sığırların kış ishali (Kış dizanterisi) karmaşık ve tam olarak açıklanamayan bir hastalıktır.  En önemli etkeni BoCV, BCV, Beta coronavirus 1 olarak adlandırılan Koronavirüstur.  Ancak başka etkenlerin de koronavirüsler ile beraber hastalığı şiddetlendirdiği belirtilmektedir.

Kış ishali ani iştahsızlık ve süt veriminde düşme ile ortaya çıktığından büyük ekonomik kayıplara sebep olur.  Ölüm ile kayıplar (Mortalite)  %1-2 civarındadır.  Hastalığa yakalanma oranı ( Morbidite) %20-50 arasında değişir.

İshal 1-2 haftada, süt miktarı ise 1 ay civarında düzelir.  Görüldüğü gibi; ölümle ilgili kayıplar çok fazla olmamakla birlikte, ekonomik kayıplar yüksek düzeydedir.

Hasta inekler hızla zayıflar.  İneklerin kendini toparlaması uzun zaman alır.  Su kaybı (dehidrasyon) ve asidoz ile birlikte şiddetli ıkınma (tenesmus) gözlenir.  Hatta; ıkınma bazen o kadar şiddetli olur ki; hayvanın rahatlaması için epidural anestezi yapma gereği bile ortaya çıkar.

Hastalığın kesin teşhisi laboratuvar tahlilleri (ELISA) ile konur.

Hastalık sürüde burun akıntısı ve ishalli dışkı ile yayılır.  Hayvanların direnci yayılma ve süreç ile ilgili farklılıklar gösterir.

Sığırların kış ishalinin tam bir tedavisi yoktur.  Belirtilerle ilgili tedavi yapılır ve MOS gibi maya kabuğundan elde edilen immun sistemi güçlendiriciler kullanılabilir.  Canlı maya kullanılması hem işkembenin çalışmasını, hem de inaktif hale geçtiğinde MOS’u sağlayacağı için tercih edilir.

İşkembeyi çalışır halde tutmak, enerji, vitamin, mineral destekleri, stres dönemlerinde verilecek olan destekler koruma yönünden yarar sağlar.

Virus etkenli bir hastalık olduğundan antibiyotik kullanımı beklenen yararı sağlamaz.

Aşılama:

Yeni doğanlar için doğum öncesi anneye yapılan Koronavirus aşıları olmakla birlikte, erişkin sığırların kış ishali için bir aşı yoktur.

Yurtdışında MLV (Modifiye Canlı aşı) çalışmaları mevcuttur.  Annelere doğum öncesi yapılan ve buzağıları koruyan Koronavirus aşılarında Mebus suşu (BCV-L9) kullanılırken, erişkin sığırlar için Nebraska suşu (BCV-NVSL),  BCV 66H suşu- BC94 gibi suşlar denenmektedir.

Bazı bilim adamları Mebus suşu (BCV-L9) ile yapılmış inaktif aşıları denediklerini ve sonuç aldıklarını bildirmişlerdir.

Sürünün aşılama programında BHV-1, BVDV, PI3, BRSV, Histophilus somnus, Pasteurella multocida, Mannheimia haemolytica’ya karşı aşıların bulunması, stres dönemlerinde anti-stres uygulamalarının yapılması önerilmektedir.  Özellikle yoldan gelen hayvanlarda nakliye sonrası enfeksiyonların ortaya çıkışını önlemek için veya  ani hava değişiklikleri sebebiyle oluşan stresin önlenmesi için stresi önleyici uygulamalar başarılı sonuç vermektedir.

Hastalığın aniden ortaya çıkması,  öldürücü olmaması, ama büyük ekonomik kayıplara yol açması aşılamadan daha fazla, destek önerilerinin yerine getirilmesi konusunu ön plana çıkarmaktadır.

Canlılarda suyun önemini bilmeyen yoktur.  Hayvan beslemede ise protein, enerji, kuru madde, lif gibi konular arasında suyun önemi bazen unutuluyor.   Rasyon, yem formülü gibi konular görüşülürken su akla gelmiyor.  Hâlbuki su yukarıda sayılanlardan çok daha önce gelen bir besin maddesidir.  Evet, su en önemli besindir.

Bilim adamları suyun önemine tekrar dikkat çekmeye gayret ediyorlar.  Bilim adamlarına göre üretim su içme ile başlıyor.  Sonra yem tüketimi,  daha sonra süt üretimi ve  üreme fonksiyonları ortaya çıkıyor.

Demek ki; ineği su içer halde tutarsak yem tüketir, yeterince yem tüketirse süt ve yavru verir.

Tüm canlıların yiyecekten daha çok suya ihtiyacı vardır.

Su ihtiyacı ise sağmal ineklerde süt verimi ve çevre sıcaklığı ile ilgilidir.  İneklerin bu koşullarda canlı ağırlıklarının yüzde 17 si, yüzde 20 si arasında su tüketmeleri şarttır.

Örnek verecek olursak 26 0C hava sıcaklığında, 36 litre süt veren 680 kg’lık bir sağmal ineğin su ihtiyacı 121,7 litredir.   İnsanlar kendileriyle sakın karıştırmasınlar. İnekler süt veriyorlarsa ihtiyaçları çok yüksektir.   Her şeyi “İnekçe” düşünmek gerekir.

Bu inek günde 25 kg kuru madde tüketmelidir.  Söylediğimiz gibi; su ihtiyacı yem ihtiyacından çok çok fazladır.

Bunu bilmeyen var mı?

Halen ineğe sabah akşam su verenler olduğunu biliyoruz.  Son derece yanlış bir uygulama.  Artık hayvan sahiplerinin  ineklerine şamandıralı suluk ile tüketebildiği kadar su vermelerinin şart olduğunu,  üzerine vurgulayarak söyleyelim.

Bilim adamları ineklerin susuz olup olmadıklarını anlamak için saniye tutuyorlar.  İnek işemeye başladığında 7-8 saniye devam ediyorsa susuzluk söz konusu değil, 6 saniye veya daha önce bitiriyorsa inek susuz.  İnek yeterince su içmemiş ise önce süt verimi, sonra döl verimi düşecektir.  Çünkü kuru madde alımı azalmış olacaktır.

Suyu şamandıralı suluklar vasıtasıyla ineklerin serbestçe ulaşabileceği şekilde önlerinde bulundursak “susuz kalma” tehlikesi önlenebilir mi?    Normal koşullarda bu uygulama yeterlidir.  Ancak; stres altındaki inekler de su içmeyi azaltıyorlar.  Stres su alımını, devamında ise kuru madde alımını azaltıyor.  Dolayısıyla verimi düşürüyor.

Stres doğuma yakın günlerde, doğumda, nakliye sonrasında ve  her türlü değişiklikte artarak karşımıza çıkıyor.

İneğin alışkın olduğu koşulların değişmesi strese ve ilk başta az su içmesine neden oluyor.  Zincirleme kaza ise böyle başlıyor.

Gelelim buzağıların su ihtiyacına;

Her zaman söylediğimiz gibi süt ile beslenen buzağıların bile suya ihtiyacı vardır.  Önlerinde her zaman temiz, taze su bulundurulmalıdır.  Buzağıların susuzluğu bizi en çok ishal olduklarında zor durumda bırakıyor.  İshal ile atılan, kaybedilen su miktarı hücre enerjisinin yüzde 70 ini yok ediyor.   Hücre dışına çıkan su,  yanında sodyum, potasyum ve diğer mineralleri de alıp götürüyor.  Hücrenin sodyum-potasyum pompası ise suyun bu mineralleri de alıp götürmesini önlemek için büyük bir çaba sarf ediyor.   Milyonlarca hücrenin  enerji sarf etmesiyle hayvan halsiz, bitkin, yorgun bir hale geliyor.

Gözleri içine çökmüş, derisi esnekliğini kaybetmiş bir buzağıyı bu tablodan sonra kurtarmak zorlaşıyor.  Hatta tedavi olanaksız hale geliyor.

Buna benzer bir durum ise sıcaklık stresinde gözleniyor.  Sıcaktan bunalan hayvanlar yukarıdaki reaksiyonlarla bitkin, yorgun ve halsiz hale geliyorlar.

Gerek buzağılarda, gerek ergin hayvanlarda belli bir noktadan sonra damar içi serum verilse bile bu hücre içi susuzluk (intrasellüler dehidrasyon) artık geri dönmüyor.  Verilen serum veya sıvı destekleri hücre içine giremiyor.  Extrasellüler sıvıda, yani hücreler arasındaki sıvıda kalıyor, hücresel susuzluğu gideremiyor.

Yapılması gerekenler;

Koruyucu hekimlik, önce stresi oluşturan sebepleri gidermek, stres ortaya çıkmış ise derhal müdahale ile hayvanın stresten kurtulmasını sağlamak, buzağılar için başucu ilaçlarını eksik etmemek, inekleri yazın serinletmek, antistres uygulamaları eksiksiz yerine getirmek, doğum öncesi birkaç günün ve doğumun stres faktörü olduğunu bilmek, ineklerin strese girebileceğine inanmak, suyun önemini hiçbir zaman  unutmamak, ihmallerden kaçınmak.

İneklerin sağımı süt sığırcılığı çiftliklerinin en önemli konusudur.  Sağımdaki dikkatsizlikler, kurallara uymama, ihmaller sonunda “mastitis” olarak karşımıza çıkıyor.

Böyle bakınca “meme yangısı = mastitis” olaylarının sağım ile, sağımcı ile doğrudan ilgili olduğunu kesinlikle anlıyoruz.

Mastitis bir üçgenin içindedir.  İneğin bulunduğu ortam, sağımcı ve sağım makinesi bu üçgenin üç kenarını oluşturur.  Önemleri aynı olduğundan eşkenar üçgen olarak kabul edebiliriz.

Sağım yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli konu memenin sağıma hazırlanmasıdır.  Biz bunu sağım olarak bir bütün içerisinde görüyoruz.  Fakat meme başının hazırlanması sağım öncesi bir iş olup, özenle yapılması şart olan işlemler zinciridir.

Sağım öncesi meme başının hazırlanması denildiğinde “meme başı” vurgusuna dikkat çekelim.  Meme değil, meme başı.  Çünkü sağımda bizi ilgilendiren meme başıdır.  Sürü yönetiminin temel kuralı olan “Kuru ve Temiz” burada da önemli yer tutar.  Kuru sağım veya susuz sağım artık tercih edilen bir yöntem olmuştur.

Memenin tümünü yıkadığımızda iyice kurulamamız mümkün olmaz.  Meme başına su değdirmeden ön daldırma solüsyonuna veya köpüğüne meme ucunu daldıralım ve 30 saniye bekledikten sonra köpüğü kuru ve temiz bir bezle, ya da kağıt havluyla alalım. Strip cup yaparak ön sütü görelim.  Meme başlıklarını takıp sağım işlemini bitirelim.  Sağım sonrası “son daldırma” solüsyonuna meme başlarını daldırarak sağımı sonlandıralım.

Demek ki; sağım işlemi son daldırma solüsyonu ile bitmiş oluyor.  Bunu unutmayalım.

Sağım sütü indiren hormonun, yani oksitosinin salgılanması ile başlar.  Meme başının ellenmesi, ön daldırma, meme başının kurulanması, strip cup ile ön süte bakılması oksitosinin beyindeki hipofiz bezinden salgılanması için yeterli uyarımı temin edecektir.  Oksitosin salgısı için bu işlemlerin sakince, acelesiz, telaşsız yapılması şarttır.  Memelere oksitosin yeterince gelir, süt indirilirse, geriye kalan zamanda tüm sütü boşaltmak mümkün olacaktır.  Yani sağım öncesi hazırlık,  hem temiz ve kuru işlemi için, hem de memelere sütün indirilmesi için gereken en önemli zaman dilimidir.

Sağımda vakum ve pulsasyonun ayarlanması, sağım başlıklarının temizliği büyük önem içeren konulardır.  Ama; daha önceki “meme başının sağıma hazırlanması” bölümü doğru yapılmazsa herşey kötüye gider.

Ne yazık ki; birçok süt sığırcılığı işletmesinde halen memeler tümüyle yıkanmakta, sonra süzülen sular kurulanamadan sağım başlıkları takılmaktadır.  Süzülen sular meme ucunda mikrop birikintisi oluşturmakta, sağım başlıkları takılıp, sağım yapılırken memeyi enfekte etmektedir.

Halen kurulama konusunda ciddiyetle davranılmadığını görmekteyiz.  Bir tek havlu ile tüm ineklerin memelerinin kurulandığı çok sayıda çiftlik bulunmaktadır.  Halbuki ön daldırma köpüğü bir inek için bir havlu veya bir kağıt havlu ile alınmalıdır.  Bu işin ardından kağıt havlu veya havlu tekrar kullanılmamalıdır.

Mikroplar gözle görülmediği için, sağımı yapanların “mikrop bilinci” olmalıdır.  Bu bir eğitim konusudur.

Mastitis (meme yangısı) sağım esnasında ve sağımı takip eden yarım saat içerisinde ineğin memesine mikropların bulaşması sonucunda oluşmaktadır.

Sağıma hazırlama tekniğini, sağımın son daldırma ile biteceğini bilmeyen, dikkatsiz davranan, ayrıntıları ihmal edenler mastitisten kurtulamayacaktır.

Mikroplar her yerdedir.  Onları memeye sokmamak ise bizim elimizdedir.

ABD’de tarım ve hayvancılık alanında çok önemli çalışmaları olan Cornell Üniversitesinin hesaplamalarına göre bazı önemli hastalıkların maliyetleri şu şekilde belirtilmiş; sonun ( eşin) atılamaması 275 USD ( Dolar),  süt humması  (Klinik hipokalsemi) 315, Klinik Ketosis  232, abomasumun ( şirdenin) yer değiştirmesi  494,  Klinik Mastitis 224 USD.

Bu hastalıkların arkasındaki hazırlayıcı sebeplere bakarsak hepsinin köken olarak “metabolik hastalık” olduğunu görürüz.  Bunlar sürü yönetimini, besleme ve yem yönetimini yakından ilgilendiren konulardır.  Çiftliklerde sürü yönetimindeki eksiklik ve ihmaller ile ortaya çıkan hastalıklardır.  Mastitis bir mikrobik hastalık olsa da, hazırlayıcı sebeplere bakarsak, çiftlik yönetimindeki aksaklıklardan kaynaklandığını kabul etmemiz lazımdır.

 Tümünün ortak özelliği kalsiyum metabolizmasıyla ilgili olmalarıdır.

Biraz daha derine inersek; kuru dönem beslemesiyle, potasyum metabolizmasıyla  ilgili oldukları da ortaya çıkacaktır.

Adı geçen hastalıkların maliyetleri ayrıntılı bir şekilde hesaplanmıştır.  Maliyetlere sadece ilaç, serum, veteriner hizmetleri olarak değil, süt kaybı yönünden de bakılmıştır.

Bu hastalıkların ortaya çıkması, seyri ve şifa ile sonuçlanması esnasında süt kayıpları söz konusu olduğu gibi, ayrıntılı bir bakış açısıyla fazladan iş yükü getireceği de düşünülmelidir.

Klinik olarak gözlenen bu hastalıkların sürüde birkaç katı gizli (subklinik) seyreden tipi olduğunu da unutmayalım.  Gizli hipokalsemi, gizli ketosis ve gizli mastitisi aklımıza getirirsek, klinik vakalardan çok daha fazla sayıda, çok daha fazla zarar verici olduklarını da hatırlamamız gerekir.

Sürü yönetiminin temel ilkeleri olan kuru, temiz ve rahat ortamları hayvanlara her zaman sunmalıyız.   Ayrıca, yemleme yönetimini eksiksiz uygulamalı ve kontrol etmeliyiz.

Doğum öncesi günler, doğum zamanı ve lohusalığın ilk günleri en kritik günlerdir. Stresin en yüksek olduğu, yani kan kortizol seviyesinin normale göre 6-8 kat yüksek olduğu bu günlerde ineklerin bilinçli bir şekilde desteklenmeleri şarttır.

Adı geçen beş hastalığın başka problemler ile de kombine olabileceğini bilmeliyiz.  Döl tutmama ve ayak hastalıkları bunları takip edebilir.  Kalsiyum metabolizmasındaki bozukluklar ineklerin direnç sistemlerini de olumsuz yönde etkilendiğinden, başka enfeksiyonlara da zemin hazırlanmış olur.

Bu önemli beş hastalığın klinik ve subklinik (gizli) formlarının sıkça görüldüğü çiftliklerde maliyet hesapları her zaman şaşacaktır.  Maliyet yükseltici bir etkiyle, kayıpların artmasıyla işletme zarar edecektir.

Yapılması gereken; hastalık çıkmadan önce akla gelen tüm önlemleri eksiksiz olarak almaktır.

Bize yardımcı olacak önlemler; doğumdan 2-8 gün önce yüksek dozda D3 vitamini enjeksiyonu, kuru dönemde doğru besleme, doğumdan hemen sonra destek verilmesi ve lohusa kontrol programının uygulanmasıdır.

İşletmenin kârlı olması için doğumu takip eden problemlerin önlenmesi başlıca koşuldur.

Tabii ki sütünü iyi fiyata satıp, yemi ucuza maleden kâr eder.

Ama bunlar genellikle sütü üretenin elinde olmayan durumlardır.  O zaman,  tamamen süt fiyatı ve yem fiyatına bel bağlamak “sürdürülebilirlik” ve kârlılık için yeterli değildir.

Başka birçok konu vardır ki; tümü hayvan sahiplerinin kendi elinde olan konulardır.  Odaklanılacak konuları eksiksiz, ihmal etmeden, düzenli olarak uygulayan işletmeler kâr edecekler, kriz dönemlerini kolay atlatacaklar, sürülerini büyütebilecekler ve “sürdürülebilir” halde tutabilecekler.

Önemli konuları sıralayalım;

Kayıt tutma ve gözlem çok önemlidir. İşlerin nereye gittiğini bilmek gerekir. Dönemsel olarak, yıllık, 6 aylık, aylık, haftalık veriler kontrol edilmelidir.  Bu veriler için iyi bir kayıt sistemi olmalı ve kayıtlar bilgili kimseler tarafından değerlendirilmelidir.

İşletmede gizli (subklinik) ketosis, gizli asidoz, gizli mastitis, gizli hipokalsemi var mıdır? Ayrıca, bu problemler klinik olarak ne sıklıkla görülmektedir?

Sık görülen hastalıklar hangileridir? Bu problemlerin oranları nedir?  Örneğin; sonun atılamaması, abomasumun yer değiştirmesi, güç doğum.

Vücut kondüsyonları kontrol edilmeli ve değerlendirilmelidir.

İneğin günlük yaşamı gözlenmeli, günlük yaşamdan sapmalar, sebepleriyle birlikte araştırılmalıdır.

Boş günler, buzağılama aralığı, sağımda geçen günlerin sürü ortalaması bilinmelidir.

Sürüden yıllık mecburi çıkarma sebepleri ve oranları bilinmeli ona göre önlem alınmalıdır.  Kayıt tutulmazsa bunları bilemeyiz ve önlem alamayız.

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftlikler kaba yemin, özellikle selülozun önemini iyice kavramış olmalıdırlar.

Kaba yem kalitesini biçim zamanı belirler.

Saman kaba yemlerden kabul edilmemeli, sağılan inekler için samanın tıkayıcı etkisi göz önünde bulundurulmalıdır.

Kaba yem ve kesif yemlerin ince kıyılmış, ince öğütülmüş olanlarından sakınılmalıdır.  Yemlerin depolanması konusuna, özellikle zamansız bitmemesine dikkat edilmelidir.

Süt sığırcılığı yapan çiftliklerin sahipleri, yöneticileri ve çalışanları kesinlikle stres kavramına inanmalıdırlar.  İnekler, buzağılar, danalar çabucak strese girerler.  Stres ise başka problemlerin tetikleyicisi olur.  Nakliye, sıcaklık, yem değişiklikleri başta olmak üzere, her türlü değişiklik, günlük hayattan sapan her şey, konforsuzluk, ineğin rahatını kaçıran her türlü etken stres sebebidir.

Günün büyük bir kısmını yatarak ve bu zamanın da en az yarısını geviş getirerek geçiren inekler işletmeye kazanç sağlarlar. Bu konu gözlenmeli, izlenmeli, gerekirse teknolojik olanaklar kullanılmalıdır.

Kızgınlık takibi için de aynı durum söz konusudur.

İneklerin günlük yaşamından sapan durumlar söz konusu olduğunda profesyonel desteğe ihtiyaçları vardır.  Örneğin;  doğum tam bir ihtiyaç durumudur.  Çok istediğimiz doğum aslında ineğin yaşamındaki en kritik olaydır.  Doğum öncesi, doğum esnasında ve doğumu takip eden günlerde ineklerden gerekli desteği esirgememek şarttır.  Loğusa takip programı ise bu o konuda yapılabilecek en hayırlı iştir.

Rasyonu tek başına görmemek, işin “yemleme yönetimi” olduğunu bilmek gerekir.  Yemleme yönetimi yapamayan işletmeler, rasyonları kâğıt üzerinde ne kadar iyi olursa olsun,  başarılı olamazlar.

Birçok konu daha sıralanabilir.  Ana hatlarıyla başarı için gerekenler bunlardır.  Kuru, temiz, iyi havalandırılmış, konforlu barınaklar, uygun sağım tekniklerinin uygulanması, iyi kayıt, iyi gözlem, kayıtların bilgi ışığında değerlendirilmesi ile kazançlı bir süt sığırcılığı işletmesi oluşturmak mümkündür.

Sığırlarda karın şişkinliği çok çeşitli sebeplerden dolayı ortaya çıkan bir durumdur.  Sol tarafta, yani sol açlık çukurluğu adı verilen bölgede oluşan şişkinlikler bir takım yöntemlerle tedavi edilebilirler.

Eğer şişkinlik tedavi edilemiyorsa, sıklıkla tekrarlıyorsa, yapılan tedavi girişimlerine rağmen arzu edilen sonuçlar alınamıyorsa buna “kronik karın şişkinliği” adı verilir

Karın şişkinliğini oluşturan özellikle, köpüklü şişkinliğe sebep olan durumlar çoğunlukla bilinir.  Ancak; sıklıkla baş gösteren ve tedavisi başarılı olmayan kronik (süregen) karın şişkinliğinin bir hastalık belirtisi olması da akılda tutulmalıdır.

Organların iç yüzeylerine “mukoza” adı verilir.  Ağız mukozasını, yani ağzın iç kısmını örnek olarak verebiliriz.  İşkembenin iç yüzeyi işkembenin mukozası, bağırsakların iç yüzeyi bağırsak mukozası olarak adlandırılır.

Sığırlarda BVD-MD denilen bir virus etkenli hastalık var.  Bu hastalık Bovine Viral Diyare- Mukozal Disease baş harflerinin kısaltılmasıyla anılır.  İsminden anlaşılacağı üzere mukozalara yerleşen bir hastalıktır.  Diyare “ishal” anlamına geldiği halde, bu viral hastalık sadece ishal ile ortaya çıkmaz.  Sindirim yolu mukozasında hastalık oluşturan etken, aynı zamanda solunum yolunda, üreme organlarında da hastalık oluşturur.  Böylece dudaklardan, diş etlerinden, dil ve ağızdan başlayan yara ya da sıyrıklar sindirim yolu boyunca devam eder.  Hastalık öksürük, döl tutmama, yavru atma, topallık gibi problemler de ortaya çıkarabilir.

İşkembede süregen (kronik) şişkinlikler oluşuyorsa BVD-MD hastalığının inatçı (persiste) tipinin söz konusu olması muhtemeldir.

Sindirim yolunun önemli bir bölümü olan işkembe ve kırkbayırda (omasum) oluşan sıyrık ve küçük yaralar tedavi edilemeyen,  tekrarlayan şişkinliklere yol açar.

Sindirim ile ilgili, özellikle hayvanın tükettiği yemlere bağlı olan durumların oluşturduğu şişkinlikler göz önüne alınarak yapılan müdahale ve tedaviler çoğunlukla sonuç verir.  Sürüde kronik şişkinliklerin görülmesi persiste (PI) BVD-MD hastalığını akla getirmelidir.

Bunun önemli kısmı persiste ( inatçı, kronik) vakaların bulunduğu hayvanlardan sürekli virus saçılımının olmasıdır.  Asıl büyük problem buradadır.  Böyle sığırların saptanarak, derhal sürüden çıkarılması, kesime gönderilmesi şarttır.  Kronik şişlikleri ile uğraştığımız hayvanlar bu yüzden, yani PI BVD-MD (Persiste BVD-MD)hastalığı yönünden kontrol edilir, tahliller yapılırsa sürü sağlığı için önemli bir iş yapılmış olur.  Kronik şişmeleri geçiştirmemek, şüphelenmek ve laboratuvar kontrolü yaptırmak yararlı olacaktır.

Laboratuvar kontrollerinde BVD-MD, özellikle inatçı şekli teşhis edilmezse sevindirici bir durumdur.  Bu da bir teşhistir.  Bir hastalığın olmadığını bilmek de aslında bir teşhis yöntemidir.  Dolayısıyla ayırıcı teşhis açısından sürü yöneticisine önemli bir bilgi verir.

Özet olarak; inatçı, kronik karın şişlikleri ile karşılaşıldığında BVD-MD  (PI)  konusunda şüpheci olmak daha büyük problemleri önlemek yönünde iyi bir uygulamadır.

Sürü yönetiminin dört temel ilkesi vardır ki, bunlara uyulmazsa sürüyü kesinlikle yönetemeyiz.

1-Kuru,  2- Temiz, 3- İyi kayıt , 4- İyi gözlem

Birbirinden ayrılmaz bu ilkelere uymayan işletmeleri izlediğimizde başarılı olamadıklarını görüyoruz.

İneklerin yattıkları yerlerin, buzağıların bulundukları ortamların “Kuru ve Temiz” olması başlıca koşul olduğu gibi, sağımda dikkat edilmesi gereken en önemli konu yine; Kuru ve Temiz ilkesidir.  Susuz sağım, yani memenin su ile yıkanmadan sağıma hazırlanması mastitisi önlemenin başlıca yoludur.

Diğer iki önemli konu  iyi kayıt, iyi gözlemdir.  Kayıt tutulması, güvenilir bir kayıt sistemi kurulması ne kadar önemliyse, kayıtların okunması, değerlendirilmesi de o kadar önemlidir.

Örneğin;  belli dönemlerde istatistiksel sonuçlarını değerlendirmek için, doğum esnasında kayıt tutmak, yıllık klinik mastitis, ayak hastalığı ve döl tutmama vakalarını doğru kaydetmek şarttır.

Gözlem ise; eğer gözlenenleri “tercüme” edebiliyorsak yarar sağlar.

Yemliğin kontrolü yapılmalı, hayvanların yatıp geviş getirmeleri, sağımdan dönen ineklerin davranışları izlenmeli, mutlaka “tercüme” edilmelidir.  İnekler aslında konuşurlar.  Dertlerini anlatırlar, konforlu veya  konforsuz olduklarını, barınak koşullarını, rahat ettikleri veya etmedikleri ortamları her zaman hal ve hareketleriyle ifade ederler. Yeter ki, biz onları izleyelim ve gözlemlerimizi değerlendirelim.

Bu gözlemler erken önlem almamızı sağlayacaktır.  Problemlerin kronikleşmesini, hatta kanıksanmış olmasını önlemek böylece mümkün olacaktır.

Gözlemlerden sonuç çıkarılmaz ise;  bir süre sonra problemler kanıksanıyor ve normal kabul ediliyor.  Örneğin; ineklerin yem seçmesi birçok çiftlikte normal kabul edilmektedir.

Yine bir örnek;  sıcaklık stresinde benzer bir durum karşımıza çıkıyor.  Solunum sayısı normalin iki katına çıkmış, ağzını açmış, dilini çıkarmış ineklerin farkına varılsa bile, “yazın olur böyle şeyler” diye düşünüp önlemler alınmıyor.  Sonra süt miktarında, süt yağında, döl veriminde düşüşler ve topallık birbirini izleyen problemler halinde önümüze geliyor.

Bir süt sığırcılığı işletmesinde yöneticiler veya işletme sahipleri aşağıdaki 4 soruya gerçek yanıtları verebilmelidirler.  Kitaplarda yazan yanıtları değil, çiftliğin gerçek yanıtlarını her zaman bilmelidirler.  Buzağılama aralığı, işletmenin ortalama sağımda geçen gün sayısını (DIM=SGG), boş günlerin ortalamasını ve çiğ sütün ml’sindeki somatik hücre sayısını.

Bilinmesi ve takip edilmesi gereken birçok konu vardır.  Ancak; bir yerden başlamak gerekir.  Bu rakamlar alfabenin ilk dört harfidir.  Daha alfabede birçok harf vardır.

Sürü yönetimi bir bütündür.  Besleme, barınak koşulları ve sürü sağlığı birbirinin ayrılmaz parçaları olup,  tümü doğru yapılmalıdır.  Sürü sağlığı yönetimi besleme, barınak, yemlik kontrolü, lohusa takip programı, kızgınlık takibi gibi konular ile bütünlük oluşturur.  Zaten işletme bu bütünlüğü oluşturamamış ise sürü sağlığından da söz edilemez.

Bir süt sığırcılığı işletmesi;  koruyucu hekimlik ilkeleri, biyogüvenlik önlemleri ve yukarıda sözü edilen 4 önemli konuya uymak ile işe başlamalıdır.    Böylece sürdürülebilir işletme olmak mümkündür.

Yapılamadığı durumlarda bizi uyaran her zaman için “tedavi”dir.

Tedaviye ihtiyaç duyulan vakaların neler olduğunu not alır ve perde arkasındaki ihmalleri ve eksiklikleri  ortaya çıkarırsak, sürüyü yönetmeye başlamış oluruz.

Unutmayalım; tedavi alarmdır.

Sütçü keçi ırklarından biri de Alpine (Alpin) keçisidir.  Fransa ve İsviçre Alplerinden köken alan Alpine ırkı keçilerin tarihsel gelişiminde, günümüzden 11-12 bin yıl önce şimdiki İran dağlarında yaşayan yaban keçilerinden, Bezoar veya Pasang (Pashang) keçilerinden orijin aldığı tahmin edilmektedir.

Alpin ırkı keçiler çok değişken renk ve desenlerde olabilirler.  En yaygın olanları geyik benzeri renkte, sırt çizgisi olan varyasyonlardır.  Ancak; 8 ayrı çeşit renk ve desende Alpin ırkı keçi olduğu bilinmektedir.  Bunlar içerisinde Kara surat, Kara ense, Beyaz ense,  benekli-alacalı gibi çeşitler mevcuttur.

Alpine ırkı keçiler boynuzlu ve sakallı olurlar.  Erkeklerinin sakalları belirgin biçimde uzundur.

Fransa ve İsviçre Alplerinden köken aldığı bilinen ırk Amerika’ya ve Britanya Adasına götürülmüş, o isimlerle Alpine keçileri yetiştirilmiştir.

Erkekleri ortalama 81 cm, dişileri ortalama 76 cm boyunda (yükseklik) olurlar.  Erkekler 100, dişiler 83 cm’e kadar boya ulaşabilirler.

Alpin ırkının ikizlik oranı yüksektir.  Özellikle erginlerde hemen hemen tüm keçiler ikiz doğurur.  Tabii bakım ve beslemeye bağlı olarak.

Irkın süt verim ortalaması 3 kg olup, 250 gün sağımda kalırlar.

Ancak; 10 ay sağımda kalan keçilere sıklıkla rastlamak mümkündür.

Süt yağı ortalaması %3,56 dır.

Irkın önemli özelliklerinden biri adaptasyon yeteneğidir.  İklimsel koşullara çabucak uyum sağlarlar.

Alpin ırkı keçiler meraklı, Saanen keçilerine göre daha hareketli, genellikle grup halinde bulunmaktan hoşlanan keçilerdir.

Dişiler çoğunlukla sonbaharda, bazen kış aylarına kayacak şekilde mevsimsel kızgınlık gösterirler.  Mevsiminde kızgınlık 21 günde bir görülür, 1-2 gün sürer.

Alpine sağlık ve verim açısından tercih edilen, süt yönünden ünlü bir keçi ırkıdır.

04.03.2016

Sürü Korelasyonu:

 Sütçü sığır işletmelerinde ideal sürü korelasyonu şöyledir;

Toplam yüz adet ineği olan bir çiftlikte 83 adet sağılan, 17 adette kuruda inek olur.  Sağılmakta olan 83 adet ineğin sağım periyodları ve verdikleri süt miktarı değişiktir.  Çiftlikte 2 adet hasta veya tedavide inek olabilir.  Ayrıca çeşitli yaş aralıklarında erkek ve dişi danalar olur.  0-15 aylık arasındaki erkek ve dişi danaların toplamı 62 adet, 16-24 ay arasındaki erkek ve dişi danaların  (düvelerin) sayısı ise, 38 adet olabilir.  Böyle bir çiftlikte her zaman 1 adet doğumu bekleyen inek veya düve vardır.  Başka bir deyişle; 100 baş toplam ineği olan bir sürünün, genel sayısı 200 baş toplam hayvandır.  (83+17 =100 baş anaç, 62+38=100 baş genç grup= 200 baş)

Ancak; bu doğal korelasyon hiçbir zaman böyle olmaz.  Çeşitli sebeplerden kayıplar, döl tutmadaki gecikmeler yukarıdaki sayılarda sapmalara yol açacaktır.  Örneğin, buzağı sayısı azalmış, kurudaki veya boş ineklerin sayısı artmış olabilir.  Bu tip sapmalar %10 oranında olursa sürüde işler yolunda demektir.  Sapmalar %10-25 arasında ise incelenmesi gereken problemlerin varlığını, %25’in üzerindeki sapmalar ise durumun iç açıcı olmadığını gösterir.

Bu durumda korelasyonu bozan sebepleri araştırmak gerekir.  Döl tutma problemleri, buzağı kayıpları veya sürünün maruz kaldığı salgın hastalıklar bu korelasyonu bozan sebeplerdir.  Salgın hastalıklar deyince, şap hastalığını örnek verebiliriz.  Çünkü şap ve şap hastalığını takip eden ikincil problemler mecburi sürüden çıkarma oranını yükseltir.

Buzağıların olması gerekenden az olduğu sürülerde döl tutma problemleri, buzağıların yavru atma yüzünden, doğum esnasında, doğumu takip eden günlerde veya sütten kesme dönemlerindeki kayıpları tek tek ele alınmalıdır.

Bunların arkasında ise sürü yönetimi hataları, eksik yapılanlar, ihmal edilenler vardır.

Döl tutma güçlüklerinin arkasındaki sebepler araştırıldığında ise, doğumu takip eden günlerdeki gizli veya görünen hipokalsemi ya da ketosis, kısa dönemdeki besleme hataları, doğuma erken müdahale,  kızgınlık takibindeki aksaklıklar olduğu ortaya konulabilir.

Sürü kolerasyonunu yılda bir kez önümüze koyar ve sapmaları incelersek hatalı noktaları bulabilir ve çareler araştırmaya başlayabiliriz.  Bu konunun incelenmesi bize hata yapılan noktaları işaret edecektir.

    15.02.2016

Size Tanıdık Geliyor mu ?

İneklerin dört gizli derdi vardır.  Sahiplerine sorulduğunda çoğunlukla bu hastalıkların veya bu sorunların ineklerinde olmadığını söylerler.  Çünkü, adı üstünde, gizli dertlerdir.  Bunları sayarsak; gizli hipokalsemi, gizli asidoz, gizli ketosis ve gizli mastitis’dir.

İneklerin sahibine aynı soruyu başka türlü sorarsak yanıtları değişir.  Topallık, kısır inek ve kör meme gibi sorunlarınız oluyor mu? şeklinde sorduğumuzda “evet” deme ihtimalleri yüksektir.  Süt sığırcılığı işletmeleri sahiplerine, yöneticilerine veya kâhyalarına aşağıdaki problemler, hastalıklar size tanıdık geliyor mu? şeklinde bir soru yönelterek gizli dertlerin varlığını ortaya çıkarabilir, böylece önlem alınmasını sağlayabiliriz.

İşletmenizde meme körelmesi, doğumu takiben ineklerin hızla zayıflaması, topallık, tırnak çürüğü, süt veriminde azalma, sütün pik seviyesine bir türlü ulaşamaması,  pik seviyesinde kalamama, döl tutma güçlükleri gibi sorunlar size tanıdık geliyor mu?

Aslında, bunlar birer hastalık değil, birer sonuçtur.  Çoğunlukla sürüden zorunlu çıkarma sebebi olan kısır inek, kör meme ve topallık ineklerin kasaba gitmesine sebep olan durumlardır.  Tümünün arkasında sürü yönetimi ilkelerine tam uymama, besleme hataları, özellikle kuru dönemde yanlış besleme gibi başka problemler vardır.  Fakat biz her zaman sonucu görür,  oraya kadar gelen yolu görmeyiz.

Her bir gizli derdin arkasındaki sorunları bilir, açığa çıkarır ve önlemlerini alırsak inek ve döl kaybı yaşamayız.

Doğum öncesi, ineklerin kuru dönemlerinde, sağımı yapılan ineklerle uğraşmaktan, diğerlerine bakma konusunda ihmallerimiz olur.  Halbuki kuru dönemdeki inekler kısa süre sonra bize yavru verecek, ardından da bolca süt vermeye başlayacaklardır.  İhmal edilir, konforsuz barınaklarda tutulur, bir de ek olarak yanlış beslenirlerse gizli hipokalsemi ve ketosis doğumu takiben ilk önce başlarına gelebilecek dertlerdir.

Yemleme hataları gizli asidoz ve klinik asidozu davet eder.  Sağım öncesi memelerin doğru hazırlanmaması, sağım esnasındaki hatalar, sağım makinelerinin yanlış kullanılması, “Kuru ve Temiz” ilkesine çiftliğin her yerinde uyulmaması gizli mastitisin ve klinik mastitisin sebebidir.

Bilinen, görülen hastalıklarla mücadele daha kolaydır.  Sürekli ineklerin için için çektikleri gizli dertler birgün ineğin kaybı ile sonuçlanır.  Diğer yandan buzağı sayımıza bakar ve inek sayımızla örtüşmeyecek sayıda olduklarını görürüz.  Bu da “döl kaybı” demektir.

Sonuç olarak süt sığırcılığı işletmelerini birer dedektif gibi inceleyerek, eğer varsa, gizli dertleri ortaya çıkarmak, sonra da bunlara sebep olan asıl konulara eğilerek, önlemler almak gerekir.

15.02.2016

                                        Süt Sığırcılığında Kriz Fonu

Süt sığırcılığı sektörü her beş yılda bir büyük krizlerle karşılaşıyor.  Demek ki; bile bile lades! Olan bitenden ders alınsa tarih bu kadar sıklıkla “tekerrür” etmezdi.

Yine de, madem bu konu sıklıkla gündeme geliyor, bazı çareler üretilmesi, üzerinde düşünülmesi gerekir.

ABD’de bu çarelerin yer aldığı MILC ile ilgili konuyu bir yazımda ele almıştım.  Avrupa’da ise kriz dönemlerinde süt sığırcılığı yapanlar kendilerine çare olabilecek çözümleri üretmeye çabalıyorlar.

Hiçbir kimse veya kuruluş “sütte kriz olmayacak” tarzında bir garanti vermiyor.   Dünya’da tek başımıza değiliz.  Her gelişme bizi de etkiliyor.

Bugünlerde yine bir krizle karşı karşıyayız.  Çeşitli çözüm önerileri gündeme geliyor.  Fazla sütün süttozu haline getirilmesi, Afrika ülkelerine,  özellikle açlık çeken ülkelere süt tozu olarak veya başka şekillerde,  örneğin mamul olarak gönderilmesi, böylece süt fazlasının piyasadan çekilmesi öneriliyor.  Diğer önerilerden biri de okul öncesi çağdaki çocuklara ücretsiz süt dağıtılması.   Yani; İzmir?de yapılan uygulamanın yaygınlaştırılması önerilmektedir.

İlk düşünülmesi gereken buraya nasıl geldiğimizdir.  Bunu bizim sürekli üzerinde durduğumuz “Koruyucu Hekimlik” uygulamalarına benzetiyorum.   Hastalığın ortaya çıkmasını önlemek her zaman en iyisidir.

Yukarıda sayılan önlemler üzerinde tartışılıp, kararlar alınana ve yürürlüğe konulana kadar zaten iş işten geçiyor.  Zarar ateşten gömlektir.  Dayanamayan çiftçiler ya ineğini kestirir, ya da ineğin yeminden, desteklerinden, aşılarından tasarruf etmeye kalkar.  Her iki yöntemin de sonuçları acı olur.  Krizler birbirini izleyerek sürer gider.

Yurtdışındaki sistemlere baktığımızda ABD’nin uyguladığı Milk Income Lost Contract ( MILC= Süt Gelir Kaybı Sözleşmesi) gayet iyi bir sistem olarak benimsenebilir.

Avrupa’da sütçü sığır işletmeleri sütü doğrudan mayalayarak, ek bir masraf yapmadan, pastörizasyon için enerji sarf etmeden peynir yapıp, satabiliyorlar.  Bu yöntem ne yazık ki; tüberküloz ve bruselloz hastalıkları yüzünden ülkemizde uygulanabilecek bir yöntem değildir.  Diğer yandan bu hastalıkların varlığı sebebiyle  yasal olarak da mümkün görülmemektedir.  Peynir yapmak mümkün olsa bile, bir ürünü üretmek kadar, pazarlamak da gerekir.  Bu peynirler nerede, nasıl satılır? Satmak, pazarlamak ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Avrupalı üreticinin kendisi için ürettiği çare,  bizim için çare değildir.

Sürü sahipleri çare olarak, kriz dönemlerinde kullanmak üzere kendilerine, bir “Kriz Fonu” oluşturabilirler. Teorik olarak doğru gibi görülse de pratikte, olabilecek bir şey değildir. Kişisel olarak böyle bir yöntemin benimseneceğini sanmıyorum.  Geriye bu “Kriz Fonu” nun kurumsal olarak oluşturulması yöntemi kalıyor. Birlikler, belki kooperatifler veya Tarım Bakanlığı bu konuda fon oluşturma yoluna gidebilirler.  Tabii süt destekleme fonu veya benim kısaca söylediğim gibi “Kriz Fonu” bir yönetmeliğe dayanmalı, fonda biriken paranın harcanması koşulları listelenmelidir.  Kriz ne yazık ki oluyor.  Ya olmazsa!  O zaman fondaki para süt tanıtımında kullanılabilir.  Ama; gelirleri listelenmiş, kullanımı belirlenmiş, başka amaçla kullanımı engellenmiş, süt üreticisinin yararına oluşturulan bir fon kurulması düşünülse fena olmaz.  Üreticinin yaşamını sürdürmesi, işletmesinin devamlılığını sağlaması, süt hayvancılığının geleceğinin garantisi için böyle bir fon üzerinde görüş alışverişine, zaman geçirilmeden,  başlanmalıdır.

                                                                                                                                 25.01.2016

Süt Sığırcılığı İşletmelerinin Karnesi

Bir karne alındığında sonraki dönemde sonra hangi derslere daha çok ağırlık vermek gerektiği ortaya çıkar.  Karne geçmişi görme, geleceği planlama olanağı sağlar.

Eğer süt sığırcılığı işletmeleri de geçmiş günlerde yaptıklarını görmek ve gelecekte hangi dersleri daha çok çalışmaları gerektiğini anlamak istiyorlarsa kendilerine “karne” verebilirler.

Tabii karnedeki notlar için iyi bir kayıt sisteminin gerektiğini herkes bilir.

Kayıt sistemi, büyük veya küçük, her işletme için gereklidir.

Karne hangi “dersler” üzerinden verilmelidir?

Dört dersten kendimize karne verir ve zayıf notlarımızı saptayarak sınıfta kaldığımız dersleri belirlersek işletmemizi daha iyi yerlere taşıyabilir, kârlı hayvancılık yapabilir veya arzu edersek çiftliğimizi büyütebiliriz.

Eğer karnemizi görmezsek ve “kırık notlarımızı” fark etmezsek çiftlik zarar eder ve süreç engellenemez.  O takdirde çiftliği büyütmek, hayvan sayısını arttırmak “zararı büyütmek” anlamına gelir.

Yılda bir veya 2 kez karnemizi görmek için “mecburi sürüden çıkarma”  sayılarımıza bakmamız şarttır.

Mecburi sürüden çıkarma artık çaresiz kalınmış ve kesime gönderilmiş inek sayısıdır.  Gönüllü sürüden çıkarma yapıyorsak, bu karnemizin konusu değildir.

Bir süt sığırı işletmesinde genellikle üç sebepten dolayı inekler kasaplık olurlar.

1-    Döl tutmama ( kısır inek)

2-    Memeleri körelmiş inek

3-    Topal kalmış inek

Bu sayıları belli dönemlerde kontrol edersek ve mecburi sürüden çıkarmaları sebepleriyle birlikte gözden geçirirsek karne ortaya çıkar.  Örneğin; bir çiftlikte 10 inek kesime gönderilmiş ise, bunun 8 adedi kısır kalma, 1 adedi meme körelmesi, 1 adedi ise topallık nedeniyle kesime gönderilmek zorunda kalınmışsa, bir sonraki dönemde daha çok çalışılması gereken ders bellidir. Buradan çıkan sonuç;  çiftlikte döl tutma sorunları diğer sorunlardan daha fazla görülmektedir.  Topallık ve meme körelmesi konularında da aynı şekilde örnekleme yapılabilir.

İneklerin kısır kalması, giderilememiş şekilde topal kalmaları ve meme körelmesi hastalık değil, sonuçtur.

Hemen arkasındaki gerçek nedenler araştırılmalı, bu kötü sonuçlara nasıl gelindiği irdelenmeli, düzeltme yoluna gidilmelidir.  Bu karne çıkmadığı sürece sorunlar daha büyük boyutlara taşınacaktır.

Hâlbuki karne ortaya çıkmış ve biz iyice incelemiş isek, gelecek dönemde düzeltmemiz gereken ?kırık notlarımız? ortaya konulmuş olur, hemen o konulara daha  fazla ağırlık verir ve zarardan en kısa sürede dönmeyi başarırız.

Karnedeki son konu ise; kaybedilen buzağıların sayısıdır.  Buzağı kayıplarının hiç olmaması arzu edilir.  Ama; bir üst sınır belirlenecekse, bu rakam %1’den büyük olmamalıdır.

Buzağı kayıplarının nedenleri, eğer kayıt tutulmuş ise, ortaya konulabilir.  Doğum esnasındaki kayıplar, doğumu takip eden süre içindeki kayıplar, daha sonra ishal ve öksürükten (zatürre, pneumoni) dolayı olan kayıplar.

Belirtilen dört ana sebebin hangisi daha fazla canımızı acıtmaktadır ? Bunları saptayabilirsek ve doğru yönde düzeltici önlemler alırsak bir sonraki döneme “notlarımızı düzelterek” girer ve sınıfı geçeriz.

Özet olarak; kayıt tutma, karnenin ortaya çıkması, derhal düzeltme ve önleme yönünde yapılması gerekenlerin yürürlüğe konması zararı önler, kazancı arttırır.

Karne bir ölçme-değerlendirme metodu olup, ölçmediğimiz bir şeyi tabii ki değerlendiremez ve önlem alma konusunda gereğini yapamayız.

    15.01.2016

Somatik Hücre

Süt sığırcılığında yaşanan sorunlardan biri de mastitis yani, meme yangısıdır.İki çeşit meme yangısı söz konusudur.  Klinik (görünen) ve subklinik (gizli).

Klinik meme yangısı çevresel mikropların memeye meme başından girmesi suretiyle ortaya çıkar.  Çevresel mikroorganizmalar gübre içerisinde, altlıklarda, yatak yerlerinde yaşayan mikroorganizmalardır.

Gizli mastitise sebep olan mikroorganizmalar ise çoğunlukla meme derisine yuvalanmış olanlardır.  Sağım esnasında meme başındaki delikten meme içerisine giren bu mikroplar bulaşıcı (kontagiyöz) mastitis etkenleridir.  Sağım esnasında memeden memeye ve hayvandan hayvana bulaştırılırlar.

Klinik mastitis görünen bir problemdir.  Meme şişer, ağrır, kızarır ve sıcaktır.  Süt bozulmuş, pıhtılı, irinli, kanlı bir şekil almıştır.  Aniden oluşur.  Gerekli tedavi zamanında yapılırsa sonuç alınır.  Süt zaman içerisinde eski haline döner.

Gizli mastitis ise görünmeyen düşmandır.  Memeye girmiş olan mikroplar süt yapan hücreleri sürekli köreltirler.  Ancak; süt dış görünüş bakımından normaldir.  İrin, kan, sarı su, pıhtı görülmez.  Bu sütleri süt tankına döker, kullanır, satar veya içeriz.

Gizli mastitiste meme dokusu bir savaş alanıdır.  Mikrobu yenmeye çalışan vücudun savunma hücreleri, çoğunlukla akyuvarlar ( Leucocytler)  bu savaşta ölürler.  Ölen akyuvarlar sütün içine düşerler.  Mücadele ne kadar büyükse, o kadar çok akyuvar ölür ve sütün içine düşer.  Eğer çiğ sütte bu savunma hücrelerini sayarsak memedeki mikrobun ne kadar kuvvetli, savaşın ise ne kadar şiddetli olduğunu anlarız.  Bu sayım gizli mastitisi “görünen” hale getirir.

Ölerek sütün içine düşen vücudun savunma askerlerine yani akyuvarlara “Somatik Hücre” adını veriyoruz.   Somatik hücreleri sayarsak mücadelenin büyüklüğünü ve kuruyan süt yapıcı hücrelerin ne kadar çok olduğunu anlayabiliriz.  Süt yapan meme hücrelerinin kuruması “süt kaybı” anlamına gelir.  Örnek verecek olursak; 500.000 somatik hücre sayımı %6, 1 milyon somatik hücre sayımı %18, 1 milyonun üzerindeki somatik hücre sayımı ise %25’ten daha fazla süt kaybına sebep olur.

Miktar ile ifade edersek, 30 litre süt verecek olan bir inekte gizli mastitis varsa, 1 milyon somatik hücre sayılmışsa, 24.6 litre süt alırız.  Bu 5.4 litrelik kayıp her gün ve gizli mastitisli her inek için söz konusu olduğundan ekonomik kayıp çok büyük boyutlara ulaşır.  Giderek memedeki süt yapan hücrelerin kurumasıyla meme lobu küçülür, çekilir, süt vermez.  Süt sığırcılığıyla uğraşanların deyimiyle “meme kurur”

Gizli mastitisin inek yanında yapılabilecek en kolay teşhis yöntemi CMT  (Kaliforniya Mastitis Testi) dir.  Sayıyı tam olarak söyleyemesek bile, gizli mastitis olduğunu, hangi inekte ne şiddette olduğunu anlayabiliriz.  Gizli mastitisli inek işletmede bulaşma kaynağıdır.  Gizli olması bakımından da en büyük tehlikedir.

Gizli mastitisin süt üreticilerine zararı olduğu gibi, süt kalitesini bozan bir etkisi de söz konusudur.  Böyle sütler daha sonra uygulanan işlemlerle kaliteli hale getirilemezler.

Meme içinde yaşayıp, sürekli kötü yönde çalışan mikroorganizmalar sütü gıda olarak kullanırlar.  Sütü içerler ve atıklarını da sütün içine bırakırlar.  Sütü gıda olarak kullandıkları için sütte protein, laktoz, yağ, yağsız kuru madde, kazein, potasyum, kalsiyum azalmasına sebep olurlar.  Sütün toplam miktarının azalmasının yanı sıra içeriğinde de azalma olduğundan böyle sütlerden daha az mamül elde edilir.

Mikroorganizmalar gözle görülmeyecek kadar küçük olmalarına rağmen, çok miktarda, milyonlarca oldukları için zararları da belirgindir.  Onca mikrop artıklarını süte bıraktığında süt içerisinde biriken plasmin ve lipase enzimleri hem sütün hem de mamüllerin çabuk bozulmasına, acılaşmasına, jelleşmesine, kötü kokulu olmasına yol açar.

Mastitis ve gizli mastitis üreticilere çok zarar veren sorunlardır.  Gizli mastitis ise tam anlamıyla “süt hırsızı” dır.  Her gün ve hiç durmadan süt çalar ama biz farkında olmayız.  Farkında olabilmemiz için ya CMT testi yapmamız, ya da somatik hücre sayımı yaptırmamız gerekir.  Düşmanımızı bilirsek mücadelemizi ona göre sürdürebiliriz.

Sütte somatik hücre sayısının azalması gizli mastitisin önlenmesiyle mümkündür.  Gizli mastitisi önlemek için en başta yapılması gereken sağımcıların eğitimidir.   Somatik hücre sayımı 200.000 den yüksek çıkan tank sütlerinde gizli mastitisli ineklerin sütleri vardır.  O zaman dönüp tek tek inekleri incelemek ve somatik hücre sayısının artmasına sebep olan inek veya inekleri bulmamız gerekir.

Mücadelede en etkili yöntem “Kuru ve Temiz” ilkesidir.  Ön daldırma, son daldırma yapmak, memeleri yıkamadan (susuz) sağmak, yılda 2 kez mastitis etkenlerine karşı aşı uygulamak en başta sayılabilecek önlemlerdir.

 27.11.2015

Şimdi buna “sürdürülebilirlik” diyorlar.  İngilizce ?den tercüme sürdürülebilirlik her zaman süt/yem paritesine bağlanan bir terim olarak kullanılıyor.

 Süt/yem paritesi 1/1.5 olduğunda, yani 1 Litre süt parasıyla 1,5 kg yem alınabildiğinde “sürdürülebilirlik”  pozitif oluyor. Paritenin 1/1.5 oranından daha yüksek olması, doğal olarak çok daha iyi.  Bugünlerde geçerli  süt fiyatlarına göre, 1 Litre süt 115 kuruş olduğundan,  kesif yem kg fiyatının 76 kuruş olması gerekir.  Tersinden bakarsak; kesif yemin kg fiyatı 90 kuruş olduğuna göre ise; süt fiyatının litre başına 135 kuruş olması uygundur.  Böyle olmadığı ortada.  Demek ki;  süt sığırcılığında sürdürülebilirlik tamamen süt/yem paritesi üzerinden hesaplanabilecek bir konu değildir.  Zaten, 1/1.5 oranı veya üzerindeki oranlar gerçekleşse, belki sürdürülebilirlik kavramı gündeme bile gelmez. Asıl konu süt /yem paritesinin bozulduğu, yem fiyatlarının çiğ süt fiyatlarına yaklaştığı dönemlerde çokça gündeme geliyor.  İşte,  böyle kriz dönemlerinde ayakta kalmayı beceren süt sığırcılığı işletmeleri gerçek anlamda işlerini doğru yapan işletmeler oluyorlar.

Başarılı olabilmek, süt fiyatları ile yem fiyatlarının birbirine yaklaştığı günlerde bile o kötü günleri atlatabilmek için ayrıntılara dikkat etmek, önlenebilir problemleri önlemek şarttır.  Her işte geçerli  olan şudur; işini layıkıyla yapan kazanır.

Süt sığırcılığında işi layıkıyla yapanlar öncelikle kayıpları önleyenlerdir.  Kayıplar deyince aklımıza süt, buzağı ve döl kayıpları gelmektedir.

İneğinden yüksek verim alan çiftlik sahipleri kötü günlerde bile ayakta kalabilirler.

İneğini doğru besleyenler, kuru madde kavramını bilenler,  kızgınlıkları kaçırmayanlar, çalışanlarını iyi yönetenler, çiftliklerinde tasarruf yapmaya kalkmayıp, verim artışı yönünde hareket edenler, kuru dönemdeki inekleri şişmanlatmayanlar zor günleri atlatabilirler.

İneğin süt verimi yüksekse sütün maliyeti düşer.  Bu herkes tarafından bilinir.  Rakamlarla açıklarsak 30 Litre  süt veren bir Holstein ineğin sütü, 15 Litre süt verene göre %30,  25 Litre süt veren ineğin sütü %27, 20 Litre süt veren ineğin sütü %24,5 oranında daha ucuza mal olur.

Kuru madde yönünden doğru yemleme yapmıyorsak ineğimiz “aç” kalır.  Doğal olarak verdiğimiz toplam yemin enerji, protein,  vitaminler ve mineraller açısından yeterli olması gerekir.

Ancak; her şeyden önce “Kuru Madde” olarak yemin yeterli olmasını isteriz.  Örneğin; yüksek verimli, 600 kg canlı ağırlığında bir ineğin, laktasyonun ilk 100 gün içinde canlı ağırlığına oranla en az %4 kuru madde tüketmesi şarttır.  Kuru maddesini bilmediğimiz, ölçmediğimiz bir yem karışımı ile doğru besleme yapamayız.

Eğer toplam yem karışımı %40 K.M içeriyorsa,  gerekli olan 24 kg Kuru Maddeyi 60 kg. yemden, %45 K.M içerirse 52,8 kg, %50 K.M içerirse 48 kg, %55 K.M içerirse 43.44 kg yemden sağlayabiliriz. K.M %60 olsa yem olarak 39,84 kg, %65 olsa, yem olarak 36,72 kg yeterli olacaktır.

En az ile en çok arasındaki rakam 23.280 kg dır.  Verdiğimiz yemin kuru maddesini bilmiyorsak yanılgımız çok büyük olur.

Buzağı ve döl kayıplarını önlemek işletmeyi ayakta tutmanın başlıca yoludur.  Yem ve süt üzerinden olaya bakarsak; bugünlerdeki fiyatlarla yeni doğmuş bir  buzağı parası karşılığında borsa fiyatları üzerinden 1.538 kg kuru yonca, 2.500 kg saman, 3.570 kg mısır silajı, 2.040 kg %21 proteinli süt yemi, 1.530 kg arpa, 1.351 kg mısır alınabilir.

