Yazılar

Koyunlarda baş bölgesindeki şişme (ödem) birçok hastalığın belirtisi olabilir.

Koyunların başı şişerse akla gelebilecek hastalıklar şunlardır;

Klostridyum novyi enfeksiyonları, Mavi dil hastalığı, Aktinobasilloz, apse, yara enfeksiyonları, alerji, arı veya böcek sokması, fotosensitizasyon = güneş ışığına karşı duyarlılık = yüz egzaması.

Baş şişmesi, başta ve boyunun üst kısımlarında ödem diğer belirtilerle birlikte değerlendirildiğinde doğru teşhis konularak, uygun tedavi yapılabilir.

Aşırı ödem ölümle sonuçlaaabilecek kadar tehlikeli boyutlara ulaşabilir.

Klostridyum novyi, çoğunlukla Tip A enfeksiyonları, koçlarda, genç erkeklerde baş şişmesiyle ortaya çıkar.  Enfeksiyona bazen Cl. sordellii, Cl.chauvei de katılabilir.  Bu durumda baş ve boynun üst kısmında, kulaklarda şişme oluşur.  Kulaklar şişkinlik dolayısıyla ağırlaşır ve sarkar.

Erken teşhis ve zamanında antibiyotik tedavisiyle olumlu sonuç alınır.

Koruma yöntemi aşılamadır.

Karma Klostridium aşılarının ilk seferinde rapelli (tekrar) olarak yapılması, sonra ilkbahar, sonbahar mevsimlerinde tekrarlanması birçok Klostridyum kaynaklı hastalığı olduğu gibi bu hastalığı da önleyecektir.

Güneş ışığına karşı duyarlılık koyunlarda yüz egzamasına sebep olur.  Yüzde, kulaklarda kızarıklık, hafif ödem ile ortaya çıkan bu hastalığın ardında bazı yapıcı etmenler vardır.  Bunların başında meradaki birtakım otları sayabiliriz.

Tarak yoncası, demir dikeni, sarı kantaron, ağaç minesi, çalı minesi, akrep otu, kırkbatıran gibi otları yiyen koyunların göz kapakları, çene altı ve kulakları şişer. Şiddetli bir kızarıklık oluşur.

Pithomyces chartarum adı verilen bir mantarın enfekte ettiği Ryegrass’ı (süt otu) tüketen koyunlarda da fotosensitizasyon meydana gelir.

Uğur böceğinin (Lady birds = gelin böceği, yedi noktalı gelin böceği) larvaları otlara bulaşır ve bunları koyunlar yerse yine aynı belirtiler görülür.

Aphid = Afit =  Yaprak biti bulaşmış otların yenmesi de yüz egzamasına yol açar.

Karaciğerde yıkımlanmaya sebep olan bitkiler, küflü yoncanın karaciğere verdiği zararlar sebebiyle güneş ışığına karşı duyarlılık artar ve yüz egzaması şekillenir.

Böyle bir durum gözlendiğinde koyunlar derhal karanlık bir yere alınmalıdır.

Aşılamaların ihmal edilmeden yapılması, mavi dil hastalığında baştaki şişmenin diğer belirtilerle birlikte değerlendirilmesi şarttır.

Yaralarda antibiyotik tedavisi, aktinobasillozda  iyot tedavisi ile birlikte antibiyotik tedavisi, apselerde ise bilinen apse tedavisi uygulanır.  Arı sokması ve böcek sokmasında alerjiye karşı tedavi yapılır.

Kullanma melezlemesi etçi ırkları birbiriyle melezleyerek besiye ve kasaba uygun dana elde etmeye yarayan bir yöntemdir.  Damızlık elde etmek için yapılan çalışmaların tam tersidir.

Sırrı; etçi ırkların iyi özelliklerini bir araya getirmekte gizlidir.  Buna compatibility = tamamlayıcılık adı veriliyor.  Irkların iyi özellikleri birbirini tamamlıyor.  Erkek melezler besilik olarak yetiştiriliyor.  Dişiler ise anne ve baba ırkından olmayan başka ırklarla tekrar melezleniyor.  Ortaya çıkan melezler (F1) hibrid vigor, heterozigot melez veya kullanma melezi olarak adlandırılıyor.  Böylece daha hızlı canlı ağırlık artışı sağlayan, daha dayanıklı, yemi ete çevirme gücü yüksek danalar elde ediliyor.

Diğer önemli bir yarar ise kemik oranının düşük olması.  Simmental, Holstein ırkının erkekler beslendiğinde %20 civarında kemik ortaya çıkarken, bunlarda kemik oranı % 9-13 arasında oluyor.  Başka bir deyişle; %7-11 oranında daha çok et elde ediliyor.