 1buzağı kaybı en az 1 ton süt kaybı demektir.  Bu rakam aslında 1 ton sütten çok daha fazladır.  1 ton süt 20 litre süt veren ineğin 50 günlük, 25 litre süt veren ineğin 40 günlük, 30 litre süt veren ineğin 33 günlük, 35 litre süt veren ineğin 28 günlük, 40 litre süte veren ineğin 25 günlük sütüdür.

Buzağıları doğum esnasındaki problemlerden, doğumdan hemen sonra septisemi, enterotoksemi ve ishalden, genellikle sütten kesme döneminin stresi ile zatürreden (öksürük, solunum yolu enfeksiyonları) kaybediyoruz.

Ek olarak döl tutmama, yavru atma gibi problemleri de göz önüne alırsak büyük kayıplarla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.

İnekler bize değil, buzağılara süt verirler.  Biz ineği eksik bile beslesek, ilk etapta inek yavrusuna verebileceği enerji, protein, vitamin ve mineralleri eksiksiz olarak sütüne geçirir.  Ama besleme yetersiz ise bir süre sonra zayıflar.  Önce süt verimi düşmese bile, daha sonra süt verimi ile birlikte döl verimi de düşer.  İnek döl tutmaz.

Görüldüğü gibi her şey süt/yem  paritesine bağlı değildir.  İlk bakışta öyle görünse bile kârlılık veya zor günlere direnebilmek  için kayıpları önlemek ve yukarıda sözü edilen ayrıntılara dikkat etmek başlıca koşullardır.

27.10.2015

 SÜT SIĞIRCILIĞINDA 4 ÖNEMLİ RAKAM

Süt sığırcılığının en önemli girdilerinin yem, işçilik ve enerji maliyetleri olduğunu biliyoruz.  Bazı dönemlerde süt fiyatları düşüyor, kriz yaşanıyor.  Böyle günleri atlatan çiftlikler aslında ayrıntılara dikkat eden, kayıpları en düşük seviyede olan çiftliklerdir.  Kayıpları  önleyemeyen çiftlikler ise, özellikle kriz yaşanan dönemlere dayanamıyorlar.

Genel muhasebe esaslarına göre; gider kalemleri ve gelir kalemleri, başka bir deyişle girdi maliyetleri ve çıktılar hesap edilir.  Aradaki fark kar ve zararı ortaya koyar.  Çiftliklerde ise daha ayrıntılı bir bakış açısı ile bakılması gerekmektedir.  Zarar kapıları kapatılırsa kârlılık ortaya çıkar.  Ya da delikler tıkanmadan kovayı doldurmak mümkün olmaz.  Kovadaki büyük deliklerden biri buzağı kayıplarıdır.   Besi danası olacak erkek buzağıları, geleceğin inekleri olacak dişi buzağıları kaybettiğimiz,  ne yazık ki,  her halimizden bellidir.  Bunca hayvan varlığımıza rağmen sıklıkla düve ithalatı, dana ithalatı yapmaya gerek duyuyoruz.  Çiftlikler kendi kapasitelerini aşarak başka çiftliklere düve satabilmelidirler.  Bunu becerebilen çiftlik sayısı çok azdır.  Ayrıca; bir buzağı kaybı, gelecek günleri bile hesap etmeksizin, o gün itibariyle 2 ton veya daha fazla süt kaybına karşılık gelmektedir.

İşte, zarar kapısı veya kâr kapısı!

Süt sığırcılığı çiftlikleri 4 rakamı mutlaka iyi takip etmelidirler.  Bu rakamlar küçüldükçe kovadaki delikler kapanır.  Rakamlar büyüdükçe kovadaki delikler büyüyerek, genişleyerek kovayı su tutmaz hale getirirler.  O zaman ne kadar çaba gösterirsek gösterelim kovayı dolduramaz, çiftliği kâr eder bir hale getiremeyiz.

Ben bu rakamlara “eyvah” rakamları adını veriyorum.  120, 405, 180,  200 bin

Tabii bunların arkasında iyi bir kayıt sistemi olmalıdır.  Kayıt yoksa nereye doğru kürek çektiğimizi bilemeyiz.Çiftlik nereye gidiyor? Hangi dersin notu kırık? Bunları bilmek kayıt tutmakla mümkündür.

120 gün; doğumu takip eden gebelik sağlanacak en son gündür.  Daha fazla gün geçmiş halen gebelik sağlanamamışsa, eyvah(!)

405 gün; buzağılama aralığıdır.  İki buzağı arası en fazla 13,5 ay  yani  405 gün olmalıdır.  İşte ikinci “eyvah” rakamı.

180 gün; çiftlikte sağımda geçen gün sayısı ortalamasıdır.  Bu rakam normalde 160-170 gün arasında olmalıdır.  180 gün üst sınırdır.  Fazlası çiftliğin döl kaybettiğini ve yemleme masrafının çok yükseldiğini gösterir.  Başka bir şekilde söylersek bu rakamın üstündeki rakamlar çiftliğin sütü pahalıya mal ettiğini ve eksik yavru aldığını ifade eder.  Bir “eyvah” daha.

200.000; çiftliğin tank sütündeki somatik hücre sayısının üst sınırıdır.  Bunu aşan rakamlar gizli mastitisi işaret eder. Çiftlikte bir “süt hırsızı”nın sürekli çalıştığını gösterir.  Zaten böyle sürerse memelerin körelmesi de söz konusu olacaktır.

Bu rakamlar saptandığında derhal arkasındaki sebepler araştırılmalıdır.  Rakamlar tamamen sonuçtur.  Arkalarında başka sebepler vardır.  Araştırılıp ortaya çıkarılmazlarsa süt ve buzağı hırsızlarını sürüden atmak mümkün olmaz.

Sütünü ve buzağısını kaybeden çiftlikler, özellikle sallantılı günlerde,  dayanma güçlerini çabucak kaybederler.

Süt sığırcılığının amacı süt üretmek, aracı ise yavru elde etmektir. Çünkü, yavru olmayınca süt de olmaz. Süt sığırcılığının karlı olabilmesinin temel koşulları yılda bir sağlıklı yavru elde etmek ve 305 gün sürdürülebilir miktarda süt üretmektir. Bu koşulların sağlanabilmesi hiç kuşkusuz en başta Sürü Yönetimi İlkelerine sıkı sıkıya uyulmasına bağlıdır.

Almanya’nın Münih Veteriner Fakültesinde Araştırma Görevlisi olarak çalışırken hocam Prof.Dr.W.Leidl’ın söylediği şu sözü hiç unutmam. Leidl bana ” Bir süt sığırı işletmesine girdiğinde önce sürü yönetimine bakacaksın. Eğer bu konuda bir eksiklik varsa o işletmede süt ve döl verimi düşer, mastitis ve buzağı ölümleri artar” demişti. Nitekim yıllar sonra büyük bir süt sığırcılığı işletmesine döl verimi düşüklüğünün ve buzağı ölümlerinin nedenlerini araştırmak için çağrıldığımda hocamın bu sözünün ne kadar da doğru olduğunu anladım. Büyük paralar harcanarak oluşturulan bu işletmeyi gezmeye başladığımda sürü yönetiminin son derece kötü olduğunu saptamıştım. En başta, işletmede buzağılarla ineklerin bir arada tutulduğunu, kaba yemlerin bozuk hatta küflü olduğunu, ineklerin açık gezme padogunun ve doğum locasının bulunmadığını görmüş ve normalin çok üstünde seyreden buzağı kayıpları ile çok düşük döl verimi oranlarının bunlardan kaynaklandığını anlamıştım. Beni en çok hayrete düşüren şey ise bakıcıların en hayati konularda bile bilgisiz olması idi. Neticede, tüm bu sorunların sürü yönetiminin kötü olmasından kaynaklandığı sonucunu çıkarmıştım.

Bu deneyimim sonrası gerek Yurt içinde gerekse Yurt dışında edindiğim izlenimler sürü yönetimi konusunda bende bir birikim oluşturdu. Örneğin 2000 yılında Amerikanın Süt Ülkesi olarak da tanımlanan Wisconsin Eyaletinde ziyaret ettiğim Expo 2000 Hayvancılık Fuarı, Wisconsin Üniversitesi Ziraat Fakültesinde katıldığım “Sütçü Sığırlarda Sürü Yönetimi Kursu ” ve bu arada gezdiğim onlarca süt sığırı işletmesinde edindiğim bilgiler bu birikimimi daha da geliştirdi. Sonuçta, Bereket Hayvancılık TV’de izlediğim değerli meslektaşım Tahir Yavuz’un pratiğe dönük açıklamalarından ve okuduğum son kitabından, yine Tarımalya’dan yayınlanan Sığır Davranışları adlı kitaptan edindiğim bilgilere kendi bilgilerimi de katarak hazırladığım sürü yönetimi konusundaki bir derlemeyi yararlı olacağı umuduyla siz meslektaşlarımın ve hayvan yetiştiricilerinin bilgilerine sunmak istedim.

SÜRÜ YÖNETİMİNİN ESASLARI

Döl verimi düzgün olan sütçü inekler bir yıllık yaşam sürelerinin iki ayı kuruda olmak üzere yaklaşık dokuz ayını gebelikle, iki ayını da doğumdan sonra lohusalıkla geçirirler. Bu arada kuru dönem hariç 305 gün yani yaklaşık on ay süt verirler. Her yıl bir yavru vermeleri istendiğinde ise yeniden gebe kalabilmeleri için sadece bir aylık süreleri kalır. Bu bilgilerin ışığında ineklerin bir yıllık yaşam sürelerini gebelik dönemi, kuru dönem, lohusalık dönemi ve gebe kalacakları dönem olmak üzere dört bölüm altında inceleyebiliriz. Bunlardan gebelik dönemi bir kez oluştuktan sonra fiziki nedenler ve genital enfeksiyonlar olmadığı taktirde büyük bir olasılıkla doğumla sonuçlanır. İşletmenin karlılığı, sürdürülebilir süt ve döl verimi açısından en önemli olan dönemler Kuru Dönem, Lohusalık Dönemi ve Gebe Kalacakları Dönemdir. Eğer bu dönemlerde sürü yönetimi ilkelerine uyulursa hem sürdürülebilir bir döl ve süt verimi hem de sürdürülebilir bir karlılık sağlanmış olur. Kısacası eğer süt sığırı yetiştiricileri sürdürülebilir bir karlılık elde etmek istiyorlarsa saydığım bu üç dönemde ineklerine büyük özen göstermek zorundadırlar.

KURU DÖNEM: Bir inek ya da düvenin doğumuna iki ay kala sütten kesilmesine Kuruya Çıkarma, bu döneme de Kuru Dönem adı verilir. Kuru Dönemi bir tarlanın nadasa bırakılmasına benzetebiliriz. Nasıl ki bir tarla nadasta gelecek ekim dönemi için kendini yenilerse inek de Kuru Dönemde benzer şekilde gelecek doğuma ve ardından da olası bir gebeliğe kendisini hazırlar. Kuru Dönem inek ya da düvenin doğumdan sonraki genel sağlığı, döl ve süt verimi için çok büyük bir öneme sahiptir. Kuru Dönemde inek ya da düveye gösterilecek özenin temelini doğru beslenme oluşturur. İnekler ve düveler doğuma 60 gün kala kendilerine verilen kesif yemin kesilmesi, suyun 1/3 oranında azaltılması ve süt sağımının durdurulması ile Kuru Döneme alınmış olur. Kuru Dönem beslemesinin temelini inek ya da düveyi şişmanlatmadan ya da zayıflatmadan ortalama bir kondisyonda doğuma hazırlamak ve doğum sonrası oluşacak hastalıklara karşı gerekli vitamin, mineral ve iz elementleri yeterince vermek oluşturur. Kuru Dönemde, yaklaşık on ay süren laktasyon boyunca tonlarca litre süt üretip yorulan ve yıpranan meme dokuları doğumdan sonraki yeni laktasyona hazırlık amacıyla onarılır ve yenilenir. Bu işlem Kuru Dönemin ilk 30 gününde gerçekleşir. Kuru Dönemin ilk 30 gününde yenilenen meme dokusu ikinci 30 gününde buzağı sağlığı için çok önemli olan ağız sütünü (kolostrumu) üretmeye başlar. Kuru Dönemde ineğin meme dokusuna verilecek ilaçlarla olası bir mastitis hastalığına karşı önlem alınırken, yapılacak aşılamalar ile yeni doğacak buzağıyı hastalıklara karşı koruyacak olan bağışıklık maddelerinin annede ve yavruda artması sağlanır. Kuru Dönemde aynı zamanda laktasyon süresince tonlarca yemi içinde parçalayan, eriten ve sonra da sindiren işkembe ve diğer mide bölümleri de kendilerini yeni laktasyon dönemine hazırlamak amacıyla dinlendirirler ve onarırlar. Bu arada sindirimi sağlayan faydalı bakterilerin de yeterli sayıya ulaşmaları sağlanmış olur. Ayrıca kuru dönemde işkembe gelecek laktasyon için ineğin ihtiyaç duyduğu kesif yeme uyum sağlar.

Kuru Dönem beslenmesinin esasını ana karnındaki yavrunun gelişmesini sağlamak ve inekleri şişmanlatmadan doğuma hazırlamak oluşturur. Kuru Dönem bakım ve beslenmesinin iyi olması doğum sonu ortaya çıkması olası hastalıklara da engel olur. Bu hastalıklar arasında güç doğum, döl tutmama, sonun atılamaması, ayakta arpalama (topallık), şirden(abomasum)’in yer değiştirmesi, ketozis, süt humması(doğum felci) ve karın şişmesi (asidozis) sayılabilir. Kuru Dönemin ilk 30 gününde ineğe sadece canlı ağırlığının %1′ i kadar büyük partiküllü kaba yem verilmelidir. Kaba yem olarak mısır silajının rasyondaki oranı %50 yi geçmemeli, baklagil kökenli kaba yemlerden kaçınılmalı, doğumdan sonra kaba yem olarak yonca otu verilecekse Kuru Dönemin ikinci yarısında da ineğe yonca otu verilmelidir. Kuru Dönemde rasyona A, D ve E vitaminleri ile selenyum ilave edilmelidir. Bu suretle buzağının yaşama gücü arttırılacağı gibi sonun atılamaması ve mastitis gibi doğum sonu hastalıklarının da önüne geçilmiş olur. Memenin yenilenmesi, yeterli kolostrumun üretilebilmesi, buzağının gürbüz ve sağlıklı olması açısından kurudaki ineklere doğumdan önceki son üç haftada ağırlıklarının %1 i oranında kesif yem verilmelidir. Yüksek kondisyonlu yani aşırı şişman inekler daha az yem tüketir ve doğumdan sonra metabolik hastalıklara daha sık yakalanır. O nedenle kurudaki inekleri normal kondisyonda bulundurmak gerekir. Bunun için de yüksek kondisyonlu yani şişman inekler ayrı bir bölmeye alınarak enerjisi düşük yemlerle beslenmelidir. Rasyonun potasyum düzeyi %1 in üstüne çıkmamalıdır. Yüksek potasyum ve magnezyum oranları kalsiyum emilimini ya da kemiklerden kalsiyum mobilizasyonunu arttırarak doğumdan sonra ineklerde doğum felcinin ortaya çıkmasına neden olur.

DOĞUM VE LOHUSALIK DÖNEMİ: İneklerde dokuz ay on günlük bir gebelik süresi sonunda doğum gerçekleşir. Doğumu yaklaşan inekler ayrı bir bölmeye alınmalı ve altlarına bol altlık serilmelidir. Doğum yeri temiz ve her türlü gürültüden uzak olmalıdır. Doğum, yavru zarlarının yırtılması ve gebelik sıvısının dışarı akması ile başlar. Normal bir doğumda yavrunun ön veya arka ayakları dışarı çıkar. Böyle bir durumda en fazla dört saat beklenmeli ve kesinlikle doğuma müdahale edilmemelidir. Ancak bu sürenin sonunda yetiştirici ineğin arkasını dezenfektan bir sıvı ile iyice yıkadıktan sonra eldiven takarak buzağının ayaklarını çekmek suretiyle doğuma müdahale edebilir. Buna rağmen yavru gelmiyorsa fazla zorlanmamalı derhal bir Veteriner Hekimine müracaat edilmelidir. Normal doğumda yetiştiricinin yapacağı ilk iş doğan buzağının ağzını ve burnunu temizleyip temiz hava almasını kolaylaştırmaktır. Daha sonra kuru bir bez ya da havlu ile buzağı kurulanmalı ve karnının 4-5 cm altından göbek kordonu temiz bir makasla kesilip içine tentürdiyot döküldükten sonra temiz bir iple bağlamalıdır. Buzağıya yapılacak en önemli iş doğumdan sonraki ilk iki saat içinde ağız sütü içirmektir. Eğer buzağı emiyorsa annesini emmeli, emmiyorsa ağız sütü loğusa inekten sağılıp yavruya verilmelidir. Annesini doğum sırasında kaybetmiş buzağılara ya yeni doğum yapmış başka bir ineğin taze ağız sütü verilmeli ya da önceden sağılıp dondurulmuş ağız sütü çözülüp ısısı vücut ısısına getirildikten sonra içirilmelidir. Ağız sütü ilk iki saat içinde en az iki litre ve ilk on iki saat içinde en az altı litre olarak hesaplanmalıdır. Ağız sütü verildikten sonra buzağı 12-24 saat içinde annesinden ayrılmalı ve takip eden 3-4 gün boyunca günde en az iki litre ağız sütü annesinden sağılarak buzağıya verilmelidir. Buzağılar daha sonra kendilerine ayrılmış kulübelerde ağırlıklarının %10’nu miktarındaki anne sütü ya da buzağı maması ile beslenmeli ve ikinci haftadan itibaren özellikle mide sisteminin gelişmesi için yavaş yavaş buzağı başlangıç yemine ve kaliteli kuru yoncaya alıştırılmalıdır. Buzağılara birinci haftadan sonraki on iki hafta boyunca 1.5-2.0 kilogram buzağı başlangıç yemi, üç aylık oluncaya kadar ise 600-700 gram buzağı büyütme yemi yedirilmelidir. Buzağıya yapılacak diğer önemli bir iş de doğduktan kısa bir süre sonra septisemi serumunun verilmesidir. Her ne kadar buzağı annesine kuru dönemde yapılan aşılardaki bağışıklık maddelerini göbek kordonundan ve doğumdan sonra ağız sütünden alırsa da doğar doğmaz çevredeki mikroplara karı dayanıksız olduğundan septisemi sonucu ishal olup ölebilir. Bir süt sığırcılığı işletmesi için buzağı en az süt kadar önemlidir. Yetiştiriciler sütten değil sadece buzağıdan kar ettiklerini söylerler. Onun için buzağı sağlığına özen gösterip doğduktan sonra ölmelerine izin verilmemelidir.

İneğe lohusalık döneminde çok büyük bir özen gösterilmelidir. Çünkü doğum sırasında büyük bir hormonal baskı altıda kalan ineğin bağışıklık sistemi ve metabolizması çökmüştür. Ayrıca doğum sonucu açılan genital kanal yoluyla mikropların rahime girişi kolaylaşır. Hele doğumdan hemen sonra başlayan yüksek süt verimi ineğin büyük oranda enerji sarf etmesine neden olur. Öte yandan, kuru dönem beslemesi iyi yapılamayan ineklerde çok sayıda hastalık ortaya çıkar. Tüm bu nedenlerden dolayı loğusa inekler enerjisi yüksek kaliteli kaba yemler ve kesif yemlerle beslenmelidir. Ancak bunu yaparken ineğin şişmanlamasına izin verilmemelidir. Şişman ineklerdeki yağlanma hormonal faaliyetlerde azalmaya neden olur. Lohusa inekler dış mikroplara karşı hassas olduklarından ahırda dezenfeksiyona önem verilmeli ve koruyucu aşılamalar bu dönemde yapılmalıdır. Doğum sonu ortaya çıkması olası hastalıklardan biri olan sonun atılamaması ineğin kuru dönem beslenmesinin iyi olmamasından ve başta brusella olmak üzere kimi enfeksiyon hastalıklarından kaynaklanır. Doğum yapan ineğin sonunu ilk sekiz satte atması gerekir. Eğer bu süre içerisinde inek sonunu atmazsa bir Veteriner Hekime başvurulmalıdır. Doğum sonrasında görülen asidoz, ketozis, doğum humması gibi metabolizma hastalıklar rumen hareketlerini ve geviş getirmeyi yavaşlatarak ineğin yemden yararlanmasını azaltır ve doğal olarak süt verimini düşürür. Geviş getirmek inekler için son derece önemli fizyolojik bir faaliyettir. Sağlıklı inekler günün yaklaşık %82’sini yatarak, bu sürenin yaklaşık yarısını da geviş getirerek geçirirler. Ayakta duran ve geviş getirmeyen ineklerde mutlaka bir metabolik hastalık var demektir.. Aynı şekilde laminitis denilen ayak hastalığı ve mastitis denilen meme iltihabı da doğumdan sonra sık rastlanan hastalıklardandır. Özellikle mastitis doğrudan süt verimini ilgilendirdiği için İşletme açısından büyük bir önem taşır. Mastitiste korunma çok önemlidir. Memeler bir kez hastalandıktan sonra tedavileri uzun sürer, pahalıya mal olur ve çoğu kez de tedaviden olumlu sonuç alınmayabilir. Onun için elle ya da makina ile yapılan sağımda temizliğe çok dikkat edilmelidir. Sağımdan önce memeler ıslak havlularla silindikten sonra iyice kurulanmalı ve meme uçları mutlaka ilk daldırma adı verilen antiseptik solusyona batırılmalıdır. Meme başında mikrop girişini engelleyen iki mekanizma vardır. Bunlardan birisi meme başını büzen ve sadece emme ya da sağım sırasında açılan büzücü kas sistemi diğeri de meme ucu deliğini tıkayan keratin tıkaçtır. Emme ya da sağım sırasında ineğin salgıladığı oksitosin hormonu büzücü kasları gevşeterek meme ucu deliğini açar, keratin tıkaç ta bu esnada erir. Sağımdan sonra keratin tıkacın tekrar oluşması yaklaşık yarım saatlik bir süre alır. Bu nedenle ineklerin memesini sağımdan sonra meme ucunu bir zar gibi kaplayarak mikrop girişini engelleyen ikinci bir daldırma sıvısına batırmak gerekir. Bu zar deliği kapayarak yarım saat içinde meme ucundan mikrop girişini engeller. Bir başka önlem olarak da, sağımdan hemen sonra ineklere yem verilmeli, bu suretle ayakta kalıp memelerinin gaita ile bulaşması önlenmelidir. Yetiştiriciler zaman zaman renkli bir cama sütü sağıp akışkan olup olmadığına bakmak suretiyle mastitisi önceden teşhis edebilirler. Eğer süt koyulaşıp akışkanlığını kaybetmiş ya da pıhtılaşmışsa somatik hücre sayısının arttığı anlaşılır ve dolayısıyla mastitisten kuşkulanılır. Ayrıca Kalifornia Mastitis Test denen ve dört bölmeden oluşan bir kabın her bir bölmesine bir loptan sağılıp üzerine özel renkli sıvısı dökülerek gerçekleştirilen bir test sonucunda sütün durumuna bakarak ta mastitis teşhis edilebilir. Burada da sütün akışkanlığının azalması ve pıhtılaşması mastitisi belli eder. Son zamanlarda mastitise karşı geliştirilen aşılardan olumlu sonuçlar alındığı da bildirilmektedir.

Lohusalık hormon faaliyetleri açısından da tam bir dinlenme dönemidir. Doğum sırasında hormonlar yoğun olarak çalıştıklarından dolayı normale dönebilmeleri için belli bir zamana ihtiyaçları vardır. Zaten lohusalık döneminde inekler enerjilerinin büyük bir kısmını süt üretimi için harcadıkları için hormonların salgılanmasında da kimi aksaklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle kızgınlık oluşsa bile dıştan fark edilemeyecek kadar zayıftır. Ayrıca gebelik esnasında hacmi olaganüstü artan rahimin tekrar eski haline dönebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. İşte bu nedenlerden dolayı doğumdan sonraki iki aylık lohusalık dönemi boyunca inek kızgınlık gösterse bile tohumlanmaz.

Lohusalıkta ortaya çıkan sorunların en önemlilerinden birisi de döl tutmama sorunudur. Doğumla birlikte dış etkilere açık hale gelen genital kanala mikropların girişi ve rahimin iltihaplanması kolaylaşır. Rahimi iltihaplı olan inekler başarılı olarak tohumlansalar bile oluşacak embriyo iltihaplı rahime tutunamayacağından gebelik meydana gelmez. Ayrıca lohusalıkta ineğin enerjisinin büyük bir bölümünü artan süt verimi için harcamasından dolayı ortaya çıkan enerji eksikliği de hormonal yapıyı bozarak gebeliği engeller. İki üç kızgınlıkta tohumlanıp gebe kalmayan ineklerde iki gebelik arası süre uzayacağından yılda bir yavru alınamaz ve bunun sonucunda da işletmede karlılık azalır. Ülkemizde bu nedenle her yıl bir yavru değil üç yılda iki yavru ancak alınabilmektedir.

GEBE BIRAKMA DÖNEMİ: İneklerin yaşamında kuru dönem de dahil dokuz aylık gebelik dönemi ve iki aylık lohusalık döneminden sonra yılda bir yavru elde etmek için bir aylık bir süre kalır ki bu döneme Gebe Bırakma Dönemi ya da Servis Periyodu adı verilir. Lohusalık döneminde ineklerde kızgınlık oluşabileceğini ancak yüksek süt verimi nedeniyle gizli kalacağını söylemiştik. Zaten kızgınlık belli olsa bile lohusalık döneminde henüz uterus normale dönmediği için inek tohumlansa da gebe kalmaz. O nedenle, ineği gebe bırakma işlemi lohusalıktan sonraki bir aylık dönemde yani doğumdan sonraki üçünçü ay içerisinde gerçekleştirilmelidir.

Süt sığırcılığı işletmelerinde temel amacın süt üretmek olduğunu ancak bunun yavru varsa mümkün olabileceğini belirtmiştim. İşte süt veriminin aracı olan yavrunun elde edilmesi de tohumlama ya da çiftleşme ile mümkün olabilir. Günümüzde artık neredeyse her işletmede kullanılan sun’i tohumlamanın başarılı olmasının yani ineğin gebe kalmasının tek koşulu kızgınlığın doğru tespiti ve tohumlamanın zamanında yapılmasıdır. İneklerde kızgınlık ya da halk arasında boğasaklık olarak tanımlanan dönem diğer hayvan türlerine göre çok kısa sürer. Yani inek tohumlanmaz ya da tohumlanır da gebe kalmazsa her 21 günde bir boğaya gelir ve boğasaklık süresi ortalama 18 saat devam eder. Gebelik dikkate alındığında inekler kızgınlık yönünden şanssız hayvanlardır. Bir kere normalde kızgınlık süresi kısadır. İşin kötüsü süt verimi arttıkça bu süre daha da kısalır ve 4 saate kadar düşer. İneklerde kızgınlığın tespitindeki diğer önemli bir zorluk da kızgınlığın diğer tüm organ faaliyetlerinin yavaşladığı gece yarısından sabaha kadar olan zaman diliminde gerçekleşmesidir. Bu durum gözlem suretiyle yapılacak kızgınlık tespitini zorlaştırır. Tüm bu sakıncalara rağmen ineklerin serbest dolaşımlı ahırlarda bakılmaya başlanması ile kızgınlık tespiti bir hayli kolaylaşmıştır. Bağlamalı sistemde inekler kızgınlığın en önemli belirtisi olan atlama refleksini gösteremezler. Oysa serbest dolaşımlı sistemde biri birinin üzerine kolaylıkla atlayarak kızgın olduklarını belli ederler. İneklerde kızgınlığın en önemli belirtisi kızgın ineklerin biri birinin üzerine atlamasıdır. Burada atlayan inek şüpheli üstüne atlandığında kaçmayarak atlamaya izin veren inek ise kesin kızgın sayılır. Bu eylemden yola çıkarak kızgınlık tespit yöntemleri geliştirilmiştir. Özellikle A.B.D’de sıkça başvurulan yönteme göre kayıtlara bakılarak kızgınlığının yaklaşmakta olduğu saptanan ineklerin kuyruk sokumunun üzerine yani sağrı bölgesine özel boyalar sürülür. Sabah boyalı inekler incelediğinde boyası silinmiş olanlar kızgın kabul edilir. Boyanın silinmesi başka bir ineğin atladığı ve kızgın ineğin de kaçmadığı anlamını taşır. Böyle inekler hemen sürüden ayrılıp tohumlaması yapılmak üzere Veteriner Hekimine baş vurulur. Bu yöntemin dışında ineğin vulvasının şişkin ve kızarık olması, vulva dudakları arasından halk arasında çara adı verilen berrak, temiz, ipliksi bir akıntının gelmesi, ineğin böğürmesi, sütünü ve yemini azaltması, sinirli olması, daha az geviş getirmesi, sürekli ayakta durması, başka inekleri yalaması gibi belirtiler de kızgınlığın tesbiti adına gözlem yoluyla ortaya konabilecek hususlardır. İneklerin kızgınlığını tespit edecek olanlar hayvan sahipleri ve bakıcılardır. O nedenle hayvan sahipleri ve bakıcıların bu konuda yeterli bilgi ve deneyime sahip olmaları gerekir. Bu konuda özellikle hayvanlara bakan kadınlara büyük görev düşmektedir. Onun için kadınlar başta olmak üzere hayvan sahiplerinin ve bakıcıların mutlaka kızgınlığın tespiti konusunda eğitilmeleri gerekir.

SPERMA SEÇİMİ: Tohumlamada kullanılacak boğa spermaları çokluk yetiştiricinin talebi üzerine Veteriner Hekimi tarafından seçilmektedir. Burada rol oynayan temel unsur spermanın fiyatıdır. Yetiştirici ineğim gebe kalsın da sperma kalitesi ne olursa olsun diye düşünmektedir. Oysa fiyat bu konuda en son dikkate alınacak hususlardan birisidir. Örneğin 305 gün sağılan ve günde ortalama 30 litre süt veren bir ineğin 5 günlük yani 150 litrelik sütünün fiyatı olan 150 lira ile kaliteli bir boğanın sperması rahatlıkla satın alınabilir. Geriye daha sütün değerlendirileceği 300 laktasyon günü kalır. Spermanın seçimi bir süt sığırı işletmesi için çok büyük bir önem taşır. Hiç kuşkusuz yavru dolayısıyla süt verimi de önemlidir ama sürünün arzu edilmeyen özelliklerinin ayıklanması ya da arzu edilen özelliklerin sürüye dahil edilmesi adına uygun spermanın seçimine de gereken önceliğin verilmesi gerekir. Örneğin güç doğum oranı, meme ve meme uçlarının yapısı, ayak ve tırnak yapısı, sağrının düz olması, meme aynasının genişliği, süt yağı oranı gibi boğanın pedigrisinde yer alan 17 karakterden, yetiştirmenin yönü dikkate alınarak tercih edilen özellikleri taşıyan spermalar seçilmelidir. Yetiştirici sperma seçerken mutlaka Veteriner Hekimine danışmalı ve ondan sonra karar vermelidir. Yoksa sadece spermaya ödeyeceği parayı düşünürse sürüsünde genetik bir ilerleme ve üstün süt verim sağlayamaz.

BARINAK: Süt sığırcılığında barınak olarak son 30-40 yıl öncesine kadar hep kapalı ahırlar kullanılmakta idi. Özellikle küçük aile işletmelerinde mevcut olan 10-15 inek, buzağı ve danaları ile birlikte dam denilen izbe, karanlık, küçük pencereleri bile kışın naylonla kapatılmış yerlere konulurlar ve orada beslenirlerdi. Yoğun metan ve amonyak gazı soluyan inekler, danalar ve buzağılar her türlü hastalığa o arada da en çok üst solunum yolları enfeksiyonlarına yakalanırlardı. Günümüzde bu tür ahırlar halen kullanılmakta ise de sayıları bir hayli azalmıştır. Bugün hayvancılık açık ve yarı açık barınaklarda yapılmaktadır. Genellikle besi sığırcılığı açık barınaklarda, süt sığırcılığı da yarı açık barınaklarda icra edilmektedir. Yetiştiricilerimizde hayvan üşür diye yanlış bir inanış vardır. Oysa yabani hayvanlara bakıldığında en ağır kış koşullarında bile üşümedikleri görülür. Çünkü üzerilerinde kalın bir deri, bu derinin altında onları soğuktan koruyan yağ tabakası, üstünde de tüyler vardır. Asıl tehlike hayvanın hava cereyanında kalmasıdır.

Sığır besiciliğinin açık barınaklarda yapıldığını söylemiştik. Bu barınaklar etrafı hayvanın sağrı yüksekliği hizasındaki demir direklerle çevrilmiş ve birkaç bölmeden oluşan padoglardır. Bu barınakların üstü ve yanları tamamen açık olup sadece yemliklerinin üzerinde yağmura ve güneşe karşı hayvanları koruyan ve yemin ıslanmasını önleyen eğimli sundurmalar bulunur. Yemlik, suluk ve sundurma her bölüm için ayrı yapılmalıdır. Bölümlerin amacı farklı besi dönemlerindeki hayvanların ayrı bölümlere konulması zorunluğundandır. Bölümlerin kenarlarında ya da ortalarında otomatik suluklar bulunur. Açık barınakların alanı hayvan başına 20 metre kare olarak hesaplanmalıdır. Bu tür barınakların zemini genellikle sıkıştırılmış topraktan ve yağmur sularının ve idrarın rahatlıkla akabilmesi için de eğimli olarak yapılmalıdır. Açık besi barınaklarının bir çok yararı vardır. Bunların başında hayvanların temiz hava almaları gelir. Temiz hava alan hayvanlar solunum sistemi hastalıklarına kolay kolay yakalanmazlar. Ayrıca, temiz hava ve sürekli hareket hayvanların metabolizmalarını düzenleyeceğinden yemden yararlanma yani yemi ete çevirme kabiliyetleri de bir hayli artar. Açık sistemin bir önemli yararı da sürekli hareket halinde olan hayvanların ayak hastalıklarına daha az yakalanmalarıdır. Ayrıca açık sistemde inşaat giderleri çok az olduğu gibi işçilik masrafları da minimum düzeydedir. Tek bir sakınca olarak söz edilen hayvanların kışın soğuk havalarda fazla yem tüketmesi ise yararları yanında çok önemsiz kalır. Ülkemizin hemen her bölgesinde açık besicilik yapılabilir.

Süt sığırcılığının daha çok yarı açık barınaklarda yapıldığını söylemiştik. Bu tür barınaklar günümüzde çok yaygınlaşmıştır. Bu barınakların üzeri kapalı olup sağlı sollu iki bölümden oluşur. Her iki bölüm arasında bir taraktörün ve yem dağıtım aracının geçebileceği kadar açıklık bulunmalıdır. Bölümlerin yan tarafları yazın tamamen açık olmalıdır. O nedenle yan taraflarda bir duvar değil de açılıp kapanan perde benzeri bir düzenek kurulmalıdır. Bu perdeler kışın ve rüzgarlı havalarda hayvanların sağrıları hizasına kadar kapatılır. Açık barınaklarda olduğu gibi yarı açık barınaklarda da inekler temiz hava aldıkları için bağışıklık sistemleri güçlü olur ve solunum yolları enfeksiyonlarına daha az yakalanırlar. Ayrıca temiz hava ineklerin metabolizmalarını da hızlandırır. Yarı açık barınaklarda hayvan serbest olarak dolaştığı için ayak hastalıkları da az görülür. Yine serbest dolaşan ineklerin biri birleri üzerine atlamaları kolay olacağından kızgınlık tespiti daha kolaylıkla ve doğrulukla yapılabilir. Yarı açık barınaklarda hayvanlar her ne kadar serbest dolaşıyorlarsa da her ineğin yatacak bir yeri bulunmalıdır. 100-110 cm eninde ve 210-220 cm boyunda olan bu yatma yerleri genellikle kumdan veya talaştan bir altlıkla kaplanır. İnek yemini yedikten sonra yatma yerine gelip bir yandan yatar bir yandan geviş getirir. Sağlıklı inekler günlük yaşamlarının % 82’sini yatarak, yatma süresinin yarısını da geviş getirerek geçirirler. Yem yeme, sağım ve su içme dışında ayakta olan ve geviş getirmeyen ineklerde bir sorun var demektir. Yarı açık barınaklarda sıcağa karşı özellikle yemliklerin üzerine vantilatör ve duşlar yerleştirilmelidir. Yemlik demirlerinin kilitli olması arzu edilir. Yemlenmeye geldiklerinde kilitlerde zapt edilen ineklere küçük operasyonlar, koruyucu aşılamalar ve sun’i tohumlama gibi uygulamalar daha kolaylıkla yapılabilir. Yarı açık barınaklar da inşaat maliyeti ve işçilik giderleri bakımından çok ekonomiktir.

STRES YÖNETİMİ: Süt ineklerinde stres doğurarak süt ve döl verimini olumsuz etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerden en önemlilerini çevre ısısı, barınak içinde yer değiştirme, nakliye ve yem değişikliği olarak sıralayabiliriz. Yüksek çevre ısısı süt ineklerini etkileyen en önemli faktördür. İnekler 3-21 santigrad derecelerde rahat ederler ve çevre ısısı 22-24 santigrad dereceleri geçtiğinde ise strese girerler. Strese giren ineklerde yem tüketimi azalır, geviş getirme yavaşlar, vücut ısısı yükselir, süt ve süt yağı verimi düşer, asidoz hastalığı ortaya çıkar ve döl verimi aksar. Isı stresine karşı en iyi önlem özellikle yemlikler üzerine monte edilecek otomatik soğutucu fanların çalıştırılması ve duş sistemi ile 15 dakikada bir 30-45 saniye süreyle ineklere duş yaptırılmasıdır. Diğer önemli bir stres faktörü de nakliyedir. Özellikle işletmeye yeni katılan ineklerde stres nedeniyle öksürük olaylarına sık rastlanır. İneklerin barınak içinde yerlerinin değiştirilmesi de önemli bir stres kaynağıdır. Yem değişikliği ve boş yemlik inekleri strese sokar. Yemliklerde sürekli yem bulunması ve ineğin istediği zaman yem yiyebilmesi stresi azaltır. İneklerde stresin iyi yönetilebilmesi en başta strese yol açan faktörlerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Günümüzde hayvancılığın en önemli konularından birisi olan hayvan refahı olgusuna gerekli özen gösterilirse hayvanların strese girmeleri önlenmiş olur.

KAYIT TUTMA: Kayıt tutmak bir süt sığırcılığı işletmesinin en önemli işlevlerinden biridir. Günümüzdeki bilgisayar teknolojileri kayıt tutmayı son derece kolay hale getirmiştir. Süt inekleri ile ilgili olarak tutulacak kayıtların başında pedigri bilgileri gelir. Bir ineğin ikinci ve üçüncü kuşak ebeveyninin çok iyi bilinmesi gerekir. Çünkü sürekli aynı boğanın sperması ile tohumlanan ineklerde genetik kusurlar ortaya çıkmaktadır. Pedigri kayıtları düzenli tutulursa spermayı değiştirmek suretiyle bu hatadan kaçınılmış olur. Kayıtı tutulacak diğer özellikler arasında kızgınlık, tohumlama ve doğum tarihleri, güç doğumlar, ineğin tohumlandığı spermanın özellikleri, ineğin geçirdiği hastalıklar, bu hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, ineğe yapılan operasyonlar sayılabilir. Ayrıca günlük süt verimleri, bakteri ve somatik hücre sayıları, süt yağı oranları da kaydedilmelidir. Bilgisayardan yararlanılamadığı hallerde her ineğe bir kart açmak suretiyle de kayıt tutulabilir. Günümüzde yaygın olarak kullanılan elektronik çipler hayvanların çeşitli özelliklerini kaydetme bakımından kolaylık sağlamaktadır. Sağım sırasında bu elektronik çipler vasıtasıyla süt verimi, somatik hücre sayısı ve kızgınlık durumu gibi özellikler otomatik olarak kaydedilmektedir. Öte yandan, bazı bigisayar programları barınaktaki ineklerin hareketlerini, topluca ya da ayrı duruşlarını , yatıp yatmadıklarını ve her türlü davranışlarını ekrandan izlemeye ve bu davranışlardan sonuç çıkarmaya olanak vermektedir.

  24.08.2015

            Süt Sığırcılığı Çiftliklerinde Loğusa Takip Programı

Loğusa takip programı ABD?de yaygın olarak uygulanan, yararlı olduğu kanıtlanmış bir programdır.

Doğum padoğundan,  loğusa bölümüne alınan inek veya düve burada en az 30 gün izlenir.  İlk yıllarda 15 gün izleyen çiftlikler yararını görünce bu zamanı 30 güne çıkardılar.  Hatta 45 gün izleyenler giderek çoğalıyor.

İneklerin en önemli metabolik ve enfeksiyöz hastalıkları doğumu takip eden günlerde ortaya çıkar. İneklerin en hassas dönemi sayılan loğusalık döneminde metritis (rahim yangısı), mastitis (meme yangısı), pneumoni (zatürre), ayak problemleri, ketosis, süt humması, abomasumun yer değiştirmesi gibi problemler sıkılıkla görülmektedir. Demek ki doğumu takip eden günlerde inekleri yakından izler ve özen gösterirsek bu problemleri erken teşhis ve hızlı müdahale etme şansını yakalamış oluruz.

Bu yöntemde, inekler sabah sağımının dönüşünde dikkatle izlenirler.  Sağımdan dönen inek mutlaka yemliğe gider ve yem yemeye başlar.  Ancak; sağım dönüşü yemliğe gitmeyen, yatmaya giden veya yemliğe gittiği halde yem yemeden duran inek kesinlikle bir problemi bize anlatır.

Sağım dönüşü inek ve düveler ne yapıyor? Yemliğe mi, yatak yerine mi gidiyor? Yürüyüşleri nasıl? Sallantılı mı? Ağızdan, gözlerden veya arka taraftan bir akıntı söz konusu mu?

Her sabah bu şekilde inekler gözlendikten sonra yemlik yerine yatmaya giden veya yem yemeden duran ineklerin vücut sıcaklığı ölçülür.

İneklerin normal vücut sıcaklığı 38,5 0C dir.  39 0C nin üzerinde ya da 38 0C nin altında vücut sıcaklığı ölçülen inekler daha dikkatli bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.

Vücut sıcaklığı (ateşi) 390C den yukarı çıkmış olan ineklerin bir enfeksiyon ile karşı karşıya kaldığı düşünülür.  Enfeksiyon yukarıda sayılanların biri olabilir.  Böyle bir durumda daha ayrıntılı muayene yapmak gerekecektir.  Memeler, rahimden gelen akıntı kontrol edilmeli, akciğerler dinlenmelidir.  Gerekli görülen tüm muayeneler yapılmalıdır.

Sağımdan dönüşte normal yürüyüşle yemliğe giden ve yem yemeye başlayan ineklerin vücut sıcaklığı ölçülmeyebilir.  Bazı işletmeler ilk hafta tümünün ateşini alıyorlar.  İneklerin bu dönemde akut problemlerinin olabileceğini, gün içinde ani ateş yükselmelerinin olduğunu defalarca gördüklerini söyleyen işletme sahipleri tüm hayvanlar üzerinde  titizliklerini sürdürüyorlar.

İneğin ateşi her zaman yüksek bulunmayabilir.  Bazen birkaç doğum yapmış ineklerde sallantılı yürüyüş, iştahsızlık, yatma isteği, arka tarafta titreme ile birlikte ateşin düşük olduğu da görülür.  Bu durum hipokalsemi (Kalsiyum eksikliği) habercisi olabilir.  Ölçüldüğünde, vücut sıcaklığı 38 0C nin altında çıkarsa özellikle ağızdan kalsiyum destekleri verilmesi yararlı olur.

Loğusa takip programı ABD?de son yılların yıldızı olan bir uygulamadır.  Basit ve etkin bir programdır.  Her çiftlikte bulunan bir termometre dışında alet, malzeme gerektirmez.  Ayrı bir masrafa ihtiyaç yoktur.  Bir kişi ciddi bir şekilde gözlem yaparsa takip sistemi yerine getirilmiş olur.  Loğusaların takip edilmesiyle koruyucu hekimlik hizmeti de yapılmış olacaktır.

Loğusa takip programını uygulayan ABD?deki süt sığırcılığı işletmelerinde o laktasyon boyunca ortalama 1 ton fazla süt alınmış ve uygulamayan işletmelere göre 30 gün daha erken döl tutma sağlanmıştır.

Programın kolay uygulanabilir olması, buna karşın çok yararlı sonuçlar doğurması sebebiyle ülkemizdeki işletmelere de özellikle öneririm.

   11.08.2015

SÜT SIĞIRCILIĞI ÇİFTLİKLERİNDE MALİYET KONTROLÜ

Genel olarak çiftliklerde “maliyet kontrolü”  yapalım dendiğinde akla hep “en ucuz girdileri alalım, maliyetleri azaltalım” fikri gelir.  Gerçekten öyle midir ? Belki en ucuza girdileri almak maliyetleri arttıran bir unsur bile olabilir.  Örneğin; yonca veya kuru ot temini yerine saman almak gibi.

Aslında süt sığırcılığı işletmelerinde maliyeti arttıran sebepler tamamen başkadır.  Bunları bazı örneklerle gözden geçirelim.

Buzağı ve döl kayıpları başlı başına büyük bir maliyet oluşturur.  Düvelerin en geç 14 üncü ayda gebe bırakılacak boy ve canlı ağırlığa gelmemiş olmaları, çiftlikte 4 gizli derdin sıklıkla görülmesi, maliyetleri kontrol etme konusunda en önemli problemlerimizdir. Çiftliğimizde gizli mastitis, gizli asidoz, gizli ketosis ve gizli hipokalsemi gibi problemler varsa, maliyetleri düşürmemiz mümkün değildir.  Yüksek somatik hücre ve klinik mastitis vakaları süt kaybına sebep olacak, süt kovalarımızdaki delikler sürekli süt kaçıracaktır.

Döl tutma problemleri maliyet kalemlerinin başında gelmektedir.  Doğumu takip eden boş günlerin sayısı 120 günü aşarsa, buzağı aralığı 405 günü aşarsa maliyetlerimiz kontrol dışına çıkmış demektir.

Kaba yemimizin kalitesi kötüyse, silajlık mısırımızı, yoncamızı olması gereken zamanda değil de yanlış zamanda biçtiysek, ne yaparsak yapalım maliyetler aşağı çekilmez.  Kuru madde hesabı yapmamanın, küflü silajın, kartlaşmış yoncanın hep çiftlikteki maliyet artışında rolü vardır.

Maliyet kontrolü yapamayan çiftlikler en büyük problemi süt fiyatlarının düşük olduğu dönemlerde yaşarlar.  Ayakta kalma ve yüksek maliyetlerle baş edebilme yetenekleri azalır.

Çiftlikte çalışanların sıklıkla değişmesi çiftliğe maliyet getirir. Yeni eleman bulmak, yeni elemanın alışma süreci, bu arada hayvanların üzerindeki stres, geçiş dönemindeki hatalar maliyeti yükseltir.

Bunlara bakarak çiftlikteki maliyetleri nasıl azaltacağımızı söylemek gayet basittir.

Kaba yem kalitesini ve döl verimi etkinliğini sağlamak, buzağı kaybetmemek, mastitisin her çeşidiyle mücadele etmek, çalışanları doğru yönde kullanmak ve çalışanların sıklıkla değişimini önleyecek şekilde hareket etmek maliyet düşürücü unsurlardır.  Başka hiçbir şekilde maliyetler düşürülmez.   Bunlar dışında maliyet düşürücü sandığımız önlemler çiftliğin yararına değil, zararına olacaktır.

İyi ineklere,  iyi insanlar,  iyi yönetim tekniklerini kullanarak bakarlarsa sonuç iyi olacaktır.  Başarının sadece yukarıda saydıklarımızın doğru yapılması ile elde edilebileceğini unutmayalım.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Yıllar içerisinde silajı, silajın önemini öğrendik.  Giderek doğru silaj yapmayı ve ineklere kaliteli silaj yedirmeyi de öğrenmemiz gerekiyor.

Silaj, başka bir deyimle ot turşusu sığırcılık için ve özellikle süt sığırcılığı yapan işletmeler için çok yararlı bir yemdir.  Bir yemde aranan özellikleri içinde barındırır.  Yemde aranan iki önemli özellik ucuz fiyat ve hayvana yararlı olmasıdır. Silaj ikisine de sahiptir.  Ya da ikisine de sahip olmalıdır. Silajın ucuz ve yararlı olması için detayları önemsemek gerekir.  Detaylar önemsendiğinde verilen emeğin karşılığı alınacak ve yüksek kalitede bir yem elde edilecektir.

Ülkemizde yaygın olarak bilinen mısır silajıdır.  Ancak; buğday silajı, yulaf ve tritikale ile kombine silaj ve yonca silajı da yapmak mümkündür.  Örneğin; ABD’de yoğun miktarda yonca silajı yapılır.

Gördüğüm kadarıyla silajlar bazen hatalı yapılmakta, umulan yarar sağlanamamakta, hatta silaj zararlı olabilecek hale bile gelmektedir.  Çiftliklerde iyi, orta kaliteli ve kötü silajlarla karşılaşmaktayız.  Kötü silajlarla kaş yapayım derken göz çıkarabiliriz.  Mısır silajını örnek alırsak; doğru biçim, doğru muhafaza ile harika bir yem elde etmek mümkündür.  İşte burada ayrıntılar devreye girer.  Biçim zamanının kuru madde içeriği ile, parça boyutu kaliteyi en çok etkileyen kriterlerdir.  Parça boyutu 2 cm, kuru madde ise yüzde 35 olmalıdır.  İdeali budur.  Ancak; gerek silaj makinesinin uygunsuzluğu, gerek bilgisizlik dolayısıyla bu iki önemli konuya uygun silaj yapılamadığını gözlemliyoruz.

Silaj oksijensiz ortam ister.  İyice sıkıştırılmalı, açıldıktan sonra bile bu yöndeki dikkat elden bırakılmamalıdır. Hava ile temas kalitesizlik getirir.

Aşırı nemli olarak hasat edilmiş ve basılmış mısır silajı,  silaj çukurundan sıvı sızması ile kendini belli eder.  Protein suda çözündüğünden sızan sıvı ile protein kaybı söz konusu olacaktır.

Silajlarda görülen diğer bir aksaklık küflenmedir.  Mısırın ekilmesi, büyümesi ile birlikte bitkinin kendisinde oluşan küf silaja ve dolayısıyla da hayvana geçer.  Hayvanlarda sindirim bozukluğundan döl tutmamaya kadar varan problemlere sebep olur.  Eğer küf Aflatoksin M1 ise insanlara da geçecektir.

Silajın,  yeni silaj devreye girmeden bitmesi işletme için tehlike oluşturacak bir durumdur.  Yıllık silaj tüketimi hesap edilirken 12 aylık değil,  13 aylık hesap edilmeli ve üzerine %15 eklenmelidir.  Böyle hesap edilirse silaj ihtiyacı doğru tesbit edilmiş olur.  Dolayısıyla yeni silaj yetişmeden eski stok bitmez.

Düzensiz olarak alınan ve ineklere yedirilen silajların yararı olmayacağı gibi, zararı olabilir.  Silaj mutlaka düzgün bir hat şeklinde kesilmelidir.  Dışarıda kalan miktar her dakika besin değerlerini yitirir.

Yemleri karıştırıp dağıtan mikserlere silaj en son konulmalıdır.  Silajın selüloz kalitesi uzun zaman çalıştırılan bıçaklarla bozulmamalıdır.  Bu hata sıklıkla tekrarlanmakta, istediğimiz kaba yem kalitesi elde edilememekte, sindirim problemleri ortaya çıkmaktadır.

Silaj yaparken uzun nakliyeler kaliteyi bozacağı gibi, maliyeti de artırır.  Maliyet, ülkemizdeki yakıt giderleriyle birlikte çok yüksek bir hale gelirse, silajın ucuz olma özelliği kaybolur.  Bol miktarda suyu taşımış oluruz.

Ayrıca; hızlı bir şekilde silolara konulup, bastırılarak,  üzeri kapatılmayan silajlar iyi kaliteli silaj sınıfına girmezler.  Orta ve kötü kaliteli silaj kabul edilirler.  Hâlbuki rasyonlar genellikle standart besin maddelerine göre yapılırlar ki, bu durum yanıltıcı olabilir.

Silaj mısırın, diğer tahılların, otun veya yoncanın havasız ortamda sıkıştırılmasıyla oluşur.  Yatay şekilde silaj çukurlarına ya da plastik kılıflar içine basmak mümkündür.  ABD’de dikey kuleler de silaj yapımında çokça kullanılır.  Ne şekilde depolanırsa depolansın biçim, sıkıştırma, partikül büyüklüğü, hızla başlayıp bitirme kurallarına kesinlikle uyulmalıdır.  İşletme için kalitesiz silajın götüreceği çok büyük kayıplar, aksine kaliteli silajın sağlayacağı çok büyük kazançlar vardır.

Koruyucu hekimlik uygulamaları sürü yönetiminin en önemli bölümüdür.  Buna yurt dışındaki çiftliklerde proaktif çalışma adını veriyorlar.  Bizdeki uygulamalar henüz reaktif uygulamalar halindedir.  Yani; her şey olup bittikten ve hasarlar oluştuktan sonra onu düzeltmeye çalışan bir durumdayız.  Hâlbuki proaktif davranabilseydik önceden önlem alır, hasarları yaşamazdık. Reaktif bakış açımızın önemli göstergesi antibiyotik kullanımımızdan hemen anlaşılabilir.

Proaktif uygulama “tahmin et, kontrol et” sloganına dayanır.  Süt sığırcılığında gerekli önlemler alınmadığında başa gelebilecek dertler bellidir.  Tahmin ederek, en baştan, dertler bizi bulmadan gereken yapılırsa koruyucu hekimlik konusunda başarı elde etmiş oluruz.  Kazanç artar.  Süt, buzağı ve döl kayıpları ile anaç hayvan kayıpları önlenmiş olur.  Daha az hastalık, daha çok verim ile birlikte, antibiyotik kullanımının azalması başarılı olduğumuzu gösterecektir.

Koruyucu hekimlik sadece aşılama değildir.  Aşı programının doğru olarak takip edilmesi koruyucu uygulamaların başında gelse de, uygun barınak, uygun yemleme, uygun boğa sperması seçimi de en az aşılama kadar önem taşır.  Burada dikkat edilecek konulardan biri de uygun rasyon değil,  “uygun yemleme” dir.  Yemlik kontrolü, dışkı kontrolü, partikül büyüklüğü gibi konulara dikkat edilmezse sadece kağıt üzerindeki rasyonun doğru olması yeterli olmayacaktır.

Barınakların en baştan yanlış dizaynı daha sonra ortaya çıkacak problemlerin habercisidir. Ancak, problemler ortaya çıktıktan sonra yapılacak düzeltmeler masraflı olacağı gibi, inekler barınağın içindeyken yapılması ayrıca, bir telaş ve stres kaynağıdır.  İneklerin rahat ve konforları için iyi havalandırma koşullarını da düşünerek, uygun barınaklar yapılması koruyucu hekimliğin başlangıç noktasıdır.

Aslında her şey ineklerin günlük yaşamını bilmekle başlar.  İnekler gün içerisinde su içer, yemliğe gider, sağılır ve yatıp geviş getirir.  Bu dört işin dışında başka bir şey yapmazlar.  İyi bir gözlem koruyucu hekimliğe yardımcı olacaktır.  İneğin bu işleri yapmasını zorlaştıracak olan  her yanlış,  koruyucu hekimliğin önünde engeldir.

Koruyucu hekimlik, sürü yönetiminin temel kuralı ile başlar.  “Kuru ve Temiz”.

Hayvanlarımıza zarar verecek olan zararlı mikroorganizmaları aç ve susuz bırakarak onlarla mücadeleye başlamış oluruz.  Mikroorganizmalar kirli ve ıslak ortamlarda hızla ürerler.  Buna dikkat etmezsek çoğalan zararlı mikroorganizmalarla mücadele kaybedilir ve antibiyotik kullanımı ile kaybettiğimiz savaşı tekrar kazanmaya çaba gösteririz.

Koruyucu hekimlikte bize yardımcı olabilecek diğer bir konu buzağıların, ineklerin yardıma muhtaç oldukları dönemleri bilerek yardımda bulunmaktır. Buzağılar çoğunlukla ne sebeple, ne zaman kaybedilir? İneklerin en çok yardıma ihtiyaç duydukları zaman hangi dönemdir? Bunların yanıtları bellidir.  Yeni doğmuş buzağı ile, sütten kesilme zamanındaki buzağı yaşama tutunmakta zorlanır.  Demek ki; yardımcı olursak koruyucu hekimlik yapmış oluruz.  Bilerek, zamanında, uygun şekilde yapılmış bu yardıma “profesyonel yardım” diyebiliriz.  Doğumdan sonra göbeğinin temizlenip, iyotlu bir dezenfektana batırılması buzağıya yapılacak ilk yardımdır.  Hazır antiserum uygulaması, ağız sütünün düzenli ve uygun miktarda içirilmesi, sütten kesme döneminde yapılacak antistres müdahaleler buzağılara yapılacak profesyonel yardımlardır.  İnek doğum yaptığında ve birdenbire süt vermeye başladığında her şey değişmiştir.  Vücudun dengesini kurabilmesi için yapılacak küçük yardımlar tam anlamıyla koruyucu hekimliktir.

Koruyucu hekimlik stresin önlenmesidir.  Her türlü değişiklik inekler ve buzağılar için stres faktörüdür.  Değişikliklerden, normal yaşamın dışına çıkan her şeyden uzak durulmalıdır.  Stres bir hormonal faaliyettir.  Stres hormonu salgılandığında vücudun kendini savunma işlevi bozulur.

Stresi asgari düzeye indirdiğimizde koruyucu hekimlik yapmış oluruz.  Stres olabileceğini tahmin ettiğimiz değişiklikler ve uygulamalar öncesi, stresden kaçınamıyorsak, hiç olmazsa antistres yem katkıları kullanarak stresin etkilerini azaltmaya çalışalım.

İnekleri gizli dertlerden uzak tutabilirsek en önemli koruyucu hekimlik işlevini yerine getirmiş oluruz.  İneklerin dört gizli derdi vardır.  Gizli hipokalsemi, gizli mastitis, gizli ketosis ve gizli asidosis.  Bunların gizli olması mücadeleyi zorlaştırmaktadır.  Hiçbiri orada kalmaz.  Arkalarından mutlaka başka hastalık ve bozuklukları davet ederler.  Bu dört problemi önlersek sadece dört önemli hastalığı önlemekle kalmaz, arkasından gelebilecek çok miktardaki zincirleme kazayı da önlemiş oluruz.

Alınacak karantina tedbiri koruyucu hekimliktir.  Gizli mastitisli bir ineğin en son sağılması da koruyucu hekimliktir.  Bu sebeple ilk iş olarak gizli mastitisli ineklerin saptanması şarttır.  Bu ineklerin sürüden çıkarılması düşünülmüyorsa, en azından sağıma en son olarak alınmaları konusunda ihmale yer verilmemelidir.  Temel olarak her türlü ihmal koruyucu hekimliğin aksaması, hastalıklara davetiye çıkarılması anlamına gelir.

Aşılama,  inekler için genellikle kuru dönemde önerilir.  Resmi aşılamalar ise  Bakanlığın aşılama programlarıyla takip edilmektedir.

Solunum yolu ve döl yolu enfeksiyonları ile  klostridyum enfeksiyonlarına karşı hazırlanmış aşılar çoğunlukla kuru dönemde yapılırlar.  Veteriner hekimlerin düzenledikleri aşılama programlarını eksiksiz, ihmal etmeden takip etmek şarttır.

Kuru dönemde ineklerin aşılanması oluşan koruyucu maddelerin ağız sütüyle yavruya geçmesini sağlayacağından buzağıların korunmasına da yardımcı olacaktır.  Korumak garantili ve ucuzdur. Tedavi girişimleri ise pahalıdır ve her zaman garantili değildir.  Tedavi gerekli olduğunda sorulacak soru şudur; neyi eksik yaptık da şimdi tedaviye gerek duyuyoruz?

ABD’de her konuda olduğu gibi uzmanlaşma, branşlaşma hayvancılık işletmelerinde de gayet yaygındır. Sığırcılık işletmeleri branşlarına ve uzmanlık alanlarına göre 7 ana kategoride çalışmalarını sürdürmektedir.

*Buzağı büyüten çiftlikler
*Düve yetiştiren çiftlikler
*Süt üreten çiftlikler ( Ticari İşletmeler)
*Damızlık çiftlikleri
*Etçi ırk damızlık çiftlikleri
*İnek-buzağı işletmeleri ( Besi materyali olacak dana sağlayan işletmeler)
*Organik hayvancılık çiftlikleri

Buzağı büyüten çiftlikler:
Bir süt sığırcılığı işletmesi birçok işinin arasında buzağılara zaman ayırmak istemiyorsa, buzağılarını bu yönde deneyim sahibi olmuş, barınaklarıyla, bilgi ve becerileriyle buzağı büyütmeye odaklanmış işletmelere verir.  İşletme sütten kesme döneminin ardından,  sütten kesme stresini de minimuma indirmek suretiyle dönem sonunda buzağıları sahibine geri gönderir.

Pozitif basınçlı havalandırma olan barınakları olan, temiz ve kuru sisteminin uygulandığı, biberonların, kovaların her türlü hijyene uygun olduğu, uzman ekibiyle buzağılara bakan, besleyen, büyüten ve hasarsız bir şekilde sütten kesen “buzağı bakım çiftlikleri” giderek ABD’de önemli görevler üstlenmektedirler.

Düve yetiştiren çiftlikler:
Düve yetiştirmek ve gebe bırakmak da bir uzmanlık işidir.  Düveler her zaman para harcanan, ancak;  ilk doğumlarından sonraki laktasyonda harcanan parayı amorti edebilen, sürünün geleceği olan hayvanlardır.  İlk tohumlamalarının 14 aylıkken, 127 cm yükseklik ve 375 kg canlı ağırlıkta yapılması istenir.  Birçok çiftlik bu ağırlık ve boyu mümkün olan en erken yaşta elde etmeye çalışır.  Sütçü işletmeler süt veren ve kurudaki inekleriyle daha iyi ilgilenebilmek için düvelerini ihtisas çiftliklerine gönderirler.  Gebe düve olarak geri alırlar.    Böylece hem düveleri uzman kişiler tarafından, en uygun şekilde yetiştirilir, hem de süt işletmesi odağını kaybetmeden asıl işiyle uğraşır.

Süt üreten çiftlikler:
ABD’de süt üreten çiftliklere “ticari işletme” adı verilir.  Bu işletmelerin odağı daha çok, kaliteli süt üretmek, miktar ve kalite yönünden daha çok gelir elde etmeye çalışmaktır. Miktar kadar süt yağı, süt proteini ve somatik hücrenin düşük olması gibi kalite primleri de önemlidir.

Tüm kalite primlerini kesintisiz olarak almak için ellerinden geleni yaparlar.  Böyle ticari işletmelerin inekleri tek tek Irk Birliklerine kayıtlı değillerdir.  Sürü kaydı olması sürü ortalamasının bilinmesi yeterlidir.

Irk Birliklerine ineklerini kayıt ettirmek zorunda tutulmazlar.

Damızlık sütçü işletmeler:
Böyle işletmelerin inekleri tek tek Irk Birliğine kayıtlıdırlar.  Her ineğin tek tek sertifikası vardır.  Verimleri Irk Birliğince takip edilir.  Bu tip çiftlikler sertifikalı düve satarlar.  Embriyo elde ederler.  Embriyo satışı yaparlar.  Boğa istasyonlarına boğa adayları olarak erkek danalarını verirler.  Her türlü işlemleri Irk Birliğinin kontrolü altındadır.  Irk Birliklerine inek başına aidat öderler.  Tabii süt satışı da yaparlar.  Ama; odaklandıkları konu damızlıkçılıktır.

Damızlıkçı işletmeler uzun yıllardan beri Irk Birliklerine kayıtlı, geçmişi çok iyi bilinen inekleri ellerinde bulundururlar.  Çok iyi rakamlara boğa adayları, embriyo donorü adayları satabilecekleri gibi, elde edilen spermadan veya embriyolardan pay sahibi de olabilirler.  Kayıtları mükemmel olmak zorundadır.  Sürekli Irk Birlikleriyle işbirliği yapmak zorunda olan işletmelerdir.

Etçi ırk damızlık çiftlikleri:
Yine sütçü ırklarda olduğu gibi damızlıkçı olmanın her türlü avantajını ve yükümlülüğünü taşırlar.  Sütçü ırklarda söz konusu olan konular bu sefer etçi ırklar için geçerli olur.  Boğa temini, embriyo temini, kaliteli düve gibi konular bu işletmeler için önemlidir.  Etçi ırk damızlıkçıları sadece  Boğa İstasyonlarına boğa adayı vermezler, tabii aşım için de çiftliklere sağlıklı boğalar verirler. Tüberküloz ve Bruselloz problemi olmadığı için suni tohumlama hizmetinin ulaşamayacağı çok uzak mesafelerdeki etçi tip sürülerde tabii aşım için boğa kullanılması olağandır.

İnek -buzağı işletmeleri ( Cow-Calf çiftlikleri):
Besi yerlerine ( Feed-lot) besiye alınacak dana sağlayan, ineklerle buzağıları birlikte yetiştiren çiftliklerdir.  Arazinin, otlağın veya meranın verimliliğine, sulanmasına bağlı olarak değişen ölçekte yetiştirme yaparlar.  Sütten kesilen, genellikle 7 aylık erkek buzağılarını besi yeri sahiplerine satarlar.   Bu işletmeler safkan olarak inek-buzağı işletmesi olarak çalışabildikleri gibi, melezleme yapan işletmeler de olabilirler.  Melezleme yapanlar da, safkan üzerine çalışanlar da damızlık işletme değil, ticari işletme olarak besicilik zincirinde yer alırlar.  Genellikle besi yeri sahipleri kimden dana alacağını, inek-buzağı işletmesi sahibi de kime dana satacağını bilir.  Fakat; model “sözleşmeli” tarzında değildir.  Serbest ekonomi tarzında alışveriş yapılır.  En uygun ücreti veren feed-lot ( besi yeri) sahibi danaları alır.  ABD’de çok büyük çaplı besi yerleri bu şekildeki çiftlikler sayesinde besiye uygun dana bulmakta zorlanmazlar.

Organik hayvancılık çiftlikleri:
Organik hayvancılık yapanlar gerek sağlık, gerek hayvan refahı açısından tüketimlerine dikkat eden tüketicilere ürün sağlayan kuruluşlardır.

Ürünleri özel fiyatla alınıp satılan bu işletmeler, tüketicinin kontrolü ve baskısı altında üretim yaparlar.  Sadece yemleri, kullandıkları ilaçları değil, çevre, hayvanlara davranış, nakliye gibi konular da gözlem altındadır.  Yine ülkemizde olduğu gibi yetkili kuruluşlar tarafından sertifikalandırılan ve uymak zorunda oldukları sıkı kuralları olan “organik” çiftliklerin ürünleri de diğerlerinden daha yüksek fiyata alıcı bulurlar.

Görüldüğü gibi;  branşlaşma ve ihtisaslaşma giderek yayılmakta, herkes en iyi bildiği işi, en verimli şekilde yapmak üzere odaklanmaktadır.

ABD’de herkes her şeyi yapmamakta, ama yaptığı işi de en düzgün şekilde yapmak için uğraşmaktadır.

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftliklerin başarısı “Sürü Yönetimi” uygulamalarında gizlidir.  Geniş bir konu olan sürü yönetimi uygulamalarının vazgeçilmez ilkeleri vardır.  Bunlar doğru yapılırsa, ihmal edilmezse çiftlik kazançlı duruma geçer.

 

Temel ilkelerin ilk dördünü söyle sıralayabiliriz;

 

İşlerin disiplin içinde, aynı sırada, aynı şekilde yapılması, açık büfe yemleme, artmayınca yetmez kuralı ve soğuktan korkma, sıcaktan kork.

 

Sıcak inekler için çok zararlıdır.  Ülkemiz bir Akdeniz ülkesidir ve inekler üzerinde hiç çıkarmayacakları kürkleri vardır.  Ne yazık ki; ülkemizde soğuk ile ilgili önlemler alınır, ama; sıcakla ilgili önlemler alınmaz.  İnekler rutin yaşamı severler.  Rutin yaşamlarını bozan her şey strese sebep olur.  Her iş düzen içinde, aynı saatlerde yapılmalıdır.  İnekler hiçbir zaman boş yemliği yalamamalıdırlar.  Boş yemliği yalayan inek aç kalmıştır. Yeterli enerjiyi, yeterli besini alamayan inek önce süt verimini, sonra da döl verimini azaltacaktır.  Giderek hasta olacak ve tedavi gerektiren bir durum ortaya çıkacaktır.

 

Sürü yönetiminin diğer önemli konusu “Kuru ve Temiz” kuralının titizlikle uygulanmasıdır.  Bu kuralın ihmali hastalıklara davetiye çıkarır.

 

Başka önemli kuralları hatırlayacak olursak; aklımıza “iyi kayıt ve iyi gözlem” kuralı gelebilir.  Kayıt sistemi güvenilir olmayan, kayıt tutmayan çiftlikler başarılı olamazlar.  Gözler daima hayvanların üzerinde olmalıdır.  Yem yemeleri, yatmaları, yürümeleri, sağım sonrası davranışları, akıntıları, her türlü hareketleri dikkatle izlenmelidir.  Bu gözlemler problemlerin erkenden görülmesine ve çabuk önlem alınmasına yardımcı olacaktır.

 

Önemli bir sürü yönetimi ilkesi ise;  ağız sütünün en çabuk şekilde, bolca verilmesidir.  İlk 12 saat içinde verilebilen ağız sütü buzağı için en yararlı besindir.

 

İneklere konfor sağlamak vazgeçilmez, ihmal edilemez bir kuraldır.  İneklerin konfora olan ihtiyaçlarına inanmamız gerekir.  Kuru, temiz, serinletilmiş ortamlar, yumuşak yatak yerleri, uygun yemlik mesafesi ve uygun yemlik önü ineklerin konforunu arttırır.  Konfor sağlanan inek verimli, sağlıklı olur.

 

Buzağıların önünde her zaman temiz, taze su bulundurulmalıdır. Süt içen ya da buzağı maması verilen buzağıların suya ihtiyacının azaldığını düşünmeyelim.  Suyun yerini hiçbir şey tutmaz.

 

Süt sığıcılığının temel girdisi kaba yemdir.  Yani; ottur.  Yonca, çayır otu, hasılların kurutulmuş otları ve silaj kaliteli kaba yemler olarak kabul edilirler.  Sürü yönetiminin önemli ilkelerinden birisi de ineklerin selüloz tüketen ve sindiren hayvanlar olduğunu unutmamaktır.

 

Diğer bir ilke ise; kızgınlığın zamanında yakalanmasının önemine inanmaktır. Birçok ineğin kızgınlık göstermediğini zannetsek bile, bizim kızgınlığı gözden kaçırıyor olma ihtimalimizi de hesap etmeliyiz.  İyi kayıt ve iyi gözlem ilkesi burada da bizlere yardımcı olacaktır.

 

Kuru sağım bir süt işletmesinde temel kural olmalıdır.  Memeleri yıkamadan, ön daldırma solüsyonuna daldırıp, sonra kurulayarak sağıma başlamak meme iltihapları için başlıca önlemdir.  Meme başı kuru değilse, temiz değildir.

 

Sürü yönetimi basit işlerin doğru yapılmasından ibarettir.  Ancak; gördüğümüz kadarıyla bu basit işler belli bir sırayla, doğru şekilde, ihmal edilmeden yapılamamakta ve işletmeler zarara uğramaktadır.

 

Eğer inekler dört gizli dertten uzak tutulabilirlerse işletmenin başka birçok dertten de uzak kalması sağlanabilir.

 

Dört gizli dert; gizli mastitis, gizli hipokalsemi, gizli ketosis ve gizli asidoz süt sığırı çiftliklerini içten içe tüketen problemler olup, her biri başka dertlere de yol açabilirler.

 

Yukarıda saydığımız temel ilkelere son olarak bir ek yapalım.  Tedavi değil, koruma.  Tedavi sürü yönetiminin başarısız olduğunu, hayvanların sağlığını koruyamadığımızı gösterir.  Tedavi her zaman başarılı olmaz ve çoğunlukla pahalıdır.

 

Koruma başarılıdır.  Ucuzdur.  Sıklıkla tedaviye ihtiyaç duyulan çiftlikler kendilerini sorgulamalıdırlar.

İneklerin işkembeleri bir enerji üretim ünitesidir.  Hiç sönmeyen bir kalorifer kazanı gibi sürekli çalışır ve metabolik ısı üretir. Sıcak havalar ineklerin strese girmelerine sebep olur.  Ortam sıcaklığı 24°C’nin üzerine çıktığında ineğin yem tüketimi azalır.  Sıcaktan dolayı vücut ısısı 39°C’nin üzerine çıkar.  Aktivite azalır.  Solunum sayısı, normalde, dakikada 26-50 olması gerekirken dakikada 80’nin üzerine çıkar.  Hormon seviyeleri etkilenir, su ihtiyacı ve tüketimi artar.   Su tüketimi artmasına rağmen inek hücre içi susuzluk çeker (İntrasellüler dehidrasyon).  Bunun sebebi ineğin içtiği suyun hücre dışında kalıp, hücre içine girememesidir.

 

Problemler sıcaklık stresine maruz kaldıktan 30 dakika sonra başlar.  İlk olarak bağırsaklar etkilenir.  Sıcaklıktan etkilenen inek diğerlerinden uzakta ve ayakta kalmayı tercih eder.  Ağzını açar, ağzından salya akıtır.  Bu arada salya üretimi de azalır.  Ağızdan dışarı akan salya aslında vücudun tamponlama sisteminde kullanılacağından, ziyan edilmiş olur. Bu durumda tamponlama kapasitesi azalır.

 

Sıcaklık stresi sebebiyle selüloz sindiriminde düşüş, asidoz, süt yağında azalma ve daha sonra topallık baş gösterir.  Vücutta bikarbonat/ karbondioksit oranı bozulur.  Vücut dengeyi korumaya çalışarak böbrekler yoluyla sodyum bikarbonatı atar.  Bu suretle bikarbonat seviyesi azalır ve tamponlama etkisi düşer.  Bu durum ise sistemik asidoza ortam hazırlar.  Sadece süt verimi ve süt yağı azalmakla kalmaz, sütteki kuru madde ve protein oranı da azalmış olur.

 

Sodyum bikarbonat rezervinin azalması metabolik asidoza yol açar.  İnek sıcaklık stresi dolayısıyla zayıflarken yağlarını değil, kaslarını eritir.  Protein mobilizasyonu yüzünden üre miktarı çoğalır.  Kanda ve karaciğerde üre artışı ile inek üremi’ye girer.   Üremi, metabolik asidoz ve daha önce sözünü ettiğimiz intrasellüler dehidrasyonun toplamı ineğin solar şoka girmesine ve ölmesine sebep olur.  Özellikle yüksek verimli ineklerin ölüm riski daha fazladır.

 

Sıcaklık stresinde kan vücudu soğutma çabasıyla deri altına hücum eder, bağırsaklarda kan dolaşımı ve buna bağlı olarak besin alımı azalır.  Zararlı bakterilerin hücre duvarındaki lipopolisakkaritler (LPS)bağırsak içerisine, daha sonra da kan dolaşımına girerek endotoksinler ile vücudu zehirlemeye başlarlar (Endotoksemi).  Lipopolisakkarit birikimi karaciğerin bozulmasına sebep olur, bu sebeple vücudun “enerji elde etme sistemi” bozulur.

 

Lipopolisakkarit birikimi sebebiyle yangısal reaksiyonlar ortaya çıkar.   Vücut ısısı yükselir.   Kas yıkımlanması, halsizlik, iştahsızlık artar, verim düşer.

 

Sıcaklık stresinin etkisiyle östradiol,  GnRh, LH hormonlarının seviyeleri düşer.  İnek kızgınlık göstermez.  Kaliteli yumurta veya kaliteli embriyo üretemez.  Embriyonun rahime yerleşmesi ile ilgili mekanizma bozulur. Erken embriyonik ölümler olur.  İnek bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken verim veremez.  Yavru atma şekillenebilir.  Yavru gebelik süresini tamamlasa bile, olması gerekenden daha küçük, daha zayıf doğma ihtimali yüksektir.

 

Neler yapabiliriz?
En başta gelen önlem serinletmedir.  Duş ve fan sistemlerini kullanarak inekler serinletilmelidir.  Fanlar çapının 10 katı mesafeyle barınağın başından sonuna doğru dizilmeli, duşlar ise hava durumuna göre 15 dakikada bir yarım dakika veya 45 saniye çalıştırılmalıdır.  Bu zaman duruma göre arttırılmalıdır.  Pülverizasyondan uzak durulmalıdır.   Önerilen duşlamadır.

 

İkinci olarak alınacak önlem ise; kayıpların karşılanmasıdır.  Enerji veren, elektrolitleri, vitaminleri karşılayan yem katkıları kullanılmalıdır.   Ayrıca, suyun hücre içine girmesini sağlayan betain kullanımı yararlı olur.  Alkali rezervi desteklenmek amacıyla sodyum bikarbonatın yemlere katılması veya serbest ulaşımlı olarak ineklere sunulması büyük ölçüde yarar sağlar.

 

Önlemler zamanında, hatta zamanından önce alınmalıdır.  Örneğin; havanın ani ısınması meteorolojik olarak bildirildiyse önlemlerin daha önce alınması ve hasarsız olarak aşırı sıcakların atlatılması mümkündür.

Sütçü sığır işletmelerinde bir yıl boyunca sürüden zorunlu çıkarmaya sebep olan durumlar kayıt altına alınırsa “Yıl Sonu Karnesi” ortaya çıkar.  Bu karne ortaya çıktığında işletmenin zayıf yönleri belirlenmiş olur.  Sürüden zorunlu olarak çıkartılan inek sayısı ve sebepleri bilinirse geçmişten ders alınarak, geleceğe yönelik önlemler geliştirilebilir.

 

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftliklerde inekler kısır kaldıkları, memeleri köreldiği ve topallık problemleri çözülemediği için kesime gönderilirler.  Başka sebepler de olabilir.  Ama, en çok görülen üç sebep bunlardır.

 

Yılda bir kez kesime gitme sebepleri irdelenmeli, en çok hangi sebepler olduğu listelenmelidir.  Diyelim ki; bir yıl içinde sürüden mecburi çıkarma sebebiyle on baş inek kasaplık olmuş.  Bunun içerisinde kaçı döl tutmadığından, kaçı meme körelmesinden, kaçı topallık dolayısıyla kasaba gönderilmiştir?  Eğer on baş inekten, yedi adedi döl tutma sebebiyle kesime gönderilmek zorunda kalınmış ise, sürüde bir “döl tutma” sorunu vardır.   Geriye dönülerek eksiklikler, ihmaller, hatalar gözden geçirilmeli ve alınacak önlemlerin neler olması gerektiği tartışılmalıdır.

 

Bu tip örnekler meme körelmesi ve topallık ile ilgili olarak geliştirilebilir.

 

Sürüde kısır ineklerden dolayı mecburi çıkarma oranı yüksekse; rasyon gözden geçirilmeli, enerji dengesi, subklinik hipokalsemi, ketosis olaylarına yönelik incelemeler yapılmalı, doğuma gereksiz ve kötü müdahale olup olmadığı, boğa seçiminde hata yapılıp yapılmadığı tartışılmalıdır.  Yem seçme, asidoz, konfor, ısı stresi gibi konular gündeme alınmalıdır.  Doğum öncesi ve sonrasındaki vücut skorları üzerinde durulmalı, profesyonel yardım eksikliği olduğuna kanaat edilirse, o yönde önlemler alınmalıdır.

 

Meme körelmesi kasaba gönderme sebebi olarak öne çıkmış ise; sağım hijyeni, subklinik yani gizli mastitis, somatik hücre sayımı, mastitise karşı aşılama, meme direncini arttıracak uygulamalar gözden geçirilmelidir.

 

Topallıklar, ayak hastalıkları kesime gönderme sebebi olarak göze batıyorsa yem formülasyonu, yem seçme, asidoz, ısı stresi, konfor, yürüme zeminleri  konuları üzerinde çalışılmalı, eksikler, yanlışlar saptanmalı, ona göre önlemler alınmalıdır.

 

Zorunlu sürüden çıkarma sebeplerinin kaydedilmesi, kontrol edilerek önlemlerin geliştirilmesi sürü yönetimi uygulamalarında yer alan önemli bir çalışmadır.

 

Bu bilgiler kullanılırsa sürü yönetiminde başarı sağlanması yönünde adım atılmış olur.

Stres rahatı, konforu, huzuru ve günlük rutin yaşamı bozan her şeydir. İnsanlar koskoca ineklerin strese girebileceğine pek ihtimal vermiyorlar. Ancak; bunca verim beklediğimiz inekler son derece duyarlı hayvanlar olup, derhal strese girebiliyorlar.

Stres ile mücadele sürü yönetiminin önemli bir parçasıdır. Sürü yönetiminin temeli, kuru-temiz rahat ortamlar sağlamaktır. Demek ki kuru – temiz ve rahat ortamlar sağlayamadığımız inekler strese yatkın olacaklardır.

Sürü yönetimi buzağıların bakım ve beslenmesinden başlamak üzere, uygun yemleme, uygun aşılama, uygun sağım programlarını, mastitisle mücadeleyi, iyi kızgınlık takibini, loğusa takip programını, stresle baş edebilmenin gereklerini kapsar.

Buradaki konumuz strese sebep olan etmenler ve stresi engelleme yöntemleri olacaktır.

Stres çiftlikteki hayvanlar için en tehlikeli olaydır. Süt verimini, döl verimini, sağlığı ve büyümeyi olumsuz yönde etkileyen stres kolayca ölçülebilir. Stresli çiftliklerde daha az buzağı, daha az süt, daha çok hastalık söz konusu olur.

Sürü yönetimi özet olarak çiftlikteki işlerin bir düzen, bir disiplin içinde yapılmasıdır. Böyle olduğunda zaten stres yönetimi de yapılmış olacaktır.

İneklerin günlük yaşamları basittir. İnekler rutin bir yaşamı severler. Değişiklikler onları strese sokar. Bir inek gün içerisinde dört iş yapar. Yem yer, su içer, yatıp dinlenir ve geviş getirir, sağıma gider. Ek olarak, eğer gebe değilse, 3 haftada bir kızgınlık gösterir. Bunlar dışında her olay, her değişiklik, ya da bunları aksatan durumlar stres kaynağıdır.

Strese sebep olan etmenlerin başında nakliye ve her türlü yer değiştirme gelir. Sebebi ne olursa olsun inekler yerlerinin değiştirilmesinden hoşlanmazlar. Barınak içerisinde bile yer değiştirme strese sebep olur. İnekler sosyal hayvanlardır.

Arkadaş seçerler. Arkadaşlarından ve alışkın oldukları gruptan ayrılmaları strese girmelerine yol açar. Yeni yerlerine, yeni arkadaş ve gruplarına alışmaları zaman alır. Bu zaman içerisinde stres devam eder. Yem değişikliği, bakıcı, sağımcı değişikliği, ani hava değişimi, kalabalık ortamlar, insanların ineklere muamelesi, yatak yerlerinin konforsuz olması, iyi havalandırılmamış barınaklar, kötü yürüme zeminleri, gürültü, alışkın olunmayan insanların barınağa girmesi, sağımcıların uyguladıkları yanlış sağım teknikleri, kötü ve yetersiz ışıklandırma, yemlik önlerinin konforsuz olması, her türlü kötü çevresel koşullar ineklerde stres sebebidir.

Stres bütün hormonal sistemi etkiler. Stres hormonu kortizol’ün salgılanmasıyla ve ek olarak katekolaminlerin, özellikle adrenalin’in salgılanmasıyla diğer tüm hormonal mekanizma etkisiz hale gelir. Oksitosin, prolactin, LH ve büyüme hormonu gibi hormonlar olumsuz yönde etkilenir. Böylece; süt üretimi, sütün indirilmesi, yumurtanın yumurta yoluna atılması kötü yönde etkilenirken, büyüme geriler.

Buzağılarda kötü havalandırılmış barınaklar başlıca stres sebebi olup, takiben mutlaka öksürük, solunum yolu hastalığı, pneumoni gelir. Buzağıların strese girdiklerinin en önemli belirtisi pneumoni, yani zatürredir. Buradan çıkan sonuç, buzağı solunum yolu enfeksiyonlarını önlemenin başlıca koşulu buzağılara stres yaratan etmenlerin yok edilmesidir. Buzağılar en çok sütten kesme döneminde strese girerler. Sütten kesme ise daha önce buzağının selüloz sindirimine adapte olmasıyla mümkündür. Selüloz sindirimine alışmayı sağlayamayan işletmeler buzağı öksürükleriyle uğraşmak zorunda kalırlar.

Strese ve öksürüğe sebep olan en önemli etmenlerden biri de kötü havalandırmalı buzağı barınaklarıdır. Buzağıların bulundukları bölümlerin daha yaşlı ineklerle aynı yerde olması, havanın temizlenmesi ile ilgili önlemlerin alınmamış olması önce strese yol açacak, bu durum ise öksürüğe davetiye çıkaracaktır.

Stres sebeplerinden başlıcası ısıdır. Isı stresi mutlaka yok edilmelidir. Çevre ısısı 22°C den daha yukarı çıkarsa ısı stresi başlar ve ısı yükseldikçe, nem ile de kombine olarak stresin derecesi yükselir. Ardından asidoz, döl tutmama, topallık gibi problemler gelir. İnekler mutlaka serinletilmelidir. Duş ve fan sistemleriyle serinletme uygulanarak ve gerekli mineral takviyeleri yapılarak bu stresli günler atlatılmalıdır. Stresi atlatmaya yardımcı olabilecek her türlü ” profesyonel yardım” dan yararlanmak gerekir.

Çiftliklerde keyifle yatan, geviş getiren inekler görmek isteriz. Ayakta duran, boş yemliklerde yem arayan, boş yemliği yalayan, yemlik önünde olduğu halde yem yemeden bakınıp duran inekler stres altındadır.

Yemlik önleri kalabalık olmamalı, ineklerin önünde her zaman yem bulunmalı, yemlik önü bariyerleri yuvarlak kenarlı ve 30 cm den daha yüksek olmayacak şekilde ayarlanmalıdır. Hayvan başına düşen yemlik mesafesi 60 cm, kurudaki inekler için ise 70 cm olarak hesap edilmelidir.

Barınaklar duvarsız olmalı, soğuk havalar için perde sistemleri konulmalıdır.

Stresin inekler üzerindeki etkileri zaman içerisinde ortaya çıkar ve insanlar problemlerin stres ile ilgili olabileceğini akıllarına getirmezler. Örneğin; yazın oluşan sıcaklık stresinin etkisi sonbaharda veya kışın ortaya çıkabilir. Ama; yazın maruz kalınan sıcaklığı herkes unutur. Sonbaharda ortaya çıkan problemlerle uğraşılır, problemler çözülür veya çözülemez. Günler geçer. Tekrar yaz gelir. Tekrar stres oluşur. Bu kısır döngü sürer gider.

Çok verim beklediğimiz, süt ve yavru vermesini istediğimiz ineklerin strese yatkın hayvanlar olduğunu bilir ve önlemlerini baştan alırsak, onlar da bizim istediklerimizi eksiksiz verirler.

Dünyada çok çeşitli sığır ırkları vardır. Ülkemizde de bu ırklardan bazıları ile, yerli ırklarımız mevcuttur.

Ülkemizdeki yerli ırkları sayarsak; Yerli Kara, Bozırk, Doğu Anadolu Kırmızısı, Güneydoğu Anadolu Kırmızısı, Kilis Sığırı akla gelir. Bu ırklar ülkemiz koşullarına adapte olmuş, ancak; düşük verimli ırklardır. Geçmiş yıllarda, özellikle traktörün icadından ve kullanımından önce çeki ve tarla işleri öküz ile görüldüğünden bu ırkların erkekleri burularak öküz yapılmış, dolayısıyla en iyi erkeklerin öküz yapılmasıyla dişileri küçük cüsseli erkekler döllemiştir.

Giderek bu ırklar küçük yapılı ve verimsiz hale gelmişler, melezlemeler ile saflıklarını yitirmişlerdir. Son yıllarda genetik kaynakları koruma projeleriyle kurtarılmaya çalışılan yerli ırklarımızın değerli özellikleri adaptasyon yetenekleri ve hastalıklara karşı dayanıklı olmalarıdır.

Diğer sığır ırklarına göz atarsak; sütçü ırklar, etçi ırklar ve kombine ırk aklımıza gelir. Sütçü ırklarımızdan Holstein, Brown Swiss ( Esmer ırk), Jersey ırklarını sayabiliriz. Etçi ırklarla son birkaç yıldır tanıştık. Etçi ırkların kod adı “Angus” olduysa da, dana ithaliyle birlikte, Angus ırkının yanı sıra ülkemize Hereford, Şarole, Limousin gibi ırklardan danalar geldi. Damızlık Angus işletmeleri de kuruldu. Ayrıca; etçi ırklardan melez danalar da ithal yoluyla getirilerek besiye alındılar.

Kombine ırk olarak kabul edilebilecek bir tek ırkımız var. O da Simmental. Avrupa Simmentali. Bazen Brown Swiss için “kombine ırk” diyenleri duyuyorum. Ama kesinlikle Brown Swiss ( Esmer ırk) kombine sığır ırkı değildir. Esmer ırk tamamen sütçü bir ırk olup, ülkemizde erkek danaları ve melezleri besicilikte değerlendirilir.

Simmental ırkı, özellikle Avrupa Simmentali olan sarı-beyaz veya kırmızı-beyaz alaca, alnı kıvırcık tüylü Simmentaller etçi-sütçü kombine ya da sütçü-etçi kombine olarak yetiştirilmektedir. Dolayısıyla bazıları süt ağırlıklı kombine, bazıları et ağırlıklı kombine Simmental dir.

Bu konuda büyük bir kavram karmaşası var. En iyisi, yeterli sayıda dana ile, Holstein, Brown Swiss ve Simmental ırklarının karşılaştırmalı besisi yapılmalı, değişen parametre sadece ırk olmalı ve doğrusu bulunmalıdır. Yapılan çalışmalar vardır. Ancak; yenilenmelidir.

Erkek danaları besicilikte kullanılmayan ırk Jersey’dir. Jersey küçük cüsseli, ancak, cüssesine göre dünya’da en çok süt, süt yağı ve süt proteini üreten ırktır. Jersey ırkı inek, süt, tereyağı ve peynir fabrikasıdır. Dişi sperma teknolojisi ile erkek yavru sayısı azaltılarak, dişi yavru ve dolayısıyla düve üretimi arttırılabilir.

Bu sayede ekonomik olarak beslenebilen, yağı, proteini bol süt veren bu ırk ziyan edilmemiş olur. Hele bir de Jersey sütünü alan işletmeler yağ primi verirse bu ırkımız hızla gelişir. Ama; bugünlerde tamamen tersi söz konusu olmaktadır.

Bunlar göz önüne alınarak, süt miktarı önemliyse Holstein ırkı iyi bir seçimdir. Süt yağına, süt proteinine göre prim alınabiliyorsa Jersey ırkı tercih edilmelidir. Yem tüketimi ile birlikte hesap edilirse daha ekonomik olabilir. Brown Swiss için de yaklaşık aynı şeyler söylenebilir. Simmental ırkının inekleri büyük cüsseli olurlar. Simmental ırkının ineği, Holstein kadar süt vermez ve erkek danası bir etçi ırk kadar iyi et tutmaz. Simmental ırkının erkeklerinin günlük canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanması etçi ırklar gibi olmaz. Vereceği yeme güvenen işletmeler Simmentali tercih edebilir. Çok yem yedirmek, ırkın kombine özelliğinden yararlanmak ve ekonomik süt elde edebilmek için şarttır.

Etçi ırkların ineklerinde süt miktarı yavrularına yetecek kadardır. Sütü içen yavrular, sütü ete dönüştürmüş olurlar. Etçi ırkların inekleri sağılmaz. Etçi ırklarla yapılan melezlemeler sonucu doğan yavrular da safkanlardan daha verimli olurlar. Etçi ırkların inekleri uzun ömürlü olup, hemen hemen her yıl bir yavru alınabilir. ABD’de 10 yaşında, 8 buzağı annesi etçi ırk ineklerine sıklıkla rast gelmek mümkündür.

Sütçü ırklar sağıldıkları için metabolik hastalıklarla, mastitisle, döl tutmama problemleriyle daha çok uğraşmak zorunda kalırız.

Sütçü ırk inekler sürüde ortalama 3 laktasyon kalabilirler. Hem verimli, hem de uzun ömürlü olmazlar.

ABD’de süt isteyenler Holstein, süt yağı ve proteini için peynir -tereyağ fabrikalarından prim alabilen üreticiler ise Jersey ırkı inekler bulundururlar. Bunun dışında Brown Swiss ile bizde olmayan sütçü Shorthorn, Guernsey, Ayrshire ırkları da süt üretimi amacıyla kullanılır. Irkların kendilerine göre üstün veya zayıf yönleri vardır. Üreticiler tercihlerini kullanarak üretimlerini sürdürürler.

Tabii süt üretimi dışında damızlık üretimini meslek edinen işletmeler de mevcuttur.

Simmental ırkı ABD’de zamanla etçi yönden geliştirilmiştir. Klasik sarı-kırmızı-beyaz, alacalı Simmentallerin yerini Siyah Simmental almıştır. Etçi ırk olduğu için süt kayıtları da tutulmaz. ABD’li üreticiler kombine ırk kavramını kabul etmezler. “Ne istiyorsan onu yapacaksın, ama tam yapacaksın” derler. “Et istiyorsan etçi ırkları veya melezlerini, süt istiyorsan sütçü ırkları tercih edeceksin, kombine demek hem ikisini de eksik almaya razı gelmek anlamına gelir” diye düşünürler.

ABD’de branşlaşma son derece yaygındır. Ancak; sadece süt miktarı ile yeterince prim elde edemeyen ve damızlıkçı olmayan işletmeler Holstein – Jersey melezleri de yapmaktadırlar.

Bu Ho-Je adı verilen melezler sayesinde süt yağı düşüklüğünden kaynaklanan cezalardan kurtulmuş olurlar. Yine aynı işletmede hem Holstein, hem Jersey sağıp, aynı tanka döken üreticiler de yağ primi alabilmek için bu yolu seçmiş olurlar.

ABD’de damızlıkçı işletmeler tamamen ayrı bir statüde değerlendirildikleri için, sadece süt satmayı amaçlayan bu tip işletmeler genetik yönden sorun oluşturmazlar. Yani damızlık sığır üreticileri ayrı, süt üreticileri ayrı kategorilerde branşlaşmış işletmelerdir.

ABD’de et ise etçi ırklardan, çoğunlukla bunların melezlerinden elde edilir. İnek-buzağı işletmelerinden çıkan saf veya melez etçi ırk buzağılar besi işletmelerinin materyali olurlar.

Bu bilgiler ışığında, sütçü ırkların erkek yavrularını, Jersey hariç, besi materyali olarak kullanırken, etçi ırklardan daha çok yararlanmanın yollarını aramalıyız. Jersey ırkımızı ziyan etmemeli, kombine ırk kavramını gözden geçirmeliyiz.

Süt üretip satan işletmelerle, sağlık, genetik bakımından gerçek anlamda “damızlık işletme” olan işletmeleri kayıt ve destekleme sistemleri açısından ayırmalı, farklı desteklemelerle yönlendirmeliyiz. Irk seçiminde; amaca yönelik ırklar seçmeye özen göstermeliyiz.

Antibiyotik kullanımı ülkemizde yaygın boyutlardadır.  Kalıntı sorunu artmakta olup, ileride insan hekimliğinde kullanılabilecek antibiyotik kalmayacaktır.  Hatta bilim adamları bazı antibiyotiklerin kesinlikle veteriner hekimlikte kullanılmamasını, beşeri hekimlik için rezerv olarak saklanmasını bile önermişlerdir.

Sığırcılık işletmelerinde antibiyotik kalıntılarının önlenmesi için birçok çalışma vardır.  Bunların bir kısmı yasal ve idari önlemlerdir.  Asıl önemli kısmı ise; antibiyotik kullanımının azaltılması yönünde alınacak teknik ve bilimsel önlemler olmalıdır.

Süt sığırcılığı işletmelerinde antibiyotik kullanımının arkasında her zaman “ihmal” vardır.  Sürü yönetimi ilkelerine uymama, koruyucu hekimlikte yapılan ihmaller sonucu antibiyotik kullanımına ihtiyaç duyulan hastalıklarla karşılaşırız.  Antibiyotiklere karşı mikroorganizmaların direnç kazanması da yine hekimlikte büyük sorun olarak karşımıza çıkar.  Antibiyotiklerin ihmaller sonucu ortaya çıkan hastalıkların tedavisi için kullanıldığına yönelik çok miktarda örnek verebiliriz.

Solunum yolu enfeksiyonları, mastitis (meme yangısı), rahim yangısı, topallık, göz yangıları gibi antibiyotik kullanımı gerektiren hastalıkların arkasında sürü yönetimi eksiklikleri vardır. Sığırcılık yapan çiftliklerde  en çok antibiyotik kullanımı bu problemlerin giderilmesi için söz konusu olmaktadır.  Buna ek olarak şap hastalığında ikincil enfeksiyonlar için kullanılan antibiyotikleri de söyleyebiliriz.   Yanlışlar ve ihmaller bazen barınakların, çiftliğin, sağım odasının kuruluşuna kadar geri gidebilir.  Kapalı, havasız ahırlar solunum yolu enfeksiyonlarına zemin hazırlar.

Doğum esnasında temizlik kurallarına uyulmaması, doğum padoğunun pis olması rahim yangılarına yol açan başlıca sebeplerdir.

Şap aşısının veya biyogüvenlik önlemlerinin ihmal edilmesi  şap hastalığına, bu hastalık ise ikincil enfeksiyonlara sebep olur.  Uygun boğa seçiminde dikkatsizlik, başta güç doğum olmak üzere birçok problemin başlangıcıdır.  Yanlış sağım teknikleri, ön daldırma ve son daldırmanın ihmali, aşılama ve kuru dönem uygulaması yapılmaması mastitise yol açar.  Hipokalsemi ve ketosis gibi metabolik hastalıkların devamında birçok problemle karşı karşıya kalırız.  Metritis ( rahim yangısı), sonun atılamaması bunların başlıcalarıdır.

Sığırlar yabancı cisimleri fark etmeden yutabilirler.  Batıcı yabancı cisimler, önce börkeneğe (retikuluma) sonra da kalp zarına batarak hastalık oluştururlar.   Mıknatıs yutturulması ile önlenecek bir problem çok büyük bir dert haline dönüşebilir.  Kalitesiz kaba yem, yem dağıtım ve yem hazırlama hataları, sıcaklık stresiyle mücadelede serinletmeyi ihmal etmek asidoza, giderek tırnak hastalıklarına sebep olur.

Sineklerle mücadeledeki ihmaller meme veya göz yangıları ile sonuçlanabilir.   Kuru dönemde, doğumda ineklere profesyonel yardımları esirgemek problemlere davetiye çıkarır.  En önemlisi başta nakliye, yer değiştirme olmak üzere, her türlü stres faktörleri, barınağın dizaynından, eleman davranışlarına kadar strese sebep olabilecek her şey bir süre sonra karşımıza hastalık olarak çıkar.

Yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir.  Şöyle bir bakarsak antibiyotik kullanımına ihtiyaç duyulan olayların hep bu şekilde başladığını görürüz.  Demek ki;  bazı konular ihmal edilmemiş olsa,  antibiyotik kullanımı azalacaktır.  Tedavi her zaman başarılı olmaz.  Birçok olay nükseder ve tekrar antibiyotik kullanmayı gerektirir.  Zaten tedavi girişimleri,  kaybedilmiş bir savaşı kazanmak için gösterilen gayrettir.  Yapılması gereken sürü yönetimi kurallarına tamamen uymaktır.

Kış geliyor.  İnekler için aslında daha az stresli havalar geliyor.  İnekler ısı stresinden kurtuldular.  Ancak; ısı stresinden dolayı oluşabilecek problemler ise kışın ortaya çıkacak.  Ayak hastalıkları, topallık ve döl tutmama gibi problemler aslında yaz aylarındaki ısı stresinin devamı olup, kışın bunlarla karşılaşan hiç kimse ısı stresini aklına bile getirmeyecek.

İşin doğrusu, yaz ve kış beslemesinden daha önemlisi, yeterli ve dengeli besleme yapılmasıdır.  Bunun başında kuru madde bilinciyle besleme yapmak gelir.  Artmayınca yetmez ve açık büfe sistemi adını verdiğimiz dolu yemlik modeli uygulanmalıdır.  İşkembesi sağlıklı ve yeterince dolu olan bir inek sürekli çalışan kalorifer kazanı gibi ısı üretir.  Yem tüketimini kısıtlayan her şeyden kaçınmak şarttır.  Dolu yemlik ve konforlu ortam ile bunu sağlayabiliriz.  Yemliğe kadar gelip, yem arayan, ancak, bulamadan dönen inek bir süre sonra işletme sahibini hayal kırıklığına uğratacak, süt ve döl verimi azalacaktır.

Kışın da, her zaman olduğu gibi, küflü yemlerden, aşırı saman kullanımından, kötü kaliteli silajdan uzak durmak gerekir.  Doğru yem formülü yapmaya ve doğru şekilde sunmaya gayret gösterilmelidir.  Yemlik okuma yapmak, yani günde en az iki kez yemliklere dikkatle bakarak barınakta yürümek yararlı sonuçlar verir. Böylece, ineğin tükettiği, reddettiği yemleri anlama fırsatı bulabileceğimiz gibi, boş yemlik sorununu da çözebiliriz.  Yine bu yöntemle ineklerin yem seçmesi ile ilgili fikir sahibi oluruz.  Yem seçen inek asidoz olmaya, topallığa, iştahsızlığa, döl tutmamaya aday hale gelir.

Kışın da yine, inekler sağım dönüşü dolu yemlikle karşılanmalıdır.  Taze yemle doldurulmuş yemlik daha çok tüketim, daha çok süt , daha iyi döl tutma, yani daha çok verim anlamına gelir.

Kışın oluşabilecek problemlerin başında sulukların donması gelir.  Çok soğuk havalarda, özellikle gece suluklar donarsa, derhal yem tüketimi ve verim düşer.  Sığırlar tükettikleri her birim kuru madde için dört birim su tüketimine ihtiyaç duyarlar.  Bilindiği gibi en önemli besin maddesi “Su”dur.  Çift cidarlı suluklar, donmaya karşı önlem alınmış suluk modelleri ile problem çözülür.

Kışın yaşanan problemlerden biri de, soğuktan korkarak ineklerin kapalı barınaklara  “tıkılması”dır.  Halbuki temiz hava yem kadar önemlidir.  İnsanlar kendileri üşüdüklerinde sığırların da üşüyeceğini sanarak soğuğa karşı aşırı önlemler alırlar.  Kirlenmiş hava en büyük stres faktörüdür.  Yemden yararlanmayı azaltacağı gibi, solunum yolları hastalıklarına da zemin hazırlar.

Her türlü ani değişiklik stres faktörüdür. Yemin aniden değiştirilmesinden kesinlikle kaçınılmalıdır. Kışın ani hava değişiklikleri, aniden gelip, 100C birden sıcaklığı düşüren soğuk hava dalgaları stres faktörüdür.  Stres demek daha çok hastalık ve daha az verim demektir.

Bu sebeple, meteorolojik verilere göre, sığırlar ani değişiklik öncesi desteklenmelidir.  Profesyonel yardım ile, sindirim arttırıcı, enerji sağlayıcı yem katkı maddeleri “anti-stres” olarak kullanılırsa bu günler hasarsız atlatılabilir.

Kışın yeterli ve uygun besleme yapılmazsa, gerekli hallerde “profesyonel yardım” ihmal edilirse, süt veriminde, süt yağı oranında, döl veriminde azalma, şirdenin yer değiştirmesi, sonun atılmaması, karaciğer yağlanması, rahim iltihabı, topallık gibi problemlerde ise artma kaçınılmaz olacaktır.

Ülkemizde şimdiye dek görülmeyen bu hastalık güney doğu bölgemizde görülünce basın tarafından Afrika Hastalığı adı verildi. Asıl adı “Sığırların Nodüler Ekzantemi” dir.  İngilizce olarak “Lumpy Skin Disease”  diye bilinir ve dünyadaki yaygın bilinirliği bu isimle olur.  Ülkemizde “ihbarı mecburi hastalıklar” listesinde yer alır.

Hastalık İngilizcesinden tam tercüme ile yumrulu deri hastalığıdır.  Etkeni koyun-keçi çiçek virusu ile aynı gruptan bir virustur.  Virus ailesi  Capripoxvirus olarak bilinir.  İlk olarak 1929 yılında Afrika’nın güney ülkelerinde çıkan Lumpy Skin Disease daha sonra Mısır ve İsrail’de de salgınlar yapmıştır.

Lumpy Skin Disease (LSD) deri üzerinde şişliklerle görülür.  Aynı şişlikler iç organlarda da oluşur.  Sütün birdenbire azalması, şiddetli düşkünlük hali, gebelerde yavru atma, hızla zayıflama, topallık ile kendini gösterir.  Hastalık sokucu sineklerle bulaştırılır.  Doğrudan temas da bulaşma yoludur.  Ağız ve burundan gelen akıntılarla veya süt ile temas bulaşma kaynağı olabilirse de hastalığın sokucu, kan emici sineklerle bulaşması başlıca yayılma yoludur.

Hastalığın yayılması %3-85 olarak bildirilmektedir.  Ölüm oranı düşüktür.  LSD ( Lumpy Skin Disease)’den ölüm oranı %3 olarak bildirilse de ikincil enfeksiyonlarla bu oran yükselebilmektedir.  Kuluçka dönemi 2-5 haftadır.  Ergin sığırlar biraz daha dayanıklı olup, buzağılar çok hassastırlar.  Jersey ırkı sığırların ise,  diğer ırklara göre daha hassas olduğu bilinmektedir.  Baş, boyun, merme çevresi ve ayaklarda sert şişlikler kendini gösterir.  Ayrıca, karaciğer, işkembe, dalak, akciğer ve sindirim yolunda bu şişkinliklerin aynısı oluşur.  LSD böcek ısırması, kurdeşen, deri tüberkülozu, nokra ve benzer deri hastalıklarıyla karışabilir.  Tam olarak serolojik testler veya virus izolasyonu ile kesin teşhis yapılır.

Hastalığın tedavisi yoktur.  İkincil enfeksiyonlar için antibiyotik kullanılabilir.  Uzun bir süre içerisinde tedavi mümkündür.

Hastalıktan korunma için iki yöntem vardır.  Birincisi sineklerle mücadele, ikincisi ise aşılamadır.  Afrika ülkelerinin birçoğunda, Güney Afrika, Etiyopya, Mısır, Namibya, Kenya, Zimbabwe gibi ülkelerde aşısı vardır. Koyun-keçi çiçek aşısı da koruyucu olarak kullanılabilir.

Hastalıktan korunmada bilinen tüm biyogüvenlik uygulamaları tamamen yerine getirilmelidir.  Örneğin; hayvan nakillerinin kontrol altına alınması, karantina, temizlik, dezenfeksiyon, hastalıktan dolayı kesilen hayvanların imhası gibi önlemler ihmal edilmemelidir.

Virusun yara kabukları içerisinde 35-40 gün canlı kalabildiği saptanmıştır.

Sığırların idrarı, dışkısı ve bir kısım yataklık malzemesinin karışması sonucu ortaya çıkan atıklar gübreyi oluşturur.  Gübre yönetimi hem çıkan gübrenin uzaklaştırılması, hem de, eğer kullanılacaksa, bitki yetiştirmede kullanımına uygun olarak depolanmasını içeren işlemlerdir.

Gübre hayvan adedi arttıkça büyük bir problem haline gelebilir.  Hayvanlara ve insanlara zararlı amonyak, metan, hidrojen sülfit ve karbondioksit açığa çıkaran gübrenin kaldırılması şarttır.  Diğer yandan; bu konuda yasal gerekliliklere, çevresel koşullara da uymak zorunludur.

İnekler yedikleri ile ilgili olarak değişen miktarlarda toplam gübre üretirler.  Bir ineğin yılda 20 m3 toplam gübre ürettiği hesap edilir.  Canlı ağırlık, süt verimi de bu miktarı etkiler.

Gübre çevresel kirlilik ve hastalık kaynağı olabileceği gibi, bitkisel alanlarda da daha iyi ürün yetiştirilmesini sağlayacak azot, fosfor, potasyum gibi mineralleri içerir.   Dolayısıyla gübre yönetimi, gübrenin kaldırılması ve sonra kullanımının bir bütün halinde düşünülmesi yönünden en baştan planlamış olmalıdır.

Gübreler ortamda bulundukları sürece solunum yolu enfeksiyonlarına ve meme yangılarına zemin hazırlayan etki gösterirler.  Bu barınağı ve çevreyi kirletici etkileri önlemek için sıyırıcı ile, küçük traktörler ile, su ile uzaklaştırma yöntemleri kullanılır.

Ülkemizde sıyırıcı ile gübrelerin atılması yöntemi son yıllarda gayet yaygınlaşmıştır.  ABD’de ise daha çok küçük traktörler kullanılmaktadır.  ABD’de yatak yerlerinde kum kullanımı yaygın olduğundan, kumun ise sıyırıcıların halat ya da zincirlerine zarar vermesi sebebiyle küçük traktörler tercih edilir.

Su ile yıkama yöntemi ise, evlerdeki sifon  sisteminin çok büyüğü olarak düşünülmelidir.   Kullanılan su çöktürülüp, arındırılarak tekrar kullanılabilirse de, bunun arada bir suyla takviyesi gerekir.  Bu yöntemlerin avantaj ve dezavantajları kuruluş safhasında değerlendirilmelidir.

Sıvı ve katı gübrenin toplanması, dağıtılması için değişik sistemler uygulanır.  Sıvı gübreler genellikle çukurlardan, havuzlara kadar çeşitli büyüklükteki yerlerde toplanabilir.  Eğer araziye dağıtılacaksa sıvı gübre dağıtıcıları, makineler kullanılabilir.  Coğrafi yapı, iklim, arazi varlığı ve yasalar bu konuda yol gösterici olmalıdır.

Gübre tipine göre, uzmanlarına danışarak, en baştan, iyi planlama yapılmalıdır.

Gübrelerin değerlendirilmesinde öne çıkan bir teknoloji ise BİYOGAZ‘dır.  İşletmeler tek tek bu teknolojiyi kurabilecekleri gibi, yakın olanlar bir araya gelip gübrelerinden ortak biyogaz elde edebilirler.  Isı ve elektrik enerjisine dönüştürülen gübrelerden kalan kısım ise yine arazide değerlendirilebilir.

Biyogaz üretimi için gübrenin ve özellikle selüloz miktarının önemi büyüktür.  İyi bir fizibilite ile girişim yapılmalıdır.  Projelendirme ve kurulum maliyeti pahalı bir teknolojidir.  Sistem ürettiği ısı ve elektrik enerjisinin bir kısmını kendisi de harcar.  Yıllık işletme maliyeti de göz önüne alınarak, gerçekçi bir fizibilite ile yola çıkılmalıdır.

Özet olarak; gübre yönetimi konunun uzmanları tarafından, en baştan düşünülerek uygun yöntemlerin seçilmesiyle yerine getirilmesi gereken bir iştir.

Suni tohumlama bir gebe bırakma yöntemi olup, kızgınlıktaki ineğin rahmine boğa spermasının, özel bir aletle, bırakılmasıdır.

Üstünlüğü kanıtlanmış boğaların tohumları kullanılırsa suni tohumlama bir “ırk ıslahı yöntemi” haline gelir.  Dünya’da ırkların ıslah edilmesinde en çok kullanılan, en etkin ve en kolay yöntem suni tohumlamadır.

Suni tohumlama ile üstünlüğü kanıtlanmış boğa tohumları kullanılarak gelecek nesillerin daha verimli olması sağlanır. Boğadan çiftleşme yoluyla geçebilecek hastalıkların yayılması suni tohumlama ile önlenmiş olur. Kolay buzağılama özelliği önceden belirlenmiş boğa tohumları kullanılırsa güç doğum problemiyle karşılaşılmaz. İneğin verim dışındaki diğer eksikleri de suni tohumlama ile giderilmiş olur. Örneğin; meme başı uzunluğu, ayak basışı, sütçülük tipi özellikleri, kalça yüksekliği, memelerin vücuda bağlanışı gibi karakterler uygun boğa tohumlarıyla düzgün, istenilen hale getirilebilir. Suni tohumlama yöntemi üstün bir boğa tohumundan birçok üreticinin yararlanmasını sağlar. Bu yöntemle kayıtlı yavrular ve giderek kayıtlı sürüler ortaya çıkar. Sığır üreticileri boğa beslemenin masraf ve tehlikelerinden kurtulmuş olurlar.
Suni tohumlamada en önemli konu kızgınlığın belirlenmesi ve uygun zamanın kaçırılmamasıdır.  İneklerin verimleri arttıkça,  süt vermekle meşgul olan inek, kızgınlık süresini kısaltır.  20 kg’a kadar süt veren ineklerin kızgınlık belirtilerini gösterme süresi 18 saat civarında olurken süt verimi yüksek ineklerde kızgınlık gösterme süresi verime göre 14 saat ile 4 saate kadar düşebilir.  O yüzden kızgınlığın gözden kaçması ihtimali söz konusu olabilir.  Bu durumda üzerine atlamaya izin veren, yani duran inek tohumlanmalıdır.  Başka bir deyişle erkek randevu yerine dişiden önce giderse daha iyi sonuç alınır.

Kızgınlık belirtilerini görmek her zaman en iyi yöntemdir.  Podometre, aktimetre gibi yardımcı araçlar olsa da, kızgınlığın diğer belirtilerini, yani çara akıntısını, atlamayı, durmayı görmek, böğürmeyi duymak döl tutma oranına olumlu katkı sağlar.  Çara akıntısı bulanık olan inek döl tutmaz.  Kanlı akıntı getiren ineklerin ise kızgınlık süresi sona ermiştir.

Bilgisayarlı Eşleştirme Programı: 
Bir gebe bırakma yöntemi olan suni tohumlamanın,  verim arttırıcı ve sağlıklı nesiller elde etme yolu olarak kullanılması dünyada yaygınlaşmıştır.  Yirmi yılı aşkın bir zamandan beri bilgisayarla eşleştirme yapılarak bu yönde yararlar arttırılmaktadır.

Eşleştirme 2 yönlü yapılmaktadır.

İneklerin eksik görülen karakterlerinin sonraki nesillerde düzeltilmesi ve kan yakınlığının önlenmesi.

İneklerin meme, kalça yapıları, cüsseleri, meme bağlantıları ve benzeri fiziksel yapıları ile süt, süt yağı, süt proteini gibi verim değerleri uygun boğa tohumları kullanılarak düzeltilebilir.  Tesbit edilen fiziksel karakterler, bilgisayara işlendiğinde, bilgisayar o karakterleri düzeltebilecek boğaları listeler.  Diğer bir yarar kan yakınlığının önlenmesi yönündedir.  Kan yakınlığı, akrabalı yetiştirme olup, bazı çekinik genlerin bir araya gelip sakat buzağılar doğmasına sebep olmasıdır.  Eğer, sürüde daha önce pedigri kayıtları tutulmuşsa, bilgiler bilgisayara girilerek inekler kan yakınlığı olmayacak şekilde boğa tohumlarıyla tohumlanır.  Böylece çekinik genlerin bir araya gelerek sakat veya ölü buzağı doğması engellenmiş olur.

Dişi sperma:
Boğa spermalarının dişi ve erkek sperma olarak ayrıştırılması işlemidir.  Dünyada şu anda tek bir şirketin tekeli altında olan bu teknoloji,  dişi spermaların ayrıştırılması amacıyla kullanılmakta olup, eğer istenirse etçi ırklar için erkek sperma için de kullanılabilmektedir.

Yüzde 90 oranında başarıyla uygulanan yöntemde,  sperma hücresi sayısının azlığı, işlemler esnasında bir kısım spermanın ziyan olması, teknolojik masraflar dolayısıyla fiyatlar geleneksel spermaya göre daha pahalı olmaktadır.  Döl tutma oranı ise %15-20 oranında düşmektedir. Ama; sonuçta istenen cinsiyette buzağımız olmakta ve hedefe ulaşmak için yolumuz kısalmaktadır.  Şimdilik düvelerde kullanılması önerilmektedir.

Genomics: 
Suni tohumlama teknolojisine son yıllarda en büyük yardım DNA teknolojisinden sağlanmıştır.   ABD’de 1885 yılından beri düzenli kayıt tutulması ,bu teknolojinin elde edilmesinde büyük rol oynamıştır.  Boğa seçiminde sperma üretim labotaruvarlarına büyük oranda yarar sağlayan bu uygulama giderek başka yararlar da sağlayacaktır.  Örneğin; boğaların yetenekleri daha kısa zamanda ortaya çıkartılabilecek, yüksek döl tutma oranı olan boğalar keşfedildiğinde döl verimi başarısı artacaktır.  Bakım ve besleme koşullarının  etkilediği ve etkilemediği yetenekler ortaya konulacaktır.  Giderek artan şekilde hastalıklara karşı dayanıklılık, uzun ömürlülük gibi karakterler belirginleşecektir.

Gebelik sürelerinin belki 8-10 gün kısalması mümkün olacaktır.  Çünkü; gebelik sürelerini kısaltan boğalar olduğu bilinmektedir. Genomics yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.  Ancak; var olandan çok daha fazla yararlar getireceği kesindir.

İsviçre kökenli bir sığır ırkı olup, daha sonraki yıllarda İsviçre’ye komşu ülkelerde yaygınlaşmıştır.  Avrupa’da kırmızı -beyaz veya sarı- beyaz alaca renkli bir ırk olarak bilinir.  Ancak; ABD’de etçi ırk olarak geliştirilmiş boynuzsuz, siyah Simmental ırkı, giderek, öne çıkmıştır.

Klasik Simmental ırkında burun ucu et renginde, tırnak ve boynuzlar sarıdır.  Son yıllarda boynuzsuz soylar üzerinde çalışılmış olup, hayvan refahı yönetmeliklerine uygun olarak boynuz köreltme gerektirmeyen Simmental hatları geliştirilmiş.

Simmental ırkı “kombine ırk” olarak bilinir.  Avrupa’da etçi-sütçü ırk olarak ün yapmıştır.  Holstein ırkı ile karşılaştırıldığında süt proteini ve süt yağında Holstein ırkından daha yüksek, ancak süt miktarında ise Holstein ırkından daha düşük verim ortalamalarına sahiptir.

Ergin hayvanlarda canlı ağırlık; dişilerde 650-850 kg, erkekler de ise 900-1000 kg arasındadır.  Besicilikte erkek danalar canlı ağırlık kazancı ve et kalitesi yönünden tercih edilir.  Irk ortalaması olarak 4-5 ton süte, %4 yağa ve %3,5 proteine sahiptir.

Avrupa da, iyi bakım koşullarında,  bir Simmental ineğin canlı ağırlığının 10 katı süt verdiği kabul edilir.   Meme sağlığı ve somatik hücre sayısı bakımından Holstein ineklere göre daha dayanıklı olduğu bilinmektedir.

Simmental ırkı sütçü ırklarla, özellikle Holstein ırkıyla melezlendiğinde yüksek verimli, dayanıklı melezler elde edilir.  Erkek buzağılar ise besicilikte kullanılmaya daha uygun hale gelirler.  Birçok Avrupa ülkesinde bu tip melezlemeler yapılmaktadır.

Avrupa’da Fleckvieh olarak da bilinen Simmental ırkı etin ve sütün aynı hayvandan temin edilebileceğini gösteren bir ırktır.  Sütçü ırklara göre, özellikle Holstein ırkına göre,  daha az süt miktarı olmakla birlikte, etçi özellikleriyle sahiplerine para kazandırır.  Özellikle ABD de Brahman ırkı ile yapılan melezlemelerden Simbrah ırkı elde edilmiştir ki; bu ırk etçi yönden başarılı sonuçlar verir.  Simbrah ırkının dayanıklılık, doğum kolaylığı ve uzun ömürlülük gibi ek avantajları vardır.  Fransa’da  Simmental ırkı sütçü yönden geliştirilerek Montbeliard sığır ırkı elde edilmiştir. Avrupa’da Simmental ırkı sığırlarda kırmızı Holstein kanı (geni) olduğu da bilinmektedir.

Simmental ırkı sığırlar ülkemizde de yaygınlaşmıştır.  Erkek danaların besicilikteki performansı bu yaygınlaşmada önemli rol oynamıştır.

Kırmızı-beyaz, sarı-beyaz alaca renkli Simmentallerde, sıcak iklim hüküm süren ülkelerde,  göz etrafındaki kahverengi yuvarlak özellikle istenir.  Göz etrafı beyaz olanlarda “göz kanseri” riski daha fazladır.  İrlanda ve Kanada gibi az güneşli ülkelerde ise böyle bir özellik önem taşımaz.

Sütçü sığırlarda görülen buzağıların birbirini emme problemi, Simmental ırkı buzağılarda daha fazladır.  Bu kötü huy bazen ileriki yaşlarda da devam edebilir.  Barınak sistemindeki değişiklikler  ve bazı caydırıcı aletlerle bu problem önlenmeye çalışılır.  Konu üzerinde araştırma yapan bilim adamları problemin kandaki glikoz seviyesinin ani değişimine bağlı olduğunu düşünmektedirler.  Çözüm için; çoğunlukla barınak konforuyla  ilgili düzenlemeler öngörülmektedir.

Simmental ırkı sütçü ırklarla olduğu gibi, etçi ırklarla da melezlendiğinde başarılı sonuçlar elde edilir.  Deri sanayi ile uğraşanlar ise Simmental derisini özellikle beğenirler.  Sütünün Omega 3 ve CLA ( Conjugated Linoleic Acid) yönünden zengin oluşu da ayrı bir tercih sebebidir.

Simmental ırkı,  eti ve sütü birlikte bulunduran, dayanıklı, kolay adapte olan, uzun ömürlü, döl verimi yüksek, kaliteli karkas veren bir ırk olarak hayvan üreticileri tarafından tercih edilmektedir.

Sığırcılık işletmelerinin kuruluşu safhasında mutlaka “su analizi” yaptırılmasını, işletme esnasında da periyodik olarak suların tahlilini öneriyoruz.  Çoğunlukla ihmal edilen bu tahliller ancak, başa bir dert gelince akla geliyor.  O zaman işletme zarar görmüş olduğundan, geriye dönülmez kayıplar ortaya çıkıyor.  Bu yönden bakıldığında “su analizi” yaptırmak bir koruyucu hekimlik hizmetidir.

Sığırcılık işletmelerinde su kalitesi ve kaliteyi bozan etmenler deyince nitrat, nitrit, kurşun, diğer ağır metaller, böcek ilaçları, sülfatlar, aşırı demir yüklenmesi ile birlikte E.coli bulaşmaları akla gelebilir.  Bunlar hayvanlara, dolayısıyla işletmeye zarar verdikleri gibi,  hayvansal ürünlerle insanlara da  zarar verebilirler.

Su tahlili yönündeki önerilerimize kulak verilmesi, ihmallerden kaçınılması şarttır.  Hayvanlarda gelişme bozuklukları, büyüme gerilikleri, teşhisinde zorlanılan problemler, yavru atmalar ve ishaller, özellikle buzağı ishalleri suya bağlı olarak ortaya çıkabilir.  Suyun yukarıda söylediklerimizle kirlenmiş olması sonucunda üreme problemleri, kemik, eklem, diş ve deride bozukluklar, iştahsızlık, canlı ağırlık kaybı, süt azalması, bağışıklık sisteminde sorunlar meydana gelebilir.  Bağışıklık sistemi bozulan veya çöken hayvanlar ise başka hastalıklara kolayca yakalanabilir.

İyi bir başlangıç, iyi bir sürü yönetimi için,  su kalitesinin önemi göz ardı edilmemelidir.

1.Hayvanların aldığı hormonlu yemler sütü etkiler mi?
Cevap: Süt ineklerinin yemlerinde bir hormon mevcut değildir. Dolayısıyla böyle bir soru yersiz olur. Ancak süt ineklerine verilen silaj, ot, yonca ve tane yemlerden gelen küfler, küf toksinleri süt veriminin azalmasına, aynı zamanda döl veriminin azalmasına da sebep olur. Asıl olarak üzerinde durulması gereken konu budur. Görünen veya görünmeyen küflerin salgıladıkları aflatoksin vb. toksinler inekler üzerinde son derece kötü etkiler yapmaktadır. (Yemlerde Küflenme yazısı ayrıntılı olarak bu konuyu açıklamaktadır)

2.Bulunduğum bölge bana göre yeterince yüksek ve rüzgar alıyor. Bu durumda (12 sağmal inek bulunan ahırımda) nasıl bir havalandırma sağlamalıyım?
Cevap: inekler 22 derecenin üzerine çıkan hava sıcaklıklarında kademeli olarak strese girerler. Esen rüzgar, örneğin; 30 derecelik bir günde ineğin stresini önlemez. Rüzgar bile olsa hissedilen sıcaklık 28 derece olur ki, bu da strese sebep olabilecek bir derecedir. Yapılması gerekenler şunlardır;
a.Duvar olmamalı
b.Vantilatör ve duş sistemleri birbirini destekleyecek şekilde, evaporatif soğutma metoduyla çalıştırılmalıdır. Zaten 12 hayvanlık bir barınakta çok küçük bir maliyetle bu sistem kurulabilir. (Sıcaklık Stresi ile ilgili yazıda bu konunun ayrıntılarını bulacaksınız)

3.Sütte verimi en çok etkileyen faktörler nelerdir?
Cevap: 
a.İneğin ırkı
b.İneğin ırkı ve ağırlığına göre uygun olarak beslenmesi
c.İneğin gebe bırakılması ve doğurması
d.İneğin stresten korunması

İnekler ırklarına uygun ve canlı ağırlıklarına orantılı yemlenmezlerse verim alınamaz. Verim deyince süt ve döl verimini kastediyoruz. İneklerin süt maliyetinin en çok arttığı dönem 180 günden sonraki dönemdir. Dolayısıyla inekler zamanında gebe bırakılıp doğum yapmaları sağlanmazsa sağılmayı sürdürürler. Ama elde edilen süt çok pahalıya mal olur. İneklerin ucuza süt malettikleri dönem  bol süt verdikleri 30-100 gün arası dönemdir. İkinci sırada 100-180 günlük dönem gelir. Bu dönemleri ineğin ve hayvan sahibinin yaşaması için, zamanında tekrar doğurması şarttır. İnek tekrar gebe kalmaz ve uzun süre boş kalırsa her zaman için ‘süt ucuz – yem pahalı’ olacaktır. İneklerde Süt Verimini Etkileyen Faktörler yazısında daha ayrıntılı bilgiler bulacaksınız.

Görüldüğü gibi İneklerin süt verimi için mucize yaratan tek bir çözüm yoktur. Diğer yandan süt veriminin tek başına düşünülmesi hayvan sahibinin işletme verimini arttırmasını sağlamış olmayacaktır. Verimi her zaman süt + döl verimi olarak görmek gerekir.

Hayvancılık işletmelerinde birçok problem zaman zaman söz konusu olabilir. Ancak; işletmelerin en zorlu hastalığı kötü yönetimdir.

Sürü yönetimi bir bütündür.  Yemlemeyi, sağlığı, barınak konforunu, stres yönetimini, döl verimini, sağımhaneyi, işletmede olan biten her şeyi kapsar.  Bunların çoğu da birbirine bağlıdır.  Yemleme, barınak dizaynı gibi konulardaki bir hata sağlığı doğrudan etkiler.  Serinletme sisteminin eksikliği, yanlış yapılmış, kalitesiz silaj, sağımcının kabahatleri sağlıkla ilgili problemlere sebep olur.

Fakültelerde İç Hastalıkları, Zootekni, Hayvan Besleme, Mikrobiyoloji, Parazitoloji gibi konular ayrı dersler halinde görülse de bir işletmede hepsi iç içedir ve birbirinden ayrılmaz.

Veteriner hekim hayvancılık işletmesinin başında bir yönetici olabilir veya bir yöneticinin altında çalışan teknik bir kadroda bulunabilir.  Yönetim kadrosunun hangi kademesinde olursa olsun, veteriner hekimin her konuda görüşü alınmalıdır.

Çiftlikte “Bu konu veterineri ilgilendirmez”  düşüncesi ile hareket edilemeyeceği gibi, veteriner hekimin de ” Bu konu beni ilgilendirmez”  demesi mümkün değildir.  Kalitesiz kaba yem, yanlış yapılmış rasyon, yanlış zamanda biçilmiş yonca, yem dağıtımında yapılan hatalar, küflü yem, sağım makinesindeki pulsasyon hataları,  çevre temizliğindeki ihmaller, biyo güvenlik sistemindeki aksaklıklar, yatak yerlerinin, yemlik önlerinin, bekleme yerlerinin konforsuz olması, hatta, bakıcıların davranışları bile veteriner hekim için önemlidir.  Olabilecek tüm aksaklıklar gelir veteriner hekimi bulur.  Sonuçta bunların sebep olduğu hastalıkları, bozuklukları veteriner hekim düzeltmek zorunda kalır.

Problemler veteriner hekimin önüne gelir ve çözmesi istenir.  Dertler veteriner hekimin önüne geldiğinde artık reaktif bir davranış söz konusudur.  Problem olmuştur ve kaybedilmiş bir mücadeleyi kazanmak için veteriner hekim çaba göstermek zorundadır.  Halbuki baştan proaktif yani önleyici çalışmalarda veteriner hekim rol oynasaydı işletme için daha hayırlı olacaktı.

Sürü yönetiminde, örneğin; bir süt sığırcılığı işletmesinin yönetiminde bakış açısı ” inek gibi” düşünebilmekten geçer.  İnsanların bakışıyla ineklerin yaşamı kontrol altında tutulduğunda hatalar ortaya çıkacaktır.  İneklerin anatomisi, fizyolojisi farklıdır.

Beslemede, konforda, ihtiyaçta her zaman ineğin isteklerinin karşılanması önemlidir.  İneğin ihtiyacını, fizyolojisini, anatomisini en iyi şekilde bir veteriner hekim bilebilir.  Dolayısıyla veteriner hekim işletmenin ister başında, ister daha alt kademelerinde olsun görüş bildirmeli, etkin olmalı, işlere karışmalı, fikrini beyan etmeli, sonuçlar hakkında bilgi aktarmalıdır.

Süt ve süt ürünleri ile et en önemli gıdalardır.  Bu hayvansal protein kaynaklarının yerini alabilecek başka gıdalar yoktur.  İnsanların hayvansal protein almaları gerekir.  Çocukların, kadınların ve hamilelerin hayvansal proteinlere daha çok ihtiyaçları vardır.  Bedensel ve zihinsel gelişim tam olarak hayvansal proteinlerle sağlanabilir.

Dünya’daki ve ülkemizdeki nüfus artışına bakarak hayvansal proteine olan ihtiyacın artacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.  Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkelere, giderek yenileri eklenmektedir.  Çin, Hindistan, ABD, Endonezya gibi ülkelere ek olarak Pakistan, Bangladeş, Etiyopya, Nijerya, Brezilya ve İran geliyor.  Dünyada yıllık nüfus artışı 80 milyon kişi olup, 2050 yılına gelindiğinde nüfusun 9,5 milyar olacağı öngörülüyor. Dünya nüfusuna ise her gün 1 Yalova ili,  her ay ise yaklaşık 2 İzmir ili eklenmektedir.

Ülkemizin nüfus artış oranı  %1,3 tür.  Bugünlerde 75 milyon olan nüfusumuzun, 2050 yılında 94-95 milyon olacağı tahmin edilmektedir.  İş gücü nüfusumuz (15-64 yaş arası) genelin %67’sini oluşturmaktadır. 0-24 yaş arası nüfusumuz toplam nüfusumuzun %42’si, 15-24 yaş arası genç nüfusumuz ise toplamın %16,8’idir. Önümüzdeki 10 yıl içinde ise genç nüfusun daha da artması beklenmektedir.

Gelelim süt sığırcılığına;

Bazı örnek rakamlarla başlayalım.  ABD’de 1944 yılında 25,6 milyon baş süt ineği varken, üretilen süt 53 milyar kg’idi.  Buna göre ülke ortalaması 2070 kg/inek başına süt verimi olarak hesaplanıyordu. 2007 yılında inek sayısı 9,2 milyon’a düşerken, süt miktarı 84,5 milyar kg’a yükseldi, ülke ortalaması 9152 süt/inek oldu.  Ortalama rakam giderek artıyor.  2011 yılında inek sayısı aynı kalırken,toplam süt 89 milyar kg’a çıkmış, ortalama inek başına yıllık süt verimi ise 9681 kg’a yükselmiştir.

Ülkemizde 1990 yılında 6,1 milyon baş inek varken, 8,7 milyar kg sütümüz vardı.  Ülke ortalamamız 1409 kg olarak hesap ediliyordu.  2011 yılında 4,7 milyon baş inek sayısıyla, 13,8 milyar kg süt elde ettik ve ülke ortalamamız inek başına 2936 kg /süt oldu.

Biz de inek başına bir ilerleme katettik, ABD de ilerleme katetti. Ancak; görüyoruz ki daha yapılacak çok iş vardır.

Yılar içerisinde teknoloji de üretime büyük katkılar sağladı.  Suni tohumlama hizmetlerinin dondurulmuş sperma ile yaygınlaşmasını takiben, inek konforu ve beslemesiyle ilgili bilgiler devreye girdi.  Ardından Toplam Karma Rasyonlar ile sağım sayısının ikiden üçe çıkarılması yoluna gidildi.  Döl verimi hormonları kullanılmaya başlandı.  Artık genetik değerlendirmeler ulusal boyutta inceleniyor ve kayıt altına alınıyor. Çiftliklerde bilgisayar kullanılması yaygınlaştı.  Sıcaklık stresinin zararlarının farkına varıldı ve serinletme sistemleri araştırıldı.  Döl verimi ile senkronizasyon programları geliştirildi.  Gübrelerdeki metan gazından biyogaz olarak yararlanma yoluna gidildi.  Teknolojik gelişmeler hızla gelişerek cinsiyeti belirlenmiş spermaya, genom teknolojisine kadar geldi.  Bütün bu gelişmelerin verimlilik yönünde olumlu etkileri oldu.

Eğer süt sığırcılığı işletmeleri başarıyla çalışabilirlerse, her zaman kazanç sağlamayı bileceklerdir.

Ancak; başarının koşulları vardır.

Başarı koşullarını sayarsak;
Sürü yönetimi uygulamalarının ihmal edilmemesi
Koruyucu hekimlik uygulamaları
İnek konforuna özen gösterilmesi
Duvarsız, havalandırmalı, serinletme sistemli barınaklar
Kaliteli kaba yem ve hatasız yemleme
Sürüdeki stresin azaltılması, verimin arttırılması yönünde tüm önlemlerin alınması
Kızlarının yüksek verimleri ispatlanmış, üstün yetenekleri kanıtlanmış olan boğa spermalarının kullanılmasıyla genetik ilerlemenin arzu edilen yönde sürdürülmesi.
Toplam Karma Yemin ineklerin tüm gereksinimlerini karşılayacak şekilde formüle edilmesi.
Uygun ırkların seçilmesi
gibi konular akla gelecektir.

Son yılların teknolojileri ile bilgilerini biraraya getirerek, bunları doğru uygulamalarla kullanıma sokarak sektörde başarı elde edilebilir. Bütün bunların yapılması halinde de sektöre yatırım yapmak doğru olur.

Önümüzdeki 10 yıl içinde tüketicinin istediği kalite ve kompozisyonda süt üretimine odaklanan işletmeler gelişecektir.  Süt en kolay erişilebilecek dengeli bir protein kaynağıdır.

Süt sığırcılığı işletmeleri toplumun hayvansal protein ihtiyacını karşılayan, aynı zamanda istihdam yaratan kuruluşlardır.  Sürü yönetimi uygulamalarına uygun şekilde, düzgün yemleme ve bakım ile, doğru işletilen süt sığırcılığı yatırımları kazançlı ve sürdürülebilir olacaktır.

Süt sığırcılığında kazanç küçük ayrıntılardadır.  Kâr eden ve zarar eden işletmeler arasındaki fark ise sadece bu küçük ayrıntıları önemsemek veya önemsememek arasındaki ince çizgidedir.

Özet olarak;  artan bir talep ve gelişen bir teknoloji söz konusudur. Ayrıntıları gözden kaçırmayan işletmeler, koşulları ve kuralları içinde iş yapıyorlarsa, yatırımlarını geri döndürüp, işlerini kârlı hale getirebilirler.

Atalarımız “Ayak yoksa, at yok” derlermiş.  Özellikle Kadim Türk Kültüründe bu söz çok önemliymiş.  Giderek bu söze bir ilave geldi.  Meme yoksa, inek yok.

İnekler işkembeleri, ayakları ve memeleri sağlam olduğu sürece verimli bir şekilde ömürlerini devam ettirebilirler.  Tabii, her organ önemlidir, ama ineklerin memesi en önemli organlarıdır.  Biz ise bu en önemli organı sağımcıya teslim ederiz.

Sağımcı önemli bir kimsedir.  Memedeki sütü almanın yanısıra, ineğe yakın olmasının verdiği avantajla başka konuları da gözlemleyebilir.  Örneğin; ineğin arkasından gelen bir akıntıyı, ishali, dışkının rengini ve kıvamını, ayaklarda oluşan bir problemi kolayca gözlemleyebilir.  Sütün azalmasını, geç indirilmesini, memenin iltihabını, sütün rengini, pıhtılı olup olmadığını ilk önce sağımcı görür.  Sağımcı neredeyse, bir alarm mekanizması gibidir.

Sağımcı yaptığı işin önemini kavramalıdır.  İşletme sahibi de  sağımcının önemli bir iş yaptığını bilmelidir.

Sağımcı ineklere nazik davranmalı, temizliğe, özellikle de “Kuru ve Temiz” ilkesine özellikle uymalıdır.  Memeler tekniğine uygun hazırlanırsa işletmede meme iltihabına çok az rastlanır.  Çiftlikte kullanılan altlık materyali ile mastitis ( meme iltihabı) arasında bir ilişki olduğu söylense de, sağımcı bilinçliyse kötü altlık materyalinin vereceği zararı bile önleyebilir.  Bu yüzden sağımcının mutlaka “mikrop” bilinci olmalıdır.  Gözle görülmeyen mikropların  kolayca bulaşabileceğini öğrenmelidir. Sağım öncesi memenin hazırlanmasının mikropların bulaşmasıyla yakından ilgili olduğunu bilen bir sağımcı memenin sağıma hazırlanmasında daha dikkatli olur.

Ayrıca; makineli sağımlarda sağım makinesinin kullanımı konusunda, vakum konusunda doğru olanı bilmek ve uygulamak zorundadır.

İneğin en önemli organını teslim ettiğimiz sağımcı, eğitime tabi tutulmalıdır. Meme iltihabı olaylarında başlıca sorumluluğun kendisinde olduğunu bilmelidir.  Eğitim esnasında özellikle meme başının hazırlanması, kuru tutulması, ön daldırma, son daldırma işlemleri ve işlemlerin önemi öğretilmelidir.  Ön daldırma, son daldırma, ilk süt damlacığının bir kaba sağılıp bakılması, kurulama gibi işlemlerin neden yapıldığı anlatılmalıdır.  Sağımcı bu işlerin neden yapılması gerektiğini bilirse daha fazla dikkat sarf edecektir.

Ayrıca; iyi bir sağımcı kendi kendini de kontrol edebilir.  Her sağım sonunda süt filtresini kontrol ederek meme başı hazırlama tekniğinde ne kadar başarılı olup, olmadığını görebilir.  Süt filtrelerinin kirli olması durumunda, bir sonraki seferde daha özenli davranması gerektiğini anlar.

Meme sağlığının göstergesi somatik hücre sayısı, çiftlik temizliğinin göstergesi ise toplam bakteri sayısıdır.  Bunların yüksek olması sağım hijyeninin iyi olmadığı anlamını taşır.  Yine sorumlusu sağımcıdır.  Hatta ABD’de sağımcılara düşük somatik hücre ve düşük toplam bakteri sayısından dolayı prim veren çok sayıda işletme vardır.

Bütün bunları gözönüne alırsak, işletmenin kazancı ve süt hijyeni açısından sağımcıların ve sağımcı adaylarının eğitilmesi, hatta sertifikalı eğitim programlarına alınarak eğitilmeleri şarttır.  Bu yönde bir eğitim sürü yönetiminin başlıca koşuludur.  İleride eğitim almamış ve sertifikası olmayan sağımcılara memelerin emanet edilmemesi için şimdiden harekete geçilmeli, sağımcı kursları açılmalıdır.

Süt sığırcılığı işletmeleri bazı gider kalemlerinden tasarruf edebilirler mi?  Bu giderler içerisinde herkesin bildiği gibi en önemlisi yem gideridir.  Yem giderlerinden kesinlikle tasarruf edilmez.  Yem giderlerinden tasarruf etmek yerine, verimi artırmak ve bir litre sütü ucuza mal etmek hedeflenmelidir.

ABD’deki çiftçiler arasında “yemden tasarruf eden, işten çıkar” diye bir söz vardır. Yıllar içerisinde yemden tasarruf etmeye kalkan işletmeler, gerekli verime ulaşamadıklarından, sonunda işi bırakmak zorunda kalmışlardır.  Yem deyince kaliteli kaba yem ve onu verim yönünden destekleyen kaliteli karma yem akla gelmelidir.  Verim deyince ise, hem süt, hem de buzağı verimi düşünülmelidir.  Yemden tasarruf etme çabası daha az süt, daha az buzağı ve daha az kazanç anlamına gelir.

Yemden tasarruf iyi sonuç getirmez.  Ancak; 1 litre sütün maliyeti ucuzlatılabilir.  İnekler genellikle doğumu takiben 30 uncu gün ile 100 üncü gün arasında yüksek miktarda süt verirler.  Bu dönemde süt  verimi o kadar yüksek miktarda olur ki, 1 kg yem kuru maddesi ile 3 litre süt elde edilebilir.  Sonraki günlerde, 100 üncü ve 180 inci günler arası, 1 kg yem kuru maddesiyle ancak 2 litre süt elde edilebilir.  Giderek süt miktarı düşer ve 180 günden sonra    1 kg yem kuru maddesiyle 1 litre süt elde edilir.  İşte o zaman “süt ucuz, yem pahalı” olur. Yapılması gereken takvimi tekrar başa döndürmektir.  Yani;  ineği gebe bırakmaktır.  İnek tekrar gebe kaldığında 30-100 gün arasındaki en kazançlı günlere yeniden ulaşmış oluruz.

Tam tersi; inek uzun süre gebe bırakılamazsa 1 kg yem kuru maddesi vererek 1 litre süt aldığımız dönem uzar, hatta daha da aşağıya düşerek 1 kg yem kuru maddesiyle ancak 800 ml. süt elde edilebilir.  Böyle olunca süt pahalıya mal olur.  İşletme zarar eder “süt ucuz, yem pahalı” demeye devam ederiz.

En verimli günleri tekrar tekrar yaşamak için, ineğin 120 günden daha fazla boş kalmaması şarttır.  Tabii en fazla 120 gün. Boş günlerin daha az olması daha kazançlı bir iş yaptığımızı gösterir.  Bu yönden bakarsak, sadece buzağı almak için değil, sütü ucuza mal edebilmek için de “döl verimi” büyük önem taşımaktadır. Böylece tasarrufa değil, verime odaklı bir iş yapmış oluruz.  Süt sığırcılığı işletmesi bu şekilde hareket ederek 2 verimi birden sağlar.  Süt ve buzağı.

Demek ki; kazanç tasarrufla değil, verim elde etmekle mümkündür. Başka tasarruf edilebilecek giderler var mıdır? İşletmenin geleceği olan ırk ıslahı ve koruyucu hekimlikten tasarruf edilmesi önerilmez.  Zaten ırk ıslahı ve koruyucu hekimlik masraf değil, yatırım olarak kabul edilmelidir.

Tüm işletme giderleri arasında bu kalemlerin yeri çok düşüktür. Her bir kalem %2’şerlik pay tutar.  Yem, enerji ve işçilik gibi işletme giderlerinin yanında çok düşük payı olmasına rağmen, işletmenin geleceğinde en büyük paya sahip olan 2 kalem vardır.  Kaliteli sperma kullanmak ve koruyucu hekimlik sistemine uygun hareket etmek.  Ayrıca; koruyucu hekimlik sistemli bir şekilde sürdürülürse ilaç, özellikle antibiyotik masraflarından tasarruf edilebilir.  Kayıplar önlenir.

Özet olarak; süt sığırcılığı yapan işletmeler kayıpları önlemek ve verim almak yönünde çaba gösterirlerse sektörün içinde kalabilecekler, başarılı olabilecekler ve sürülerini, isterlerse, büyütebileceklerdir.

Son söz: Tasarruftan değil, verim artışından kazanç sağlarız.

Yıllardan beri konuşulan bu konu halen konuşulmaktaysa, henüz uygun bir çözüm bulunamamış demektir.  Zaten basit bir çözümü olsaydı bugüne dek olumlu sonuçlar alınması sağlanabilirdi.

Süt ve yem piyasası hakkında görüş bildirildiğinde veya şikayetler dinlendiğinde,  çoğunlukla dile getirilen fiyat kesif yem fiyatı, başka bir deyişle fabrika yemi fiyatıdır.   Aslında inekler ot yiyen ve ot yemek için yaratılmış hayvanlardır.  Tek mideli hayvanlardan farklı olarak selüloz tüketimi yapmaya elverişli sindirim sistemleri vardır ve geviş getirirler. Buradan yola çıkarak ineklerin sindirilebilir selüloz kaynaklarına, otlardan alınabilecek proteinlere, özetle kaliteli kaba yeme ihtiyaçları olduğu bilinmektedir.

Yıllardan beri bilinmekte olan bu gerçek ortada dururken süt-yem fiyatları söz konusu olduğunda, genel olarak, fabrika yeminin ön planda söylenmesi bir eksik bakış açısıdır.  Üstelik sahada gördüğümüz gibi, kaliteli kaba yemin açığı da kesif yemle kapatılmaya çalışılmakta, ancak böyle bir şey mümkün olmamaktadır.  Kaba yemin açığının kesif yemle kapatılabilmesi hem mümkün değildir, hem de bu türlü girişimler hastalıkları beraberinde getirir.

Bütün bunları gözönüne alırsak ve sahada yaşananları da irdelersek kaba yemin, özellikle kaliteli kaba yemin temininde ciddi adımlar atmak gerektiği ortaya çıkacaktır.  Samana aşırı düşkünlük ve samanı kaba yemlerden biri saymak problemin başlangıç noktasıdır. Samanın inek beslemedeki yeri bir miktar tükürük salgısı arttırmak ve biraz da dolgu maddesi görevi görmektir ki, miktar olarak kullanımı çok az olması gereken bir kaba yemdir.

Asıl kaba yem veya kaliteli kaba yem olarak yonca, kuru çayır otu, tırfıl (üçgül), korunga, karamba, hasıllar, fiğ, mısır silajı ve diğer silajlar, gazal boynuzu, sudan otu ve benzeri diğer otları sayabiliriz.

Zamanında biçilmiş yonca, uygun zamanda biçilerek silaj yapılan mısır kaliteli kaba yemler arasında sayılırlar, ancak; uygun zaman ve uygun şekilde, olmaları şartıyla.  Geç biçilmiş yonca ile iyi yapılamamış, kalitesiz veya küflü silaj kaba yem bakımından aldatıcı olabileceği gibi, hastalıklara da sebep olabilir.  Bütün bunların ışığında kaliteli kaba yeme yönelik desteklemelerin ön plana alınması, ayrıca bu konulardaki yanlış bilgilerin düzeltilmesi yerinde uygulamalar olacaktır.

Devletin Süt ve Yem Dengesinde Bir Rolü Olabilir mi? 
Ülkemizde herşey serbest piyasa rejimi içerisinde yürümektedir.  Arz-talep dengesi ile fiyatlar “piyasada” oluşmaktadır.  Ancak; tarımsal konular bazen devlet desteğine ihtiyaç gösterirler.  Çünkü tarım doğa içindedir ve doğanın her türlü değişikliğine açıktır.  Yağmur, sel, kuraklık ve benzeri olaylar öncelikle tarımı vurur.  Böyle durumlarda zararların karşılanması için devletin destek vermesi gerekebilir.  Böyle durumlarda zarara yol açabilecek iki durum söz konusudur.  Süt fiyatlarının aşırı düşmesi veya yem fiyatlarının aşırı yükselmesi.

Herhangi bir sebeple süt fiyatları aşırı düşerse, yem fiyatları aşırı artarsa devlet ” süt gelir kaybını” durum düzelene kadar dengeleyecek şekilde yardım etmelidir.  Böylece işletmelerin batması önlenebilir, üretimde kalmaları sağlanabilir.  Buna benzer uygulama ABD’de MILC programı ile yapılmaktadır.

Yonca, %16 proteinli süt yemi, bu karışıma giren oranda mısır ve soya küspesi fiyatlarıyla, süt fiyatlarının sınırları belirlenir.  Süt bu sınır fiyatın altında bir fiyata düşerse, yem ise bu sınır fiyatın üstüne çıkarsa, biri veya diğeri hangisi olursa, devlet derhal sütteki gelir kaybını öder.  Yasal düzenleme yapılır.  Örneğin; 60 gün içinde kayıp miktar üreticiye ödenir.  Belli miktarların üzerindeyse belki üst ödeme sınırı getirilebilir.  Üreticilerin mağduriyeti gecikme olmaksızın giderilmiş olur.  Kooperatif üyesi olan üreticilerin, eğer varsa, kooperatife borçları bu kaynaktan ödenebilir.  Böyle bir çalışma ve bunun alt yapısı ABD’de vardır.  Dolayısıyla uyarlama yoluyla bir adaptasyon sağlamak mümkün olabilir.  En azından üzerinde çalışılabilecek bir temel oluşturulur.

Süt sığırcılığının çeşitli sorunları vardır. Kaba yemin, kaliteli kaba yem temininin sorunların biri olduğunu biliyoruz.  Buna ek olarak bulaşıcı ve yaygın hayvan hastalıklarını özellikle de şap ve bruselloz hastalıklarını sayabiliriz.  Diğer yandan pazarlama sorunları her zaman gündemdedir.  Devlet her cephede bu sorunlarla savaş vermeye çalışmaktadır. Belki, güçler belli dönemlerde belli sorunlar üzerinde yoğunlaştırılsa ve sıraya konulsa daha başarılı olunabilir.

SORU: Suni tohumlama esnasında oksitosin kullanılması gebelik oranında bir artış sağlar mı?

CEVAP: Oksitosinin yarı ömrü iki dakikadır.  Uygulandıktan sonra %50’si metabolize olmaktadır.  Bu nedenle vücutta kalış süresi çok kısadır.  Buna bağlı olarak da çok kısa süre etkili olur.  1950’li ve 1960’lı yıllarda yapılmış çalışmalarda dölverimi üzerinde bir avantajı olmadığı rapor edilmiştir.

Dr Ray Nebel
Teknik Servis Programları Başkan Yardımcısı
Select Sires Inc.

Yakın zamanda Kuzey Avrupa’da bir takım kuzu ve buzağılar anormal biçimde doğmaya başladılar.  İnceleyen bilim adamları bu hastalığın bir virus tarafından oluşturulduğunu saptayarak, ilk görüldüğü kasaba olan Schmallenberg’in adını verdiler.

Schmallenberg  virusu  Akabane (Akabane hastalığı için tıklayınız) virusu ile aynı aileden ( ortho bunyaviruses) bir virus olup, inek ve koyunların yavrularında doğumsal şekil bozuklulukları ile ortaya çıkıyor.

Hastalığın bugüne kadar İngiltere, Belçika, Almanya ve Hollanda’da ortaya çıktığı bildiriliyor.  Hastalık etkeni bir virus olmakla birlikte, sokucu sineklerle ( culicoides) hayvandan hayvana bulaştırılıyor.

Bu aileden bazı viruslar insanlarda da hastalığa sebep oluyor.  Ancak; Schmallenberg virusunun insanlara geçebileceği ile ilgili bir bilgi henüz söz konusu değil.

Schmallenberg  virusu ile enfekte olmuş koyunlar boynu ve eklemleri yamuk, kafatasının içi su toplamış ( hidrosefalik) kuzular doğuruyor.  Doğumların çoğu ölü doğum olarak meydana geliyor.  Bazı kuzular doğduktan hemen sonra ölüyorlar.  İnekler ise ishal, süt azalması ve ateş gibi genel belirtiler gösteriyorlar.  Sonuç olarak buzağılar, kuzulardaki gibi anormalliklerle doğuyorlar.  Koyunlar ise hiçbir belirti göstermiyorlar.  Hastalık koyunlar gibi keçilere de bulaşabiliyor ve oğlaklarda da aynı problemler gözleniyor.

Hastalıkta ölü ve şekil bozukluğu görülen yavruların doğumlarıyla şüphe ediliyor.  Virus Antibody Testi ile kesin teşhis konulabiliyor.

Schmallenberg hastalığı ülkemizde teşhis edilmiş ve bilinen bir hastalık değil.

Süt Sığırcılığı yapan işletmelerde buzağıların, danaların ve ineklerin sağlıklarının korunmaları bir “koruyucu hekimlik programı”yla mümkün hale gelir.  Korumak ucuz ve garantili, tedavi ise pahalı ve zordur.  Tedavi her zaman başarılı olamayabilir.

Süt sığırcılığı işletmelerinde; doğum yapan, süt verme döneminde, kuru dönemde inekler olduğu gibi, yeni doğmuş buzağılar, büyümekte olan danalar vardır ve bunların her bir bölümüne uygulanması gereken “koruyucu hekimlik” çalışmaları söz konusudur.

Koruyucu hekimlik; aşı uygulamalarını, uygun barınakları, uygun yem formüllerini, uygun besleme tekniklerini, uygun boğa kullanımını kapsar.

Bunlardan aşılama programını gözden geçirelim:
Buzağı doğar doğmaz buzağıya hazır antiserum uygulanır.  Göbek kordonu iyotlu bir solüsyona batırılarak dezenfekte edilir.  Buzağının ağız sütünü içmesi sağlanır.

Buzağı ağız sütünü ilk iki saat içinde en az 2 litre, ilk 12 saat içinde ise en az 6 litre olarak almalı ve bu miktarın alındığından emin olunmalıdır.  Buzağı annesinin yanından ayrılmalı, temiz ve kuru bir yere konulmalıdır.

On ikinci haftada buzağıya pasteurella aşısı (öksürük veya zatürre aşısı da diyebiliriz), viral solunum yolu enfeksiyonlarına karşı karma aşı ve karma klostridyum aşısı yapılır.   On dördüncü haftada bu aşılar tekrarlanır.

Buzağılar 4-8 aylıkken bruselloz hastalığına karşı aşılanmalıdırlar.  Tarım Müdürlükleri vasıtasıyla aşılanmaları sağlanır. Bu dönemde ilk şap aşısı da uygulanır.  Şap aşısı; ilk kez aşılanacak olanlar için dördüncü aydan başlanarak dörder ay arayla bir yaşına kadar uygulandıktan sonra, 6 aylık tekrarlar halinde devam edilir.

Dişi buzağılar düve olunca, ilk tohumlamadan önce, yaklaşık 14. veya 15. ayda karma viral aşı, mastitis aşısı ve karma klostridyum aşısı yapılır.  Problem olduğu bilinen bölgelerde Leptospiroz aşısı da önerilir.  Leptospiroz hastalığı kan işeme ve sarılıkla ortaya çıkar ve ülkemizin daha çok doğu bölgelerinde görülen bulaşıcı bir hastalıktır.

Gebe inekler genellikle doğuma 60 gün kala kuruya ayrılırlar.  Gebe düveler ise henüz süt vermeye başlamadıklarından doğuma 45 gün kala mastitis aşısının tekrarı, pasteurella aşısı ile aşılanırken, buzağının korunması için ilk E. coli ve Klostridyum C aşısı da uygulanır.

Aşılama programının en önemli bölümü ineğin kurudaki dönemidir.  İnek kuruya ayrılırken, en son sağımda meme boşaltıldıktan sonra, kuru dönem mastitis tüpleri dört meme lobuna sıkılır ve artık sağılmaz.  Anne adayı ineğe pasteurella aşısı, karma klostridyum aşısı, geniş etkili antiparaziter enjeksiyon ve mastitis aşısı uygulanır.

Doğumdan üç hafta önce ise ikinci E. Coli, Klostridyum C aşısı, Mastitis aşısının tekrarı, leptospirosis ve viral solunum yolu enfeksiyonlarına karşı aşıların tekrarı ile aşılama programına devam edilir.  Bu dönemde bir A, D, E vitamin karması enjeksiyonu yapılması da yararlı olacaktır.

Doğuma 1 hafta kala, (doğumdan; 2-8 gün önce) yüksek dozlu D3 vitamini enjeksiyonu yapılır.

Bazen, Theileriosis hastalığının sık görüldüğü bölgelerde, kenelerin mevsimsel etkinliğinin başlamasından iki ay önce, tahminen Şubat ayı içinde Theileriosis Aşısı yaptırmak gerekir.
Her yıl Şubat ayının Theileriosis aşısı ayı olarak takvime not alınması yerinde olur.

Ne yazık ki, bazı bölgelerimizde kuduz olayları meydana gelmiş ve o bölgelerde sığırlara Kuduz aşısı yapılması öngörülmüştür.  Hastalık riski olan yerlerde kuduz aşısı da aşı programı içine konulmalıdır.

Buzağı İshalleri:

Yeni doğan buzağıların ishalleri sık görülen, çoğunlukla çaresiz ve ölümcül bir problemdir. Gerekli önlem alınmamış sürülerde buzağılar belirti göstermeksizin, aniden ölürler veya ishal belirtisi görüldükten sonra buzağıyı kaybederiz.

Gerekli önlemler:
1)    Doğuma 1 ay kala gebe inek veya düvenin aşılanması
2)    Buzağıya ağız sütünün yeterince içirilmesi
3)    Doğumu takiben en kısa sürede antiserum uygulaması

Önlem almak tedaviden daha ucuz ve garantilidir.

Eğer buzağıları koruyamazsak;
Buzağının ölümü, ilaç ve tedavi masrafları, artan bakım giderleri gibi ekonomik kayıplar ortaya çıkacaktır.  İshalden kurtulan buzağılar ise her bakımdan geri kalacaklardır.

Ağız sütünün önemi:
Buzağılara doğumu takiben en kısa sürede, en az 2 litre ağız sütü içirilmeli, içtiğinden emin olunmalıdır.  Ağız sütü içirmeye devam edilmeli, buzağının ilk 12 saat içinde en az 6 litre ağız sütü alması sağlanmalıdır.  Ancak bu şekilde buzağı annesinden koruyucu maddeleri ve besin maddelerini yeterince almış olur.  Ağız sütünün daha sonraki günlerde de içirilmesi sürdürülmelidir.
Ağız sütlerinin fazlası ziyan edilmemeli, dondurularak saklanmalı, gerekli hallerde kullanılmalıdır.

Buzağıların Göbek Problemleri
Bu hastalıklar göbek yangıları, göbek fıtıkları ve göbek apseleri olarak karşımıza çıkarlar.  Ayrı ayrı olabileceği gibi, üç problem bir arada veya 2 problem bir arada olabilir.  Göbek fıtıklarının en önemli nedeni “kısa kopmuş göbek kordonu”dur.   Doğum esnasında, özellikle zorla çekip çıkarma uygulanan doğumlarda bazen göbek kordonu kısa kopar.  Bu durum göbek fıtığı riskini oluşturur.  Doğum olur olmaz göbek kordonunun, deliğin ve çevresinin antiseptik bir solüsyonla, özellikle iyotlu bir solüsyonla temizlenmesi, kordonun iyotlu solüsyona daldırılması göbek yangıları için alınacak başlıca önlemdir.  Buzağıların bulunduğu yerin temiz ve kuru olmasına dikkat edilmelidir.

Buzağıların Eklem Yangıları:
Genellikle buzağıların ölümüyle sonuçlanan septisemi hastalığı, buzağının ölmediği hallerde eklem yangıları ile ortaya çıkar.  Şiddetli topallık, eklemlerin şişmesi, bazen eklemlerden irin akması söz konusudur.  Göbek kordonunun yangısıyla birlikte veya takip eden şekilde de kendini gösterebilir.  Bir veya birden fazla ekleme yayılmış olabilir.  Çoğunlukla öldürücüdür.  Yapılması gereken; doğuma 1 ay kala annenin ( gebe ineğin) aşılanması, doğumu takiben en kısa sürede hazır antiserum uygulanmasıdır.  Buzağıların eklem yangılarının ağız sütünü alamamış veya eksik almış buzağılarda görüldüğü bilinmektedir.  Dolayısıyla en önemli işin ağız sütünün buzağılara yeterince içirilmesi olduğu unutulmamalıdır.

Buzağıların Solunum Sistemi Hastalıkları 
Buzağıların ishalden sonra en önemli kayıp nedeni pnömoni (zatürre, öksürük) yani solunum sistemi enfeksiyonlarıdır.  Genellikle doğumu takip eden ilk aylar ile sütten kesme dönemi pnömoni için hassas günlerdir.

Buzağıların zatürresi ( pnömoni) kötü havalandırma koşullarında, kapalı, kalabalık barınaklarda bakterilerle viruslar tarafından oluşturulan, ekonomik kayıplar ve buzağı ölümleriyle ortaya çıkan bir hastalıktır.  Sebepleri çok olduğundan tedavi genellikle başarısız olur.

Ekonomik kayıpların başında buzağının ölümü gelir.  Ancak; tedavi masrafları, nükseden hastalığın tekrar tedavi edilmeye çalışılması ve verim düşüklükleri de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar.
Zatürrenin tedavi edilmesi mümkün olsa bile, hastalık geçirmiş buzağı hiçbir zaman hastalık geçirmemiş olanlarla aynı seviyede verim veremez.  Her bakımdan geri kalır.

Çözüm, aşılamadır.

Aşılama programına kuru dönemdeki inekten (anneden) başlamak gerekir.

Buzağılar doğar doğmaz hazır ANTİSERUM uygulanarak korunurlar ve üç aylık olunca aşılanırlar.

KORUMA, ucuz, kolay ve garantilidir.

TEDAVİ,  çoğunlukla başarısız, pahalı ve zordur.

Buzağının tedavi sonucunda ölümden kurtulması ekonomik olarak kayıpların önlenmesi anlamına gelmez.  Çünkü; o buzağı artık istenen verimi veremez.  Zaten tedavi girişiminde bulunmak yeterince koruyucu önlemin alınmadığını gösterir.  Buzağıların bulunduğu yerlerin koşullarını düzeltmek ve aşılama yapmak en akılcı yoldur.

Sığırcılıkta mevsimin sonbahar ya da kış olmasının alınması gereken önlemler açısından büyük bir önemi yoktur.  Zaten sistemli olarak aşılamaların, parazit mücadelesinin, dezenfeksiyonların yapılması gerekir.

Barınaklarda alınacak önlemler:
Kış geliyor diye hayvanları kapalı, kötü  havanın biriktiği ortamlara koymak birçok hastalığa davetiye çıkarmaktır.  Ne yazık ki ülkemizde soğuktan korkarak, hayvanları sıcak tutmak arzusuyla kapalı ahırlara koymak adettendir.  Böyle uygulamalar konforu bozar, stres yaratır.  Solunum yolu enfeksiyonları başta  olmak üzere, yem alımında azalmaya, bazı metabolik hastalıklara, hatta döl tutmamaya varan problemlere yol açabilir.  Çok şiddetli soğuk, tipi ya da aşırı rüzgara karşı bir perde sistemiyle önlem alınabilir.  Kötü koşullar gidince perde tekrar indirilir.

Ani değişiklikler hayvanlar için stres kaynağıdır.  Örneğin; aniden havanın soğuması gibi.  Böyle durumlarda stres önleyici yem katkı maddeleri kullanmak yararlı olur.  Kış boyunca bu tip stres önleyici yem katkılarından her ayın bir haftası sistemli olarak kullanmak özellikle tavsiye edilir.  Yine burada esas olan hayvanların, hasta olmadan önce, alınacak tedbirlerle korunmasıdır.  İstesek de istemesek de ülkemiz kapalı ahırlarla doludur.   Bu ahırlarda ters hava akımları açıkta kalmalarından daha tehlikeli olmakla beraber, yıllardır bunlardan vazgeçemedik.  Böyle ahırlarda kış girişi duvarlardaki delikler dahil inceden inceye temizlik ve dezenfeksiyon yapılması faydalı olacaktır.  Bir sonraki kışa ise bu her tarafı kapalı ahırlardan kurtulmak için planlar yapılmalıdır.  Amonyak kokulu, solunum ve sindirim yolundan çıkmış atıklarla kirlenmiş bir ortamın soğuk havadan çok daha fazla hayvanlarımıza zarar verdiğini artık bilmemiz gerekir.

Sığırcılıkta, özellikle süt sığırcılığında yaz ya da kış olarak yemin kompozisyonunu ayarlamaktan ziyade, hayvanların bulundukları duruma göre, uygun vücut kondüsyonunda olmalarına bakılmalıdır.  Sağılanlar, kurudakiler, sağımın henüz başında olanlar, düveler olmaları gereken vücut kondüsyonunda olurlarsa problem çıkmaz.  Gerek süt ve gerekse besi sığırlarında Parainfluenza 3, IBR, BVD, BRSV, Haemophilus somnus ve pasteurella aşıları önerilebilir.  Ancak, önceden de sözünü ettiğimiz gibi bu aşıların sistemli bir şekilde zaten yapılıyor olmasını öneriyoruz.  Tabii gerekli tekrar dozlarını da aksatmamak suretiyle.  Besi danalarında ise “besi başlatma programı” içerisinde yapılacak aşıların eksiksiz yapılması yine sağlıklı bir besi periyodu geçirmeyi temin eder.

Süt sığırcılığında da besicilikte de barınakların temiz ve kuru olması sağlık için temel kuraldır.  Önlemlerin mevsime göre değil, en başından alınmış olması gerekir.  Örneğin, açık serbest sistem besi yerlerinde tepecikler ve direnaj kanallarının baştan düşünülmesi gibi.  Sütçü işletmelerde de yine barınağın yapılması sürecinde her şeyin düşünülmesi lazımdır.  Artık; çatı ortasında 60 cm’lik açıklık olan, duvarsız, gereğinde kullanılacak perdeleri olan, havalandırma problemi olmayan barınaklar öneriyoruz.  Sığırlar bulundukları ortamları hızla kirleten hayvanlardır.  Bu ortamların temiz tutulması, en başta, ahır sisteminin uygun yapılması ile mümkündür.

Yaz ya da kış hayvanlarımız her istediklerinde temiz suya ulaşabilmelidirler.  Eğer donma söz konusuysa donmayan, çift cidarlı otomatik su yalakları kullanmak gerektiği ortadadır.  Görüldüğü gibi bu da daha yapım aşamasında düşünülmesi gereken önlemlerdir.

Sütçü sığırlar için kış girişinde, besi danaları için de besi girişinde kullanılacak özel yem katkı maddeleri için işletme sahiplerinin profesyonel yardım almaları yerinde olur.  Bir problem olmadan alınacak profesyonel yardımların işletme kârlılığına büyük katkısı vardır.  Kârlılık artık olacakları baştan görüp ya da deneyimlerle tesbit edip gereken“koruyucu hekimlik” hizmetlerinin yerine getirilmesinden geçmektedir.

Şap hastalığı ülkemizde sık sık görülen viral bir enfeksiyondur.  Ağız, ayak ve memelerde yaralarla ortaya çıkar. Önce kabarcıklar kendini gösterir.  Kabarcıklar sıyrılarak yaraya dönüşür.

Şap hastalığı bugünlerde ülke boyutunda görülüyor.  Sık sık hayvan pazarlarının kapatıldığı haberlerini duyuyoruz.  En kötüsü aşılı sığırlarda da hastalık görüldüğü söyleniyor.  Böyle bir durum birçok kimsenin aklına “suş değişikliği” ihtimalini getiriyor.

Şap virusunun yedi tipi olduğu, bunların da 60 alt tipi bulunduğu bilinir. Yedi tipin daha çok Afrika’da görülen Sat1-2-3 tipleri ülkemizde görülmese de A.O tipleri sıklıkla görülmektedir.  Bazı yıllar Asia tipleri de görülmüştür.

Şap hastalığı, sığırcılıkla uğraşanları zarara uğratan, sığırcılığa yatırım yapanların hayal kırıklığına uğramasına sebep olan, dış ticaretimize engel olan bir hastalık olup, en çok hayvan hareketleriyle yayılmaktadır.  Birçok bulaşma yolu vardır.  En önemli bulaşma yolu kuluçka dönemindeki hayvanların virusu aktarmasıdır.

İnkubasyon (kuluçka) dönemindeki bir hasta sığır, henüz klinik olarak belirti göstermediğinden, dış bakıda sağlıklı görülebilir.  Ancak, salyasında virus vardır.  Kuluçka dönemi 2-14 gün arasında süren hastalık, belirti göstermeye başladığında ise iş işten geçmiştir.

Kış aylarında hastalık daha hızlı yayılır.  Güneş ışığına maruz kalmayan virus dışkıda 6 ay, salyada 2 hafta, sütte 9 gün canlı kalabilir.

Aşılı sığırların da hasta oldukları söylendiği için, suşun kendini yenilemesi, yeni suşların ülkeye girmesi, tam bir bağışıklığın sağlanamamış olması ihtimallerine karşı bio-güvenlik kurallarının eksiksiz uygulanması her koşulda şarttır.  Sürüye aşı yapılmış olması bio-güvenlik uygulamalarının ihmal edilmesini gerektirmez.  Bio- güvenlik uygulamaları sürüye yeni hayvan girişinin yapılmamasını, karantinayı, her türlü yem, insan, malzeme girişinin kontrollü olmasını içeren bir dizi önlemdir.  Dezenfeksiyon işlemlerinin yapılması başlıca koşuldur.

Şap hastalığının viral etkenli olması dolayısıyla doğrudan bir tedavisi yoktur.  Buzağılar ölebilir.  İnekler, dana ve düveler kötü şekilde etkilenirler.  Sığırların direncini yüksek tutmak, ağız, ayak ve memelerdeki yaraların ise başka mikroplardan etkilenmesini önlemek gerekir.

İkincil mikroorganizmaların açılmış yaralardan girmesini önlemek için antiseptik ve antibiyotikler kullanılabilir.

Hayvan sahiplerinin, hayvan nakli yapanların insiyatifiyle şap hastalığı çözüme kavuşturulamaz. Şap hastalığının ilk kez duyulması ile birlikte hızlı, sert ve etkin önlemler alınmalıdır.  Önlemi alacak olan devlet kuruluşlarıdır.  Her şap hastalığı çıkışında yayılmasının önlenemediği ortadadır.  Bugüne dek yapılan uygulamaların başarılı olmadığı açıktır.  Önlemler derhal yürürlüğe konulmalı ve kararlı olunmalıdır.  En doğru önlem; mezbahaya sevkler hariç, geviş getiren hayvanların naklinin hastalık sönünceye kadar kesin bir şekilde durdurulmasıdır.  Bu kararı devlet kuruluşları alıp, eşgüdüm ile yürütmelidir.

Mezbahaya gitmeleri dışında hiçbir geviş getiren hayvana orijin sertifikası, veteriner raporu, yol belgesi verilmemeli, nakil yasağı şiddetle savunulmalıdır.  Köklü önlemler alınmadığında sonuçların ne olduğu yıllardan beri ortadadır ve sürpriz değildir.

Hiçbir önlem kişilerin insiyatifine, bilgisine bırakılmamalıdır.

Aşıların çıkan hastalık suşlarıyla ve alt tipleriyle uyumlu olup olmadığı süratle gözden geçirilmelidir.

Şap hastalığıyla yıllardan beri uğraşan ülkemiz insanları halen hastalığın yayılmasına yardım etmektedirler.

Ne kadar anlatılsa da inkubasyon ( kuluçka) döneminde hastalık taşıyan sığırların ülke çapında nakliyeleri ve hatta hastalık belirtisi gösterenlerin bile ülke çapında nakliyeleri önlenememiştir.  Eğer önlendiği düşünülüyorsa, var olan durum tersini göstermektedir.  Şap hastalığı çıktığı anda reaksiyonun hızlı ve etkin olması bugüne kadar yaşananların tekrar edilmemesi açısından önem taşır.  Hastalık söndükten sonra bile sığır nakillerinin yasağına bir süre daha devam edilmelidir.

Sığırcılık sektörünün en büyük problemi olarak karşımıza çıkan sütün ucuz, yemin pahalı olması konusunda sektörün devletten birçok beklentisi vardır.  Çiğ süt iyi fiyata satılırken bile süt üreten çiftçiler bir korku içerisindedirler.  ” Bugünlerde fiyat fena değil, ama bakalım ne zaman düşecek? ” Süt sığırcılığı işiyle uğraşanların zihnini sürekli meşgul eden bu korku, ne yazık ki, her yıl korkulduğu gibi başa gelir.  Yatırımcıların, bu işle meşgul olanların sıklıkla hayal kırıklığına uğramamaları için devletin kalıcı ve etkili düzenlemeler yapması başlıca koşuldur.  Devlet her zaman az veya çok, etkili veya etkisiz, sektöre mutlaka para harcamaktadır.  Devletin sektöre para vermediği söylenemez.  Daha çok verse daha iyi olmaz mı? Doğal olarak sektöre giren para herkese yarar sağlayacaktır.

Sığırcılık sektöründe veya daha geniş bir bakış açısıyla hayvancılık, hatta tarım sektöründe herkesin gözü devlettedir.  Devletin öngörüp desteklemediği hiçbir şey kendiliğinden yeşermez.  Devlet neleri öngörmeli, neleri desteklemeli ve nasıl desteklemelidir? Devletten neler istemeliyiz? Neler beklemeliyiz?

Süt sığırcılığı bir yatırım sektörü olduğu gibi, aynı zamanda bir geçim vasıtasıdır.  Büyük ölçekli çiftliklerin sayısı son zamanlarda artsa bile, halen ülkemiz küçük ölçekli işletmelerle doludur.  Süt ve besicilik sektörü ise birbirine aşırı derecede bağımlıdır.  Süt üretimi yapanlar sütlerini bir şekilde, iyi fiyata ve her gün satmak isterler.  Bazı üreticilerin bu işten çıkmaları, belki, et üretimi işine geçmeleri, diğer kalanların ise sütü daha iyi fiyata satabilmeleri mümkündür.  Et işine geçenler ise besicilik işletmelerine hammadde sağlayan bir konumda olabilirler.  Bunu için melezleme, özellikle etçi ırklarla melezleme, yaparak besiye uygun dana tedarikçisi olacak şekilde organize edilebilirler.  Devletin bunu öngörerek desteklemesi koşuluyla bu konu hem sosyal yönden, hem de et üretimi yönünden yararlı olacaktır.  Besi işletmesi sahibi tedarikçisini, tedarikçi ise danasını satabileceği besi işletmesini bilecek, işbirliği halinde üretim sürüp gidecektir.  Mademki süt ucuz et pahalı, mademki süt açığı yok, et açığı çok, bu yöntemin uygulanması için hazır bir zemin vardır.

Herkes malını överek satar.  Övülmeyen, yararları öne çıkarılmayan ürünlerin satışı az olur.  İçerisinde tüketici temsilcilerinin de olduğu, önceden listelenmiş gelirleri olan bir ” Süt Tanıtım Grubu” kurulmalıdır.  Önceden listelenmiş gelirlerin olması başlıca koşuldur.  Elde edilen gelirle süt tanıtılmalı, vitamin, kalsiyum, protein içeriği, hamilelere, yaşlılara, çocuklara, hastalara olan yararları öne çıkarılarak övülmelidir. Sütün gerçek sahibi aslında sütü üreten çiftçi veya işletmecidir.  Sütü sağanların devletten ” gelirleri belirlenmiş bir Süt Tanıtım Grubu” kurulması için gerekli kanun, yönetmelik, mevzuat desteğini istemeleri gerekir.

Yemlerin pahalılığına sebep olan etkenler vardır.  Hammaddelerin yurtiçinde veya yurtdışında fiyatlarının artması, döviz kurları gibi sebeplerle yem fiyatları yükselir. Süt üreticisi çiftçiler her zaman bu fiyatlar altında ezilirler.  Devlet;  borsa, tahıl fiyatları ve ithalat ilişkilerini düzenleyerek müdahale etmesi gereken zamanlarda, yem fiyatı artışlarının önüne geçebilmek için devreye girebilir.

Süt, yem, et ve akla gelen diğer desteklemelerde devletin nerede müdahale edeceği, devletin rolü, müdahale etmekten ne zaman vazgeçeceği, müdahale gerektiren koşullar önceden belirlenerek, bildirilmeli, böylesi programlar en az 5 yıllık olmalıdır.  Sütü sağan, süt sığırcılığı ile uğraşan üreticiler önünü görememekten yakınmaktadırlar.

Devlet aydınlatıcı, yol gösterici ve düzenleyici rolünü en çok burada oynamak zorundadır.

Süt üretimi sektörü piyasalardan, ithalat rejiminden, iç ve dış piyasalardaki ani değişimlerden ve doğa koşullarından çok etkilenen bir sektördür. Devletin her türlü desteğine kesinlikle ihtiyacı olan süt sığırcılığı sektörü için desteklerin ” erken reaksiyon” ile veya reaksiyona gerek duyulmadan ” kendiliğinden” devreye sokulması gerekir.  Devletin “bu koşullar olursa, bunu yaparım, şöyle koşullar oluştuğu zaman müdahaleci olurum” şeklinde ilgili sektörü önceden bilgilendirmesi ve gerektiğinde derhal reaksiyon vermesi şarttır.

Sütte ürün çeşitlemesi için, aynı zamanda et sektörü için, hatta sosyal amaçlar için keçiciliğin özellikle Saanen ırkı keçiciliğin desteklenmesinde yarar vardır.

Süt ve sütlü ürünler çeşitlenirse alternatifler, buna bağlı olarak da yeni çıkış yolları ortaya çıkacaktır.

Devletten beklenenler dışında süt sığırcılığı işiyle uğraşanların kendilerini koruma yöntemleri konusunda eğitilmeleri ve desteklenmeleri gerekir.  İşletmede verimliliğinin arttırılması, kayıpların önlenmesi için eğitimler verilmelidir.  Belki de işin en zor kısmı budur.  Ancak; yapılmalıdır.  Her işte olduğu gibi bu işte de verimlilik önem taşır.  Buzağı, süt ve döl kayıpları nasıl azaltılır? Yem maliyeti nasıl aşağı çekilir? Buna karşın en yüksek verimlilik nasıl sağlanır? Bütün bunlar süt sığırcılığı kamuoyuyla her düzeyde tartışılmalıdır.  Diğer yandan küçük işletmelerin kooperatifleşmesi özendirilmeli, büyüklerin yanında ezilmeleri önlenmelidir.

Süt veya besi sığırcılığı işletmesi kurmayı planlayan bir girişimci nelere hazır olmalı, neleri göze almalıdır?

Yatırım yapılırken ileride işletme ile ilgili konular düşünülerek hareket edilmelidir.  Yatırım safhasında yapılacak olan eksiklikler veya hatalar sonradan işletme yönetimine kötü yönde etki eder.

Öncelikle yatırımcı arazisini irdelemelidir.

Arazideki su miktarı ve kalitesi, arazinin ulaşım durumu, rüzgar yönü ve şiddeti, arazinin büyüklüğü, bölgedeki iklim, güneş yönü ve arazinin imar konusundaki yasal durumu çok iyi şekilde bilinmelidir.

İnek başına kullanma ve içme suyu olarak günde en az 300 litre su hesap edilmelidir. Su tahlili mutlaka yapılmalıdır. Arazi yapısı çok büyük hafriyat gerektirmemeli, drenaj ve gübre yönetimi baştan düşünülmelidir. İklim yönünden yılda +25 derecenin üzerinde ve -15 derecenin altındaki sıcaklıkların kaç gün olduğunun bilinmesinde yarar vardır.

Arazinin büyüklüğü ileride büyüme olanağını kısıtlayacak şekilde olmamalıdır.  Ayrıca ekim alanı olması avantajdır.

Çevre konusunda, örneğin gübrelerin uzaklaştırılması, yığılması konularında yasal problemlerle karşılaşıp karşılaşılmayacağı göz önüne alınmalıdır.

Süt inekçiliği için kurulacak işletmelerde, arazi hariç, her şey dahil inek başına 8.500.-ABD Doları veya 6.500.-Euro harcama yapılacağı bilinmelidir.  Bu rakama hayvan alımı, bina yapımı, sıyırıcılar, suluklar, traktör, yem karıştırma, dağıtım römorku ve akla gelen diğer ihtiyaçlar dahildir.  Yatırımcı, hayvan adediyle bu rakamları çarparak, nakit ve kredi olarak ne kadar harcama yapacağını bulabilir.  Yatırımın kendini amorti etme süresini en az 6 yıl olarak görmek gerekir.  Bunun altındaki amorti süreleri gerçekçi olmaz.  Besi işletmeleri için, teorik olarak, süt işletmelerinin yarısı olan rakamlar kabul edilmelidir. Hayvan temini ve barınak yapımı konusunda bu rakamların altında maliyetler mümkündür.

Ülkemizin birçok yerinde yaz ayları için duşlu ve fanlı serinletme sistemleri kurmak şarttır.  Bunu alınacak olan meteorolojik veriler bize gösterecektir.  Ülkemiz koşullarında ısı stresi ile mücadele başlı başına bir sürü yönetimi şeklidir.

İnek başına düşen yemlik önü mesafesi 70 cm olarak düşünülürse, hem sağmallar, hem de kurudakiler için ideal olur.

Süt sığırcılığına yeni yatırım yapacak olan girişimcilerin bilmesi gereken iki kural vardır.  Birincisi ” inek her gün sağılır”. İkincisi ” süt her gün satılır”.

Bu kurallar çerçevesinde sütün alıcısının baştan düşünülmesi gerekir.  Her gün sağım işlemi olacağından alınacak olan sağım ekipmanı için ” satış sonrası servis” garantisinin her koşulda istenmesi büyük önem taşır.

Sağım makinasıyla ilgili en ufak bir arızada çiftliğin başı büyük derde girmiş demektir.

Kuruluşta “çiğ süt kalitesi” düşünülmelidir. Kaliteli bir sağım ekipmanının yanı sıra sütün soğutulması için bir “soğutma tankı” satın alınırsa akıllı bir yatırım yapılmış olur.  Sütü satın alanlar için vazgeçilmezlik ve işletme için de prim alma sebebi olacak olan soğutma tankı mutlaka alınmalıdır.

Kuruluşta gübre yöntemi, yatak yerleri inek konforuna göre dizayn edilmelidir.  Bunun önemi ilerideki işletme safhasında belirgin biçimde ortaya çıkar.

Kuruluş esnasında düşünülmesi gereken diğer bir konu ise kuş mücadelesidir.  Üstü kapalı, dış ortama göre daha sıcak ve yemle dolu bir barınak her zaman kuşların tercih edeceği bir mekandır.  Ancak; çatı doğrudan oturtulursa kuşlar konacak yer bulamazlar ve ahır içini benimsemezler.  Kuşların konabileceği yerler olmamalı veya ince çivilerle kuşların konması önlenmelidir.

Sütçü sığır barınaklarının yanı sıra yem depoları, silaj çukurları yeteri büyüklükte olacak şekilde yapılmalıdır.  Ayrıca işletmenin kendi yemini yapabilme yeteneği gözden geçirilmelidir.

Kaba yemin temini başlıca önem taşıyan konudur.  Ekim olanakları var mıdır? Ekim olanağı yoksa en ucuz şekilde ot, yonca veya diğer kaba yemler nasıl sağlanır?

Bu soruların cevabı bulunmadan yatırım yapmak doğru olmaz.

Sütçü işletmeye konulacak hayvan ırkı da önem taşır.  Eğer miktar isteniyorsa Holstein, yağ da isteniyorsa Simmental veya Brown Swiss, yağ ve protein isteniyorsa Jersey ırkları seçilebilir.  Her ırkın avantajları ve dezavantajları vardır.  Jersey ırkı ineklerin erkek yavrularının iyi besi materyali olmadığı bilinir.  Irk seçiminde sütü satın alanın prim sistemi de etkilidir.  Miktar önemli, yağ ve protein miktarı önemli değilse, iyi bakım koşullarında, Holstein ırkı seçilebilir.

Barınak içi ışıklandırması çok önemlidir.  Barınak ışıklandırması kadar doğum bölümü, revir ışıklandırmasına da önem verilmelidir.

Yatma, dinlenme alanları ile, yürüme ve sağım öncesi bekleme alanları da konforlu olmalıdır. Gerekirse sağım öncesi bekleme alanlarına da fan ( vantilatör) sistemi konulmalıdır.Süt sığırcılığı işletmelerinin en büyük sorunlarından biri sağımcı ve bakıcı eleman sıkıntısıdır.  Elemanların hayvanlara davranışı, sık sık eleman değişimi, sağımcı hataları işletme esnasında başa gelen problemlerdir.  Baştan bu konular iyice düşünülmelidir.

Kuruluş esnasında düşünülmesi gereken diğer bir konu iyi bir kayıt sistemidir. Tercihen bilgisayarla, ancak, ne olursa olsun bir şekilde, mutlaka düzgün kayıt tutulması sağlanmalıdır. Buzağılar ayrı ayrı bokslara konulmalıdır.  Karantina, giriş-çıkış kontrolü, çevre için dikenli tel, ilaçlı havuzlar gibi biyo güvenlik önlemleri kesinlikle ihmal edilmemelidir.

Barınak yapımında doğal havalandırmadan yararlanmalı, kesinlikle duvar yapmaktan kaçınılmalı, gerekli hallerde kullanmak üzere perde, branda gibi kapatma gereçleri kullanılmalıdır.  Çatının orta yüksekliği 6-8 metre gibi düşünülmelidir.  Sağımhaneye giden yol doğrudan olmalı, hayvan trafiğini engelleyecek şekilde viraj, dönemeç olmamalıdır.

Besi işletmelerinde ise iki önemli hammadde vardır.  Biri besiye uygun dana, diğeri yemdir. Bunların sağlanmasında hiçbir zaman sorun olmamalıdır.  Çünkü besi işletmesindeki danalar dönem sonunda paraya döner, yani kumbara gibidir.  İşletme esnasında yem temini sıkıntısı olmayacak şekilde finansal ayarlamalar yapılmalıdır.

Uygun besi yeri;  işlevsel, az masraflı, sağlık yönünden uygun olmalıdır.  Rampa, danaların padoklara alınması, ilk müdahalelerin yapılması, gübre yönetimi, besisi bitenlerin kamyonlara yüklenmesi, yemlerin dağıtılması gibi konular işlevsel olmazsa kuruluştaki eksikler işletme esnasında aksaklık olarak karşımıza çıkar.

Eğer arazide alan olarak sıkıntı yoksa 20 m2 hayvan başına hesabıyla, açık, serbest, toprak zeminli padoklar yapılabilir ve sadece küçük bir sundurma konulabilir. Hayvan kabul işlemlerinin yapılması, ilk giriş esnasında besi başlatma programına uygun olarak aşılama, parazit mücadelesi v.s. işlemleri için mutlaka bir sıkıştırma bölümü projeye dahil edilmelidir.

Gübre temizliği, hayvan başına tahsis edilen alana bağlı olarak, aylık, haftalık veya günlük olarak yapılabilir. Kuruluş safhasında düşünülmüş olmalıdır.

Yemlikler ve yem dağıtım işleri de kuruluşta düşünülmesi gereken bir konudur.

Eğer toprak zeminde açık serbest sistem düşünülmüş ise, suluk çevresiyle, yemlik önü beton olmalı, geri kalan kısım toprak olarak bırakılmalı, yer yer yükseltiler, yani küçük tepecikler yapılmalıdır.  Yazın ısınmayan, kışın donmayan otomatik suluklar kullanılmalıdır.

Besi sığırcılığında yemlik mesafesi hayvan başına en az 40 cm olarak hesap edilmeli, mutlaka bir karantina padoğu plana konulmalıdır.

Besi sığırcılığı yatırımına niyet eden bir girişimci hayvan temini ve besisi biten danaların satışı konusunu irdelemelidir.  Baştan düşünülmesi gereken diğer konular ise, besinin başlama canlı ağırlığı, kesime gitme canlı ağırlığı, besi süresi, danaların yaşları ve ırkları, nakliye gibi konulardır.

Nakliyenin çok uzun yoldan olması mutlaka stres yaratacaktır.  Besi süresi ise her şeyden önce gerekli finansman için baştan bilinmesi gereken önemli bir konudur.

Süt sığırcılığı yapan işletmelerde yemlemenin önemi verimle, verimlilik ömrüyle birebir ilişkilidir.  Verim deyince süt miktarı ve süt yağı oranı akla geldiği gibi, buzağı verimi yani döl tutma konusu da akla gelmelidir.  Diğer yandan sürüden çıkarma gerekçelerinin arkasında ise, yine “besleme yanlışları” nın olduğu bilinmektedir.

İneklerin beslenmesinde önce, buzağıların beslenmelerine biraz değinmek de yarar vardır.  Ülkemizde yapılan hataların başında buzağılara az süt (veya az buzağı maması) verilmesi gelmektedir.  Bir buzağıya vücut ağırlığının %20 si kadar süt verilmelidir.  Bu miktar bizde %10 da tutulduğu için, besleme programına bir hata ile başlıyoruz.  ABD’de yapılan çalışmalarda buzağıya daha çok süt verilmesinin ilk laktasyondan başlamak üzere daha çok süt veren düve ve ineklere sahip olmanın başlıca yolu olduğu ortaya konulmuştur.  Buzağılar kendilerine verilen fazla sütün (veya buzağı mamasının) parasını daha ilk laktasyonda 4 kat fazlasıyla geri ödemekte olup, ek olarak, daha sağlıklı olmaktadırlar.  Süt artışı ile ilgili karşılaştırmalı çalışmalar günde 4-5 litre süt (veya buzağı maması) alan buzağılarla, günde 8-10 litre süt alan buzağılar arasında yapılmış ve sütteki artışın ikinci ve üçüncü laktasyonlarda da sürdüğü gözlenmiştir.  Artış miktarları 454 kg ile 1403 kg arasında değişmiş ve çok süt içenler lehine olmuştur.  Bu yararların yanı sıra, bu buzağılar ileride daha iyi döl tutma, daha çok canlı ağırlık artışı, daha çok süt yağı ve süt proteini, aşılamalardan sonra daha pozitif reaksiyonlar gibi avantajlar sağlamıştır.

Günde 8-10 litre sütü üç öğüne bölerek buzağılara uygun şekilde içirmenin yararları çalışmalarla ortaya konulmuştur.  Bu arada sürekli gelen itiraz ” ishal” konusudur ki, her yumuşak dışkı ishal değildir.  Altmış günlük bir periyodda 4 litre süt içenle, 10 litre süt içen buzağı arasında 20-25 cm boy farkı gözlenmiş, ayrıca aşılamaları takiben kandaki antikor titreleri daha yüksek bulunmuştur.

Süt ineklerinin beslenmesi deyince akla öncelikle rasyon gelmektedir.  Aslında rasyon tek başına bir şey ifade etmez. Kağıt üzerindeki rasyon, ineğin önüne koyulan rasyon ve ineğin tükettiği rasyon diye üç çeşit rasyon olduğu ve sonuncusunun bizi ilgilendirdiği biliniyor.  Burada önemli olan rasyonun hazırlanması değil, ineğe tükettirilmesidir.  Bu konuda her zaman bazı engeller ortaya çıkar ve bizi başarısızlığa sürükler.  Başarısızlığın sebeplerini şöyle sıralayabiliriz;
Sıcaklık stresi, asidoz, yemlik mesafesinin yeterli olmaması, mikser vagonların (yem karıştırma römorklarının) yanlış kullanılması, silaj kalitesi, sinekler, kuru dönemde düvelerle büyük ineklerin aynı yerde karışık halde bulundurulması, yetersiz su temini.

Sıcaklık stresinin asidozla, asidozun ayak hastalıkları ve rahim iltihapları (metritis) ile yakın ilişkisi bilinmektedir.

Yemlikte ise inek başına 70 cm mesafe hesaplanmalıdır.  Daha önceleri 60 cm olarak önerilen bu mesafenin 70 cm olması gerektiği, yine çalışmalarla ortaya konulmuştur.  Çok iyi bir rasyon hazırlanmış bile olsa, ısı stresi, konforsuzluk, eksik yemlik mesafesi gibi sorunlardan dolayı inek bu rasyonu tüketemezse, yapılan rasyonun bir anlamı kalmaz.

İki önemli konu yıllarca anlaşılamamış, anlaşıldığı zaman ise, yanlış anlaşılmıştır.  Bunlardan biri silaj, diğeri karıştırma vagonlarıdır.  Silaj çok kaliteli bir yem olduğu halde, bazen “zehir ” haline de gelebilir.  Silajın hazırlanışı ne kadar önemliyse, sunulması da o kadar önemlidir.  Üretici dostlarımıza ” silajın var mı” diye sormak yeterli değildir.   Silaj ne kalitededir ve ne şekilde sunuluyor? Bunu saptamadan silajlı bir rasyon yapmak tamamen yanlıştır.  Özellikle açıldıktan sonra iyi korunmayan silajların yararı olmayacağı gibi, zararı olacaktır.

Diğer konu karıştırma ve dağıtma römorkları olup, yanlış kullanılma sonucu özellikle “selülozu etkisiz hale getirme”  gibi kötü bir işleve sahip olabilirler.  İşletme için iyi bir yatırım ve besleme aracı olan karıştırma vagonları birdenbire işletme için “kötü” bir alet haline gelebilirler.

Sinekler ise ineklerin rahatsız, konforsuz olmasına sebep olurlar.  Sinekli ahırlarda inekler daha az yerler, daha az yatarlar, daha az su içerler.  Birbirlerine daha çok sokularak ve ayakta kalarak sineklerden içgüdüsel olarak korunmaya çalışırlar.  ABD’de yapılan çalışmalarda sineklerle metritis arasında çok yakın  ilişki olduğu ortaya konulmuştur.  Yemi ineklerin önüne koymak değil, yemi yedirmek önemlidir.  Bunu engelleyen her koşul ” yemleme hatası” olarak karşımıza çıkar.  İki konuda ülkemizde başarısızlığa uğradık.  Birincisi  “açık büfe”, ikincisi ” artmayınca yetmez” kuralı.  İneklerin önünde günün her saati yem bulunmalıdır.  Yemliğe giden bir inek ” ağzı boş” dönmemelidir.  Yem “açık büfe” kuralına göre az ve sık dağıtılmalı, hiçbir zaman yemlik boş kalmamalıdır.
Tabii, ineklerin reddettiği  ” uzun saplar” ise bizi halen yemlikte yem varmışçasına yanıltmamalıdır.   ABD’deki çalışmaların birçoğu kaba yem boyu üzerinedir.  Şimdi bilim adamları diyorlar ki “ineğin iki burun deliğinden daha uzun kaba yemi inek reddeder”.  Yemlikte yirmi dört saatlik bir periyod sonunda bir miktar yem artmalıdır.   Bu da
“artmayınca yetmez” kuralıdır.  Yine önceden söylediğimiz gibi, ineğin uzun sapları reddettiğini bilerek davranmalıyız.  İneğe daha çok yem tükettirmenin yolunu arayacağımız gibi, daha çok su içmesinin yolunu da aramalıyız.

Rahat ulaşımlı yalaklar koymalı, inek başına en az 7 cm suluk mesafesi hesaplamalıyız.  Kurudaki bir ineğin 60-70 Litre, laktasyondaki bir ineğin 120-130 Litre su içebileceğini unutmamalıyız.

Yemlemede diğer önemli konulardan biri ” geçiş dönemi” beslemesidir.  Gebeliğin son üç haftası inekler mutlaka transition periyod ( geçiş dönemi) yemlemesine alınmalıdır.  Bunun süt verimi, rahim iltihabı, tekrar gebe kalma ile yakından ilişkisi vardır.  Doğumu takiben ” Lohusa Takip Programı”  uygulanmalı, inekler özellikle sağım dönüşü dikkatlice izlenmelidir.  Kuru dönemde küçük yapılı düveler, iri yapılı yaşlı ineklere ezdirilmemeli, o yüzden onlarla bir araya konulmamalıdır.   Yemlik önünde her zaman iri yapılı yaşlı inekler düvelerin önüne geçmeye çalışırlar ve onların haklarını da alırlar.

Doğumu takip eden dakika , saat ve günlerde inekler her zaman 2 ana eksiklikle karşı karşıya kalırlar.  Bu eksiklikler çok süt verimli ineklerde rasyon ile çözülemeyebilir ve “profesyonel yardım” a gerek duyulabilir.  Bu laktasyon başındaki 2 ana ihtiyaç enerji ve kalsiyumdur.  Geçiş dönemi yemlemesine ek olarak enerji takviyelerinin verilmesi, doğumu takip eden ilk andan itibaren olabilecek kalsiyum ihtiyacının karşılanması süt verimi, sonun atılamaması, rahim iltihabı, ayak hastalıkları, tekrar döl tutma gibi konularda başarı sağlanması için gereklidir.  Koruma yöntemleriyle önlenebilecek olan metritisin ( rahim iltihabının) tedavisi zordur ve garantili değildir.   Bunun ardından ise ” döl tutma” problemleri ile karşı karşıya gelmek kaçınılmazdır.

Uygun besleme programları uygulamak, “temiz ve kuru” sistemine mümkün olduğunca uymak, ineklere her yönden konfor sağlamak sütçü sığır işletmelerinin başarısı için en önemli koşullardır.

Süt; inekler (aynı zamanda koyun ve keçiler) tarafından insanlığa sunulmuş en değerli armağandır.  Herkes için yararlı olan bu değerli üründen ülkemiz insanları yeterince yararlanamamaktadır.  Bilindiği gibi süt tüketimimiz ABD ve AB ülkelerindeki kişi başı tüketimlerle karşılaştırıldığında çok düşüktür.  Halbuki süt başlıbaşına bir toplum sağlığıdır.  Süt tüketimi kamu sağlığı harcamalarının azalmasına, toplumun daha sağlıklı ve zeki olmasına büyük katkı sağlar.  Çocukların, yaşlıların, hamilelerin özellikle süt tüketmesi gerekir.  Kemik ve diş sağlığı için sütün ne derece yararlı olduğu zaten bilinmekle birlikte, son yıllarda içerdiği CLA (Konjuge Linoleik Asit) sayesinde kanser, damar sertliği gibi hastalıklarda da, hem koruyucu, hem de sağıtıcı etkileri olduğu ortaya konulmuştur.  Yağından kaçanlar için yağsız sütler, laktozunu sindiremeyenler için laktozsuz sütler üretilmiş ve pazara sunulmuştur.  ABD’de ise D vitamini, A vitamini, kalsiyum açısından zenginleştirilmiş sütler de bol miktarda tüketilmektedir.  Süt kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum gibi vücudun temel minerallerini içerdiği gibi, selenyum, çinko gibi izmineralleri de içerir.  Ayrıca B vitaminleriyle, yağda eriyen A,D,E,K vitaminlerini bulunduran süt, diğer yandan dışarıdan kesinlikle alınması gereken aminoasitleri de bünyesinde saklar.  Sütte bulunan aminoasitler hiçbir bitkisel kökenli protein kaynağında yoktur.  Böylesi değerli bir ürün tanıtılmalı, bir toplumsal bilinç yaratılmalı,  toplum sağlığı için daha çok süt tüketimi sağlanmalıdır.

ÖNERİ:   Ticaret odamız süt tüketimi konusunda bilinçlendirici çalışmalar yapmalıdır.  Toplum sağlığına katkıda bulunmak odamızın yapacağı işlerin başında gelir.  Bu çalışmalarda TOBB, Ulusal Süt Konseyi, İzmir Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Tarım İl Müdürlüğü gibi kuruluşlarla iş birliğine de gidilebilir.

Süt tüketimini arttırmak, sütün değerini anlatmak, sütün sağlığımıza olan yararları konusunda toplumu bilinçlendirmek için dünya’da yapılmış en etkin çalışma “Got Milk”reklamlarıdır.  GOT MILK reklamları ABD’de en uzun süreli ve en etkili reklam olarak Guiness Rekorlar Kitabına girmiş, halen sürdürülmekte olan bir kampanyadır.  Kampanyanın en önemli kozu “süt bıyığı”dır.  Süt içtikten sonra oluşan süt bıyığı ile fotoğrafı çekilmiş ünlüler reklamlarda boy gösterdikçe süt tüketimi artmaktadır.  Örneğin; ünlü bir sporcu, ünlü bir dizi sanatçısı, çocukların hayran olduğu birisi, bölgenin bir yöneticisi, sevilen bir şarkıcı bu reklamlarda süt bıyığı ile göründüğünde çok etkili olmaktadır.  Bu reklamlar televizyonda, filmlerden önce sinemalarda gösterilmekte, afişleri yapılmakta ve yazılı basında da yer almaktadır.  Afişler özellikle okullara, marketlere asılmakta, süt toplayan, dağıtan, satan, işleyen her kuruluş “Got Milk” sloganını kullanmaktadır.  Bu kampanya’da sadece “süt”  anlatılmakta, herhangi bir marka reklam edilmemekte, süt bıyığı ile dikkati çekilmiş olan hedef kitleye reklamın altında sütün yararları ile ilgili kısa bilgi verilmektedir.

Ticaret odamız bu örnekte olduğu gibi süt tüketimini arttırmak yönünde bir kampanyanın öncülüğünü yapabilir (ilerideki yıllarda bu tip kampanyalar başka ürünler için de geliştirilebilir).

Ülkemizde “süt sudan ucuz” diye sürekli şikayet edilir.  Ancak; şöyle bir bakarsak yazılı basında ve görsel medya’da su sütten daha çok reklam edilmektedir.  Hatta, sütü süt olarak reklam eden bir çalışma yoktur.

Sadece markalar kendi ürünlerini tanıtmaya çalışırlar.  Burada yapılması öngörülen sütü “süt” olarak tanıtmaktır.  Herkes süt tüketmeli, süt tüketenler daha çok tüketmeli, özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bu doğa nimeti üründen daha çok yararlanmalıdır.  Bu arada, 21 Mayıs Dünya Süt Günü başta olmak üzere özel günlerde vurgulanmakla beraber, süt yönünden bilinçlendirme çalışmaları süreklilik göstermelidir.

Bunun bir de bütçe yönü vardır.  Eğer konu büyük boyutta ele alınırsa, Ticaret Odamızın önderliğinde ortaya konulacak bir bütçe çalışmasıyla, Süt Tanıtım Gurubukurularak listelenmiş gelirlerle bütçe oluşturmak mümkün olur.

ABD’de “Got Milk” kampanyası fabrikalara verilen her 100 pound (yaklaşık 50 litre) sütten 15 cent kesilerek oluşturulmuştur.  Süt tüketiminde Avrupa ülkelerinin birçoğunun dörtte birinden daha az tüketen bir toplum olduğumuza göre, demek ki daha çok kat edilecek yolumuz vardır.

Tahir S.YAVUZ
59. Meslek Komitesi
Başkan Yardımcısı

Not: Bu öneri İzmir Ticaret Odasının 2010 yılı çalışma programına alınması için “Komite önerisi” olarak 59. Komite Başkan Yardımcısı Tahir S.YAVUZ tarafından sunulmuştur.

Süt; inekler (aynı zamanda koyun ve keçiler) tarafından insanlığa sunulmuş en değerli armağandır.  Herkes için yararlı olan bu değerli üründen ülkemiz insanları yeterince yararlanamamaktadır.  Bilindiği gibi süt tüketimimiz ABD ve AB ülkelerindeki kişi başı tüketimlerle karşılaştırıldığında çok düşüktür.   Avrupa ülkelerinin dörtte biri, ABD’nin üçte biri kadar süt tüketiyoruz. Halbuki süt başlıbaşına bir toplum sağlığıdır.  Süt tüketimi kamu sağlığı harcamalarının azalmasına, toplumun daha sağlıklı ve zeki olmasına büyük katkı sağlar.  Çocukların, yaşlıların, hamilelerin özellikle süt tüketmesi gerekir.  Kemik ve diş sağlığı için sütün ne derece yararlı olduğu zaten bilinmekle birlikte, son yıllarda içerdiği CLA ( Konjuge Linoleik Asit) sayesinde kanser, damar sertliği gibi hastalıklarda da, hem koruyucu, hem de sağıtıcı etkileri olduğu ortaya konulmuştur.  Yağından kaçanlar için yağsız sütler, laktozunu sindiremeyenler için laktozsuz sütler üretilmiş ve pazara sunulmuştur.  ABD’de ise D vitamini, A vitamini, kalsiyum açısından zenginleştirilmiş sütler de bol miktarda tüketilmektedir.  AB ülkelerinde ve ABD’de sütlü soğuk içecekler yaygınlaşmıştır.  ABD’deki süt tüketimi son 30 yıl içerisinde yağlı sütlerden yağı alınmış sütlere doğru kayma eğilimi göstermiştir.  ABD’de artık soğuk ve yağsız sütü tercih edenlerin sayısı artmaktadır.  Meyva aromalı sütlerin yaygınlaşmasıyla süt tüketmeme konusundaki mazeretler giderek ortadan kalkmıştır.  Sütün, özellikle yağsız sütün şeker hastalığından, yüksek tansiyona, kemik erimesinden, kalp hastalığına kadar birçok konuda şifa olduğu yıllar içerisinde ortaya konulmuştur.  Süt; içerisinde bulunan Calcium ve D vitamini ile, kalınbağırsak kanseri riskini azaltmakta, yine içerisindeki probiotiklerle vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendirmektedir.  Ayrıca bu probiotikler sayesinde sindirim sistemi bozukluklarında da sütün yararlı etkileri olduğu bilinmektedir.

Süt kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum gibi vücudun temel minerallerini içerdiği gibi, selenyum, çinko gibi izmineralleri de içerir.  Ayrıca B vitaminleriyle, yağda eriyen A,D,E,K vitaminlerini bulunduran süt, diğer yandan dışarıdan kesinlikle alınması gereken aminoasitleri de bünyesinde saklar.  Sütte bulunan aminoasitler hiçbir bitkisel kökenli protein kaynağında yoktur.  Böylesi değerli bir ürün tanıtılmalı, bir toplumsal bilinç yaratılmalı,  toplum sağlığı için daha çok süt tüketimi sağlanmalıdır.

Milattan önce 7000 civarlarında ilk defa ineğin evcilleştirildiği topraklarımız yani bugünkü Türkiye bu bakımdan dünya literatüründe  yer almıştır.   Ancak; ineğin ilk evcilleştirildiği topraklarda şimdi süt içilmemektedir.  Sağlıklı bireyler ve sağlıklı bir toplum için olduğu kadar, yeterli hayvansal protein almış insanların yaşadığı bir ülke olabilmemiz için de süt tüketimimizin artması gerekiyor.

Sütçü sığır işletmelerinde yemliklerin belli yerlerine ineklerin serbestçe erişip yalayabilecekleri şekilde sodyum bikarbonat (yemek sodası) koymak son derece büyük yararlar sağlamaktadır.

Özellikle gizli (subakut, subklinik) asidoz önleyici, sıcaklık stresi durumlarında yardımcı rol oynayan bu uygulama, topallık, tırnak hastalıkları gibi olayların da önüne geçilmesinde faydalı olmaktadır. İnekler sodyum bikarbonatı ihtiyaçları kadar ve kendi arzularıyla yalamakta, işkembe asiditesini dengelemektedirler.

Sodyum bikarbonat belli oranlarda yemin içine katılıyorsa bile bu uygulamayı yapmak gerekmektedir.

Süt sığırcılığı yapan işletmelerin kendi üretimlerinin başarısı için ve ürettikleri sütü işleyenlerin elde ettikleri, tüketicilerin satın aldıkları ürünlerin kalitesi için dikkat etmeleri gereken bazı kurallar vardır.

Süt memeden çıktığına göre; sağlıklı ve kaliteli sütün sağlıklı bir memeden elde edileceği bilinen bir gerçektir.  Başka bir deyimle, sağlıksız bir memeden sağlıklı sütün çıkmayacağını bilmek gerekir. Meme sağlığı söz konusu olduğunda klinik ve subklinik (gizli) mastitis akla gelir.  Klinik mastitis kendini, şişme, kızarma, sütün bozulması gibi yangısal belirtilerle gösterir ve gerekli sağıtım işlemleri ile sağıtılır.  Gizli mastitis ise memeye yerleşen, sürekli süt çalan, memedeki süt yapan hücreleri işlevsiz hale getiren yani körelten bir karaktere sahiptir.  Çoğunlukla Staphylococcus aureus tarafından oluşturulan gizli mastitis süt veriminin azalmasına sebep olduğu gibi,  süt kalitesini de bozar.  Gizli mastitisi tanımanın en etkili yolu CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) uygulamasıdır.  Basitçe ve ineğin yanında uygulanabilecek olan bu test genel bir fikir verir.   Sayısal bilgi istiyorsak çeşitli aletler kullanmalıyız.  Süt kalitesine önem veren ülkelerde Somatik Hücre sayısının (SHS) bilinmesi için CMT uygulamaları ya da SHS bildiren aletlerin kullanılması yaygındır.

Somatik Hücre memedeki sürekli ve gizli savaşın bir göstergesidir.  Çoğunlukla meme dokusunda mikroorganizmalarla savaşan ve ölerek sütün içine düşen akyuvarları (Leucocyt) içerir.  Mikroorganizmaya maruz kalma ne kadar şiddetli ise mücadele o kadar olur ki, bu durum SHS artışıyla karşımıza çıkar.  SHS için genel kural; 200.000’in altındaki rakamlar sağlıklı memeyi, bunun üzerindeki rakamlar gizli mastitisin varlığını gösterir.

SHS rakamı 750.000’in üzerinde olan sütler ise AB ülkelerinde ve ABD’de “yasal olmayan sütler” olarak kabul edilirler ki, kullanılmaları uygun değildir.

Somatik Hücre Sayısı (SHS)’nın yükselmemesi için neler yapılabilir?

Bu konuda genetik, besleme ve sürü yönetimi ile ilgili önlemlerden söz edebiliriz.  Ancak; genetiğin, diğer önlemlerle kombine edilmedikçe, kayda değer bir etkisinin olmayacağını bilmek gerekir.

Suni tohumlamada kullanılan boğaların kataloglarında SCS (Somatik Cell Score) olarak gösterilen bir bölüm vardır.  Buradan 3,2 sayısının altında olan boğaların seçilmesi meme sağlığı açısından özellikle tavsiye edilir.  Bununla birlikte yine UDC olarak gösterilen meme kompozit indeksi de meme sağlığı ile ilgili verileri özetlemektedir.  UDC ne kadar yüksekse meme yapısı o kadar sağlam olur ve mastitise yatkınlık o kadar az olur.

Besleme ile SHS arasında da yakın ilişki vardır.  Rasyondaki Kalsiyum, Selenyum, E vitamini, Çinko, İyot eksiklikleri mastitise zemin hazırlar.

Son yıllarda bilim adamları mastitisi “sürü yönetimi hastalığı” olarak tanımlamaktadırlar.  Mastitisten korunmanın asıl yöntemi uygun sevk ve idaredir.  Bu konu genel olarak barınak hijyenini, uygun sağım tekniklerini ve aşılamayı kapsar.  Barınak hijyeni ve sağım hijyeninde ise özet olarak ” kuru ve temiz” kuralı en temel kuraldır.

Her türlü stres ineklerin genel sağlığını ve meme sağlığını olumsuz yönde etkiler.  İneklerde mastitisin artış gösterdiği stres halleri; kuru dönemin başı, laktasyonun ilk günleri, yüksek ısı ve nem ile aşırı yağışlı günler olarak sıralanmıştır.

Kuru ve temiz ilkesi sağım esnasında da geçerlidir.  ABD Tarım Bakanlığı ve NMC (Ulusal Mastitis Konseyi) WTPM yöntemini, kısacası susuz sağımı onaylamış ve tavsiye etmiştir.

WTPM (Waterless Teat Preparation Method = Susuz Meme Başı Hazırlama Metodu) ABD Tarım Bakanlığı tarafından yapılan çalışmalar sonucu NAHMS (National Animal Health Monitoring System = Ulusal Hayvan Sağlığı İzleme Sistemi)  ve APHIS (Animal and Plant Health Inspection Service = Hayvan ve Bitki Sağlığı Kontrol Servisi) tarafından olumlu bulunmuş, süt sığırcılığı işletmelerine önerilmiştir.  ABD’li mastitis uzmanları “Sudan Uzak Dur, Mastitis’ten Uzak Dur” sloganını benimsemişlerdir.  Yöntemin başlıca gereçleri lateks eldiven, havlu ve daldırma solüsyonlarıdır.  Eldiven giyen sağımcı meme başını ön daldırma solüsyonuna daldırır.  Hemen strip-cup yöntemi uygulanır.  Ön süt siyah zeminli bir kaba sağılarak kontrol edilir.  Ön daldırma solüsyonunun 15?30 saniye meme başında kalması sağlanır ve sonra solüsyon o ineğe ait bir havlu ile temizlenir.  Böylece meme kuru ve temiz bir şekilde sağıma hazır hale getirilmiş olur.  Sağım başlıkları takılır.  Sağım uygun vakumla ve uygun zamanda gerçekleştirilir.  Sağım bitince son daldırma uygulamasıyla inek sağımdan çıkarılır.  Meme daldırma (teat dip) kabı içindeki sıvı geri dönmeyenlerden seçilmelidir.  ABD’de yapılan çalışmalarda iodofor içeren son daldırma solüsyonlarının daha etkili olduğu bildirilmiştir.

Gizli veya klinik mastitisle mücadelede çeşitli yöntemlerin uygulanması tavsiye edilmektedir.  Bunlara örnek olarak NMC (Ulusal Mastitis Konseyi) yayınlarından UDDER TOPICS dergisinde Eylül 2006 da yayınlanan bir değerlendirmeye göz atabiliriz.  Kanada’da yapılan bir çalışmada mastitisle mücadelede önerilen on beş ayrı yöntemin çiftliklerdeki uygulanma oranları şu şekilde bulunmuştur.

%
Ön daldırma 54
Meme Kurulama 84
Bir İneğe Bir havlu 87
Sağımcıların Eldiven Takması 62
Son Daldırma 95
Klinik Mastitis Görülenlerin Ayrı Ya Da En Son Sağılması 59
Klinik Vakalardan Süt Örneği Alınması 16
Klinik Mastitis Vakalarını Antibiyotikle Tedavi Etme 80
Kuru Dönem İlacı Kullanma 73
Ayda Bir CMT ( Kaliforniya Mastitis Testi ) Kullanma 38
Hastalığı Geçirilemeyenlerin Sürüden Çıkartılması 60
Süt Sağım Ekipmanlarının En Az Yılda Bir Kontrolü 77
Çiftlikte İnek Kayıtlarının Bilgisayarda Tutulması 32
Klinik Mastitislerle İlgili Kayıt Tutulması 48
Memelerin Tüylerden Arındırılması 59

Görüldüğü gibi son daldırma (teat dip) uygulaması, meme kurulama ve bir ineğe bir havlu kullanımı Kanada’da vazgeçilmez şekilde yerleşmiştir.

Somatik hücresi çok olan çiğ sütün işlenmesi sonucu elde edilen ürünlerin miktar ve kalite olarak düşük olduğu bilinmektedir.  Bu durum bize süt kalitesinin daha memeden çıkmadan önce söz konusu olduğunu gösteriyor.  Sütün içerisindeki besin maddeleri azaldığı gibi, sütte artan enzim aktiviteleri dolayısıyla yağ ve proteinin yıkımlanması, buna bağlı olarak acılaşmış tat ortaya çıkar.

Sütün memeden çıktıktan sonraki kalitesini korumak için ise temiz sağım, sağım sonrası derhal soğutma gerekir.  Süt insanlar için sevilen ve yararlı bir ürün olduğu gibi, mikroplar tarafından da sevilen ve yararlı bir ortamdır.  O sebeple sütün içerisindeki mikroorganizmalar hızla çoğalırlar.  Bunu önlemenin yolu temizlik kurallarına uyarak sağım, sağım esnasında ve sağım sonrasında bulaşanların engellenmesi, derhal soğutma ve sütün en kısa sürede işleme ünitesine ulaştırılmasıdır.  Sütün işleme ünitesinde pastörizasyon, UHT gibi işlemlere tabi tutulacağı düşüncesiyle hijyene dikkat etmemek doğru bir görüş değildir.  Öncelikle ılık seven, sıcak seven ve soğuk seven bakterilerin varlığını unutmamak gerekir.  Ayrıca; bakteriler de canlıdırlar ve milyonlarca sayıdadırlar.  Beslenirler ve atık çıkarırlar.  Sütün içerisine bıraktıkları atıklar UHT ve pastörizasyon işlemleriyle yok olmaz.  Bu yönden bakarsak kalitesiz çiğ süt, daha sonra kaliteli hale gelemez.

Diğer kalite kriterleriyle birlikte, somatik hücre sayısı ve toplam bakterisi düşük, derhal soğutulmuş sütlerin ” kaliteli çiğ süt” olduğunu, bu yönde prim verilirse kaliteli sütün teşvik edilebileceğini akılda tutmalıyız.

Sütçü Keçilere Suni Tohumlama (S.T.) Yapılması

GİRİŞ
Suni tohumlama (S.T.), spermanın bir tekeden alınarak, dişi keçinin döl yatağına konulma aşamalarını kapsar.  Dişi keçiler, taze sperma veya ticari olarak mevcut olan dondurulmuş sperma ile tohumlanabilir.  Bu yazıda, dişi keçilerin suni olarak tohumlanmasında donmuş sperma kullanılmasından söz edilmektedir.  Sütçü keçi üreticilerinin (çiftçiler), suni tohumlama uygulamalarını tercih etmelerinin nedeni şu özellikler olabilir:

1.Tekelerin bakım maliyetini ortadan kaldırmak veya azaltmak
2.Genetik gelişim oranını arttırmak
3.Bir tekenin tohumlayabileceği dişi keçi sayısını arttırmak
4.Östrus Senkronizasyonunun kullanılması ile aynı günde pek çok dişiye suni tohumlama ile eşleştirme imkanı sağlamak.

Suni Tohumlamanın kullanılma nedeni ne olursa olsun, çiftçilerin, keçinin döl verim (reprodüktif) siklusunu, spermanın doğru şekilde kullanılmasını ve suni tohumlama işlemlerini, tam anlamıyla anlaması önemlidir.

KEÇİNİN DÖL VERİM (REPRODÜKTİF) SİKLUSU 
Genellikle, sütçü keçileri mevsimsel olarak eşleşirler. Aşım mevsimi, ABD ve Avrupa’da gün ışığının azalması ile başlar ve Ağustos sonundan Ocak ayına kadar devam eder.

Bu mevsim dışında, gün ışığının azalmasını stimule etmek için yapay ışıklar kullanılarak da östrus siklusu başlatılabilir.  Keçilerin östrus siklusu, ortalama olarak 21 gündür.  Buna rağmen, bazı keçilerin, kızgınlık periyotları arasında daha uzun ya da daha kısa süre farkı olabilir.  Bu sebepten, her bir keçiye özel, bireysel döl verimi kayıtlarını tutmak önemlidir.  Kızgınlık ya da östrus süresi, östrusun sonlarına yakın meydana gelen ovulasyon ile birlikte, tipik olarak 24 ila 36 saattir.

KIZGINLIK TESPİTİ
Bir çiftçinin kızgınlık tespit programı, bir suni tohumlama programının başarılı olmasında önemli bir faktördür.  Dişi keçinin kızgınlığa geldiği zamanının bilinmesi, teknisyenin ovülasyona daha yakın bir zamanda suni tohumlama yapmasını sağlar.

Kızgınlıktaki dişi keçilerin belirtileri:
1.
Keçiler genellikle agresif, gürültücü veya aktif olarak görülebilir.
2.Dişi keçiler, sürüdeki diğer hayvanların üzerlerine atlamasına izin verirler.
3.Keçinin iştahı azalır ve süt verimi düşer.
4.Vulvadan berrak mukoz bir akıntı gelir.

Aşım mevsimi süresince, bir kızgınlık tespit programının belirlenmesi önemlidir.  Suni tohumlama yapılacak olan dişiler, günde iki kez 15-20 dakika gözlemlenmelidir.  Sabahın erken saatleri ve öğleden sonra akşama doğru olan saatler östrusun gözlemlenmesi için iyi zamanlardır. 

Yemle ilgilenen dişi keçiler davranışlarını değiştirebilecekleri için sadece yemleme zamanı kızgınlık tespit gözlemleri yapmak yanıltıcı olabilir.

Kızgınlık zamanı, kızgınlık süresi ve kızgınlık periyotları arasındaki sürenin uzunluğunu kapsayan tam/doğru kayıtlar muhafaza edilmelidir.  Bu kayıtlar, çiftçinin, kızgınlıktaki her bir keçinin ovulasyon ve suni tohumlama zamanlarını, doğru bir şekilde tahmin ve tespit etmesine yardımcı olurlar.

SUNİ TOHUMLAMA (S.T) ZAMANI 
Daha önceden de belirtildiği gibi, keçiler mevsimsel olarak eşleşir ve ortalama her 21 günde bir kızgınlık gösterirler. Ortalama kızgınlık ya da östrus süresi, östrusun sonlarına yakın oluşan ovulasyon ile birlikte, tipik olarak 24 ila 36 saat devam etmektedir.  Standart S.T. için 12 saat aralıklarla, iki (ya da üç) kez tohumlama yapılması önerilmektedir.  Bu şekildeki suni tohumlama programı, sağlıklı bir spermin sağlıklı bir yumurta ile buluşması ihtimalini arttırır.  Sperm hücrelerinin kapasitasyon olarak adlandırılan bir işleme uğraması için, dişilerin ovulasyondan önce tohumlanması şarttır.  Eğer kayıtlar, söz konusu keçiye özgü ortalama kızgınlık periyodunun uzunluğunu belirlerse, Tablo 1’de gösterilen program kullanıldığında muhtemelen tatmin edici fertiliteye (döl verimine) ulaşılır:

Tablo 1. Tohumlama Zaman Kartı

Eğer dişi keçinin normal kızgınlık süresi (saat)
bu şekilde ise:
İlk kızgınlık belirtisi gözlemlendikten sonra aşağıda belirtilen zamanlarda suni tohumlama yapılmalıdır
24
36
48
72
Keçi kızgınlık gösterir göstermez
Kızgınlığın 12 saati içinde
Kızgınlıktan 24 saat sonra
Kızgınlıktan 48 saat sonra

Eğer dişi keçi ilk suni tohumlamadan 24 saat sonra hala kızgınlıkta ise ona tekrar suni tohumlama yapılmalıdır.

 

DİŞİ KEÇİLERE DONDURULMUŞ SPERMA İLE SUNİ TOHUMLAMA YAPMAK İÇİN GEREKLİ OLAN EKİPMAN
  1.Sıvı Azot tankı
2.Spekulum (1 yaşındaki dişiler için 25×175 mm veya ergin dişiler için 25×200 mm)
3.Suni Tohumlama Işığı
4.Payet tutma pensi
5.Steril kayganlaştırıcı (spermisit olmayan)
6.Suni Tohumlama Pistolesi (payetler için)
7.Suni Tohumlama sehpası veya keçiyi zaptetmek için kullanılan araçlar
8.Sperma çözdürme kabı
9.Kağıt havlu
10.Payet kesici
11.Termometre

SPERMA ÇÖZDÜRME VE SUNİ TOHUMLAMA PROSEDÜRLERİ
İlk adım, keçiyi suni tohumlama yapmak için zaptetmektir. Keçiyi zaptetme işlemi, bir suni tohumlama sehpası ya da diğer uygun araçlar kullanılarak yapılabilinir.

Keçi zaptedildikten sonra, sperma çözdürülür ve suni tohumlama pistolesi hazırlanır.  Dondurulmuş sperma, üreticinin önerilerine uygun olarak çözdürülmelidir.  Eğer bu öneriler mevcut değilse, dondurulmuş payeti, payet tutma pensi ile sıvı azot tankı içerisinden çıkarın ve ılık (30 ºC) su ile doldurulmuş olan çözdürme kabına koyarak 30 saniye bekleyin.  Çözdürdükten sonra payeti kağıt havlu ile kurulayın.  Sperma hücrelerinin zarar görmesini ya da ölmesini önlemek amacıyla, çözdürme ve suni tohumlama işlemi sırasında, spermanın ılık kalması sağlanmalı ve güneş ışığı veya suya maruz bırakılmamalıdır.  Suni Tohumlama pistolesi üzerindeki pistonu 4 ila 6 inç (10 ila 15 cm) geri çekin ve payeti, piston içine doğru pamuk tıkaç pistona doğru gelecek şekilde iterek yerleştirin.  Payet güvenli bir şekilde pistole içerisine yerleştirildikten sonra, payetin kapatılmış olan ucu, payet kesici ile kesilmelidir.  Koruyucu kılıf tohumlama pistolesi üzerine şimdi yerleştirilmeli ve 0 halkası ile iyice kapatılmalıdır.  Bir sonraki aşama asıl suni tohumlama işlemidir.  Eğer keçi durmazsa arka ayaklarından kaldırmak gerekebilir.  Eğer yalnız çalışıyorsanız, suni tohumlama pistolesini ağzınızda tutun veya uygun bir zamanda size pistoleyi verecek bir yardımcı bulun.  Baş lambasını açın.

Spekuluma spermisit olmayan bir kayganlaştırıcı sürün.  Keçinin vulvasını, kuru bir kağıt havluyla temizleyin ve kayganlaştırıcı spekulumu yavaşça vulva içine yerleştirin.  Vajinal irritasyonu önlemek için spekulumu yukarı doğru bir açı ile yerleştirin.

Spekulum içeri yerleştirildikten sonra, serviksi görsel olarak lokalize edin.  Eğer keçi kızgınlıkta ise serviks kırmızı-mor renkli olmalı ve beyaz mukoz bir akıntı bulunmalıdır.  Spekulumu serviks girişinin ortasına yerleştirin.

Suni Tohumlama pistolesini spekulum içerisine sokun ve serviks girişine doğru ilerleyin.  Suni Tohumlama pistolesini serviks halkalarından geçmek için yavaş dairesel bir hareketle ufak bir basınç uygulayın.  Serviks içerisine 1,5 inç (3.81 cm)’ten fazla girmeyin.  Suni Tohumlama pistolesinin koruyucu kılıfı üzerinde, ucundan 1,5 (3.81 cm) inç mesafeyi kırmızı bir halka ile işaretlemek iyi bir yöntemdir.  Bu işaret size serviks içerisine ne kadar girdiğinizi gösterir.

Pistonu ileri iterek spermayı yavaşça bırakın.  Suni Tohumlama pistolesini yavaşça geri çekin ve spekulumu çıkarın.

Bütün önemli bilgileri, bir tohumlama kayıt defterine kaydedin.

Suni tohumlama, sütçü keçi çiftçilerine, sürülerindeki genetik gelişim oranını arttırmaları için kolaylık sağlayan güçlü bir araçtır.  Güçlü bir araç olmasına rağmen, yüksek seviyede başarıya ulaşmak için doğru teknik kullanılmasını ve detaylara dikkat edilmesini gerektirir.  İyi bir kızgınlık tespiti, düzgün kayıtlar ve sperma kullanma teknikleri ile başarılı S.T. teknisyeni olmak mümkündür.

Daha İyi Sonuçlar Almak İçin Önemli Noktalar  
*Keçilerin gebelik durumlarını veya belirgin gebeliklerini kontrol edin
*Sadece sağlıklı keçilere sünger yerleştirin
*En az bir kez doğurmuş veya 5 yaşından yaşlı olmayan keçileri kullanın
*Keçiler, 170 günden fazla bir sürede laktasyonda olmalıdır
*Keçiler, o yıl senkronize edilmiş olmamalıdır
*Keçiler, geçen yıl içinde doğurmuş olmalıdır

Diğer Önemli Noktalar
*Sünger yerleştirmeden önce keçinin vulvasını temizleyin ve ekipmanı dezenfekte edin
*PMSG ve Juramate® karıştırılmamalıdır
*Sünger çıkarıldıktan 28-30 saat sonra keçilerin arasına arama tekesi koyun ve gözlemlemeye devam edin, bu zaman aralığında keçiler kızgınlıkta olmalıdır
*Enjeksiyon sayısını ve zamanını ayarlayın
*Süngerin çıkarılmasından 43 ±1 saat sonra S.T. yapılmalıdır
*Stresi engelleyin
*Suni tohumlama sırasında en az iki kişi gereklidir

Kaynak:
Dean Angell
Canadian Sheep Genetics Int. Inc.
Box 249, Minor
Alberta, Canada
E-mail: dangell@canadiansheepgenetics.com

Türkiye Bayisi:
Ege Vet Ltd. Şti.
6 Sok. No: 6 35040 Bornova/İzmir
Tel: 0232 877 21 61 Fax: 0232 877 20 43-54
E-mail: info@egevet.com.tr

“SYNCHROTEST” sığırlarda kan üre-nitrogen düzeyinin belirlenmesi için kullanılan bir saha testidir. Sütte uygulanabilir olması testi son derece pratik bir hale getirmektedir. Sığırın veya sürünün besleme düzeyini, beslemedeki yanlışlıkları ortaya koyar. 

İneklerde kan üre-nitrogen düzeyinin yükselmesiyle gebelik oranı arasında negatif bir ilişki olduğu, östrus günü uterus PH’sının azaldığı, bir çalışma ile gösterilmiştir. Selçuk üniversitesi Veteriner Fakültesinde İbrahim Aydın ve Mehmet Gülen tarafından yapılan çalışma I.Türk Veteriner Jinekoloji Kongresinde sunulmuştur.

– Çözülebilir protein fazlalığı
– Enerji eksikliği
– Döl tutmada problemler
– İleri durumlarda amonyak intoksikasyonu
– Doğum sonrası ketosis riski
– Süt veriminde düşme
– Yem tüketiminde düşme
– Cıvık dışkı
– Enerji fazlalığı
– Protein eksikliği
– Asidoz riski
– Yem tüketiminde düşüş
– Süt veriminde düşüş
– Tırnak problemleri
– Ayak problemleri
– İshal

UYGULAMA
½ Çay bardağı toplam sütün içine 1 adet kit konur.
5 dk. sonra okuma yapılır.
Renk skalasına göre değerlendirme yapılır.

Bazı çiftliklerin süt örneklerinin, tadıldıklarında hoş olmayan, kirli bir kokusu vardır.  Bu sorun daha çok kış aylarında meydana gelir.  Çoğunlukla, silaja benzeyen abzorbe olmuş bir koku gibidir.  İneklerin soludukları barınak kokulu hava, genellikle süte geçmektedir. 

Toz, toprak ve dışkı (gübre), sütte temiz olmayan bir kokuya neden olur. Bu sebepten, inekler ve çevreleri temiz tutulmalıdır.  Düzgün temizlenip dezenfekte edilmemiş bir sağım ekipmanı da bir faktör olabilir.

İnek memelerinin ve meme başlarının su ile yıkanması ve sonra kurulanmaması sütteki bu temiz olmayan kokuların başlıca nedenlerinden birisidir.  Memelerdeki nem/ıslaklık kesinlikle uzaklaştırılmalıdır.

Küçükten ortalamaya doğru büyüklükte olan çiftliklerde görülen ketozis hastalığı da bu temiz olmayan kokuya neden olur.  Bu koku ve tat, sütün geri çevrilmesine neden olur.

Sütteki temiz olmayan koku sonuçlarını engellemek için:
1. Barınak ve sağım odasındaki zemin, duvar ve tavanları makul bir şekilde temiz tutun.
2. Ahır kokularını elimine etmek için yeterli havalandırma temin edin.
3. Süt veren ineklerin meme, meme ucu tüylerini kesiniz.
4. İneklerin yatabileceği şekilde yeterli altlıkla döşenmiş padoklar temin edin.
5. Dezenfekte edici bir solüsyon ile memeyi ve meme ucunu sağımdan önce temizleyiniz ve sağım başlıklarını takmadan önce kurulayınız.
6. Tüm sağım ekipmanı ve süt muhafaza ekipmanlarını kullanım aralarında temizleyin ve dezenfekte ediniz.
7. Bazı durumlarda, ketozisli ineklerin sütünü kullanmamak gerekebilir.

Kaynak:  NMC/Udder Topics Vol. 31 No. 1, February 2008

Bu soru başka şekilde de sorulabilirdi. Somatik hücrenin yüksek olması nasıl önlenir? Koruyucu hekimlik hizmetlerine önem veren işletmeler için böyle sormak daha doğrudur.

Sütte somatik hücre meme iltihabının özellikle gizli mastitisin bir göstergesidir. Meme içindeki mikropla savaşın sonucu olarak ortaya çıkar. Somatik hücre dediğimiz aslında çok büyük oranda akyuvarlardan oluşur. Akyuvarlar memeyi ele geçirmeye çalışan mikroplara ve en başta Staphylococcus aureus adı verilen mikroorganizmalara karşı vücudun verdiği mücadelede yenik düşmüş koruyucu hücrelerdir. Memeyi işgal eden mikroorganizmalar azsa savaş ve kayıp az, dolayısıyla somatik hücre azdır. Somatik hücre azlığı gizli mastitisin az olduğunu, çokluğu ise gizli mastitisin sürdüğünü ve yayılma tehlikesinin olduğunu, diğer yandan sütün kalitesizleştiğini ortaya koyar. Somatik hücre sayısı ml’de 100.000’in üstünde olmamalıdır. Bunun üzerindeki her rakam giderek gizli mastitisin şiddetini gösterir.

Somatik hücre sayısının artmasını önlemek veya azalmasını sağlamak için altı önemli konuda çalışmalar yapılmalıdır.

Alınacak önlemleri şu şekilde kategorize edebiliriz.
1.Mekanik önlemler.
2.Tedavi ile ilgili önlemler.
3.Gözlem
4.Hijyen
5.Besleme
6.Bağışıklık ve vücut direnci.

1-Mekanik önlemler sağım makinasının çalışmasını kontrol etmekle başlar. Pulsasyon ayarına, makinanın uygun çalışmasına ve benzeri teknik konulara dikkat etmek gerekir.
2-Tedavi ile ilgili önlem, kuru döneme ayrılırken memeye kuru dönem için özel hazırlanmış ilaçların bırakılmasıdır.
3-Belli periyodlarla somatik hücre sayımı yapılması ” gözlem” işlevinin yerine getirilmesini
sağlar.
4-Hijyen, özellikle meme başının temizliği, sağımın kuru ve temiz yapılması konularını kapsar. Meme başına uygulanan ön daldırma, son daldırma, meme başının “her ineğe bir havlu” prensibine göre kurulanması alınacak önlemlerin başında gelir. Her konuda olduğu gibi bu iş sıkı takip ister. Aksaması halinde somatik hücre sayısının yükselmesikaçınılmazdır. Hijyen konusu işletmedeki ” kuru ve temiz” sisteminin de temini demektir. Daldırma solüsyonlarının kullanımında daldırma kaplarının geri dönüşümsüz olanlarının seçilmesi, sağımcıların eldiven kullanmaları hijyen açısından özellikle uyulması gereken kurallardır.
5-Besleme konusunda dengeli rasyon ve yem katkı maddeleriyle ineğin desteklenmesi akla gelmelidir. Vücut direncinin yüksek tutacak selenyum, E vitamini ve çinko desteklerinin yemlere ilavesiyle başarıya katkıda bulunmak mümkündür. Çinko vücut direncini yükseltirken, aynı zamanda meme başındaki koruyucu Keratin tabakasının her sağımdan sonra kısa sürede yerine gelmesini sağlar. Selenyum ve E vitamini ise bağışıklık sistemine destek olurken, antioksidan ve doğum döneminde antistress olarak görev yapar.
6-Somatik hücre artışını önlemenin bir diğer yolu vücudu düşmanla tanıştırmak ve etkin mücadele yapabilmesini sağlamaktır. Vücut tanıdığı mikroorganizmaya karşı başarılı bir şekilde mücadele yapar ve daha az akyuvar kaybıyla bu mücadelenin üstesinden gelebilir.

Bunun yolu aşılamadır. Mastitise karşı aşılama ilk kez yapıldığında bir miktar somatik hücre artışı olabilir. Vücudun verdiği ilk reaksiyonun ardından rapeller yapıldığındasomatik hücre sayısı giderek azalacak, daha sonra da artmayacaktır. Vücut artık tanıdığı
bir etkene karşı savunma sistemini hazır tutarak, mücadeleden kazançlı çıkmayı bilecektir.

Yukarıda adı geçen altı ayrı yönden yapılan mücadelenin bir de tamamlayıcısı vardır. Somatik hücre sayısı çok yüksek olup, yapılan tahlillerde Staphylococcus aureus mikroorganizması teşhis edilen ineklerin en son sağılması, tedavi girişiminde bulunulması, inatçı vakaların devamında ineğin sürüden çıkarılması sürü sağlığı içi gereklidir.

Soru:
Düvelerimden birisi, ilk buzağılamada ikiz buzağı doğurdu (bir dişi ve bir erkek).  Buzağılar doğumdan hemen sonra öldüler.  Bu düvenin tekrar ikiz doğurma olasılığı nedir?  İkiz buzağılamayı önlemek için ne yapmalıyız?

Cevap:
Sütçü sığırlarda ikizlik durumu, dölverimi ile ilgili olup engellenebilecek bir husus değildir.  Ayrıca ikiz doğuran inek ve ikiz olarak doğan buzağılar üzerindeki negatif etkilerinden dolayı genel karlılığı da azaltır.  ABD’de ve İngiltere’de yapılan ekonomik çalışmalara göre, bir ikiz doğumun bir çiftçiye olan masrafı 100-250 $ arasındadır.  İkiz doğuran inekler, metabolik bozukluklar açısından daha büyük bir risk taşımaktadır ve abort, ölü doğum, buzağı mortalitesi ve düşük doğum ağırlıkları gibi insidansları daha çok gösterirler.  İkizlik durumu, kompleks (karmaşık) bir özellik olup genetik ve ortam kaynaklı pek çok nedenden kaynaklanabilir.  İkizlik durumu için bazı risk faktörleri; genetik, mevsim, ineğin hangi laktasyonda olduğu ve süt verim seviyesi olarak sayılabilir.  Günümüzde ikizlik durumunun idaresi ile ilgili bilgiler kapsamlı değildir ve bu konuda nasıl önlem alınabileceği konusunda karar verebilmek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.  Eğer bir sütçü çiftlikte belirgin seviyelerde ikizlik görülmekte ise ultrason ile ineklerin ikiz yavru taşıyıp taşımadıkları tespit edilerek ikizlik durumu ile ilgili kararlar alınabilir (yakın takip, besleme, geçiş dönemi diyetini daha uzun süre verme, doğum esnasında yardım etme gibi).

Prof. Dr Paul Fricke
Wisconsin Üniversitesi-Madison
Süt Sığırcılığı Bilimi Bölümü (Reprodüksiyon)

Mutlu Sevinç, Abdullah Başoğlu,
Ahmet Semacan, İsmail Şen, Murat Boydak
(S.Ü. Veteriner Fakültesi)

Çalışma Özeti: Mastitisli sığırların önemli bir kısmında karaciğer yağlanmasının da belirlenmesi, hastalıkla karaciğer yağlanması arasında bir ilişkinin olduğu ve yağlanmanın derecesine bağlı olarak karaciğer fonksiyonlarında da bozukluklara yol açabileceği gözlendi. Bu nedenle postpartum mastitis tedavisinde, karaciğer yağlanmasının da göz önüne alınarak karaciğer koruyucu ve lipotropik etkili ilaçların kullanılmasının faydalı olacağı kanısına varıldı. (Hayvancılık Araştırma Dergisi (2002) 12, 2: 26-30)

BVD
IBR
Neospora caninum
Leptospirosis (Leptospira hardjo bovis = Leptospira borgpetersenii serovar)
Trichomoniasis
Vibriosis (Camphylobacter)
Brusellosis
Mavi dil
Akabane
Listeriosis (Listeria monocytogenes)
Mycoplasma – Ureaplasma (Ureaplasma diversum)
Arcanobacterium (Actinomyces) pyogenes – Nadiren
Chlamydophilosis (chlamydiosis) (koyunlarda, nadiren sığırlarda)
Aspergillus ve diğer mikotoksinler (Küf)
Sistemik Enfeksiyonlar (Salmonellosis, şiddetli koliform mastitis, Haemophilus)

İneklerin süt verimlerinin genetik olarak arttırılması sonucunda, onlara gösterilen özenin de arttırılması gerektiği artık bilinen bir gerçektir. Bu özenli bakımın başında inek konforu ve uygun besleme teknikleri gelir. Yüksek verimli ineklerde besleme bir bilim ve sanat karışımı haline gelmiştir. Çeşitli besleme önerileri olmakla birlikte, özellikle ABD’de son yıllarda başarıyla uygulanan dönemsel besleme yöntemi oldukça yaygınlaşmıştır. Bu besleme evreleri ineklerin bulundukları konuma uygun olarak beslenmeleri esnasına dayanır. Birinci dönem kuru dönemdir. Kuru dönem 60 gün olmalıdır. İlk kırk günü sütten kesme ve kuru döneme adaptasyon periyodu olup, protein ve enerjisi düşük yemlerin verildiği dönemdir. Ham protein içeriğinin %12 olduğu bir karma yem yavru ve anne için yeterlidir.

İkinci dönem doğuma yaklaşılan son yirmi günlük periyodu kapsar. Yüksek metabolik taleplerin olduğu dönemdir. Yavrunun gelişmesi tamamlanacak ve inek süt vermeye hazırlanacaktır. İnek doğumda enerji sarfedecek ve hemen memelerine süt dolacaktır. Bu evredeki besleme ineğin daha sonraki günlerindeki performansına önemli ve kalıcı etkiler yapar. Protein ve enerji bakımından zengin besleme gerekir. Ham proteinin %18, işkembede parçalanmayan proteinin %35-40 oranında olması, enerjinin 1.60 mega kalori civarında bulunması, yeterli miktarda selüloz, dengeli vitamin ve mineral içeren, sodyum, potasyum ve kalsiyum açısından düşük seviyeli yemin ineklere verilmesi uygun olacaktır. Yonca yüksek kalsiyum içerdiğinden daha kısıtlı bir şekilde verilmeli, kaba yem olarak ot ve az miktarda silaj tercih edilmelidir. NDF değeri %35 olmalıdır. Rahim içerisinde büyük bir yavru olduğundan son dönemde inek ancak 10 kg kuru madde tüketebilir. İşkembe hacmi daralmıştır. İçerik olarak zengin, kaliteli yem verilmesi bu yüzden de önemlidir.

Üçüncü önemli dönem doğumu takip eden üç haftalık dönemdir. Doğumdan önceki üç haftalık dönemde uygulanan rasyonun aynısı uygulanmalıdır. Ancak ilk üç günden sonra işkembe üzerindeki basıncın ortadan kalkması ve doğum stresinin atlatılmış olması dolayısıyla inek artık daha çok kuru madde tüketebilecek durumdadır. Bu arada süt verdiği için ineğin zayıfladığı fark edilir. Zayıflama günde 1 kg civarında olup, altmış gün devam eder. Eğer uygun kalitede yem verilmezse 60 günlük süre uzar. Zayıflama 60 günden daha fazla sürerse, ya da günde 1 kg’ dan daha fazla canlı ağırlık kaybı olursa ineğin başına ketosis’ten, döl tutmamaya kadar her türlü problemin gelmesi kaçınılmaz olur. Doğumu takip eden günler ineğin süt veriminin “pik” seviyesine yükselmeye başladığı günlerdir.

Pik seviyesine ulaşan inek bu seviyeyi beş ay kadar korumalıdır. Eğer protein eksikliği ya da enerji eksikliği söz konusuysa verim “pik” seviyesine ulaşamaz. Ulaşsa da o seviyede uzun süre tutunamaz. Süt verimi klasik süt verim eğrisindeki kalıba uygun olmalıdır. Süt verim eğrisindeki ani düşüşler bir problemin varlığını gösterir.

Özet olarak, sütçü bir ineğin üç yaşamsal dönemi vardır. Bunlardan gebeliğin son üç haftası, ile doğumu takip eden üç hafta ineğin verimini, sağlığını, döl tutmasını, kısacası geleceğini tümüyle ilgilendiren dönemlerdir. İnekler sürümüzü oluşturduğuna göre; bu dönemlerde gösterilecek özen ile hem sürünün verimliliği, hem de koruyucu hekimlik hizmetleri sağlanmış olacaktır.

Östrus senkronizasyonu kızgınlıkların toplulaştırılması anlamına gelir. Kızgınlık döngüsü ineklerde normal yoldan vücudun salgıladığı hormonlarla oluşur. Bu döngüye dışarıdan hormon vererek müdahale etmeye, yani üremenin hormonal olarak kontrol altına alınmasına “östrus senkronizasyonu” diyoruz. Östrus senkronizasyonu daha çok ekonomik sebeplerle yapılır. Birörnek buzağılar istendiğinde, doğumların hava koşullarına veya pazar koşullarına uygun olması istendiğinde, uzak mesafelerde toplu tohumlama yapılarak iş gücünden tasarruf edilmek istendiğinde uygulanan bir yöntemdir.

Bilindiği gibi; döl tutmada en önemli konulardan biri kızgınlığın tesbiti ve uygun zamanda tohumlamanın yapılmasıdır. Kızgınlık tesbiti boynundan bağlı sistemlerde, iyi yönetimin olmadığı sürülerde, kalabalık işletmelerde çok aksar. Diğer yandan, süt verimi arttıkça kızgınlık belirtilerinin süresinin kısaldığı bilinmektedir. Kızgınlık belirtileri çok sıkı bir şekilde takip edilmezse gözden kaçabilmekte, bu da döl kaybına sebep olmaktadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında sevk ve idare eksikliklerini, kalabalık işletmelerin dezavantajlarını, yüksek verimli ineklerin kısa süreli kızgınlık göstermelerindeki gözden kaçırmaları kontrol altında tutmak için ” östrus senkronizasyonu” özellikle tercih edilen bir yöntem olmuştur.

Özetle; kızgınlık kontrolündeki başarısızlıklara östrus senkronizasyonu ile çözüm bulunabilir.

Östrus senkronizasyonu için çeşitli reçeteler olmakla beraber, basit bir şekilde şöyle yapılabilir: İlk gün, örneğin; pazartesi günü GnRh hormonu enjekte edilir. Yedi gün sonra yani, haftaya pazartesi günü Prostaglandin F2 alfa (Juramate) uygulanır. İki gün sonra tekrar GnRh enjekte edilir. Takiben 12-15 saat sonra tohumlama yapılır. İlk üç enjeksiyonun aynı saatlerde yapılmasına dikkat edilmelidir. Bilmek gerekir ki, östrus senkronizasyonunun başarısı iyi yönetime, iyi beslemeye ve vücut kondüsyon skorlarının iyi takip edilmesine bağlıdır.


1.Hata : Saman :  Saman özellikle süt vermekte olan ineklerde hiç kullanılmamalıdır.  Süt veren inekler daha çok enerjiye ihtiyaç duyarlar.  Saman hem yem alımını kısıtlayan, hem de içerisindeki lignin ile sindirimini zorlaştıran bir maddedir.  Sıklıkla yapılan hataların başında “sığırlara saman vermenin gerekli olduğu” düşüncesi gelmektedir.  Samanın yerini yonca, çayır otu, kuru otlar, hasıllar, silaj ya da benzeri kaliteli kaba yemler almalıdır. Buna rağmen saman verilecekse, günlük toplam rasyonda yarım kg’ı geçmemelidir.

2.Hata :  Duvar:  Soğuktan korkarak sığırlarımızı “sıcaklık stresine” mahkum ediyoruz.  Bu olay zincirleme kaza gibi yem tüketiminde azalmaya, bununla ilişkin olarak enerji alımında, süt veriminde ve döl veriminde düşüklüklere sebep olmaktadır.  Sabit duvarlar yerine perde sistemleri tercih edilmelidir.   

3.Hata:  Öğünle Yemleme:  Serbest sistemlerde “her şey serbest” olmalıdır.  Su nasıl otomatik suluk ya da yalaklardan ineğin isteğine bağlı olarak serbestçe temin ediliyorsa, yem de her zaman önlerinde bulunmalıdır.  Yemde de ” açık büfe” sistemi uygulanmalı, inek yemliğe her gittiğinde yem bulup, yiyebilmelidir. 

4.Hata :  Kaba ve Kesif Yemin Ayrı Verilmesi:  Sığırların işkembeleri belli asit derecelerinde çalışır ve işkembede sindirim mikroorganizmalar vasıtasıyla gerçekleştirilir.  İşkembe asit değerindeki aşağı ya da yukarı oynamalar sindirimi aksatır.  Artık kaba ve kesif yemlerin ayrı ayrı verilmesi tarzındaki yemleme sistemleri terkedilmiş, yemin tümü karıştırılmak suretiyle “TMR” denilen şekilde yemlemenin başarılı olduğu ortaya konulmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken TMR aletlerinin aşırı çalıştırılmasından kaçınmaktır.

5.Hata :  Kuru Dönem Beslemesinin Doğuma Kadar Sürdürülmesi: İnekler kuru döneme alınırken yem yoğunluğunun azaltıldığı bir gerçektir.  Ancak; bu işin doğuma kadar sürdürülmesi işletmenin başına doğumda ve doğum sonrasında büyük dertler açar.  Ketosis, şirdenin yer değiştirmesi, süt humması, sonun atılamaması, rahim iltihapları ve döl tutmamaya kadar varan problemler ortaya çıkabilir.  Doğuma üç hafta kala inek yavaş yavaş artışla yem yoğunluğu bakımından sanki doğurmuş ve süt veriyormuş gibi  beslenmelidir.  Geçiş dönemi yemlemesi  olarak değerlendirebileceğimiz bu dönem ineğin ve dolayısıyla işletmenin geleceğini etkileyecek en önemli dönemdir. Ancak; dikkat edilmesi gereken konu ineğin şişmanlatılmamasıdır.

6.Hata: Sığırların Boynundan Bağlı Olarak Tutulması: Bu çeşit barınaklar en büyük stres kaynağıdır.  Serbest, duraklı ahır sistemleri tercih edilmelidir.  Boynundan bağlı sistemlerde ineklerin en önemli kızgınlık belirtisi olan atlama ve durma olayı da kısıtlanmış olur.  Böylece kızgınlık kontrolünde aksamalar oluşabilir.  Son yıllarda ABD’de barınak içinde konfor sağlamak suretiyle, dışarıdaki gezinti alanları da kaldırılmıştır.  İneklere barınak içinde yeterli temiz hava ve kuru ortam sağlanabilirse, yatacak yerleri mesafe ve rahatlık açısından  konforlu olursa, inekler istedikleri zaman yem yiyebilirlerse ayrıca dışarıda  bir gezinti alanına gerek yoktur. 

7.Hata: Memenin Yıkanması:  Sığır işletmelerinin en büyük problemi kirli ve ıslak olmalarıdır.  Demek ki bunun tersi doğrudur.  Yani işletmeler Temiz ve Kuru olmalıdır. Kuru değilse,  temiz değildir.

Sağım meme ucunu ilgilendirir.  Sadece meme başının ve ucunun temizlenmesi yeterli olup, mutlaka  kurulanması gerekir.  Meme bol suyla yıkanırsa, kurulama başarılı olmaz.  Bu sebeple, meme başı bir ön daldırma solüsyonuna batırılıp, mekanik olarak bir havluyla kurulanmalı ve her ineğe ayrı bir havlu kullanılmalıdır. Sağım tamamlandıktan sonra meme başları son daldırma solusyonuna daldırılmalıdır.

8.Hata: Buzağıların Annelerinin Yanında Tutulması, Annelerinden Emzirilmeleri:  Bu da terk edilmesi gereken bir yöntemdir.  Buzağılar doğduktan hemen sonra göbek kordonları dezenfekte edilerek  annelerinin yanından alınmalıdır.  Temiz ve kuru bir buzağı kafesine konularak, ilk iş, iki litre ağız sütünün içirilmesi sağlanmalıdır. Sabırla ve dikkatle verilmeli, buzağının iki litre ağız sütünü içtiği mutlaka bilinmelidir. 

Annesinin emzirmesine bırakılan bir buzağının ne kadar ağız sütü aldığını bilemeyiz.  Yeni doğan buzağıların en önemli problemlerinden biri  E. coli tarafından oluşturulanseptisemi ya da ishaldir.  Buzağı bu öldürücü mikroorganizma ile annesinin dışkısı vasıtasıyla tanışır.  Buzağının o ortamdan uzaklaştırılıp kuru ve temiz bir yere alınması yaşamsal önem taşır. 

9.Hata: Hasta Olduktan Sonra Çare Arama: Hayvancılık işletmelerimizin en büyük hatası burada göze çarpmaktadır.  Hastalıkların bazıları tedavi edilemezken, bazılarının tedavisi zor olmakta, nüksetmekte ya da bu hastalıklardan kurtulanların gelişmesi geri kalmaktadır.  Tedavi garantili olmamakla birlikte, pahalı bir uygulamadır.  Koruma ile ilgili önlemler baştan alınmalıdır.  Koruma ” uygun barınak, uygun besleme, uygun aşılama programı” demektir.  Demek ki koruma daha işletmenin kuruluşundan başlayan, yem formülünün yapılmasıyla devam eden, aşılamalarla sürdürülen bir bütündür.  İşletmelerimizin başına gelebilecek problemler bellidir ve alınacak koruma önlemleri de bilinmektedir.  Hastalık veya problem ortaya çıkınca iş işten geçmiş olabilir.  Koruyucu hekimlikle basit biçimde önlenebilecek kötü gelişmeler, bunlara dikkat edilmezse işletmeye büyük dertler açabilir. 

10.Hata: Yemlerin Çok İnce Öğütülmesi:   Yem hammaddelerinden özellikle arpa, buğday, mısır gibi taneli yemlerin un haline getirilmesi sığırcılık işletmelerinin kötü alışkanlıklarından biridir.  Bu hatalı uygulamadan vazgeçip, yem hammaddelerini ezme ya da kırma şeklinde vermek yerinde olur.  Un haline getirilmiş taneli yemler işkembede aniden sindirilerek asidoza, yem alımının azalmasına, yemden yararlanmanın azalmasına, enerjinin eksik kalmasına, süt ve döl veriminin azalmasına sebep olabilirler.  Görüldüğü gibi bir “zincirleme kaza” da burada yaşanabilir.  Ayrıca ani sindirim ve işkembedeki asit artışına bağlı olarak ayak hastalıklarına yatkınlık da unutulmamalıdır.  ABD’de son yıllarda mısırlar “mısır pulcukları” haline getirilmek suretiyle ineklere verilmekte ve çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. 

Yüksek verimli sütçü ineklerde doğumu takip eden sağlık problemlerinin görülme sıklığı ile ilgili yapılan istatistiksel çalışmalarda bir takım veriler elde edilmiştir. Ülkemizdeki sürülerde bu tip kayıtların tutulma alışkanlığı olmadığından durumumuzu tam olarak bilemiyoruz. Ancak dünyada yapılan istatistiksel çalışmalara göre sütçü işletmelerde doğumu takiben en çok görülen problem metritis , yani rahim iltihapları olup, ortalama oran %12.8’dir. Dağılımı 0-%66’dır. İkinci sırada sonun atılamaması gelir. Ortalaması %9, dağılımı 0-%22 arasındadır. Diğer problemlere gelince; sırasıyla süt humması ortalama %7,2, dağılımı 0-%44.1; Ketosis ortalama %3,7, dağılımı 0-%20, şirdenin yer değiştirmesi ortalama %3,3, dağılımı 0-%14, yatalak hastalığı ortalama %1,1, dağılımı 0-%6,1, güç doğum oranı %3,3, dağılımı 0-%29,4.

Bunları bildiğimiz zaman ne olacak? Bu değerleri kendi işletmemizle karşılaştırıp, nerede olduğumuzu göreceğiz. Eğer kayıt tutuyorsak ve doğru kayıt tutuyorsak ortalamanın üstündeki değerler bize alarm verecektir. Ortalamanın altındaki değerler ise işletmemizin iyi durumda olduğunu gösterecektir. Hastalıklar ve ortalamalar incelendiğinde problemlerin çoğunlukla besleme ile ilişkili olduğu, kiminin çok yakın, kiminin başka faktörlerle kombine, ama hepsinin beslemeye bir şekilde ilintili olduğu görülecektir. Örneğin; Ketosis sürüde %3,7’den, metritis %12,8’den, süt humması %7,2’den daha fazla görülmekteyse ve biz bunu kayıtlı bir şekilde tesbit etmişsek bir takım besleme hataları yaptığımızı derhal kabul edip, bir bilene en kısa zamanda danışmalıyız. İşte standartları bilmenin ve kayıt tutmanın yararı burada. Uterus yani rahim enfeksiyonları, ketosis ve sonun atılamaması problemlerinin sadece ortalamalarını toplarsak problemlerin %25,5’ini oluşturur ki, bunlar enerji eksikliğinin, enerji / protein dengesizliğinin sonucudur. Enerji dengelendiğinde problemlerin dörtte birinden kurtulacağımız gibi, süt verimi ve döl verimi de artacaktır. Doğuma yaklaşıldığında ve doğumu takip eden günlerde alınacak önlemlerle birçok problemi baştan önlemek, bir anlamda “koruyucu hekimlik” hizmetini başarıyla yerine getirmek mümkündür.

ÖZET TABLO

Ort: %

Dağılım: %

Metritis 12.8 0-66
Sonun Atılamaması 9 0-22
Süt Humması 7.2 0-44
Ketosis 3.7 0-20
Şirdenin Yer Değiştirmesi 3.3 0-14
Güç Doğum 3.3 0-29.4
Yatalak Hastalığı 1.1 0-6.1

Süt sığırcılığı yapan çiftliklerde bazı tahlil sonuçları ya da hayvan davranışları çiftlikteki problemlerin habercisi olur. Eğer bunlar iyi gözlemlenir ve değerlendirilebilirse var olan ya da gelmekte olan problemin farkına varılarak, gerekli önlemlerin zamanında alınması sağlanır.

Çiftlikteki meme sağlığı hakkında bize ipucu verebilecek en önemli gösterge somatik hücre sayımıdır. Somatik hücre artışı Kaliforniya Mastitis Testi ile tesbit edilebileceği gibi, daha komplike biçimlerde sayısal olarak da belirlenebilir. Artışı halinde süt miktarının ve kalitesinin azalması söz konusu olacaktır. Ancak; bunlardan daha önemlisi çiftliğin başında bir ” gizli mastitis” ve büyük olasılıkla da Staph.aureus probleminin olabileceğini gösterir.

Sütte toplam bakteri sayısı artışı ise, çiftlikte sağım işleminin yeterince temizlik kurallarına uygun olarak yapılmadığını ya da sütün sağıldıktan sonra soğutulmadığını ifade eder. Sağım sonrası süt filtrelerinin kontrolü de, yine sağımda temizlik açısından yeterli titizliğin gösterilip, gösterilmediğini anlatır.

İneklerin insanlara karşı olan davranışları da çiftlik çalışanlarının hayvanlara davranışlarını ortaya çıkarır. İnsanlardan kaçan inekler, çiftlikteki bakıcıların onlara karşı iyi davranmadığını bize anlatmış olurlar. Halbuki inekler meraklı hayvanlardır. Barınaklarına girenleri merak ederler. Koklamak, yalamak isterler. İnsanlar ineklere kötü davranıyorlarsa işletmede insan faktörlü bir stres olması ihtimali ortaya çıkar.

Bir süt sığıcılığı işletmesinde barınağa her girildiğinde ineklerin en az % 40’ının, hatta daha iyisi, yarısının “geviş getiriyor” olması gerekir. Bu durum dikkatle gözlenmeli, daha az sayı söz konusuysa, asidoz olma ihtimali üzerinde durulmalıdır. İnekler barınak içerisinde ya su içerler, ya yem yerler ya da yatmış, geviş getirirler. İnekler bunun dışında birşey yapıyorlarsa ve birkaçı birden aynı şekilde davranıyorsa, bu durum barınak konforunun eksikliğini işaret eder. Örneğin; boşa ayakta durmak, ahır dışında gezmek, topluca ahır dışında gezinme yerine çıkmak, ahır içinde kalmamak gibi davranışlar ahırın dizaynının, havalandırmasının, içerideki sıcaklığın, yatak yerlerindeki konforun inek tarafından beğenilmediğini gösterir.

Yem dağıtılınca inekler yemliğe adeta hücum edercesine gidiyorlarsa önlerinde yemsiz uzun bir periyod olduğunu anlayabiliriz. Ancak; buna rağmen yemliğe hevessiz bir şekilde gidiliyorsa bu da ” asidoz” olabileceklerini akla getirir. Eğer inekler yemi beğenmiyorlarsa, özellikle silaj kalitesiz ise, silajda yanlış fermentasyon, kokuşma gibi problemler varsa, yine inekler, aç bile olsalar, yemliğe isteksizce yaklaşırlar. Yem dağıtım zamanında iyi bir gözlem, bu durumun farkına varılmasını sağlar.

İneklerin yürüyüşlerinden de bir fikir elde etmek mümkündür. Ayak rahatsızlıkları, ineğin belini kamburlaştırması şeklinde ortaya çıkar. Uzaktan bir bakışla beli kambur halde yürüdüğü gözlenen ineklerin tırnak kontrolünden geçirilmesi gerekir. Fakat buradan çıkarılacak en önemli sonuç rasyonun dengesizliği ve “asidoz” probleminin olduğudur. Çok miktarda inek, çeşitli derecelerde belini kamburlaştırarak yürüyorsa bu topallığın, topallık da büyük ihtimalle asidozun göstergesidir.

Çiftlikteki buzağı sayısı, çiftliğin yavru ve döl kayıplarının göstergesi olabilir. Eğer çiftlikte “döl tutma” konusunda problem yaşanıyorsa veya buzağı ölümleri söz konusuysa buzağı sayısından bu konuyu anlamak mümkündür. Bakılacak bir başka nokta buzağılama aralığı, ya da döl tutma oranıdır. Tabii, güvenilir bir kayıt sistemi gerektiren bu işler gereğince yapılırsa çiftliğin olumlu ya da olumsuz gidişi hakkında bilgi edinmiş oluruz.

İnekler doğum yaptıktan sonra hızla zayıflarlar. Bir kişi tarafından vücut skoru izlenirse, doğum öncesi yağlanma ve doğum sonrası zayıflama gözle tesbit edilebilirse, bu yönde alınacak önlemler işletmeyi büyük dertlerden koruyabilir. Doğumu takiben süt verimine yönelip, hızla zayıflayan ineklere ” ketosis” yönünden tahlil yapılırsa metabolik problemler, döl tutma problemleri ve en önemlisi rasyon hataları anlaşılmış olur ki, bu da dertlerin baştan bilinerek önlenmesini sağlayabilir. Ayrıca, periyodik olarak sütten yapılan ” syncrotest” analizi rasyon hatalarını ortaya koyar. Bu test sonucuna göre çiftlikte uygulanan rasyonun dengesini kurmak, doğum sonrası riskleri, tırnak problemlerini, döl tutma sorunlarını önlememize olanak sağlar.

Çiftlikteki güç doğum, döl tutmama, sonun atılamaması gibi problemlerin oranı bize bazı hataların olduğunu gösterir. Güç doğum; kullanılan spermayı, rasyonu, enerji dengesizliğini bize tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini söyler. Sonun atılamaması, döl tutma sorunlarındaki artış, yine iyice araştırılırsa, rasyonla ilişkili problemleri işaret edecektir.

Buzağı ölümlerinin görüldüğü işletmeler mutlaka tahlil yaptırmalıdır. Doğumu takiben ilk hafta içindeki ölümler “septisemi” yi akla getirir. Sütten kesme dönemine denk gelen öksürük ve buzağı kayıpları ise daha çok solunum enfeksiyonlarıyla ilgilidir. Uzaktan bir kontrolle buzağıların sık soluması veya karnını kullanarak soluması derhal solunum yolu enfeksiyonunu akla getirmelidir. Ancak bu durum, bazı eksiklerin olduğunu, hemen önlemler alınmasının gerekliliğini göstermesi açısından çok önemlidir.

Sonuç olarak; bakılacak ve görülecek noktalar bilinirse, iyi kayıt tutulur, problemlerin zamanında farkına varılırsa, bize bazı ipuçları verebilecek tahliller arada bir yaptırılırsa süt sığırcılığı işletmelerinin başına büyük dertler gelmez. Burada sayılanlar aslında kontrol mekanizmaları olup, işletme sahibinin, yöneticisinin ya da çalışanlarının kendilerini sınamalarına, durumlarını görmelerine olanak sağlar. Durum görülür ve önlemler hızla devreye sokulursa kazanç zaten gelecektir.

Bir işletmede gebelik elde etme oranı düşükse, aşağıdaki konular gözden geçirilmelidir.

1-Kızgınlık tespiti doğru yapılıyor mu?
Bu işleme yeterli zaman ayrılıyor mu ?
Kızgınlıkta primer belirtilere ya da sekunder belirtilere göre mi karar veriliyor ?

Kızgınlıkta primer belirtiler atlama ve atlamaya izin vermedir. Çara akıntısı, böğürme
ve diğer belirtiler ikincil belirtilerdir. Eğer inekler boyunlarından bağlıysa primer belirtiler görülmeyecek ve kızgınlık gözlenemeyecektir. Kızgınlık tespiti için günde üç veya dört defa, her defasında en az 20 dakika olmak koşuluyla zaman ayrılmalıdır. Bununla birlikte çeşitli yardımcı aletler de kullanılabilir.

2-Rahim iltihaplarının görülme sıklığı nedir ?
Doğum boksu temiz ve kuru tutuluyor mu?
Yeterince geniş mi ?
Kuru dönem beslenmesinde dengeli rasyona dikkat ediliyor mu?
Sonun atılamaması problemlerinin görülme sıklığı nedir ?
Doğumu takip eden günlerde 
prostaglandin F2 ? (alfa) enjeksiyonu uygulanıyor mu?
Doğumlara müdahale ederken hijyen kurallarına uyuluyor mu?

3-Besleme ile ilgili faktörlere dikkat ediliyor mu?
Gebeliğin son döneminde yağlanma var mı?
Vitamin A,D,E enjeksiyonu veya bunları içeren yem katkıları kullanılıyor mu ?
Rasyonda Kalsiyum / Fosfor dengesine dikkat ediliyor mu?
Süt üre nitrogen testi (Syncrotest) uygulanıyor mu?

4-Sıcaklık stresi söz konusu mu?
Barınaklarda bununla ilgili önlemler alınmış mı?
İnek konforuna dikkat ediliyor mu?

5-Hastalıklar konusunda gerekli önlemler alınmış mı?
IBR, BVD, Leptospirosis aşıları sistematik olarak yapılıyor mu?
Brucellosis aşısı yapılmış mı?
Çiftlikte herhangi bir şekilde tabii aşım söz konusu mu?

6-Sperma uygulaması ve saklaması konusunda dikkatli davranılıyor mu?
Sıvı azot seviyesine dikkat ediliyor mu ?
Spermanın ani ısı değişikliklerine maruz kalmaması için gerekli özen gösteriliyor mu?
Sperma çözme işlemi usulüne uygun olarak yapılıyor mu?
Suni tohumlama esnasında sperma uygun yere bırakılıyor mu?

Lindell Whitelock, World Wire Sires’ta teknik danışmanıdır ve dünyanın dört bir yanından 70’in üzerinde ülkede süt sığırı çiftçileriyle çalışmıştır. Geçtiğimiz 3 yıl içinde, Türkiye’deki süt sığırı çiftçileriyle çalışmak için, ülkeye Ege Vet tarafından sağlanan temaslar yoluyla gelmiştir.

Sütçü ineğin potansiyelini maksimize etmek için en önemli zorluk, ona ihtiyacı olan besinleri sağlayabilmektir. Yolculuklarımda gözlemlediğim pek çok inek, genetik olarak üretebildikleri miktardaki sütü sağlayabilmek ve maksimum üreme (reprodiksiyon) etkinliğine ulaşabilmek için gerekli olan besin maddelerini alamamaktaydılar.

Yemleme programlarındaki problem, proteinin ya da enerjinin seviyesinden çok, ineklerin günlük besinindeki mevcut lifin miktarıdır. Lif, besleme programının en çok yanlış anlaşılan parçasıdır. İnek çok fazla lif aldığında alması gereken yeterli protein ve enerjiyi tüketemez. Çok az lif de yine aynı şekilde maksimum üretimi temin edebilmesi için gerekli yem miktarını tüketememesine neden olacaktır. Başarılı bir besleme programı, yüksek kaliteli lif üzerine kurulmalıdır.

Besleme programındaki lif maddesi satın alınamaz ve bu madde yalnızca çiftçinin kontrolündedir. Besleme programındaki lif maddesi rasyondaki kaba yemlerden (saman ve silaj) tedarik edilir. Yemlerdeki lif seviyesi, bir faktör tarafından belirlenir. Bu faktör, kaba yemin hasat edildiği zamandır. Geç hasatlama, hektar başına daha büyük miktarda kuru maddeyle sonuçlanır, fakat aynı zamanda daha yüksek seviyelerde lif sağlar. Yemde daha yüksek seviyelerde lif, yemdeki protein ve enerji seviyesini azaltır.

Tane ve konsantre yemler de lif içerir, fakat tanelerdeki lif etkili değildir dolayısıyla rasyondaki lif seviyesi kaba yem tarafından belirlenir.

Lif, hem inek hem de rumen (işkembe) fonksiyonları için elzemdir. Ayrıca, rumende üretilen asitin etkilerinin azalmasını sağlamak için tampon görevi görür.

Lif nedir? Yem maddesinin lif bileşeni, bitkideki lignin, selüloz ve hemi selülozdur. Lif seviyesi, 3 şekilde ifade edilir; (ADF/ Acid Detergent Fiber) Asit Deterjant Selüloz, (NDF/ Neutral Detergent Fiber) Nötral Deterjant Selüloz ve Lignin. Bazı durumlarda, Ham Selüloz da ifade edilir, fakat besindeki lif miktarının hatalı bir ölçümüdür. Ham Selüloz tesbiti doğru sonuç vermez, çünkü test süreci boyunca ADF ve NDF’nin bir porsiyonu kaybolmaktadır. Doğru ölçümler sadece ADF ve NDF’dir.

ADF, besindeki selüloz ve lignin miktarını gösterir. Bu bileşenler yüksek derecede sindirilmez yapıdadır. Ancak rumen fonksiyonu için geçerlidir. Besindeki ADF seviyesi yükseldikçe, rumene kullanılamayan daha fazla miktarda yem konmuş olur. Rasyondaki doğru ADF miktarı %16- %19’dur. Bunların çoğu rasyondaki kaba yemlerden gelir.

Hemi selüloz, selüloz ve lif dahil olmak üzere NDF, bitkideki tüm lifi temsil eder. NDF, inek “doymuş” ve daha fazla yiyemeyeceğini hissetmeden önce ne kadar yiyebileceğinin göstergesidir. Rasyondaki doğru NDF miktarı %27- %30’dur. Ayrıca, NDF’nin %75’inin rasyondaki kaba yemlerden elde edilmesi tavsiye edilir. Yüksek seviyelerdeki NDF, yem tüketiminin önüne geçer ve bu da protein ve enerji eksikliğiyle sonuçlanır. Çok fazla NDF, tüketimi azaltır çünkü rumendeki fermantasyonla meydana gelen asiti dengelemek için üretilen tamponlar yetersiz kalır. Çok fazla ve çok az lif her iki durumda da ineklerin yemden uzaklaşmasına neden olur ve bunun da ineğin verimini ve performansını azalttığı özellikle akılda tutulmalıdır.

İneğin ne kadar kaba yemle beslenmesi gerektiğini belirlemek için ilk adım, kaba yemleri test etmektir. Kaba yemin NDF seviyesi bilindiğinde, ne kadar yem verilmesi gerektiğini görmek için bir hesaplama yapılabilir.

Varsayalım yüksek süt üretimi (40) kg olan ve 600 kg ağırlığında bir ineğiniz var. İnek, laktasyon başında ve vücut ağırlığının yaklaşık %4’ü kadar kuru yem tüketiyor olmalıdır. Bu da ineğin 24 kg kuru yem tüketmesi gerektiğini ifade eder. Ayrıca, günde 6.5 ? 7.2 kg NDF tüketmesi gerekir. NDF’nin %75’lik kısmının kaba yemlerden geleceğinden bu miktar 4.8 ? 5.4 kg’dır. Eğer %40’lık bir NDF seviyesine sahip yüksek kaliteli yoncamız varsa, ineğin günde maksimum 12-13 kg kuru yonca yemesi beklenir. Eğer kaba yem %50 NDF içermekte olsaydı, bu durumda tüketim 9.5-11 kg’lık kuru kaba yeme düşecekti.

Daha fazla kaba yemle beslemek sadece, kaba yemlerin reddedilmesi ve daha fazla asidoz olasılığıyla sonuçlanacaktır.

Lifin partikül boyutu ve yapısı da ayrıca önemlidir. İneğe verilen rasyon yeterli NDF’ye sahip olabilir, fakat eğer lif fazla uzunsa ya da yapı eksikliği varsa, NDF etkili olamaz ve rumen problemleri sürüde çoklukla görülebilir. Bu ayrıca daha düşük süt verimi, vücut kondisyonu kaybı ve ineklerin tekrar döl tutması zorluğuyla sonuçlanır. Doğru partikül boyutu, yemlerde parça testi yaparak belirlenebilir. Rasyon ineğe verildiğinde, 2.5 cm’den daha uzun parçalar halindeki kaba yem, %8’den fazla olmamalıdır.

Kaba yem parçaları sert olmalı ve yemliğin içinde yer aldığında yapı eksikliği bulunmamalıdır. Eğer yem parçalarında yapı eksikliği olursa, lif etkili olmaz.

Eğer kaba yem, besleme programında problem olursa bunu nasıl saptayabilirim?

Cevap, inekleri ve yemliği okumaktır. Yem dağıtıldığında ineklerin nasıl agresif olduğuna bakın. Eğer yemlikte çok büyük miktarda kaba yem kaldıysa, bu kaba yemin kalitesinde bir problem ya da ineklerde asidoz olduğunu gösterir. İnekler dinlendiklerinde en azından %50’si geviş getiriyor olmalıdır. İnekleri sayın ve kaç tanesinin geviş getirdiğine bakın. Geviş getirmedeki eksiklik, tüketilen lifte eksiklik var anlamana gelir ve bu da inek tarafından daha az tampon üretmesiyle sonuçlanır. Yemliğe yakından bakın ve eğer yemde “delikler” bulursanız inekler yemi seçiyordur anlamına gelir. Bu da kaba yemle ilgili bir problem olduğunu gösterir.

Yüksek genetik potansiyelli inekler, süt üretmek ve üremek için doğru besinlere gereksinim duyarlar. Eğer inekler ihtiyaçları olan besinleri alamazsa, kilo kaybeder ve beklenen seviyede süt üretemezler. İyi bir beslenme programının temeli, iyi kaba yemlerle başlamaktır. Kaba yemin kalitesi tamamen çiftçinin kontrolündedir. Yüksek kaliteli kaba yemler, iyi kültürel uygulamaların (gübreleme ve yabani ot kontrolü); zamanında ve doğru hasatın; ve kaba yemin doğru şekilde muhafaza edilmesinin sonucudur.

Yüksek kaliteli kaba yemler ve doğru miktarlarda besleme, daha verimli ve kazanç sağlayan ineklere sahip olmamızı sağlar.

S.T için
Çok Erken
Zayıf
Mükemmel
Zayıf
S.T için
Çok Geç
0 saat
18. saat
28. saat
 
İneğin üzerine atlanmasına izin vermesinden
6-10 saat öncesi
Kızgınlığın başlaması=ineğin üzerine atlanmasına izin vermesi (DURMA)*
 
Kızgınlığın başlamasından 10 saat sonra
Yumurtanın yaşayabileceği ek süre
Belirtiler:
Belirtiler:
Belirtiler:
 
 
1.     Diğer inekleri koklar.
 
2.     Diğer ineklere atlamaya çabalar.
 
3.     Vulva nemlidir, kırmızı ve hafifçe şişkindir.
 
1.     Diğer ineklerin üzerine atlamasına izin verir.
 
2.     Diğer ineklere atlar.
 
 
3.     Sıklıkla böğürür.
 
4.     Sinirli ve heyecanlıdır.
 
 
5.     Yemden uzaklaşır, sütü azalır.
 
6.     Vulva nemli ve kırmızıdır.
 
 
7.     Berrak mukoz akıntı vardır(ÇARA)**.
 
8.     Göz bebekleri büyür.
 
1.     Diğer ineklerin atlamasına izin vermez.
 
2.     Vulva’dan berrak, mukoz akıntı gelir (ÇARA)**.
 
Bu zamanda tohumlama olursa sperm yumurtayı dölleyemez, veya döllenme olsa bile embriyo zayıftır ve çoğunlukla da abort olur (DÜŞÜK).
 
Tabloda görüldüğü gibi;
 
* Kızgınlık ineğin ??DURMA” sı ile başlar.
** ÇARA akıntısı diğer belirtilerle birlikte görüldüğünde kızgınlık ve döl tutma zamanı açısından önem taşır. Sadece ÇARA akıntısı görüldüğünde tohumlama zamanı geçmiş olabilir.

İnek sütünün en önemli öğelerinden biri süt yağıdır. Süt yağı ineğin ırkı ile ilgilidir. Ancak; genetik süt yağında % 55 oranında etkili, bakım, besleme ve çevre koşulları da % 45 oranında etkilidir. Demek ki; genetik olarak ortaya çıkan değer çevre, bakım, besleme koşullarının etkisiyle şekillenir. Ülkemizde çoğunlukla bulunan sütçü ırkların dünyaca kabul edilmiş süt yağı oranları Jersey için % 4,5, Holstein için % 3,6, Brown Swiss için % 3,9’dur. Genetik yetenek dışında, sağım dönemi, süt verimi, ineğin yaşı ve besleme şekli süt yağı oranına etki eder.

Süt yağı oranının azalması bir sonuç ve göstergedir. Örneğin; bir Holstein ineğin süt yağı oranı % 3’ün altına düşerse, bu bize verilmiş bir işarettir. Hemen bu problemin altında yatan gerçek etkeni bulmak için harekete geçilmelidir.

Süt yağı işkembede oluşur. İşkembedeki dengesizlikler, asidoz, yem alımının azalması, enerji noksanlığı, süt yağını azaltabilecek etkenlerdir. Verilen yemin asidoz yapıcı nitelikte olması, kaba-kesif yem oranının dengesizliği, kaba yemin çok ince kıyılmış olması, kaba yemde işe yarar selüloz oranının düşük olması süt yağını düşürür. Süt yağı oranının düşmesi bir gösterge olduğuna göre, böyle bir bulgu hemen rasyonda, yemin verilişinde ya da ineğin alımında bir problem olduğunu akla getirmeli ve derhal müdahale edilmelidir. Sıcaklık stresi yem alımının azalmasına, yem alımının azalması süt yağı oranının düşmesine sebep olmuşsa, ineklerin serinletilmesi, gece saatlerinde de önlerinde yem bulundurmaya dikkat edilmesi gerekir. Diğer yandan yemlikteki yemin inek tarafından seçilmesi, verilen rasyon dengeli bile olsa, dengesiz bir beslenmeye yol açacaktır. Yemliklerin kontrolü esnasında, dağıtılmış yemde yer yer çukurluklar varsa, inek yemin içinden kesif yemleri ayırıyor, seçiyor demektir. Bu durum asidoza ve yağ oranının düşmesine yol açar. Günde iki kere yemleme, yani sabah ve akşam yemlemesi tarzında yem verilmesi, arada kalan zaman içerisinde işkembenin dengesini bozacağından, yağ üretimindeki dengeyi de kötü yönde etkileyecektir.

Süt yağı oranının düştüğü tesbit edilirse ne yapmalıyız?
İlk olarak rasyonun dengesine bakılır. Daha sonra verilen yemin alımı gözlenir. İnek verilen yemi tüketiyor mu, tüketmiyor mu? Artan kısım nedir? Kaba yemin boyutları gözden geçirilir. Eğer çok ince kıyılmış kaba yem ya da çok ince öğütülmüş kesif yem veriliyorsa durum hemen düzeltilmelidir. Asidoz yönünde oluşabilecek problemleri önlemek için yeme sodyum bikarbonat ve magnezyum oksit gibi katkılar katılmasında fayda vardır. Yemlik kenarlarına serbest ulaşımı sağlayacak şekilde sodyum bikarbonat konulması da önlemlerden biri olabilir.

Süt yağı oranının azalması eğer asidoz ve sıcaklık stresi ile ilgiliyse, bu durum topallık ve döl tutmamaya kadar gidebilir. Süt yağındaki azalmayı gelecekteki daha kötü problemleri önlemek için alarm kabul etmek gerekir. Sıcaklık stresi söz konusuysa duş ve vantilatör sistemlerini devreye sokmak başa gelebilecek diğer problemleri de önler.

Yeme bazı mantar kültürlerinin ya da mayaların katılması süt yağı oranındaki azalmayı önler. Yine yeme niacin katılması da önerilenler arasındadır. Fakat esas problemler halledilmeden yeme niacin katmak süt yağı oranını düzeltmez. Her şey yolundayken katılan niacin süt yağı oranını arttırır. Örneğin; % 3,5 yağlı süt veren bir ineğe niacin katılmış bir rasyon verilirse oran %3,7’ye çıkabilir. Bu durumda, hatalı besleme koşullarını düzeltmeden yeme niacin katılması işe yarar bir sonuç vermeyecektir.

Özet olarak; süt yağı oranının azalmaması için dengeli besleme ve yemlik kontrolü yapmak, ince öğütülmüş kesif yemlerden, ince kıyılmış kaba yemlerden kaçınmak, olabilecek problemleri önlemek için yeme sodyum bikarbonat katmak gerekir. İneklerin serbestçe erişip yalayabilecekleri şekilde yemek sodası dolu kovaları yemlik köşelerine yerleştirmek de olumlu sonuçlar verir. Öte yandan süt yağı oranının düşmesini başka problemlerin habercisi olarak algılayıp, ciddi bir şekilde üzerine gitmekte fayda vardır.

Bilindiği gibi pik en yüksek nokta anlamına gelir.  Süt veren inekler doğumu takip eden günlerde sütlerini arttırarak en üst seviyeye çıkarırlar.  Sürü yönetimi bakımından süt veriminin kaç günde en yüksek seviyeye ulaşacağını, bu seviyede ne kadar süre kalacağını bilmek büyük önem taşır.

İneklerin doğumu takiben hızla pike ulaşmaları istenir.  Bu zaman 28-35 gün arasıdır.  Pik seviyesini nereden bileceğiz? Kaç litre süt verdiğinde ineğimizin pik seviyesine ulaşmış olduğunu düşüneceğiz? Pratik uygulamada ineğin doğumunu takip eden beşinci günde süt miktarı ölçülür.  Çıkan miktara 13 ve ya 18 eklenir.  Örneğin, beşinci gün ölçümü 20 litre ise ineğin 33-38 litre süt verdiğinde pik noktasına ulaşacağı tahmin edilebilir.  İlk doğumu yapan düvelerde ise eklenecek rakam
8-10 olarak belirlenmiştir.

İnek bu seviyeyi 150-180 gün muhafaza edebilmelidir.  Çok küçük değişiklikler önemli değildir.  Verimdeki ani düşüş, pik seviyesinde tutunamama genellikle yemdeki enerji eksikliğini işaret eder.  Bu durum ileriki günlerde döl tutma konusunda problemler çıkacağının habercisidir.
Bunun önlemi doğuma üç hafta kala rasyonun besin maddeleri yoğunluğu olarak ayarlanması ve enerji destekleriyle alınabilir.

Süt veriminin öngörülen pik seviyesine çıkmaması durumunda rasyonun protein ve kuru madde seviyesine bakmak gerekir.  Protein ve kuru maddenin rasyonda tam olması halinde ise söz konusu miktarın inek tarafından alınıp alınmadığı gözlenmelidir.

İnek pik seviyesine çıktıktan sonra, 150 ya da 180 gün sabite yakın bir seviyede sürdürdüğü verimini, ileriki günlerde, aylık %7’lik bir düşüşle azaltır.  Bilindiği gibi altmış günlük bir kuru dönem geçirmesi gereken inek uygun şekilde kuruya alınır.

Pik seviyesindeki süt verimini 305 gün ile çarparak ineğin o laktasyondaki toplam verimini hesaplamak doğru bir yöntem değildir.  Süt verimi “laktasyon eğrisi” ya da “süt verim eğrisi” denilen bir eğri ile ifade edilir.  İneğin laktasyon süresi boyunca her gün aynı miktarda süt vermeyeceği,  laktasyonun 150 inci ya da 180 inci gününden itibaren giderek sütünü azaltacağı bilindiğine göre, o laktasyondaki süt verimini tahmin etmek için pik seviyesini 200 ile çarpmak gerekir.   Böylece olması gereken gerçek süt verimi ortaya çıkar.  Örnek verecek olursak, pik seviyesinde 30 litre süt veren bir ineğin laktasyondaki süt veriminin 6.000 litre olması beklenebilir.

Özet olarak; doğumu takip eden beşinci gündeki sütü ölçerek ineğin pik seviyesini ve laktasyondaki tahmini süt verimini bilebiliriz.  Burada oluşabilecek aksaklıkları görüp, önlem alabiliriz.  Buna ek olarak beşinci günde somatik hücre sayımı yaptırarak ineğin meme sağlığı hakkında bilgi sahibi olup, yine en hızlı biçimde gerekli müdahaleyi yapabiliriz.

Doğumdan sonraki beşinci günü unutmayalım.  Bizi yönlendirecek, yol gösterecek bilgiler beşinci gündedir.

Avrupa Birliği’ne girmek için hevesliyiz. Görüşmelerin başlaması kararı alındı. Herkesin dediği gibi “zorlu” geçecek konuların başında tarım geliyor. Bunun içinde hayvancılık da var. Avrupa Birliği bizden bir çok konuda uyum isteyecek. Sanıyoruz ki; uyum pek kolay olmayacak.

Avrupa Birliği istiyor diye değil, bunların bir çoğunu zaten kendimiz için yapmalıyız. Avrupa Birliği bize bu konularda danışmanlık görevi yapacak. Avrupa Birliği bizden sütlerimizin kayıt altına alınmasını isteyecek. On milyon ton süt olduğu söylenmekle birlikte sadece üç milyon ton sütün kayıtlı olduğu ifade ediliyor. Bunun açıklaması zor olur. Çalışmalara şimdiden başlamak gerekiyor. Tabii süt kalitesi konusu da gündeme gelecek. Somatik hücre ve toplam bakteri sayıları üreticilerimiz ve sütü işleyenler açısından çok önemli. Bunlara zaten önem vermeliyiz. Avrupa Birliği bizden bu konulara duyarlılık göstermemizi isteyecek. Süt kalitesi ürün kalitesine etki edeceğinden, süt işleyen ünitelerin ürettiği ürünlerin raf ömrü ve kalitesi için de, çiğ sütten başlayarak, bir çok yaptırım söz konusu olacak.

Avrupa Birliği bizden ” izlenebilirlik” isteyecek. Bir ürünün hammaddeden itibaren tüketiciye ulaşmasına kadar olan safhalarda kimlerin elinde geçtiğini tüketici bilmek isteyecek. Örneğin bir peynirin üretiminde kullanılan sütün hangi çiftlikten alındığı bilinecek.

Avrupa Birliği sürü büyüklükleri konusunda da uyum isteyecek. Şu anda beş baş sağmal ineği olan ” süt sığırcılığı yapıyor” sayılmakla beraber, belki bu alt sınır kademeli olarak yükseltilecek. A.B şimdilik ülkemizde “adı var kendi yok” olan kalıntılar üzerinde çok duracak. Kalıntılar daha çok antibiyotik ve antikoksidiyal ürünlerden kaynaklandığına göre; koruyucu hekimlik önem kazanacak ve rezidü (kalıntı) bırakmayan doğal hammaddelerden yapılmış ürünlerin tercih edilmesi yoluna gidilecek. Antibiyotik kullanımının en az düzeye indirilmesi için barınak yapısı, besleme gibi konularda bilinçli davranmamız ve aşısı olan hastalıklar için aşı kullanmamız şart olacak. Tabii bu konu eğitimi de kapsamak zorunda. Biz AB’ye girmeden önce elde kalan antikoksidiyal ve koksidiyostat ilaçlar ile büyütme faktörleri çoktan yasaklanmış olacak. Bunların yerine konulmak üzere hazırlanmış rezidü problemi olmayan katkı maddelerinin kullanımı artacak.

Avrupa Birliği şap hastalığından çok korkuyor. Bu konu üzerinde Türkiye’den doğal olarak istekleri olacak, A.B belki parasal yardımda bile bulunacak. Tüberküloz ve Bruselloz konusunda da Türkiye’den bir takım istekleri olacaktır. Fakat bunları şap kadar, kendileri açısından, önemli görmeyebilirler. Bize ” bunlar sizin probleminizdir, çözmeye çalışın” diyebilirler. Şap için ise bizimle işbirliğine daha yatkın olacaklardır.

A.B ile birlikte hayvan refahı ön plana çıkacak. İneklerin barınakları ve bakımlarından başlamak üzere, buzağıların sosyal yaşamlarına kadar her konuda hayvanların refahı ve hakları yönünde yaptırımlar gelecek.

Kaçak girişlerin önlenmesi konusunda yine A.B bizden çok sıkı bir disiplin isteyecek. Belki bu konuda da işbirliği önerilerinde bulunacak. A.B ile birlikte devlet tamamen denetleyici olacak, ancak; hiçbir şeyi bizzat yapmayacak. Yapılanın iyi olması konusunda kontrol edecek. A.B ile birlikte özel veteriner hekimlere daha çok yetki verilecek, buna karşılık da daha çok sorumluluk yüklenecek. Antibiyotiklerin ve diğer rezidü (kalıntı) bırakacak ürünlerin satışından sonraki takipleri de veteriner hekimlerden istenecek. Yetki ve sorumluluk birlikte olacak.

Kotalar ile ilgili henüz bir gelişme yok. Bu konu gündeme gelebilir. Daha önce de söylediğimiz gibi, görüşmeler kolay geçmeyecek. Uyum güçlüklerimiz olacak ve bu işler zaman alacak. Dileriz, üreticilerimize ve tüketicilerimize yararlı olacak şekilde müzakerelerden kazançlı çıkarız.

Ege Vet Genel Müdürü
Tahir S. YAVUZ

Süt sığırcılığında yapılan ihmaller, küçük gecikmeler, basit yanlışlar ne yazık ki orada kalmaz ve giderek büyük boyutlara ulaşabilir.  Küçük problemler kartopu gibi büyüyerek karşımıza kocaman bir dert olarak çıkabilir.  Birbirini takip eden sorunların ilk çıktığı noktaya bakarsak, konunun basit bir önlemle çözülebilecek, gerçekten basit bir sorun, olduğu görülecektir.  Zincirleme kazalara sebep olan olayları gözden geçirirsek, kaba yemin kalitesizliği, konforsuz ve yanlış dizayn edilmiş barınaklar, ineklerin önünde her zaman yem bulundurulmaması, kalsiyum eksikliği, sıcaklık stresi, geçiş dönemi rasyonunun uygulanmayışı ve asidoz olaylarını sayabiliriz.

Kaba yemin kalitesizliği süt sığırcılığında başa gelebilecek en önemli kazadır.  Sığırlar selüloz sindirimi yapan hayvanlardır.  Kaba yem işe yarar selülozdan yoksun olursa, silaj erken kesilmiş ya da usulüne uygun yapılmamışsa, yonca geç biçilmişse, kaba yem sap-samandan ibaretse, kaba yem iri parçalardan oluşmuşsa inekler kesif yem kısımlarını seçer.  Böyle durumlar asidoza, asidoz iştahsızlığa, iştahsızlık az yem alımına, az yem alımı enerji noksanlığına, enerji noksanlığı ketosise ve döl tutmama problemlerine yol açar.  Diğer yandan asidozu takip eden aylarda tırnak problemleri ortaya çıkar.  Tırnağı yangılı inek yemliğe sıklıkla gidemez.  Gittiğinde ayakta uzun süre kalmak istemez.  Yine yem alımında azalma ve yukarıda sayılanlar birbiri ardına gelir.

Konforsuz ya da yanlış dizayn edilmiş barınaklar:
Yatak yerlerinin sert veya dar olması , boyun demirinin yanlış yere ya da yanlış yüksekliğe konulması, barınak içinin aşırı sıcak, havalandırmanın yetersiz oluşu, barınakların konforsuz olması anlamına gelir.  Konforsuz barınaklar stres, az yem tüketme ve yine yukarıda sayılan problemlerle devam eden zincirleme kazalara yol açarlar.  Yanlış barınak dizaynının başında sağımhaneye giden yolun sert dönüşler yapması gelir.  Sağıma giden ineklerin trafiğindeki sıkışma, bakıcıların onları dürtmesi veya vurmasına, bu kötü hareket ise stres, korku ve dolayısıyla adrenalin salgılanmasına, sütü indiren oksitosin hormonunun engellenmesine, memeden sütün boşaltılamamasına, eksik süt alınmasına ve mastitise sebep olur.  Basit bir dizayn hatası akla gelmeyecek problemlere davetiye çıkarır.

İneklerin önünde her zaman yem bulundurulmaması:
Yemlikler günün her saati dolu olmalıdır.  Yem dağıtımı öğün hesabı değil, yemliği her zaman dolu tutacak şekilde yapılmalı, ” açık büfe” gibi çalışılmalıdır.  İnekler serbest ahır sistemlerinde günde on üç kez suluğa, on bir kez ise yemliğe giderler.  Bir miktar yem yedikten sonra yatak yerlerinde geviş getirirler. Tekrar yemliğe gittiklerinde yemliği dolu bulmak isterler.  Ancak; öğünle yemleme yapıldığında, iki öğün arası yem bulamayan inekler yem dağıtımı sırasında, açlıkla yeni yeme, adeta, saldırırlar ve yemin kesif kısmını öncelikle seçerek tüketirler. Yine yukarıda sözünü ettiğimiz asidoz ve devamı peşpeşe gelir.

Kalsiyum eksikliği:
Genellikle süt humması adı verilen, doğumu takip eden saatlerde ineğin yatıp kalkamamasıyla belirgin bir hastalık olarak bilinir.  Fakat yatıp kalkamama olayından önce kalsiyum eksikliği başlamıştır ve bazen belirti vermeksizin problem devam eder.  Böyle durumlarda kalsiyum eksikliği vücudun tüm kas sistemini yavaşlatacağından, işkembe hareketleri azalır.  İştahsızlık baş gösterir.  İşkembe hareketlerinin azalması, asidoza ya da şirdenin kayarak yer değiştirmesine sebep olabilir.  Kalsiyum azlığı tırnaklardaki kalsiyumun azalmasına, tırnakların yumuşayarak en küçük bir darbede hasar görmesine, giderek tırnak yangılarına yol açar.  Kas faaliyetlerinin zayıflaması rahim kasılmalarını azaltacağından güç doğum, sonun atılamaması, rahim iltihapları gibi problemler ardarda gelir.

Sıcaklık stresinin en önemli belirtisi sütün azalmasıdır.  Ancak; sütün azalması buzdağının görünen yüzüdür.  Sıcaklık stresi yem seçme, asidoz, enerji noksanlığı, bunlara bağlı olarak tırnak yangıları ve döl tutma güçlükleri ile karşımıza çıkar.  İnekleri sıcak günlerde serinletmek için bazı basit tedbirleri almazsak özellikle ayak hastalıkları ve döl tutma problemlerinin başımıza gelmesi kaçınılmaz olacağı gibi, gerçek sebebin sıcaklık stresi olduğunu da hiçbir zaman anlayamamayız.  Her yıl bu zincirleme kazaları yaşar, unutur, ertesi yıl tekrar yaşarız.

Geçiş dönemi rasyonu uygulanmaması:
İneklerin kuruya alınmasının ardından, gebeliğin son üç haftasında, içerik olarak tekrar enerji ve protein açısından zengin bir rasyona dönmek gerekir.  İnek süt vermemektedir.  Ama rahminde bir yavru büyütmekte, memelerinde ağız sütü oluşturmakta ve süt vermeye hazırlanmaktadır.  Bu arada, karın içinde büyüyen buzağı sebebiyle de istediği miktarda yem alamaz durumdadır.  Çünkü, karın boşluğunu dolduran buzağı işkembenin hacmini daraltmıştır.  İşte bu dönemde miktar olarak arttıramadığımız yemi içerik olarak zenginleştirmeliyiz.  Daha yüksek değerli enerji ve protein vermenin yanı sıra, bazı yem katkı maddeleriyle ineğe destek olmalıyız.  Bu yönde bir önlem alınmazsa doğumu takiben süt vermeye başlayan inek hızla kilo vermeye başlar.  Bu durum ketosise, karaciğer yıkımlanmasına ve döl tutmamaya varan kötü bir dönemin başlangıcı olur. 

Bütün bunlara bakarak zincirleme kazalara meydan vermemek için, kaliteli kaba yemin önemini anlamak, barınakların konforuna ve dizaynına dikkat etmek, ineklerin önünde her zaman yem bulundurmak, sıcak günlerde inekleri serinletmek, kalsiyum eksikliğini önlemek, geçiş dönemi yemlemesi yapmak, asidoza sebebiyet verecek her türlü yanlıştan uzak durmak, gerekli hallerde ineklere destek vermek gerekir.

Süt sığırcılığındaki yeni yaklaşımları birkaç başlık altında inceleyebiliriz.
Topluca gözden geçirirsek;

1- Genetik gelişmeler
2- Barınaklar ve konfor
3- Uygun besleme teknikleri
4- Koruyucu hekimlik
gibi alt başlıklar ortaya konulabilir.

Yeni yaklaşımlar süt sığırcılığında gelinen noktanın birer uzantısı olarak ya da gereksinimlerden kaynaklanan bir şekilde ortaya çıkmıştır.

1- Genetik Gelişmeler:
Bu konuda en büyük gelişme dişi buzağılar yönünde olmuştur. İsteyene erkek, isteyene dişi yavru insanoğlunun yıllardan beri süregelen bir özlemiydi. Şimdi; yıllar önce bu konuda patent almış bir ABD şirketi hem gerekli teknolojiyi ve aletleri hem de bunları kullanabilecek eğitimdeki elemanları sperma üretim şirketlerine tahsis ederek ” dişi sperma” teknolojisini yayıyor. Bu teknoloji ABD’de ” XY teknolojisi” adıyla ya da ” Flow cytometer” yöntemi adıyla biliniyor. Yüzde doksan oranında dişi buzağıyı garanti eden XY teknolojisiyle üretilmiş payetler artık ABD’de kullanıldığı gibi bütün dünya’ya da satılıyor. Ancak; bir problem var. Bu ayırma teknolojisi şimdilik hem yavaş, hem de spermatozoitleri ziyan edici olabildiğinden bir payete iki milyon spermatozoit konuluyor. Döl tutma oranında normale nazaran bir azalma söz konusu oluyor. Dişi sperma yönünden çok avantajlı olan bu tekniğin böyle bir dezavantajı var. Tabii fiyat konusu da dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Erkek spermalar ve işlem esnasında ziyan olan spermalar kullanılamadığından geriye ejakulatın sadece yüzde on sekizi gibi bir kısım kullanılabilir halde kalıyor. Bu da beher payetin fiyatını ister istemez arttırıyor.

Diğer bir genetik gelişim Affirm ve Bovatel adıyla ABD’de tescil edilmiş başka bir teknoloji. Bu teknolojinin ayrıntıları henüz açıklanmadı. Ancak; ABD Semen Sertifika Kurumundan (CSS) onaylı bir uygulama olduğu biliniyor. Bu teknik iki yönde çalışıyor. Birincisi; döl tutma oranı, spermatozoitlerin ömrünün uzatılması suretiyle, arttırılıyor, ikincisi; dişi sperma oranı ise normalden % 10 oranında daha fazla oluyor. Hem fertilite yüzdesi, hem de dişi olma ihtimali yükseltilmiş şekilde üretilen payetler en az yedi milyon canlı spermatozoit içeriyorlar. Her iki teknolojinin de yıllar içerisinde daha ileriye taşınacağını umuyoruz.

2- Barınaklar ve Konfor:
Yıllardan beri yapılagelen üstün yeteneklere sahip sperma uygulamaları sonuç olarak yüksek verimli ırklara ve nesillere sahip olmamızı sağladı. Bununla birlikte inekler daha ” nazik” oldular. Yüksek verimin başlıbaşına bir ” stres” faktörü olduğu düşünülürse, bu hayvanların özenle bakılmaları ve başka streslerden uzak tutulmaları gereği ortaya çıkmaktadır. Barınakların ölçü olarak, havalandırma yönünden, yatak yerleri, yemlikler, ışıklandırma, zemin, sağımhane olarak konforlu olması verim almanın ve sürekliliğin başlıca koşuludur. Konfor ölçülere tamamen uymayı, ısı stresine karşı mücadeleyi, hava sirkülasyonunun sağlanmasını, uygun sağım bölümünü ve tekniklerini, yemlik dizaynının uygunluğunu, zeminin ve yatak yerlerinin tariflere göre dizaynını gerektirir. Bu konfor sağlanmazsa ineklerin verimleri az, ömürleri kısa olur. Doğal olarak konfor sağlayamayan işletmelerin de ömürleri fazla uzun olmaz.

3- Uygun Besleme Teknikleri:
Yine genetik olarak verimleri yükseltilmiş ineklere ” eski usul” besleme yöntemleri az gelecektir. Özellikle kaba yem kalitesi kaçınılmaz biçimde öne çıkacak, ineklere belli dönemlerde “profesyonel yardım” yapmak şart olacaktır. Gıda güvenliğini de göz önüne alarak, sütte ve ette kalıntı bırakmayan, buna karşın verimi destekleyen ve özel durumlarda ineğin dayanıklılığını arttıran katkı maddelerinin yemlere katılması gerekmektedir. Yüksek verimli inekler var olan sistemlerle ve eldeki yem hammaddeleriyle yetinemezler. Birtakım ilavelere, özellikle de stres dönemlerindeki desteklere gereksinimleri vardır. Nakliye, yem değişiklikleri, ani hava durumu değişiklikleri, doğum öncesi ve doğumu takip eden günler, buzağılarda sütten kesme zamanı başlıca stres dönemleri olarak bilinirler. Bugünlerde desteksiz kalan ineklerde eksikliklerin acısı sonra ortaya çıkar ve işletmeyi zarara uğratır.

4- Koruyucu Hekimlik:
Sütçü sığır işletmelerinin koruyucu hekimlik yöntemlerine sıkı sıkıya sarılmaları gerekir. Koruma ucuz ve garantilidir. Tedavi; işletmede koruyucu önlemlerin eksikliğinin ortaya çıkış şeklidir. Koruyucu hekimlik kullanılan spermanın uygunluğunu, rasyonun dengesini, zamanında yapılan aşılamaları ve yine, zamanında yapılan vitamin-mineral takviyelerini kapsar. Sütçü sığır işletmelerinin başına gelebilecek dertler ve alınacak önlemler bilinmektedir. Tek yapılacak işlem bu bilinenlerin takibidir. Parazit varsa, antiparaziter ilaçlar var, ketosis, süt humması gibi metabolik hastalıklar varsa, bunları önleyecek yem katkıları ya da enjeksiyonlar var, sonun atılamaması problemi varsa, koruyucu önlemi var. Bakteriyel ya da viral hastalıklar varsa, aşıları var. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bilim ve teknolojinin ayağımıza getirdiği olanakları kullanmamız kazancımızı arttıracak, işletme sahiplerini mutlu edecektir. Yeter ki gözardı etmeyelim.

Süt sığırcılığı işletmeleri sonuç olarak ekonomik operasyon gerçekleştiren işletmelerdir. Başka işletmeler gibi girdileri vardır, ürünleri vardır, paraya çevrilen ürünlerden elde edilen gelirleri vardır.

Kar-zarar hesapları yapılırken, bunların operasyonun tümünü kapsaması gerekir. Sonucun yıllık, iki yıllık hatta beş yıllık tablolarda görülmesi gerçek kar ve zarar hesabını ortaya çıkaracaktır. Günlük ya da sadece bir alım esnasında yapılan maliyet hesapları çoğunlukla operasyonel maliyeti farklı yönlerde etkileyecektir.

Süt sığırcılığı işletmelerinin en önemli gideri ” yem” dir. Bu gider kaba yemdir, kesif yemdir ya da yem hammaddeleridir. Süt sığırcılığı yapan işletmeciler yem alırken enerji, protein, vitamin, selüloz gibi ihtiyaçları satın almış olurlar. Burada dikkat edilmesi gereken bir birim enerjinin, proteinin ve benzeri gıda maddesinin uygun fiyattan alınması olmalıdır. Bilinçli bir süt sığırı işletmecisi saman ya da yonca almaz, işe yarar selüloz satın alır. Bugünlerde yoncanın nakliye hariç kg’ı 25-30 Ykr, samanının nakliye hariç kg’ı 18-22 Ykr’ tur.

Bu fiyatlarla saman alan bir işletmeci çok pahalıya saman almış demektir. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin, böyle bir işletme arpa, mısır, buğday almaz, enerji satın alır. Küspe satın almaz, protein hammaddesi satın alır. Ağırlık olarak vitamin-mineral katkısı satın almaz, bir birim vitamin ve minerali gerçek maliyetine satın almaya bakar.

Yoncanın da kalitelisi, kalitesizi vardır. Bazı işletmeler yoncalarını kendileri üretirler. Eğer yonca tomurcuk dönemindeyse daha çok gıda değeri içerir, fakat bu dönemde hasat ederseniz daha az ürün kaldırırsınız. Yonca, çiçekten sonra hasat edilirse daha çok ürününüz olur, ama daha az gıda değeri elde edersiniz. Halbuki işe yarayacak olan gıda değeridir. Odunlaşmış yonca, dökülmüş yapraklar hayvanlarımıza bir şey vermez.

İşletmeye neler satın alırız? Yem, yem hammaddeleri, ilaç, aşı, tohum (sperma) ve hizmet. Bunları alırken günlük maliyet yapılır ve yanlış hesapla en ucuz alınacak olursa,”operasyonel maliyet” en pahalıya gelecektir. Sadece kg hesabıyla yonca yerine saman alan, böylece yoncanın işe yarar selülozu yerine, samanın işe yaramayan selülozu ile hayvanlarını beslemeye çalışan bir işletme o günkü yanlış hesabın acısını daha sonra çekecek, orada kar ettiğini sandığı birkaç kuruşu verim azlığıyla, hayvanların hasta olmasıyla, ilaç masraflarıyla, veteriner hekim giderleriyle kaybedecektir. Ucuza bulunan bir posa, ucuz olduğu sanılan herhangi bir artık ya da yan ürün, kalitesiz bir silaj, kalitesiz tohum, hatta kalitesiz bir hizmet gerçekten ucuz mudur?

Kalitesizlik orada kalmayacak, birbirini takip eden problemleri ardarda getirecektir. Bu da bize günlük, anlık maliyetlerin değil, operasyonel maliyetlerin önemli olduğunu gösterir. Sığırcılıkta yapılan hatalar yapıldığı yerde kalmaz. Mutlaka devam eder. Hatalar karşımıza asidoz, döl tutmama, ayak hastalığı, sonun atılamaması, rahim iltihabı, meme iltihabı ve benzeri şekillerde çıkar. Benzer olaylar barınak dizaynında da önem taşır. Gereksiz yere masraf edilerek yapılan bir duvar, gerekli olduğu halde konulmayan birkaç vantilatör hep operasyonel maliyeti olumsuz yönde etkileyecektir. Masrafdan kaçılarak alınmayan bir ön daldırma solüsyonu, yapılmasından kaçınılan bir aşı ya da antiserum çiftliğin bir yıl, iki yıl ya da beş yıl sonrasını kötü yönde etkileyecek, basit bir maliyet hesabı işletmeyi karlı olmaktan alıkoyacaktır.

Özet olarak; maliyetleri günlük, anlık değil, “operasyonel maliyet” olarak düşünmek her zaman işletmenin çıkarınadır.

Özellikle ülkemizin batı bölgelerinde ve üstün genetik özelliklere sahip boğaların spermalarıyla ineklerin döllenmesini sağlayan çiftliklerde döl tutma konusunda bazı problemler görülmektedir. Buzağılar sürünün geleceği ve işletmenin sütle birlikte en önemli kazanç unsuru olduklarına göre, döl kayıplarıyla işletmenin büyük zararlara uğrayacağı açıktır.

Çiftlikte genetik seviyenin, yıllar içinde yapılan ırk ıslahıyla, yüksek düzeye ulaşması, mutlaka bakım, besleme ve barınak koşullarıyla desteklenmiş olmalıdır. Tersi söz konusu olduğunda ineklerin önce döl verimleri, daha sonra süt verimleri düşer ve kesinlikle hasta olurlar.

Çok süt veren inekler doğumu takiben hızla zayıflamaya ve bu arada günden güne artan bir şekilde süt vermeye başlarlar. Giderek süt veriminde pik noktaya çıkmaya çalışan inekler önemli miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Genetik ilerlemeyle enerji seviyesini paralel tutamayan sütçü işletmelerde “döl tutmama” problemi hemen kendisini gösterir.

İneklerin doğumu yapmalarını takip eden 60 ıncı gün civarında tekrar kızgınlık göstermesi ve döl tutması istenir. Bu zaman ineklerin en çok süt verdiği dönem, dolayısıyla enerjiye en çok ihtiyaç duydukları dönem olduğundan ilk tohumlamada döl tutmaları problem olabilir. Döl verimini kontrol eden FSH ve LH hormonlarının yumurtalık üzerindeki etkisi kanda bulunan IGF1 (Insülin benzeri büyüme faktörü) adı verilen bir hormonla ayarlanmaktadır. Beslenmesinde enerji eksikliği olan ineklerde IGF1 eksik olacağından vücudun salgıladığı FSH ve LH hormonları yumurtalık üzerinde tesir göstermeyecek ve yumurtlama olmayacaktır. Şayet yumurtlama olsa bile döl tutabilecek yetenekte primer folliküller oluşmadığından yumurta kanalına atılan yumurtalar döllenemeyecektir. Enerji eksikliğiyle beslenen inekler ancak sütün pik dönemi bittiğinde ve enerji gereksinimi azaldığında döl tutabilirler ki, bu dönem dördüncü, beşinci tohumlamaya denk gelir. İşte enerji ile döl verimi arasındaki ilişki ve dolayısıyla döl kaybının ana sebebi budur.

Diğer yandan doğum sonrası rahim kasılmaları belli bir sıklık ve şiddette olmazsa, sonun atılamaması, rahimin kendini toparlayamaması ve temizlenemeyen rahimin iltihaplanması gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Rahim kasılmaları yine enerji ile ilgili olup, enerjisi gereksinimin altında kalan ineklerin son atamama, metritis gibi problemlerle karşılaşması kaçınılmaz sonuç olmaktadır. Bu noktada inekler, dolayısıyla inekleri bulunduran sütçü işletme “profesyonel yardım” a ihtiyaç duyar. Belli dönemlerde özel karışımlardan ibaret yem katkılarıyla ineklere yardımcı olunması şart olur. Burada sözü edilen belli dönemler gebeliğin son günleri, lohusalığın ilk günleri, ineğin döl istediği yani kızgınlık gösterdiği gün ve tohumlandığı zamandır. Asıl önemli “profesyonel yardım” ise çiftliklerdeki yem formülasyonunun gözden geçirilerek enerjisiyle, vitamin, mineral ve aminoasitleriyle dengeli bir yemin hazırlanmasıdır. Gerçekten üstün verimli ineklere yem formülasyonu hazırlamak ve bunu uygulamak adeta sanat haline gelmiştir. Çünkü enerji verecek yem hammaddelerini bilinçsizce, dengesizce kullanmak asidoza sebep olabilir.

Döl tutma konusundaki başka bir problem de yemdeki hızlı çözülebilir proteinlerin fazlalığıdır. Bunlar vücutta aşırı amonyak birikimine, karaciğerin yorulmasına, yumurtalıkların çalışmamasına, sonuç olarak döl veriminde aksamalara sebep olurlar. Eğer enerji noksanlığı söz konusuysa vücut yanlış bir yoldan giderek proteinden enerji elde etmeye çalışır ki bunun sonu KETOSİS denilen bir hastalıktır. Yüksek kan ketonu bulunan inekler kızgınlık göstermez, döl tutmaz, karaciğerleri yağlanır, hatta doğum sonrası ölüme kadar giden problemler ortaya çıkabilir.

Doğumdan önce, gebeliğin son dönemlerinde aşırı beslenen şişman inekler’in başına ketosis, döl tutmama, yattığı yerden kalkamama, sonunu atmama, karaciğerin yağlanması, gibi problemlerin gelme ihtimali yüksektir. O yüzden çiftlik sahibinin ya da yöneticisinin çok iyi bir gözlemci olması gerekir.

Ülkemizde yaşanan başka bir dert barınakların uygun olmamasıdır. Ne yazık ki kapalı barınaklara heves ve bu konudaki yanlış bilgiler halen devam etmektedir. İnekler için 22°C nin üzerindeki sıcaklıktaki ortamlar adeta zehir etkisi yapmaktadır. Ancak; bu konudaki bilinçsizlik ve ineklerin kapalı ahırlara konulması, aşırı sıcaktan iştahlarının kesilmesine sebep olmaktadır. İştahı kesilen inek eksik yediği yemle birlikte doğal olarak eksik enerji alacağından, yukarıda sözünü ettiğimiz olayları yaşayacak ve en basitinden, hasta olmasa bile döl tutmayacaktır. İnek barınaklarının doğru havalandırılmış olması için etrafına kesinlikle duvar yapılmaması, çatı ortasının 60 cm açık bırakılması, bunlarla birlikte vantilatör tarzında fanlar takılması tavsiye edilir. İnek ahırlarına vantilatörün çapının on katı mesafeyle fanlar yerleştirilmesi konforu, iştahı, süt ve döl verimini arttıracaktır. Özetle vantilatörler kazancı arttıran unsurlar olarak görülebilir. İneklere sağlanan her türlü konfor mutlaka kazanç olarak, fazlasıyla geri dönecektir. Diğer yandan aşırı sıcak, kapalı ahırlarda bulundurulan inekler strese gireceğinden kızgınlık göstermeme gibi problemlerin yanı sıra süt azalması, bağışıklık sisteminin bozulması, daha sık hasta olma gibi olaylar işletmeyi zarara uğratacaktır. İneklerin döl tutması için hormonlar, rahim iltihapları ve diğer hastalıklar için antibiyotikler kullanılması gerekecek, baştan yapılan yanlışları düzeltmek için çok para harcanacak ve her zaman da başarılı sonuç alınmayacaktır.

Sonuç olarak; ineklere zamanında “profesyonel yardım” yapılması amacıyla özel hazırlanmış yem katkılarının kullanılmasını, açık barınak sistemlerini ve sıcak havalarda serinletici önlemlerin alınmasını tavsiye ediyoruz.

(26 Ekim 2007 tarihinde SÜT SIĞIRCILIĞI KURULTAYI’nda bildiri olarak sunulmuştur)
(Konuyla ilgili sunumu indirmek için tıklayınız)

Süt sığırcılığı tarımın bir üst kolu, sığırcılığın bir ihtisas alanı ve hayvansal protein üretiminin başlıca unsurlarından biridir. Ülkemizdeki üretimin artması gerektiği konusunda herkes hemfikirdir. Üretim artışı hayvancılıkta ve özellikle süt sığırcılığında en önemli hedefimizdir. İnsan sağlığı ve ülkelerin gelişmişlik düzeyi yönünden bakıldığında; hayvansal kökenli protein üretiminin gelişme ile paralellik gösterdiği ortaya çıkmaktadır.

Süt sığırcılığında genetik iyileştirmeler yapılmasına hem ekonomik yönden,hem de sağlıklı nesiller yetiştirmek yönünden ihtiyaç olduğu genel bir kanaattir.

Genetik Islah Neden Yapılır?
Genetik ıslah deyince genetik iyileştirme ve düzeltme akla gelmelidir. Bilindiği gibi genetik iyileştirme daha çok verim artışı yönünde ele alınmaktadır. Ülkemizde düşük verimli yerli sığır ırklarımızın yüksek verimli kültür ırklarına dönüştürülmesi çalışmalarında yıllar içerisinde bir ilerleme kat edilmiş olup, gelinen noktada kültür ırkı ve melezlerinin toplamdaki yeri % 65 oranına yükseltilmiştir. Kendi içimizde başarılı gibi görünen bu rakama süt verimi bakımından göz atacak olursak, henüz istenilen duruma ulaşamadığımız görülecektir. Ülkemizde bölgesel farklılıklar olmakla beraber kültür ırklarından sağlanan yıllık süt, ortalama 3.250 kg’ dır. Bu rakam bazı Avrupa Birliği ülkelerinde 7 tonun biraz üzerinde, ABD’de 11 ton civarındadır. Demek ki daha yapılacak çok iş vardır.

Genetik ıslahın sadece süt miktarı açısından ele alınması doğru olmaz. Bununla birlikte süt yağı, süt proteini gibi verim özelliklerini de ele almak, ayrıca ineğin tipini de gözetmek gerekir. Örneğin; meme yapısı, ayak yapısı, kalça açısı, sütçü tip özellikleri ve uzun ömürlülük de hesaba katılarak genetik düzeltme yapmak yerinde olur.

Genetik Islah Yöntemleri Nelerdir?
Bilinen en yaygın, en uygulanabilir genetik ıslah yöntemi suni tohumlamadır. Suni tohumlama kızgınlıktaki ineğin döl yoluna boğa tohumunun, özel bir aletle, bırakılmasıdır. Eğer döl yoluna verilen boğa tohumu üstün yeteneklere sahip bir boğadan sağlanmışsa doğal olarak genetik ilerleme de sağlanmış olur. Bu iş sistemli bir şekilde sürdürülürse yıllar içerisinde istenen yetenekler sürüde geliştirilebilir. Suni tohumlamadan daha kısa bir yol embriyo transferidir. Çok üstün verim özelliklerine sahip bir inek, yine çok üstün yetenekleri ispatlanmış bir boğa tohumuyla tohumlanır ve oluşan yedi günlük safkan embriyo başka taşıyıcı ineğe nakledilirse, bu işleme “Embriyo Transferi” diyoruz. Hormonlarla çoklu yumurtlama yaptırılan ineklerden bu yöntemle yılda 8-20 buzağı elde etmek mümkün olabilmektedir. Yine genetiğini geliştirmiş ülkelerden dondurulmuş embriyo ithal etmek suretiyle hızlı, kestirme yoldan ırk ıslahı yapılmış olur. Sıfırdan başlanmış bir ıslah çalışmasında altı nesil yani en az on sekiz yıl kazandıran bu uygulama, fiyatların yüksekliği dolayısıyla, fazla yaygınlaşamamıştır. Genetik ilerleme sağlamanın bir diğer yolu da yine bu konuda kendini ispatlamış ülkelerden boğa, gebe düve ya da anaç materyal olabilecek düve ithal etmektedir. Bilinen sağlık ve genetik koşulların eksiksiz yerine getirilmesiyle ithal edilebilecek anaç materyallerin ve bunların döllenmesini sağlayacak olan spermaların ya da spermanın alınacağı boğaların ithal edilmesi ırk ıslahında kullanılabilecek yöntemlerden biridir. Bu yöntemlerden her birinin bazı dezavantajları ve avantajları vardır. Ancak; dünya’da en çok uygulanan, en çok kabul gören, ayağı en sağlam yere basan yöntem, yetenekleri ispatlanmış boğa spermaları kullanılarak suni tohumlama yapılmasıdır.

Genetik Islahta Önemli Noktalar ?
Genetik ıslahta tek bir yöntem seçmek zorunda değiliz. Suni tohumlama, embriyo transferi, hayvan ithalatı ve bunları kullanarak çekirdek sürü oluşturmak kombine kullanılabilecek metotlardır. Her bir metot, uygun uygulamalarla, ülkedeki süt sığırcılığının gelişmesine katkı sağlayacaktır. Ancak; kullanılan yöntemler ne olursa olsun programın başarısı için üzerinde durulması gereken konular vardır:

1. İyi uygulanan, güvenilir bir kayıt sistemi
2. Progeny test ( Döl Kontrolü)
3. Yayım ve eğitim
4. Sürü hastalıklarıyla mücadele (Bruselloz ? Tüberküloz mücadelesi)

Bunların biri diğerinden daha önemli değildir. Hepsi aynı derecede önemli olup, eksikliği halinde program aksar. O yüzden yukarıda sayılanların ulusal bir politika olarak kabul edilip, izlenmesi şarttır. Şunu unutmamak gerekir ki yıllık progeny test’e alınan boğa sayısıyla, genetik ıslah arasında çok yakın bir ilişki vardır.

Genetik Islahın Geleceği:
Genetik ıslahta mesafe katetmiş ülkeler durmamıştır. Çalışmalarını gereksinimler yönünde arttırarak sürdürmektedirler. Bu yönde yapılanların ve yeni geliştirilen teknolojilerin ülkemize getirilmesi, hayvancılığımız yararına kullanılması sağlanmaktadır.
Yeni geliştirilen teknolojileri şöyle sayabiliriz;

1- Dişi sperma (Cinsiyeti belirlenmiş sperma)
2- Affirm
3- Bovatel
4- Igenity (DNA)
5- Health Mark (Marker)
6- Bilgisayarlı Eşleştirme
7- Kızgınlık kontrolünde yardımcı materyal
8- Döl tutma problemlerine profesyonel yaklaşım.

1- Dişi Sperma ( Cinsiyeti belirlenmiş sperma):
Dondurulmuş sperma üreten şirketler teknolojinin olanakları ve piyasanın istekleri doğrultusunda yeni araştırmalarını sürdürüyorlar. Bu araştırmaların en çarpıcısı XY teknolojisi ya da Flow cytometer teknolojisi olarak bilinen cinsiyeti belirlenmiş sperma. Özellikle Holstein ırkı ve diğer sütçü sığır ırkları için ” dişi sperma” teknolojisi olarak algılayabileceğimiz bu teknik son on yıldan beri üzerinde çalışılan, ancak son üç yıldan beri ticari olarak piyasaya sürülen bir teknik. Flow cytometer, laser, elektrik yükleme teknolojilerinin bir araya getirildiği ” dişi sperma” uygulaması giderek yaygınlaşıyor. Ancak; normale göre döl tutma oranındaki düşüklük ve pahalılık gibi bazı problemleri var.

2- AFFİRM: 
ABD’de bir sperm üretim şirketinin patentli keşfi olan Affirm teknolojisi “fertility first” yani “önce döl tutma” sloganıyla oluşturulmuş. Geleneksel üretimde, dondurulmuş sperma hücrelerinin ilk bir saatten sonra giderek hareketleri ve canlılıkları azalırken, bu yöntemle üretilen sperm hücreleri üç saat sonra bile aynı hareket ve canlılıklarını korumaktadırlar. Böylece döl yolunda daha çok canlı spermatozoit bulunmakta, döl tutma oranları % 6,5 civarında artmaktadır.

3- Bovatel:
Bu yöntemin patenti yine Affirm ile aynı firmaya ait olup, ” dişi yönünden zenginleştirilmiş sperma” olarak adlandırılabilir. Geleneksel üretime göre; %10 daha fazla dişi buzağı doğmasını taahhüt eden bu yöntemde, döl tutma oranında düşüklük söz konusu olmuyor.

4- Igenity: 
Igenity teknolojisi aslında bir DNA teknolojisidir. Böyle bir ihtiyaç embriyo transferinden doğan annesi, babası aynı erkek buzağılar arasında en iyisinin seçilmesi için doğmuştur. Daha sonra progeny test adayı olan erkek danaların isabetli seçimi için kullanılmaya başlanan bu teknolojiden giderek daha yaygın yararlanma olanakları ortaya çıktı. Şimdi boğaların aktarabildikleri genleri bulmakta yararlanılıyor. Verimlilik ömrü, sütçülük formu, süt verimi, süt yağı, süt proteini, peynir verimine etki eden beta ve kappa casein, beta lactoglobulin gibi genlerin yanı sıra, holstein ırkında kırmızı genin olup olmadığı ya da genetik hastalık yapan genlerin olup olmadığı yine Igenity teknolojisiyle belirleniyor. Örneğin, *CVM, *BLAD, *DUMPS gibi resessif (çekinik) genlerle aktarılan genetik bozukluklar bu teknikle belirlenebiliyor. Bu tekniğin günden güne ileriye gitmesi çok uzun yıllar sonra progeny test’e gerek kalmaması hayalini de beraberinde getiriyor. Yapılan çalışmalar progeny test sonuçlarıyla Igenity sonuçlarının paralellik gösterdiğini ispat ediyor. Bilindiği gibi progeny test yüksek maliyetli, meşakkatli ve uzun zaman alan bir iş. Belki Igenity çok yıllar sonra progeny test yapmaktan daha kolay bir yöntem olarak onun yerini alabilir. Tabii şimdilik bu bir hayal olmaktan öteye gidemiyor.

5- Health Mark:
Bu ise; Igenity teknolojisinin uyarlanmış hali. ABD’deki büyük sperma üreticisi bir firmanın patentini aldığı Health Mark uygulaması DNA tekniğiyle bazı markerlerin belirlenmesi işlemi. SCS ( somatik hücre sayısı), boğanın kızlarındaki gebelik oranı (DPR) ve verimlilik ömrü (PL) ile ilgili genlerin markerleri ile döllerine aktarılma yüzdeleri tesbit ediliyor. Bu yöntemle yeni başlatılan bir çalışma sayesinde Leptin geni de incelenmeye başlandı. Böylece besleme, yağlanma, vücut yağı genleriyle, bunlara ilişkin olarak döl verimi yeteneği ortaya konulacak. Sürekli yeni markerler bulunarak laboratuvardaki sonuçlarla, canlı üzerindeki çalışma sonuçları arasındaki korelasyonlar inceleniyor. Yıllar geçtikçe birçok yetenek konusunda önceden belirleme yapmak mümkün olacak. Böylece boğalar daha genç yaşta güvenle kullanıma geçebilecek.

6. Bilgisayarlı Eşleştirme:
Sperma kullanımında çiftlikteki sürünün gerçek ihtiyaçları belirlenerek o yönde düzeltme yapabilecek boğaların kullanılmasını sağlayan bir yöntemdir. Konusunda yetişmiş uzmanlar tarafından puanlanan inekler eksik yönünü geliştirecek boğa spermalarıyla tohumlanırlar. Aktarma yeteneği ve yüzdesine göre bir sonraki nesillerde bu eksiklikler olmaz. Örneğin; cüsse, sütçülük görünümü, meme başının uzunluğu, meme sarkıklığı, ayakların basışı, kalça genişliği ve benzeri birçok fiziksel yapı bu sayede düzeltilir. Diğer yandan pedigri bazında bilgiler girilirse kan yakınlığı oluşmayacak şekilde boğa seçimiyle resessif (çekinik) genlerin bir araya gelmesi önlenir. Böylece *CVM, *BLAD, *DUMPS gibi genetik bozuklukların ortaya çıkmasına engel olunur. Fiziksel eksikliklerin giderilmesiyle meme problemleri, doğum güçlükleri ve akla gelebilecek birçok problem önceden önlenmek suretiyle bir çeşit ” koruyucu hekimlik” hizmeti de yerine getirilmiş olur.

7. Kızgınlık Kontrolünde Yardımcı Aletler:
İneklerde kızgınlık kontrolünün en önemli belirtisi ineğin durması, yani üzerine atlanmasına izin vermesidir. Kızgınlık tesbitinde başarılı olmanın yolu ise iyi bir gözlemdir. İnekler özellikle verimleri yükseldikçe daha gösterişsiz kızgınlık göstererek ilgilileri yanıltabilir. Bu yanılmalar kızgınlığın gözlenememesi, tohumlamada geç kalınması, ineğin döl tutmada gecikmesi ve işletmenin zarar görmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Kızgınlık kontrolünde insanlara yardımcı olabilen boyalı, saatli, kazı ?kazan tarzında, mıknatıslı, aktivite artışını kaydeden, atlama sayısını belirleyen yardımcı aletler üzerinde çalışılmış olup, bu konudaki etkin arayışlar devam etmektedir.

8. Döl Tutma Problemlerine Profesyonel Yaklaşım:
Döl tutma problemleri süt veriminin artışıyla birlikte artış göstermiştir. İnek konforu, barınak dizaynı, yem formulasyonu, stres faktörleriyle mücadele, aşılama ve diğer koruyucu hekimlik yöntemleri, yem katkı maddelerinin yerinde kullanılması, sperma uygulamasının dikkatli yapılması gibi birçok konuyu içeren profesyonel yardımlar doğrudan çiftliklere taşınarak döl kayıplarının önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Son yıllarda bu konularda gelişmeler olmuş, döl tutmanın metabolik hastalıklarla, besleme şekliyle, barınak yapısıyla ve özellikle sıcaklıkla yakın ilgisi ortaya konmuş, mücadele yöntemleri belirlenmiştir. Üreticilerin de teknolojileri kullanmaları halinde büyük zararlardan kurtulacakları gayet açıktır.

* CVM ( Complex Vertebral Malformation)
* BLAD ( Bovine Leucocyte Adhesion Deficiency)
* DUMPS ( Deficiency of Uridine Monophosphat Syntase)

Genetik Islahın Getireceği Problemler:
Genetik ıslahta çok ileride olmadığımız halde, getirdiği problemleri yaşamaya başladık. Bilindiği gibi verim sadece genetik ile ilgili değildir. Verim iki ana unsurun da tam yerine gelmesi halinde gerçekleşir. Genetik ve çevre. Genetik yetenekleri yüksek bir ineği uygun koşullarda beslemez ve barındırmazsak üretim artmayacağı gibi, tersine, problemler artacaktır. Genetik ıslah programlarının başarılı olması, benimsenmesi, problem yaratmaması için aşağıdaki önlemlerin alınması gerekir.

1- Döl tutmama sorunlarının aşılması, kızgınlık kontrolü
2- Enerji eksikliğinin önlemesi, artan verime uygun besleme koşullarının oluşturulması
3- Elverişli, konforlu barınaklar
4- Koruyucu hekimliğin her yönüyle uygulanması.

(Konuyla ilgili sunumu indirmek için tıklayınız)

Kaynaklar: 
Akman, Numan,Editör 2006. Cumhuriyetimizn 100.yılında Türkiye’nin Hayvansal Üretimi. Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Yayınları No:4
aipl.arsurda.gov/publish/presentations/mısc04/121CPD_ibc.ppt  (19.03.2007)
animalscience.ag.utk.edu/dairy/pdf/pubs (20.03.2007)
edis.ifas.ufl.edu/DS089 (19.03.2007)
edis.ifas.ufl.edu/pdffiles/DS/DS09400.pdf (19.03.2007)
file://C:/programfiles/AHP/Dairy/A/A200 htm (20.03.2007)
jds.fass.org/cgi/reprint/82/11/2369.pdf (19.03.2007)
osuextra.okstate.edu/pdfs/F-3158 web.pdf (19.03.2007 )
www.agteamdirect.com/Newtechnologies.aspx  (31 Mayıs2007)
www.selectsires.com/ingenity_menu.html  ( 31 Mayıs 2007)
www.selectsires.com/dairyline_gender.html  ( 31 Mayıs 2007)
www.selectsires.com/dairyline_healtmark.html  ( 31 Mayıs 2007)
www.estrotect.com/aboutestrotect.htm  (31 Mayıs 2007)
www.holsteinusa.com  (31 Mayıs 2007)
www.nass.usda.gov/quickstats/index2.isp  (22.03.2007)
www.samsuntarim.gov.tr/yayim/strateji/sut.pdf  (21.03.2007)
www.afns.ualberta.ca/courses/ANSC472/dp472-3g.htm  ( 20.03.2007)
www.wvu.edu/~agexten/forglust/Dairy/dirm12pdf  (20.03.2007)
www.selectsires.com./reproductine/ai_technique_cattle.pdf  (19.03.2007)
www.springerlink.com/content/4W6254297X833088  (19.03.2007)
www.wvu.edu/~agexten/forglast/Dairy/dirm26.pdf  (19.03.2007)
www.das.psw.edu/user/publicantions/paf/DAS%2001-35pdf  (31 Mayıs 2007)
webstandards.psu.edu/dairy/document/heatdetection.pdf  (31 Mayıs 2007)
www.aps.uoguelph.ca/~gking/Ag-2350/estrus.htm  (31 Mayıs 2007)
www.wvu.edu/~agexten/forglust/Dairy/drim7.pdf  (31 Mayıs 2007)

Avrupa Birliğine girmeye aday olduğumuz bugünlerde, henüz girmesek bile artık AB müktesebatını takip eder durumdayız. Giderek her geçen gün daha çok uyum sağlamamız gerekecek. Öyleyse sektörümüze yönelik gelişmelerin neler olacağını bilmekte yarar var.

Avrupa Birliği süt kalitesine önem veren bir topluluk. Çiğ sütte somatik hücrenin üst sınırı ikiyüzbin olacaktır. Hatta zaman içerisinde bunun da altına çekilecektir. Sütün somatik hücre sayısı memeden çıkmadan önceki sağlığını gösterir. Gizli meme yangılarında vücudun savunma sisteminin meme dokusundaki savaşını gösteren somatik hücre sayısını azaltmanın yolu tamamen koruyucu hekimlik hizmetlerinden geçmektedir. Somatik hücreler mastitisle mücadelede vücudun yitirdiği akyuvarlar ve bir kısım epitel hücreleridir. Staphylococcus aureus başta olmak üzere meme dokusuna yerleşen mikroorganizmalar somatik hücrelerin artmasına sebep olurlar.

Sağım kurallarına dikkat etmek, aşılama yapmak, temizlik ve hijyen ile ilgili önlemler, yemlere meme dokusunu dayanıklı kılacak maddeler katmak somatik hücre sayısının azalmasını sağlayacaktır. Somatik hücresi yüksek sütleri süt işleyen fabrikalar satın almayacaklardır. Somatik hücresi ve toplam bakterisi yüksek çiğ sütlerden iyi ürünler elde edilemeyeceği gayet açıktır. Zaten gıda kodeksi de bu yönde hazırlanmıştır.

Avrupa Topluluğunda dikkat edilecek ikinci husus toplam bakteri sayısıdır. Sütün meme dışına çıktıktan sonraki temizliğini gösteren toplam bakteri sayısı ml’de 10 bin’in üzerinde olmamalıdır. Ülkemizde var olan durumda bu miktar çok yüksektir. Süt işleyen üniteler toplam bakteri ve somatik hücre sayılarına göre, son yıllarda, prim-ceza sistemi uygulanmaktadır. Hükümet de bu yönde özendirici kararlar almış olup, destekleme ve düşük faizli krediler ortaya koymuştur. Toplam bakteri, sağım esnasında ve sağım kaplarından bulaşan mikroorganizmalarla artar. Süt mikroorganizmalar için iyi bir besi ortamı olduğundan derhal çoğalma başlar.

Eğer sütü en kısa sürede soğutamazsak toplam bakteri sayısı giderek yükselir. Bu durumda yapılması gereken yine, uygun sağım teknikleri, sağımcıların eldiven takması, sağım kovalarının veya kaplarının temiz olması, sağımı takiben sütün bir soğutucu üniteye alınmasıdır. Küçük işletmelerde az miktardaki sütlerin güğümlerde toplanması, daha sonra bu güğümlerin daha büyük kaplara nakledilmesi toplam bakteri sayısının artmasına sebep olur. Toplam bakterisi yüksek sütler, daha sonra sterilize bile edilseler, sütün kalitesinin düşmesine engel olunamaz. Mikroorganizmalar da diğer canlılar gibi beslenirler ve bir takım artıklar çıkarırlar. Bu artıklar sütün içerisinde kalırlar. Ayrıca bakteriler beslenirken sütün yapıtaşlarının azalmasına sebep olurlar. İşte bu yüzden sterilize dahi edilse, toplam bakterisi yüksek süt artık kalitesiz süttür.

Avrupa Birliğinin bizden isteyeceği başka bir konu kayıt sistemidir. Ülkemizde 10 milyon ton süt olduğu varsayılmakla birlikte bunun % 70’i kayda tabi değildir. Kayıtlı sütün, yani çiftliklerden süt işleme ünitelerine satılarak değerlendirilen sütün 3 milyon ton civarında olduğu bilinmektedir.

Diğer 7 milyon tonluk sütün kayıt içerisine alınması için hükümet özendirici önlemler almıştır. Ancak bu konu ileride sıkı disiplin önlemleri halinde önümüze çıkacaktır. Eğer kayıt altındaki süt miktarı 3 milyon tonda kalırsa Avrupa bizim süt ihtiyacımızın karşılanmadığına karar verecek ve beslenmemizin dengeli olması için daha çok süt üreten Avrupa ülkelerinin bize süt ihraç etmesini ve bizim de bunu almamızı isteyecektir. Durumun başka bir boyutuna bakarsak; Avrupalı tüketici her zaman tükettiği gıdanın nereden geldiğini, geriye giderek, bilmek istemektedir. Bu da bir tüketici hakkıdır. Bütün bunlara bakarak sütünü temiz sağan, hijyenik tedbirlere dikkat eden, sütünü bir üniteye kayıtlı olarak satan, sütünü derhal soğutan işletmeler ayakta kalacak, diğerleri ya bu koşullara uymak gayretinde olacak ya da bu işten çekileceklerdir. Böylece sokak sütü de giderek ortadan kalkmaya mahkum olacaktır.

Gelelim süt sığırlarımızın genel sağlığına. Ülkemizde ne yazık ki bruselloz ve tüberküloz hastalıkları vardır. Bizdeki gayretlerle ve belki de Avrupa Birliğinin de yardımlarıyla bu iki işletme hastalığından kurtulmamız gerekir. Her iki hastalığın da Zoonoz, yani hayvanlardan insanlara geçebilecek hastalıklar olduğu göz önüne alındığında durumun ne kadar vahim olduğu ortaya çıkar.

Bu enfeksiyonlar sürüde yayılabilme yeteneğinde olduklarından teşhisinde ve ortadan kaldırılmasında uyanık davranmak yerinde olacaktır.

Avrupa Topluluğu ile birlikte dikkat göstermemiz gereken diğer bir konu kalıntılardır. Özellikle antibiyotik kalıntıları konusunda izleme programları oluşturulmuştur. Ancak bunların pratiğe aktarılması henüz tam olarak gerçekleşmemiştir. Antibiyotiklerin vücuttan arınmaları belli bir zaman alır. Antibiyotiklerin sütten ve etten arınma süreleri prospektüslerinde yazar. Doğal olarak çeşitli şekilde hayvansal varlığımızı tehdit eden enfeksiyon durumlarında antibiyotik kullanımı kaçınılmazdır. Ancak; tüketime sunulacak süt ve etin kalıntılardan uzak olması için arınma sürelerine uyulması şarttır. Diğer bir önlem antibiyotik kullanımını azaltma yollarıdır. Bunların başında, aşısı olan hastalıklar için, aşılama yapmak gelir. Yine bakım ?besleme, barınak koşullarının iyileştirilmesi, öngörülen diğer koruyucu hekimlik yöntemleri kullanılarak antibiyotik kullanmayı gerektirmeyecek şekilde hareket edilebilir. Böylece hem işletmenin kazancı artar, hem de tüketici kalıntılardan korunmuş olur. Antibiyotik kullanımını azaltacak başka bir yöntem antibiyotik gibi işler görecek doğal maddelerin kullanımıdır. Çoğunlukla esanslı yağlar ve diğer şifalı bitkilerden oluşan maddelerle hayvanlar dirençli hale gelirler. Esanslı yağlar belli konsantrasyonlarda vücutta antibiyotik gibi görev görerek mikroorganizmaları durdururlar. Çemen otu, enginar yaprağı, ginseng gibi şifalı bitkiler kullanılarak antibiyotik kullanımı minimuma indirilir. Esanslı yağlar dediğimiz kekik yağı, nane yağı, biberiye yağı, karanfil yağı, tarçın yağı ve benzerlerinden elde edilen karışımlar belli oranlarda yemlere katıldığında mikroorganizmalar kontrol altına alınacak, doğal ve tamamen organik bir yaklaşımla antibiyotik kullanılması azalacaktır. Antibiyotik kullanımını azaltacak bir başka yöntem de mayalardan elde edilen tamamen doğal Mannanoligosakkaritler (MOS) dir. Mannanoligosakkaritler zararlı mikroorganizmaların bağırsaklara tutunup çoğalmasını önledikleri gibi, vücudun bağışıklık sistemini de uyararak antibiyotik kullanımını azaltırlar.

Bu doğal ? organik karışımlar ve mineral katkı maddeleri aynı zamanda sağım sonrası meme başındaki koruyucu tıkacın oluşmasını sağlayacağından ve meme içi koruyucu mekanizmaları aktive edeceğinden daha az somatik hücre sonucunu doğuracak, o yönden de yararlı olacaktır.

Antibiyotik kalıntılarının kontrolü için Avrupa Birliğinin alacağı önlemlerden belki de en radikali antibiyotik satışlarının bir düzene oturtulması olacaktır. Herkes istediği miktarda, istediği antibiyotikleri alamayacak şekilde bir düzenleme yapılması gündeme gelecektir.

Bu konuda iki ayrı senaryo akla gelebilir. Birincisi; antibiyotikler diğer ilaçlardan ayrı olarak değerlendirilerek, sadece veteriner hekim reçetesiyle eczanelerde satılabilir. Eczacı reçetesiz antibiyotik veremez. Reçeteyi yazan veteriner hekim antibiyotiğin kullanımı ve rezidüleri hakkında hayvan sahibine bilgi vermekle yükümlü olur.

İkincisi; belli bölgelerde antibiyotik satış yetkileri verilen veteriner hekimler bu hak ve yetkiyi sorumlulukla birlikte taşıma görevini yüklenirler. Antibiyotiği veren veya satan veteriner hekim kullanımdan ve rezidülerden doğrudan doğruya sorumlu tutulur. A.B ülkelerinde benzeri uygulamaları olan “antibiyotik kullanımının düzene konulması” hakkındaki önerilerin önümüzdeki yıllarda ülkemizden isteneceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Not: Mart 2005 / Dairy Today Dergisi Staph.aureus’lu sütler pastörize veya sterilize edilseler bile toksinleri sütte kalır ve insanlarda gıda zehirlenmesi yapar. Ani kramp, kusma ve hatta toksik şok’a sebep olabilir. Somatik hücre sayısını düşürmek yıllar alabilir. Çünkü alışkanlıkları değiştirmek gerekmektedir. Yapılan çalışmalarda somatik hücre ile antibiyotik rezidüleri arasındaki ilişki araştırılmış ve 400.000’in üzerindeki somatik hücre sayısının antibiyotik rezidüsü bulunma ihtimalini 2-7 kat arttırdığı ortaya konulmuştur.

 

  1-Dengeli rasyon uygula.
  2-İneklere doğuma yakın günlerde ve lohusalığın ilk günlerinde profesyonel yardım sağla.
  3-Sıcaklık stresini önle.
  4-Klinik ve Subklinik hipokalsemiye karşı önlem al.
  5-Karantina tedbirlerine ve koruyucu hekimliğe önem ver.
  6-Lohusa izleme programı uygula.
  7-Kaliteli kaba yemin önemini unutma.
  8-Mastitisle mücadele et.
  9-Buzağıları koru.
10-Genetik ilerlemeyi sürdür. O MAN

 

Kaliteli süt ekonomik anlamda ve sağlık açısından çok önemli bir üründür. Süt sığırcılığının ve süt sanayiinin gelecekteki anahtarıdır. Kaliteli süt herkese kazandırır. Kaliteli sütü üreten çiftçi iyi fiyat veren alıcı bulacağı gibi, bunu alan sanayici daha çok ve daha kaliteli ürün elde edecektir. Sütü ya da sütlü ürünü tüketen son tüketici de kaliteli ürün tüketeceğinden gerçekten kaliteli süt herkese kazandıracaktır.

Sütün kalitesi ineğin memesinden çıkmadan önce başlar. Özellikle gizli mastitisin belirtisi olan Somatik Hücre Sayısı (SHS) artışı sütün kalitesini bozacağı gibi kantitesini yani miktarını da azaltacaktır. Somatik hücreler kandan süte geçmiş akyuvarlar ve az miktarda epitel hücrelerinden oluşur. Akyuvarlar meme dokusuna mikroorganizmalarla savaş etmek amacıyla gelmişlerdir. Demek ki meme ne kadar çok mikroorganizmaya maruz kalmışsa akyuvarlar o kadar çok olacaktır. Bu yüzden SHS artışı meme dokusundaki mikroplarla savaşın, dolayısıyla mastitisin bir göstergesi olmaktadır. SHS 200 bin’in altında ölçüldüğünde meme dokusu büyük bir ihtimalle sağlıklı, bu rakam üzerinde ölçülürse enfekte anlamına gelir. SHS yüksekse kantitatif olarak da problem vardır. Yani inek vermesi gerekenden daha az süt verir. SHS’de 200 bin’in üzerindeki her yüz bin artış %2,5 oranında sütün azalmasına sebeptir. Örneğin; 500 bin SHS ölçüldüğünde süt veriminde %7,5 oranında bir azalma söz konusu olacaktır. Sadece böyle bir sebepten 25 kg. süt veren bir inekten her gün yaklaşık 2 kg. eksik süt alınacaktır. İnek sayısı ve günler çarpıldığında yapılan basit bir hesap ne kadar büyük ekonomik kayıpların olduğunu ortaya çıkaracaktır. Yapılan çalışmalarda bulaşıcı mastitis etkenleri dediğimiz Staph.aureus, Strep.agalactiae gibi mikropların somatik hücreyi arttırdığı ve daha çok gizli mastitise sebep oldukları, çevresel mastitis etkenleri olan E.Coli, Klebsiella gibi mikropların ise daha çok görünen mastitise sebep oldukları ve somatik hücreyi çok arttırmadıkları ortaya konulmuştur. Gizli mastitislerde meme dışarıdan sağlıklı görülür. Ancak meme iltihaplıdır. Mikroorganizmalar inekten ineğe ve meme lobundan meme lobuna bulaşır. Hedefimiz bakterileri meme başından uzak tutmak olmalıdır. Mastitis’in en önemli habercisi ilk sağılan bir iki damla süttür. Koyu renkli bir zemine, özellikle Strip kap denilen bir zemin üzerine sağılan sütün pıhtılı veya kanlı olması mastitis habercisidir. Bu işlem yapılırken ilk damlalar ele veya yere sağılmalıdır. İkinci yardımcı işlemimiz Kaliforniya Mastitis Testidir. Üçüncü yardımcımız ise laboratuardır. Laboratuarda özellikle Mastitis’e sebep olan etkenin belirlenmesi Mastitisle mücadelede bize yol gösterecektir.

Mastitis’in kontrol altına alınması mükemmel bir sağım sistemiyle olur. Sağım makinelerinin usulüne uygun ve temiz kullanılması, meme başlarının sağım öncesi ve sağım sonrası antiseptik solüsyona batırılması (teat dip), ineklerin kuruya ayrılması esnasında memelere özel kuru dönem ilaçlarının verilmesi bize yardımcı olacaktır. Bu arada klinik mastitislerin uygun biçimde derhal tedavi edilmesi ve sürekli problemi tekrarlayan ineklerin sürüden çıkarılması gereklidir. Özellikle Staphylococcus aureus mikroorganizması kendini vücut içerisinde bir dokuyla çevreleyip koruduğundan antibiyotiklere karşı büyük oranda direnç sağlar ve tedavisi çok zordur.

Uygun İnek Sağım Tekniği:

1. Ön daldırma yapılır.
2. Strip Cup ile ilk süt kontrol edilir.
3. Bir havluyla meme başları mekanik olarak temizlenir (kağıt ya da bez havlu olabilir, ancak her ineğe bir havlu kullanılmalıdır).
4. Temiz ve kuru memeler sağılmaya hazırdır.
5. Sağım başlıkları takılır. Sağım başlıklarının kaymamasına, doğru takılmasına dikkat edilir.
6. Sağım bitince meme başlıkları çıkarılmadan önce vakum kapatılır. Vakum varken başlıklar çekilmez.
7. Son daldırma (Teat-Dip) yapılır.
8. Meme başlıkları antiseptikli suyla temizlenir.
9. Her sağım sonunda süt filtreleri kontrol edilir.

Gelelim Süt’ün memeden çıktıktan sonraki hijyenine. Buradaki göstergemiz toplam bakteri sayısıdır. Bakteriler kirli malzeme, kötü soğutma ve ineklerin iyi temizlenmeden sağılması ile süt içerisinde çoğalırlar. Ortam kirliliği ve sütün geçtiği boruların kirli olması yine sütte toplam bakteri sayısını arttırır. Kirlilik sütün (mikrobik) kalitesini bozduğu gibi kötü koku ve kötü tada sebep olur. Birden fazla ineğe kullanılmış havlular ya da iyi temizlenmemiş havlular yine kötü tada ve yüksek toplam bakteriye neden olabilirler.

Çiftlikteki suyun hijyenik olmaması, kötü kokunun ve kötü hijyenin sebebi olabilir. Sütün konulduğu süt tankı sistemli olarak temizlenmediyse yine aynı kötü sonuçlar doğabilir. Süt tanklarının deterjan, asit gibi gerekli solüsyonlarla mutlaka temizlenmesi şarttır.

Sağılan süt derhal soğutulmalıdır. Sütün ısısı mikroorganizmaların üremesi konusunda en büyük etkendir. Sütün bakteri yükü 5°C’de 72 saat sora iki katına bile çıkmazken, 15°C’de 24 saat sonra 37.000 , 48 saat sonra 69.000, 72 saat sonra 76.000 katına çıkar.

Soğutulan süt en kısa zamanda işleneceği üniteye ulaştırılmalıdır. Mikroorganizmalar arasında soğuk seven, ılık seven, sıcak seven mikropların bulunduğu unutulmamalıdır.

Kaliteli sütten kaliteli ürün olacağını biliyoruz. Bunu yanı sıra kalitesiz süt hem ürünün kalitesizliğine sebep olacak, hem de miktarını düşürecektir. Kaliteli sütün alıcısı her zaman hazırdır. Kaliteli süt tekniğine uygun olarak sağılmış, derhal soğutulmuş, en kısa sürede işleneceği üniteye ulaştırılmış ve belli bir miktarı kapsayan süttür.

Mastivac

Drymastiphen

 

Sürü yönetimi bildiğimiz konuların sırayla ve belli bir disiplinle yapılmasından ibarettir. Amaç kazançlı ve sağlıklı, ortalama ömrü uzun bir sürü yaratmaktır.

Bugünün buzağıları yarının inekleri olacağına göre, konuya buzağılamadan başlayalım;
Buzağımızı doğuracak olan ineğimiz kurudadır. Kurudaki inek iyi havalandırılmış, rahat bir bölümde ve sağmal ineklerden ayrı olarak bakılmalıdır. Mineral ihtiyaçları dengeli bir yemle beslenen, rahatça suya ulaşabilen, bol altlıklı bir yerde bulundurulan kurudaki inek doğuma hazırlanır. Bu arada parazit mücadelesi, gerekiyorsa tırnak bakımı ve afşıları yapılır. Doğum zamanı geldiğinde doğum padoğuna taşınır. Doğum padoğu en az 3,5 m x 3,5 m ölçülerinde, ineğin rahat edebileceği, bol altlıklı bir yer olmalıdır. Padok genişliği ne kadar büyük olursa, inek o kadar rahat ve kendiliğinden doğurur. Doğum boksunda yemleme ve sulama yerleri uygun olmalı, tedavi gerektiğinde zaptedilebilecek bir düzende bulunmalı, padoktaki inek sıklıkla gözlenmelidir.

Doğum padoğunun iyi ışıklandırılması çok önemlidir. Biriken gübre ve ıslak altlık sık sık değiştirilmeli, kuru ve temiz olmasına dikkat edilmelidir. Her doğumdan sonra dezenfekte edilmelidir. Her bir doğuracak inek için ayrı padok olmalı, bu padoklar başka zaman hasta hayvanlar için kullanılmamalıdır. Temiz, kuru, iyi havalandırılmış padokların daha az patogen bulunduracağı unutulmamalıdır. Doğumda müdahale için acele edilmemelidir. Düveler 2-4 saat sancı ve ıkınma, 1-2 saat’te yavrunun gelmesi için, inekler 1-3 saat sancı ve ıkınma, 1 saat civarında yavrunun gelmesi için vakit sarfedebilir. Güç doğum oranı Holstein ırkında % 7-9 arasındadır. Yani normal doğum olma ihtimali yüksek, güç doğum olma ihtimali düşüktür. Buzağı inek için çok büyükse, doğum kanalı açılmamış ya da yeterince kaygan değilse, buzağı anormal ise ya da anormal pozisyonda geliyorsa, veya inekte süt humması başlangıcı varsa doğum güç olabilir. Gereksiz müdahalelerden kaçınmakla birlikte, müdahale edilecekse eller temiz olmalı ve eldiven kullanılmalıdır. Doğan buzağı hemen soluk almaya başlamalıdır. Göbek kordonu iyotlu bir solüsyona batırılmalı, derhal kolostrum (Ağız sütü) içirilmelidir.

Buzağı annesinin yanından ayrılmalı, ilk 2 saat içinde en az 2 litre, ilk oniki saat içinde en az 6 litre ağız sütü içirildiğinden emin olunmalıdır. Ağız sütü buzağının PASİF BAĞIŞIKLIĞINI sağlar. Ancak etkinliği zamanla azalır. İnek mastitisli ise kolostrumu kullanılmaz. Ağız sütündeki koruyucu maddelerin emilebilirliği ilk 24 saat’ten sonra azalır ve 36 saat sonra ise önemli değeri kalmaz. Fazla kolostrum dondurularak daha sonraki doğumlarda gerekli olursa kullanılabilir. Buzağılar en az 3 m2 toplam alanı olan buzağı bokslarında beslenir. Temiz ve kuru olma koşulu burada da çok önemlidir. Su ve idrarı iyi direne edilmiş, aşırı koku bulunmayan, temiz hava girişi olan buzağı boksları sağlıklı buzağılar için şarttır. Buzağı boksu her buzağı çıkışında dezenfekte edilmeli, yeni doğan buzağı dezenfekte edilmiş boksa konulmalıdır. Buzağılar ilk gün ağız sütü aldıktan sonra dördüncü güne kadar ağız sütü ve buzağı maması arasında bir alıştırma dönemi yaşanır. İlk 28 veya 30 gün buzağı mamasıyla beslendikten sonra sütten kesilir. Buzağı, ağırlığına göre, 3-6 litre süte sadece yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyar. Bunun üzerindeki miktar büyümesi için gereklidir. Günde en az iki kez beslenir. Yaşam payı ve büyüme payı günde 12 litre süt gerektirmekle birlikte, buzağı başlangıç yemi verilmesiyle bu miktar azalır. Buzağılar günde 2 yada 3 kez beslenirler. Günde 3 kez yemleme buzağılar için yararlı olmaktadır. Ancak bu daha çok emek ve uygun yönetim gerektirecek bir uygulamadır. Buzağılara hasta inek sütü, mastitisli süt, görünüşü normal olmayan süt kesinlikle verilmez. Doğumu takiben ilk 4-5 gün içinde buzağı başlangıç yemi önlerine konulmalıdır. İşkembe gelişmesine yararlı olan bu uygulama, erken sütten kesme olanağını yaratır. Buzağı ilk günlerde bu yemleri yemese de giderek alışır. Buzağıları koksidiyoz’dan korumak için gerekli önlemler alınmalıdır. Buzağılara yumuşak, yaprakları bol yonca verilmelidir. İşkembe gelişimini ve doyma hissini temin eden kaba yemler daima buzağının erişimine uygun halde bulundurulmalıdır. Süt verilmesi su ihtiyacını azaltmaz. Her zaman temiz ve taze su erişimi olmalıdır. Buzağılar hasta olursa hastalıkla savaşabilmek için suya ve enerjiye gerek duyarlar. Hasta buzağının önünden sütü almak doğru değildir. Ağızdan elektrolit solüsyonlar verilecekse kesinlikle sütle karıştırılmadan, ayrı bir şeklide verilmelidir.

Buzağıların başlıca iki büyük sorunu olabilir. İshal ve öksürük. İshal daha çok ilk bir ay içinde oluşur. Anahtar nokta temizliktir. Gerekli aşı ve antiserumlar zamanında yapılmış ise problem olmaz. Öksürük pneumoni (zatürree) ile kombine olur. Çoğunlukla bir ayı geçkin buzağılarda görülür. İyi barınak koşulları çok önemlidir. Buzağılarda ishal dışkının miktarı ve sıklığıyla göze çarpar. Aşırı su kaybı öldürücü olabilir. Doğumda verilen yeterli kolostrum (ağız sütü), temizlik, iyi havalandırma ve kuru barınaklar başlıca önlemlerdir.

Zatürre veya solunum yolu enfeksiyonları solunum güçlüğü, öksürük ve yüksek ateşle kendini gösterir. Buzağının ileriki dönemlerinde düşük performans göstermesine sebep olur. Dişi buzağılar düve olduktan sonra bir işletmeye ancak ikinci laktasyonlarının başında karlı olmaya başlarlar. Sürekli üzerine yatırım yapılan düvelerin gebe bırakılması ne kadar gecikirse kazanca kavuşmak o kadar gecikir.

Uygun büyüme aşağıdaki gibidir. (Holstein Irkı için)

Ağırlık

Yükseklik

4 Aylıkken

125 kg

93 cm

8 Aylıkken

235 kg

111 cm

14 Aylıkken

375 kg

127 cm

18 Aylıkken

475 kg

132 cm

22 Aylıkken

575 kg

137 cm

Düvelerin genelde 14 aylıkken gebe bırakılması uygundur. Ancak; yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi 375 kg ağırlıkta ve 127 cm yükseklikte olmalıdırlar.

İyi büyümeyi sağlamak için dengeli rasyon, uygun sağlık programı gerekir. Büyümenin izlenmesi şarttır.

 

4-6 aylık arası danalar

3 – 4 kg

7-12 ay arası

5- 4 -7,2 kg

13 -18 aylık arası

7,7 ? 9,5 kg

19-22 aylık olanlar

9,9 – 11,7 kg

kuru madde almalıdırlar. Vücut ağırlıklarına göre kuru madde alımları önceleri % 3iken, giderek % 2’ye düşer. Hem protein, kalsiyum ve fosfor ihtiyaçları da yavruyken daha çok olup giderek azalır. Yaşamlarının ilk aylarında iyi bakılan dişi danalar daha sütlü, daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü düveler olurlar. Sürünün geleceği bunlardır.

DÖL VERİMİ:
Döl verimi olmadan tabii ki süt ve et verimi olmaz. Döl verimi bir döngüdür. Gebelik ? Kuru dönem, buzağılama, laktasyon, kızgınlık, tekrar gebe kalma döngüsü devam edip, gitmelidir. Başarılı tohumlama programları buzağılamadan 60 gün önce başlar.

Bu program vücut kondüsyonu ve geçiş dönemi yemlemesini kapsar. Doğumlara yardım edilip edilmediği, süt humması, ketosis, sonun atılamaması olayları hep kayıtlara geçirilmelidir. Yeni doğum yapan ineklerin sorunları döl verimi etkiler. Bunların bazıları, örneğin süt humması, ketosis ve abomasumun yer değiştirmesi metabolik sorunlar,bazıları da (sonun atılamaması, güç doğum, rahim iltihabı ve yumurtalık kistleri ) döl yolu ile ilgili sorunlar olarak karşımıza çıkarlar. Zayıf vücut kondüsyonu da döl verimini olumsuz etkileyen bir sebeptir. Laktasyonun başındaki problemler verimi de düşürür. ABD’de yapılan çalışmalarda sağlıklı sürülerin ortalama 9.969kg iken, sorunlu sürüler 8.925 kg’ı aşamamışlardır. Sağlıklı sürülerde ortalama boş kalma süresi 99 gün iken, sorunlu sürülerde bu süre 125 güne kadar uzamıştır.

Kuru dönemdeki yönetim Döl Tutma oranı ile yakından ilgilidir. İyi kaba yem başlıca koşuldur. Erken kuru döneme alma, geç kuru döneme alma olumsuz etkiler yaratabilecek unsurlardır. Araştırmalar ovulasyonun enerji dengesiyle yakın ilişkili olduğunu doğrulamaktadır. İneklerin enerji dengesi sağlandıktan 10 gün sonra ovulasyon oluşur. Düşük enerji ya düşük kalitede yumurta’ya ya da hiç ovulasyon olmamasına sebep olur.

Yine araştırmalara göre Döl verimi ile KETOSİS arasında da bir ilişki söz konusudur.

Araştırmalar gösteriyor ki kurudaki inekler eksik besleniyor, kanda glikoz seviyeleri düşük, kan kalsiyum seviyesi, kan aminoasitleri düşük olmakta bu da döl verimine olumsuz etki etmektedir. Gebeliğin son otuz gününde yavrunun rahimde büyümesinin etkisiyle kuru madde alımı düşer. Kötü yemleme ve problemler burada başlar.

Kurudaki ineklere bir “geçiş dönemi yemlemesi” uygulanmalıdır. Son 21 güne girdikten sonra inek yavaş yavaş doğumdan sonraki yemine formülasyon olarak alıştırılmalıdır. Taneli yemler arttırılmalı, rumen papillalarının büyümesi stimüle edilmelidir. Taneli yemler rumende fazla ve farklı oranda uçucu yağ asitlerinin oluşmasını ve rumen papillalarının büyümesini sağlar. Bu olay papilla yüzeyinin artması, dolayısıyla daha çok uçucu yağ asidinin emilebilmesi imkanını yaratır. İnek bu geçiş döneminde %17-18 proteinli bir yem almalı, bu proteinin %35-38’i bypass protein olmalıdır. İneğin aşırı kilo artışı olup olmadığı gözlenmelidir. Aşırı kilo artışı doğumdan sonra ketosis veya yağlı karaciğer hastalığına sebep olabilir.

Doğum yapan inekler kilo kaybederler. Bu kayıp laktasyon başından itibaren 60 gün içinde mutlaka durmalıdır. Kuru dönemde ve laktasyonun başında inekler vücut kondüsyonları bakımından dikkatle izlenmelidirler. Ayrıca görünüşlerine dikkat edilmelidir. ” Sağlıklı ya da hasta bir görünümü var mı ?” diye bakılmalı, ilk 10 gün vücut sıcaklığı ölçülmeli, hasta görünüşlü, vücut sıcaklığı yüksek olanlara derhal müdahale edilmelidir. Sağlıksız görünen, kederli bakışlı inekler aynı zamanda yüksek ateşli çıkarlarsa antibiyotik, antipiretik (ateş düşürücü), dextroz uygulamaları, sağlıksız görünüşlü ancak, düşük ateşli çıkarlarsa, kalsiyum uygulamaları yapılabilir. Doğumu takip eden beşinci günün ardından somatik hücre sayımı yapılırsa, mastitis yönünden erken teşhis ve dolayısıyla erken müdahale şansı elde edilmiş olur.

Vücut skorlaması sürü yönetiminin önemli bir parçasıdır. Düzenli aralıklarla ve hep aynı kişi tarafından skorlama yapılmalı, değişiklikler yakından izlenmelidir.

İdeal Vücut Kondisyon Skorları

Laktasyon Dönemi

İdeal Skor

Aralık

Kuru dönem

3.50

3.25-3.75

Buzağılama

3.50

3.25-3.75

Laktasyon başlangıcı

3.00

2.50-3.25

Laktasyonun ortası

3.25

2.75-3.25

Laktasyon sonu

3.50

3.00-3.50

Büyüyen düveler

3.00

2.75-3.25

Doğum yapan düveler

3.50

3.25-3.75

Vücut Kondisyon Skorları ve Açıklamaları için tıklayınız.
Laktasyonun ilk günlerinde süt verimi hızla artar ve pik seviyesine ulaşır. İyi yönetilen çiftliklerde ve iyi besleme koşullarında seviye 180 gün devam eder. Eğer pik seviyesine ulaşıldıktan kısa bir süre sonra süt düşüşü söz konusu olursa besleme hatalarının olduğunu söyleyebiliriz.

Kızgınlık kontrolü reprodüksiyonun birinci ögesidir. Gözle ya da yardımcı araçlarla yapılabilir. Çiftlik için en uygun ” kızgınlık kontrol” programı geliştirilmelidir. Kızgınlık kontrolünde inekleri gözlemekle belli kişiler sorumlu olmalıdır. Kızgınlıktaki ineklerle kızgınlığı yaklaşan inekler genellikle bir arada durmayı tercih ederler. Normal davranışları değişir. Ayak problemleri olan ineklerin atlamak canı istemediği gibi, üzerine atlanmasından da hoşlanmayacağı unutulmamalıdır. Gün içinde her biri en az 20 dakika olan dört izleme peryodu önerilir. Bu izleme periyodları 6 saatte bir olmalıdır. Gözlem esnasında dikkat dağıtıcı durumlar olmamalıdır. Yardımcı araçlar kullanılsa bile yine ek gözlem yapmak yararlı olur. Barınaklar ayakların iyi basmasına imkan verir biçimde olmalı, kalabalıktan kaçınılmalıdır. Kızgınlık konusunda kestirme yollar tercih edilmemelidir. Holstein inekler genellikle bir buçuk saatte bir atlayarak kızgınlıklarını belli ederler.

Az sayıda ve kısa tutulmuş gözlemler bunların kaçırılmasına sebep olur. İneklerin gebeliği kesinlikle tesbit edilene kadar kızgınlık gözlemlerine devam etmelidir. Buzağılama aralığının sadece 30 gün uzaması bile sürüde her yıl % 7 oranında daha az yavru elde edilmesine yol açar. Ayrıca bu durum her yıl daha çok sperma kullanılmasını gerektirir. Döl verimindeki etkinlik iyi besleme ve iyi kızgınlık kontrolü programlarıyla sağlanır. İyi bir kızgınlık kontrolü için sürüdeki tüm inekler işaretleme kalemiyle işaretlenir. Her gün kontrol edilir.

İşaretleri silinen, yayılan, ötekine bulaşan inekler başka bir renkteki kalemle tekrar işaretlenir.
Bu yeni işaretli olanlar tohumlanır. Tohumlanan inekler gün ve tarih olarak sağrılarına kalemle yazılmak suretiyle belirlenir. İneklerde kızgınlık atlama ve durma ile gözlenir. Diğer belirtilen ikincil belirtilerdir. Asıl belirtilerin atlama ve durma olduğunu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Duran inek kızgındır. Atlayan inek ise kızgınlığa girmek üzeredir. Duran inek 4-12 saat içinde tohumlanırsa iyi sonuç alınır. Doğru zamanda doğru şekilde yapılan suni tohumlama işlemi döl veriminin en önemli bölümüdür.

Sürü yönetiminde dikkat edilmesi gereken konulardan biri de Stress‘dir. Stress konforu, rahatı etkileyebilecek her şeydir. Stres süt verimini, büyümeyi, döl verimini, sağlığı olumsuz etkiler. Örneğin; stressli bir ortam sütün memeye inmesini olumsuz etkilediği gibi sağım işlemini yavaşlatır. Kızgınlık da stress’ten olumsuz etkilenir.

Güç doğum sayısı artar, buzağıların büyümesi gecikir, bağışıklık sistemi kötü yönde etkilenir, yem alımı düşer. Stress ile kortisoller salınır, immun sistem bozulur, Katekolaminler salgılanır, sütün inmesi zorlaşır. LH hormonu etkilenir, kızgınlık gecikir. Büyüme hormonu etkilenir, büyüme gecikir. Prolaktin hormonunun etkilenmesi sonucu süt sentezi azalır. Oksitosin’in etkilenmesi sonucu doğum güçlükleri ve süt indirme problemleri ortaya çıkar. Görüldüğü gibi stres birçok hormonal mekanizmayı etkiler. Sadece insanlar değil, hayvanlar da stresin kurbanı olabilir.

Strese sebep olabilen etmenler:
– İnsan muamelesi
– Kötü sağım
– Gürültü
– Çevresel koşullar
– Kötü havalandırılmış barınaklar
– Kötü ve yetersiz ışıklandırması
– Kötü zeminler
– Kötü dinlenme alanları

Yapılan hesaplara göre inekler günlerinin 51 dakikalarını sağım odasında, 135 dakikalarını duraklarda, 1254 dakikalarını serbest bölmelerde dinlenirken geçirirler. Başka bir deyişle; sağım günün %4’ünü, duraklardaki zaman günün %9’unu, dinlenme ise günün %87’sini oluşturur. Demek ki ineğin, dinlenme, geviş getirme yani süt üretme zamanı en çok rahat etmesi gereken zaman dilimidir.

Uygun sağım alışkanlıkları stresi önler.
1- Ön daldırma yapılır.
2- Strip-cup ile ilk süt damlacığı kontrol edilir.
3- Daldırma yapılan solüsyon bir havlu ile silinir.
4- Sağım başlıkları takılır ve hortumlar ayarlanır.
5- Sağım sonrası tekrar meme başı dezenfektanına daldırılarak (Teat-Dip) inekler salınır.

İnsanlar gibi çevre faktörleri de stress sebebidir. Uygun ortam kuru, temiz ve rahat olmalıdır. Nemli ortamlar ve sıcak her zaman strese sebep olacaktır. 22°C’nin üzerindeki sıcaklıklar ineklerde mutlaka strese neden olur.

Bu sıcaklığın üstünde kuru madde alımı düşer, süt verimi azalır. Kesinlikle doğal havalandırma yolları denenmeli, mekanik havalandırma sistemleriyle desteklenmeli, inekler sıcak ortamlardan kurtarılmalıdır. Rahat bir yatma yeri sağlamak için tercihen kum altlıklar kullanılmalı, yatak yerleri yeterince geniş ve uzun olmalıdır. Yürüme zeminleri ineklerin ayaklarını rahatsız etmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Sırtını kamburlaştırarak yürüyen ineklerin rahat olmadıkları bilinmelidir. Düzgün yapılmayan pürüzlü betonlar stresi arttırır. İyi dizayn edilmiş yemlikler ise stresi azaltır. Taze ve temiz su inekler için yaşamsal öneme sahiptir. Çevre koşulları iyileştirilmiş çiftliklerde süt artıştı hemen kendini gösterir. Stresin azaltılması, kazancın arttırılması anlamına gelir. Stres büyük bir sürü yönetimi sorunudur. Ancak düzeltilebilir. Konforlu barınaklar süt verimini arttırdığı gibi, döl verimini de arttırır. Bunlara paralel olarak süt kalitesi, yem alımı ve karlılık da artacaktır.

Sürü yönetiminin en önemli parçası Mastitisle mücadeledir. Sürünün durumunu bilmek için öncelikle tank sütünden somatik hücre sayımı yaptırılmalıdır. Tank sütünden yapılan tahlilde somatik hücre sayısı düşük, ancak sürüde klinik vakalar çoksa problemin ortam kaynaklı, buna karşın, tank sütünde somatik hücre sayısı yüksek, fakat klinik vaka sayısı azsa problemin kontagiyöz olduğu kanaatine varılır. Ayrıca tank sütünden toplam bakteri sayımı yapılırsa çiftliğin temizliği hakkında genel bir bilgi edinilmiş olur. Tank sütünden kültür yaptırılırsa çiftliğin mikrop yükü konusunda da bilgi sahibi olunur. Ortam kaynaklı, mastitislerde genellikle, Streptococcus dysgalactiae, E.coli, Streptococcus uberis, Klebsiella, Pseudomonas gibi mikroorganizmalar rol oynarken, kontagiyöz mastitis etkenleri Staph.aureus, Staph.agalactiae, Mycoplasma bovis olarak karşımıza çıkarlar. Tank sütünde somatik hücre sayısının 200.000’in altında, toplam bakterinin 5.000 veya altında olması çok temiz ve uygun koşulları içeren bir işletme olduğunu gösterir. Klebsiella bakterileri çıkarsa altlıkla ilgili problemler, özellikle hızar talaşı kullanımından kaynaklanan problemler olabileceği göz önüne alınmalıdır.

Tank sütünden yapılan tahliller sonucu, özellikle kontagiyöz mastitis etkenleri çıkarsa, dolayısıyla somatik hücre sayısı yüksekse, o zaman mutlaka inceleme daha ileriye götürülerek gruplara ve hayvana kadar götürülmelidir. Staph.aureus kendi oluşturduğu nedbe dokusunun içine saklandığından antibiyotiklerin etkilenmesi hemen hemen imkansızdır. Böyle bir problem ya düve adayı iken dişi danaların aşılanması ve sürekli aşılamanın devam ettirilmesi ile giderilebilir, ya da Staph.aureus tesbit edilen hayvanlar derhal sürüden çıkarılır.

Tank sütünden kültür en az ayda bir yapılmalıdır. Mastitis etkeni olarak bilinen 140 ayrı mikroorganizma olmakla beraber, bunların işletme için en tehlikelisi Staph.aureus’tur.

Sürü yönetiminde sıklıkla yanıt aranacak sorular:

1. Vücut kondisyonunda önemli bir değişiklik var mı?
2. Buzağıların ağız sütünü tam olarak aldıklarından emin misiniz?
3. İneklerin önünde yem artıyor mu? Artıyorsa ne kadar artıyor? Artan kısmın yem değeri var mı?
4. Buzağılama aralığı nedir?
5. Tank sütünde toplam bakteri sayısı kaçtır?
6. Tank sütünde somatik hücre sayısı kaçtır?
7. Sürünün ortalama süt miktarı nedir?
8. Bir buzağı için kullanılan payet sayısı kaçtır?
9. Yıllık “sürüden mecburi çıkarma oranı” nedir?
10. Aylık klinik mastitis sayısı kaçtır?
11. Sürüde bulunan kurudaki ineklerin sayısı kaçtır?
Sağmal ineklerin sayısı kaçtır?
Buzağıların sayısı kaçtır?
Toplam hayvan sayısı kaçtır?

SÜRÜ SAHİBİNİN KONTROL PANELİ

Bir sütçü sürü sahibi işlerinin yolunda gidip gitmediğini nasıl anlar? Bir sürü sahibi ineklerini, düvelerini, buzağılarını emanet ettiği insanları nasıl kontrol eder? Bir sürü sahibi işlerini emanet ettiği elemanlarını kontrol ederken hangi raporları istemelidir?

İşletmede işler yolunda gidiyor mu ?

1.Somatik hücre sayımı: İneklerin meme sağlığını gösterir.  Özellikle gizli mastitisin göstergesidir. Mililitre’de 200.000’nin üzerindeki sayılar bir problem olduğundan şüphelenmemizi gerektirir.  Aylık veya haftalık tank sütü somatik hücre sayımı istenmelidir. Bu konuda güçlükler varsa, CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) yapılabilir.

2.Toplam bakteri sayımı:  Sütün memeden çıktıktan sonraki temizliğini gösterir.  Toplam bakteri sayısına bakarak, sağım hijyeni, temizlik ve soğutma konularında dikkatli davranılıp, davranılmadığını anlayabiliriz.  Aylık rapor istenmelidir. Mililitre?de 100.000 in altındaki rakamlar uygundur.  Ne kadar düşük bir rakam ortaya çıkarsa o kadar iyidir.  Bunun üzerine çıkan rakamlar sorgulanmalı ve gerekli önlemlerin alınması sağlanmalıdır.

3.Aylık klinik mastitis (meme iltihabı) sayısı: Ayda kaç adet meme iltihabı tedavisi yapılıyor ? Bakteriyolojik analiz yapılmış mı? Çıkan mikroplar nelerdir? Aylık rapor istenmelidir?

4.Sürüden mecburi çıkarma oranı nedir? Sebebiyle birlikte yıllık/ veya 6 aylık rapor istenmelidir.  Ani ölümler de bu listeye yazılabilir.  Ani ölümler dışında; meme körelmesi, döl tutmama, tedaviye cevap vermeyen topallık, tedaviye cevap vermeyen karın şişmesi ve başka sebeplerden yılda kaç inek, mecburiyetten kesime gönderilmiştir ?

5.Sürüdeki ortalama süt miktarı nedir?  Günlük süt miktarı, tüm sağmal hayvan sayısına bölünür.  Günlük rapor istenmelidir.  Total süt miktarı sağmal hayvan sayısına bölünerek elde edilen sonuç doğrudur.  Bu rakam ortalamayı verir.  Sağmal hayvan sayısı içerisinde tedavide olduğu için süt vermeyenler, az süt verenler, mastitis geçirenler, antibiyotikli süt olduğu için sütü atılması gerekenler de vardır.  Bunlar ortalamayı düşürecek, ancak; bize gerçeği görmemizde yardımcı olacaktır.

Süt eğrisi: Bilgisayarlı, süt ölçerli çiftliklerde süt eğrisi, zaten sistem içerisinde, kendi çıkar.  Ancak; bilgisayarlı sistem yoksa aylık süt ölçümleriyle süt eğrisinin çıkarılması olup biten hakkında bize bilgi verir.  Süt eğrisindeki ani düşüşler dikkat edilmesi ve düzeltilmesi gereken besleme problemlerinin olduğunu gösterir.

6.İneklerin buzağılama aralığı nedir?  Yılda en az iki kez rapor istenmelidir.  13,5 ay, yani 405 gün en üst sınırdır. Bunu aşan her gün “kayıp” demektir. Bu rakamın altına ne kadar düşülürse o kadar iyidir.

7.Bir buzağı elde edilmesi için kullanılan payet sayısı kaçtır?  Suni tohumlama için kullanılan payet sayısı elde edilen buzağı sayısına bölünerek bu sayı bulunur.  İkinin altındaki, 1’e yakın her rakam iyi bir dölleme yönetiminin olduğunu gösterir.

8.Sürünün bir korelasyonu vardır.  Toplam sayı ile sağmal ineklerin, kurudaki ineklerin, buzağıların sayısı arasında normal bir oran olmalıdır.  Aylık rapor istenirse yerinde olur.

9.Çeşitli sebeplerden ay içinde buzağı kaybı var mıdır?  Örneğin; güç doğum, septisemi, zatürre gibi sebeplerden buzağı kaybedildi mi? Aylık rapor istenmelidir?

10.İşletmenin antibiyotik harcaması:  Bu harcama kalemi sürüdeki problemlerin aynasıdır.  Bakılması gereken en önemli konudur.  Hangi antibiyotikler alınıyor? Hangi vakalarda kullanılmak üzere alınıyor? Şişe olarak aylık harcama miktarı ne kadardır? Aylık rapor istenmelidir.

11.Süt humması, ketosis, ayak hastalıkları, rahim iltihabı, sonun atılamaması, şirdenin yer değiştirmesi gibi, özellikle doğumu takip eden hastalıklar görülüyor mu?  Eğer bu hastalıklar görülüyorsa sıklığı nedir?

12.Sürüde kullanılan rasyonlarla yem harcamaları doğru orantılı mıdır?  Özellikle kesif yem harcamaları fire payıyla birlikte hesap edilerek, normalden şaşan rakamlar sorgulanmalıdır.  Fire payı %10 oranından daha fazla olmamalıdır.

Değerlendirme:

  1. Somatik hücre sayısı bize gizli mastitisi gösterir.  Tank sütünde yüksek çıkarsa gruplara ve tek tek ineklere kadar sayımın detaylandırılması gerekir.  Tank sütündeki Somatik Hücre Sayısı aşılama, yem katkı maddelerinin kullanımı, ön daldırma ve son saldırma solüsyonları ile azaltılabilir.  Kuru sağım yapılması özellikle önerilir. Sağımcının ve sağım makinesinin meme sağlığındaki rolü unutulmamalıdır.

  1. Toplam bakteri sayısı yüksekse sağımda temizliğe dikkat edilmediğini gösterir.  Soğutma konusuna dikkat edilmesi özellikle önem taşır.

  1. Ay içerisinde çıkan klinik mastitis sayısı 1?den fazla olmamalıdır.  İdeali hiç olmamasıdır.  Önemli olan bakteriyolojik analizdir.  Bu tahliller sonucu bulaşıcı ya da çevresel etkenli mastitisler ortaya çıkar.  Her biri için alınabilecek önlemler farklıdır.  Çıkan etkene göre önlem alınır. Madde 1.de sözü edilen önlemler burada da geçerlidir.

  1. Sürüden, hastalık sebebiyle, inek çıkartmak zorunda kalınıyor ya da mecburi kesime gönderiliyorsa sebepleri bilinmeli, ona göre önlem alınmalıdır.  Memesi köreldi diye inekler kesime gidiyorsa mastitis, döl tutmuyor diye kesime gidiyorsa dölleme yönetimi, karın şişmesi ve topallıktan dolayı kesime gidiyorsa asidoz gibi konularda eksik işler yapıldığı akla gelir.  Yıllık normal sürüden çıkarma oranı %10-12’dir.  Hesap edilirken tüm ineklerin, yani sağmal ve kurudaki inek toplamının yüzdesi alınmalıdır.  Ani ölümler bu rakama dahildir.  Ülkemizde mecburi sürüden çıkarma oranını yükselten en önemli sebepŞAPhastalığıdır.  SürüdeŞap hastalığı atlatılsa bile, yıllık mecburi sürüden çıkarma oranı yüksek olur.

  1. Toplam süt ve ortalama süt?ün bilinmesi ekonomik yönden en can alıcı noktadır.  İşletmenin günlük kazancını gösterecektir.  Ancak; gerçekçi olması gerekir.  Toplam sütün azalması, ortalama sütün azalması, problemlerin göstergesidir.  Sağmal inek sayısının tam olarak bildirilmesi başlıca koşuldur.  Sürüdeki sağmallar içinde mastitis olan, tedavi dolayısıyla sütü dökülen ineklerin ortaya çıkması açısından önemlidir.

  1. Buzağılama aralığını yükselten sebepler gözden geçirilmelidir.  Döl tutmama sebeplerinin başında kızgınlık takibindeki aksaklıklar gelir.  Bunu her işletme doğru yaptığını sanmaktadır.  Ancak; her zaman bu konu problem yaratır.  Kullanılan sperma, spermanın uygulanması, spermanın muhafazası önem taşımakla birlikte, spermanın döl yolunda döllenmeye hazır, kaliteli bir yumurta bulması, döllenmiş yumurtanın rahim içinde yuvalanması da gebelik için başlıca koşullardır.  Bunlardan herhangi birindeki hata döl tutmama ile sonuçlanacaktır.  Böyle durumlarda gebelik elde edememe sorunları inceden inceye sorgulanmalı, özellikle besleme konusu ele alınmalıdır.

  1. Bir buzağı için harcanan payet sayısı bize döl verimi problemlerinin olup, olmadığını gösterir. Rakam büyüdükçe problemin şiddeti ortaya çıkar.  Yine bir önceki maddede incelememiz gerekenler söz konusudur.

  1. Sürüdeki sağmal inek, buzağı, kurudaki inek, düve sayıları, boğa altı düvelerin sayısı ve yaşları bilinirse bunların bir uyum içinde olup olmadığına bakılır ve durum bize bazı konular hakkında bilgi verir.  Örneğin, olması gerekenden daha az buzağı varsa, erkekler hemen satılıyor mu? Döl tutma güçlükleri, doğum sonrası kayıplar gibi problemler var mı? Soruları akla gelebilir. Tohumlama çağına gelmiş düvelerin yaşları ve sayıları da çok önemli bulgulardır.  Tohumlama yaşı 14 aylık olmalıdır.  Bu yaşa gelmiş ancak, henüz tohumlanmamış düve varsa sebebi araştırılmalıdır.  Bu durumdaki düvelerin sayısı çoksa yine bir problemle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz.

İdeal Sürü Korelasyonu şöyledir;

Toplam yüz adet ineği olan bir çiftlikte 83 adet sağılan, 17 adette kuruda inek olur.  Sağılmakta olan 83 adet ineğin sağım periyodları ve verdikleri süt miktarı değişiktir.  Çiftlikte 2 adet hasta veya tedavide inek olabilir.  Ayrıca çeşitli yaş aralıklarında erkek ve dişi danalar olur.  0-15 aylık arasındaki erkek ve dişi danaların toplamı 62 adet,

16-24 ay arasındaki erkek ve dişi danaların  (düvelerin) sayısı ise, 38 adet olabilir.

Böyle bir çiftlikte her zaman 1 adet doğumu bekleyen inek veya düve vardır.

Başka bir deyişle; 100 baş toplam ineği olan bir sürünün, genel sayısı 200 baş toplam hayvandır. ( 83+17 =100 baş anaç, 62+38=100 baş genç grup= 200 baş)

Ancak; bu doğal korelasyon hiçbir zaman böyle olmaz.  Çeşitli sebeplerden kayıplar, döl tutmadaki gecikmeler yukarıdaki sayılarda sapmalara yol açacaktır.  Örneğin, buzağı sayısı azalmış, kurudaki veya boş ineklerin sayısı artmış olabilir.  Bu tip sapmalar %10 oranında olursa sürüde işler yolunda demektir.  Sapmalar %10-25 arasında ise incelenmesi gereken problemlerin varlığını, %25?in üzerindeki sapmalar ise durumun iç açıcı olmadığını gösterir.

  1. Buzağı kayıplarının çok çeşitli sebepleri vardır.  Buzağı kaybı olduğunda mutlaka tahlil istenmelidir.  Tahlilsiz buzağı kaybı raporu kesinlikle kabul edilmemelidir.  Eğer güç doğumla ilgili buzağı kayıpları varsa boğa seçimi ve besleme konusunda yanlışlıklar yapıldığı anlamına gelir.  Septisemi, zatürre veya ishal ile ilgili kayıplar yanlış, eksik ve ihmalleri akla getirir.

  1. İşletmedeki antibiyotik harcaması kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken, gerçekçi bir veridir.  Gizlenemeyecek şekilde, birçok problemi ortaya çıkarır.   Doğru yönde sorgulanırsa sürü yönetimindeki başarısızlıkları, aksaklıkları, ihmalleri ortaya koyacak bilgiler verir.  Hiç antibiyotik kullanılmaması mümkün değildir.  Ancak; antibiyotiklerin kullanıldığı durumlar nelerdir? Açıkça belirtilmelidir.

Antibiyotiklerin kullanıldığı hastalıklar neler olabilir? Çoğunlukla solunum yolu enfeksiyonları, döl yolu enfeksiyonları, meme iltihapları, sonun atılamaması, şap hastalığının ikincil enfeksiyonları, yabancı cisimlerin işkembeye girmesi veya börkeneğe batması, ayak ve tırnak hastalıkları, göz enfeksiyonları, buzağı ishalleri gibi olaylar antibiyotik kullanımını gerektirirler.  Birçok problem sayılabilirse de, antibiyotik sarfiyatının başlıca sebepleri yukarıda sayılanlar olup, hepsinin de koruyucu hekimlik yönünden çözümleri vardır.

Eğer sözü edilen durumlardan dolayı antibiyotik masrafı yapılıyorsa, yanlış barınak dizaynından, sağım hatalarından, yanlış boğa sperması kullanımından, bazı aşılamaların yapılmasındaki ihmallerden, doğum öncesi ve sonrası alınması gereken önlemlerin ihmal edildiğinden, doğuma müdahalede gerekli hijyenik önlemlerin alınmadığından, yemleme hatalarından, geçiş dönemi rasyonu uygulanmadığından, sineklerle mücadeledeki başarısızlıktan, ayak banyolarının eksikliğinden, ineklere mıknatıs yutturulmasındaki ihmallerden şüphe edilmesi gerekir.  Çünkü bunlar tam ve zamanında yapılsaydı antibiyotik sarfiyatı minimum düzeyde olacaktı.  Antibiyotik sarfiyatı enjeksiyonluk antibiyotiklerin yanı sıra, meme içi ve ağızdan verilenleri de kapsayacağından çiftliğe maliyeti yüksek, buna karşın garantili tedavi şansı düşük harcamalar olarak görülmelidir.

  1.  Süt humması, ketosis, ayak hastalıkları, rahim iltihabı, şirdenin yer değiştirmesi (abomasum deplasmanı) gibi olayların çok olması bazı önlemlerin zamanında alınmadığını, kuru dönem yemlemesinin uygun yapılmadığını, doğumdan sonra ineğe destek verilmediğini, dolayısıyla sürü yönetiminin en önemli kurallarının hiçe sayıldığını gösterir.   Antibiyotik kullanımı ile aralarında yakın ilişki olan bu problemlere çare bulunması gereklidir.

  1.  Kullanılan rasyonlarla yem sarfiyatı arasında bir uyum olması gerektiği herkes tarafından bilinir.  Buna dikkat edilmezse yem ziyanının ve birtakım kayıpların önüne geçilemez.  Büyük maddi kayıplar ortaya çıkar.  Bir sürüde en önemli harcama kalemi

“yem” olduğuna göre özellikle üzerinde durulması gereken konuların başında geldiği tartışılmaz bir gerçektir.

 Özet:

                        İSTENECEK RAPORLAR

AYLIK GÜNLÜK 6 AYLIK VEYA YILLIK
 Sütte somatik hücre sayısı * Toplam süt ve ortalama süt

miktarı

* Mecburi sürüden çıkarma oranı
* Sütte toplam bakteri sayısı   * İneklerin süt eğrileri
* Aylık klinik mastitis sayısı   Buzağılama aralığı
* Buzağı kayıpları

( Sebeplere göre sınıflandırılmış şekilde)

 

  Bir buzağı için sarfedilen

payet sayısı

* Sürü Korelasyonu

 

Doğumu takip eden hastalıklar raporu

 

  * Doğumu takip eden hastalıkların toplu (yıllık ) raporu

 

Yem harcamaları

* Antibiyotik sarfiyatı raporu

( Kullanıldığı hastalıklar ile                  birlikte)

 

  *Boş günlerin sayısı

*Sağımda geçen gün  ortalaması                                 ( DIM, SGG, SGS)

* Güç doğum raporu

(1-Müdahalesiz doğum

5- Çok güç doğum sezeryan)

*Boş günlerin sayısı

*Sağımda geçen gün ortalaması

(DIM, SGG,SGS)

 

   

Son yıllarda ABD’de mastitisle mücadelede uzmanlar az su kullanarak ve mutlaka memeyi kurulayarak sağıma hazırlık yapılmasını öğütlüyorlardı. Şimdi hiç su kullanmadan sağım yapılmasının daha yararlı olacağı konusunda büyük oranda görüşbirliği var. Bu yeni metoda WTPM, Waterless Teat Preparation Method yani, susuz meme başı hazırlama metodu adını veriyorlar. Bu metodun yaz ve kış, büyük, orta, küçük işletme ayırt etmeksizin kullanılabileceğini, sağımı ilgilendiren kısmın meme başı olduğunu söylüyorlar.

ABD Tarım Bakanlığı APHIS ve NAHMS kuruluşları tarafından 2002 yılından beri saha çalışmaları yapılan bu yeni uygulama giderek yaygınlaşıyor. ABD’li mastitis uzmanları artık “sudan uzak dur, mastitisten uzak dur” diyecek kadar bu metodu benimsemişler. Uzmanlar mastitisin, özellikle bulaşıcı mastitis etkenlerinin sağımcıların elleriyle bulaştığını öne sürerek, kesinlikle sağım elemanlarının eldiven kullanmalarını öneriyorlar. Eldivenler tamamen düz yüzeyli ve inorganik maddelerden yapıldığı için mikrop barındırmıyor.

Susuz sağım yönteminin “olmazsa olmaz” materyalleri eldiven, havlu, daldırma solüsyonu. İşlem bunlara dayanıyor. Eldiven giymiş sağımcı meme başını kaplayacak şekilde memeyi bir ön daldırma solüsyonuna daldırıyor. Daha sonra meme başı parmak uçlarıyla kontrol edilerek ön süt siyah bir kaba sağılıyor. Bu suretle sütün pıhtılı, iltihaplı, kanlı olup olmadığı kontrol ediliyor. Yapılan işlem strip-cup yöntemi olarak biliniyor. Tekrar ön daldırma yapılan meme başında, uygulanan solüsyonun 15-30 saniye kadar kalması sağlanıyor. Meme başındaki ön daldırma solüsyonu havlu ile kurulanıyor, yani solüsyon memeden uzaklaştırılıyor.

Bir ineğe bir havlu kullanılıyor. Meme kuru ve temiz bir halde sağıma hazır olduğunda sağım başlıkları takılarak sağım gerçekleştiriliyor. Sağım bitince ” son daldırma” yapılarak inek sağımhaneden çıkarılıyor. Meme daldırma kabı olarak “geri dönüşümsüz” olanların kullanılması tavsiye ediliyor.

Bakalım “susuz sağım” ülkemizde uygulamaya geçecek mi? Eski alışkanlıklardan vazgeçip, “kuru ve temiz” sağımlar gerçekleştirebilecek miyiz?

Dosyayı görüntülemek için tıklayınız.

Böyle bir konu başka ülkelerin de gündemine geliyor mu? Bilemiyorum. Ancak bizim gündemimize sıklıkla geliyor. Görüşlerimizi yazılı ve sözlü olarak defalarca bildirdik. Şu anda sektörün en eskisiyiz. Kimse “belki bir bildikleri vardır” demiyor. Çok ısrarla bir şeyler söylersek “kimbilir ne menfaatleri var, gelin tersini yapalım” diye düşünenlerin sayısı artabilir. Buna rağmen bir hata daha yapalım ve birkaç görüş bildirelim.

Süt sığırcılığı yavaş yavaş sektör haline gelmektedir. Batı bölgelerimizin birçok yerinde artık “suni tohumlama yasak” deseniz başedemezsiniz. Buna karşılık doğu bölgelerimizde, ya da hayvancılığın sektörel nitelikte değil, aile işletmesi olarak yapıldığı yerlerde suni tohumlamanın yararını anlatamamışız. Demek ki iki temel nokta var. İki ayrı yapısal grup var. Ancak tohumlamaya teşvik verilirken, bundan herkes yararlanıyor. Tohumlama niçin yapılıyor ? Süt artışı yönünden yapılıyorsa o zaman bütün desteklemelerin süte, temiz, kaliteli, soğutulmuş hijyenik ünitelere satılan süte verilmesi yerinde olur.

İddia ediyorum ki; kamu her şekliyle bu işten elini, ayağını çeksin suni tohumlama ve ırk ıslahı hızla yükselişe geçecektir. Bu işin en büyük engeli kamu müdahalesidir. Kamu uygulamaya, uygulatmaya, ticarete kesinlikle karışmamalı, denetim rolünü ise tam anlamıyla üstlenmelidir. Bunlar yapılır mı, bilinmez, ama yapılırsa da “hülle” yöntemleri uygulanmadan yapılmalıdır.

Hayvancılığın desteklenmesi, sığırcılığın geliştirilmesi, ırk ıslahı gibi konular görüşülürken gündem sadece bunlardan ibaret olmalı, bunlarla beraber sosyal, siyasal kaygılar söz konusu olmamalıdır. Ülkemizde arabalarıyla, sıvı azot termoslarıyla, her türlü alet ve ekipmanlarıyla donanmış serbest hekimler varken, önleri açıldığında her türlü hizmeti götürebilecek yetenekteyken bu güçten yararlanılmalıdır. Görülecektir ki, bileşik kaplar metoduyla her boşluk hızla doldurulacaktır.

Ayrıca düşünmek gerekir. Bakamayacağını bile bile insanlara daha yüksek süt verimli ırklardan süt ineklerini neden tavsiye ediyoruz. Irkın tek başına yükseltilmesi onlara yarar getirecek mi? Kaba yem problemi olan, silajı olmayan, hayvan beslemeden habersiz insanların başına suni tohumlama ile daha büyük dertler sarmanın gereği var mı? Yine düşünelim erkek danaların sürü içerisinde serbestçe gezdiği yörelerde suni tohumlamadan ne derece yarar umulabilir? Tüberküloz ve Brusellozun kol gezdiği yerlerde bu ırk ıslahı çırpınışlarının büyük bir kısmı boşa gitmeyecek mi? Bir konu daha ortaya atalım. Ülkemizin daha çok süte mi ihtiyacı var? Örneğin; bazı bölgelerimizde etçi ırk melezleri ile besicilik yapanlara hammadde temin edilemez mi? Süt miktarları azalmadan, et tutma yetenekleri üstün ırklar geliştirmek, ya da kullanma melezlemeleri yoluyla besi çiftliklerine dana yetiştirmek mümkündür. Bugüne kadar bilgisizlik, yanlış bilgi, tutuculuk ve saplantılar buna engel olmuştur. Halbuki bu tip danaların müşterisi hazırdır. Bunun adı “kazan”, “kazan” sistemidir, yapıldığı zaman herkes kazanacaktır.

Bazı bölgelerde ırk ıslahının sütçülük yönünde sürdürülmesi gereksizdir, israftır ve hatta bölge insanının başına dert sarmaktır. Beş litre, sekiz litre süt veren ineklere ” sütlü inek” gözüyle bakılan yerlere dişileri oniki ?onbeş hatta onsekiz litre süt veren Angus ırkı önerildiğinde durumu algılayamayanlar çıkıyor. Biz, daha bu işi iyi yaptığını sananlara, sütçü ineklerin beslenmesini anlatamadık. Silajsız, kaba yemsiz, bilinçsiz süt inekçiliği yapıp, insanlar kar elde edecek, sonra da ” ırkı ıslah ettiniz” diye size dua mı edecekler ? Kültür ırkı ineklerin hala ne kadar hassas yaratıklar olduğunu unutuyoruz. İyi bakamayanın başına dert açacağını unutuyoruz. Körü körüne bir ırk ıslahı, üstelik sütçü ırklara yönelik bir ırk ıslahı sevdasına kapılmanın faydası yok.

Kayıt sisteminde neredeyiz? Progeny test uygulamalarında neredeyiz? Sürü hastalıklarıyla mücadelede neredeyiz? Sütün pazarlanmasındaki zorluklar aşıldı mı? Bu işler dört başı mamur, her şey güllük gülistanlık mı?

Son bir şey daha; desteklemeler nereye verilecekse verilsin, fatura bazında olmalı. Fatura kaydına dayanmayan hiçbir destekleme tarzı kesinlikle düşünülmemeli. ” Bu adamlar sektörün içinde yıllar geçirmiş, bu işi yapanların en eskisi, belki bir bildikleri vardır. Kulak verelim” diyen varsa önerilerimiz bunlardır. Yoksa söylediklerimizi bir mesleki dertleşme ya da mırıldanma olarak kabul edin gitsin.

1.Beslenme
Enerji noksanlığı, protein-enerji dengesizliği, kuru dönemde bilinçsiz beslenme, sürünün genel durumu, kalitesiz kaba yem, vitamin-mineral noksanlıkları

2.Barınak koşulları
Kapalı, boynundan bağlı ağır sistemleri, kötü bakım koşulları

3.Kızgınlık kontrolü-tohumlama zamanı
Kızgınlığın başladığı zamanın tespiti, tohumlama zamanının kaçırılması

4.Tohumlama esnasında spermanın hazırlanması ve uygun yere verilmesi
Spermanın sıvı azot tankından çıkarılması, vücut sıcaklığında çözündürüldükten sonra pistole ile uygun yere temizlik kurallarına uyarak verilmesi

5.Üreme kanalı problemleri
Ovaryum kistleri, ovulasyonun gecikmesi, yumurtanın spermle birleşmesini önleyici problemler.

6.Rahim iltihapları
Metrit, pyometra

7.Suni tohumlamanın uygulanacağı hayvanın yaşı ve vücut kondüsyonu
Hayvanın çok genç veya çok yaşlı olması, çok yağlı veya zayıf olması

8.Stres faktörleri
Sıcak, yol, ahır zemini

9.Kayıt tutulması
Bir önceki doğum, bir önceki tohumlama, geçirdiği hastalıklar, kızgınlık aralıkları, ikiz eşliliği, gebelik muayenesi, erken embriyonik ölüm ve progesteron azlığı ihtimalleri.

10.Spermin kalitesi
Hareketlilik, canlılık, anormal spermatozoit oranı, döl tutma gücü.

Irk ıslahında en kolay ve dünyada en çok kullanılan yöntem Suni Tohumlama‘dır. Suni tohumlama; kızgınlıktaki ineğin rahmine boğa tohumunun, özel bir aletle, bırakılmasıdır.

Suni tohumlama ile üstünlüğü kanıtlanmış boğa tohumları kullanılarak gelecek nesillerin daha verimli olması sağlanır. Boğadan çiftleşme yoluyla geçebilecek hastalıkların yayılması suni tohumlama ile önlenmiş olur. Kolay buzağılama özelliği önceden belirlenmiş boğa tohumları kullanılırsa güç doğum problemiyle karşılaşılmaz. İneğin verim dışındaki diğer eksikleri de suni tohumlama ile giderilmiş olur. Örneğin; meme başı uzunluğu, ayak basışı, sütçülük tipi özellikleri, kalça yüksekliği, memelerin vücuda bağlanışı gibi karakterler uygun boğa tohumlarıyla düzgün, istenilen hale getirilebilir. Suni tohumlama yöntemi üstün bir boğa tohumundan birçok üreticinin yararlanmasını sağlar. Bu yöntemle kayıtlı yavrular ve giderek kayıtlı sürüler ortaya çıkar. Sığır üreticileri boğa beslemenin masraf ve tehlikelerinden kurtulmuş olurlar.

İneklerde Suni Tohumlama Zamanı: 
Suni tohumlama inekler kızgınlık gösterdiklerinde yapılır. İneklerde doğumu takiben 45 gün sonraki kızgınlıkta suni tohumlama yapılabilir.

Demek ki, suni tohumlamanın uygun saatini bilmek için kızgınlık zamanını iyi gözlemek gerekir. Kızgınlığın ilk görülmesinden 8-12 saat sonra yapılan tohumlamaların tutma oranı yüksektir.

Kızgınlıktaki inekler bazı davranış değişiklikleri gösterirler. Boynundan bağlı olmayan inekler önce diğer ineklerin üstüne atlar, daha sonra ötekilerin üzerine atlamalarına izin verirler. Ancak boynundan bağlı inekler bu belirtiyi gösteremeyeceğinden ikinci derecedeki diğer belirtilere dikkat etmek gerekir. Kızgınlıktaki inek sağımcısına yaslanma, heyecanlı hareketler, süt veriminde azalma, hafif iştah azalması, böğürme gibi belirtiler gösterir.

En önemlisi “Çara” akıntısıdır. ÇARA dikkatle izlenmeli ve tohumlamanın başarısı için temiz olduğuna kanaat edilmelidir. Yumurta akı gibi berrak, tertemiz çara rahmin temiz olduğunu gösterir. Bulanık çara akıtan inekler döl tutmaz.

Böyle ineklerin öncelikle tedavi edilmesi, daha sonra suni tohumlama ile döllenmesi gerekir. İnekler ortalama 21 günde bir kızgınlık gösterir ve bu dönem en çok 18 saat sürer. İlk kızgınlık belirtileri sabah görüldüyse, öğleden sonra, öğleden sonra görüldüyse sabah tohumlama yapılması önerilir. Suni tohumlama için istek bildirildiğinde, uygulayacak olana ilk kızgınlık saati doğru bildirilirse döl tutma oranı artar. Kızgınlığı takiben kanlı akıntı görülürse, artık kızgınlık döneminin geçtiği, bir sonraki kızgınlığın iyi takip edilmesi gerektiği anlamına gelir.

Üstün Verimin kaynağı üstünlüğü kanıtlanmış BOĞALARDIR.
Yüksek verim için Suni Tohumlama Yaptırınız.

Dosyayı açmak için tıklayınız.