Bu sistem ile daha az yemle daha çok et elde edilebildiği gibi, değerli et oranlarının yüksek olması sebebiyle kıymanın ucuz olması sağlanıyor.  Çünkü daha büyük değerli etler iyi fiyata satıldığından kıymalık kısımlar ucuza mal oluyor.

Bu melezleme sürekli F1 melezi elde etmeye yönelik bir yöntem.  Dolayısıyla bir ırkı başka bir ırka çevirmiyoruz.  Çevirme melezlemesi ile ilgisi yok.  Daima F1 elde ediliyor.  Adı da “Kullanma melezlemesi” yöntemi.  Bir sefere mahsus elde edilen F1’ler kasaplık olarak büyütülüp, son besiye alınıyorlar.

Keçilerde özellikle yüzde yaralarla, koyunlarda ise tüylerin topaklaşmasıyla ortaya çıkan bir deri hastalığıdır. Koyunlarda “topak yün hastalığı” adı verilir.

Etkeni aktinomiset grubundan gram pozitif bir bakteri olan Dermatophilus congolensis’tir.

Dermatophilus congolensis ilk defa Kongo’da (o zamanki adıyla Belçika Kongosunda) teşhis edildiği için bu isim verilmiştir.

Bakteri koyun ve keçiler dışında sığırlarda, atlarda ve bazen de insanlarda deri enfeksiyonları meydana getirir.

Sığırlardaki hastalığa “streptotrikosis” adı verilir.  Koyun ve keçilerde ayaklarda oluşan hastalığa çilek benzeri ayak çürüğü (Strawberry foot rot) denilmektedir.İnsanlara bulaşma potansiyeli olduğu için “zoonoz” kabul edilir.

Dermatofilus congolensis sıcak ve nemli ortamları sever.  Gizli veya kronik seyirli bir lezyondan sıcak ve nemli ortamda, özellikle ıslak vücuda temas ile diğer hayvanlara bulaşır.

Ağız çevresinde, burun üzerinde, ayaklarda veya vücudun başka bölgelerinde kabuklu yaralar meydana gelir.

Bakteri sporları bütünlüğü bozulmuş, zedelenmiş deriye girip, ipliksi yapısıyla derinin alt tabakalarına doğru hareket eder.  Deride bozukluklar oluşturur.

Bit, pire, kene gibi dış parazit istilaları, kırkım, otlama yerlerinde oluşabilecek çizikler deride zedelenmelere sebep olur.  Ancak; bakteri kuru ve temiz ortamlarda etkin değildir.  Islak ortamlardaetkinleşir.  Bu yüzden yağışlı havalar veya daldırma şeklindeki banyoların ardından ıslak vücutla birbirine temas eden hayvanlar arasına hızla yayılır.

Hastalık deride yaralarla birlikte, süt veriminde düşme, döl verimi düşüklükleri ve bazen ölüme kadar giden zayıflamaya sebep olur.  Dermatofilosis deri ve yün (yapağı) endüstrisinde büyük sorunlar yaratır.Hastalığın aşısı yoktur.  Ticari aşı çalışmaları iyi sonuçlar vermemiştir.

Tedavi mümkündür tedavide antibiyotik kullanılır.  Bölgesel olarak yaralar iyotlu solüsyonlarla veya klorheksidin gibi antiseptiklerle yıkanabilir. Dermatofilosis’in bazen kendiliğinden iyileştiği vakalar da bildirilmiştir.

Dermatofilosis yaraların bulunduğu bölgelere göre başka hastalıklarla karışabilir.  Bazen mantarlarla ilgili olduğu sanılsa da, hastalık etkeni bakteridir.  Bu sebeple antibiyotik tedavisine olumlu yanıt verir.

Ağız, dudak etrafındaki yaralar ektima ile karıştırılabilmektedir.  Kesin teşhis laboratuvar incelemesiyle mümkün olur.

Koruma:

Dış parazit mücadelesi kesinlikle ihmal edilmemelidir.  Hastalığın ıslak hayvanlar arasında bulaştığı unutulmamalıdır.

Dermatofilosis’in adeta salgın halde görüldüğü sürülerde yapılan kan tahlillerinde çinko eksikliği saptanmıştır.  Mineral desteklerinin özellikle çinko içeren katkılar kullanılması deri sağlığı yönünden dayanıklılık sağlar.

Korumada akılda tutulması gereken; hastalık görülen hayvanların derhal diğerlerinden ayrılmasıdır.

Hasta hayvanlarla temas eden insanların eldiven kullanmaları, temastan sonra ellerini çok iyi yıkayarak, kurulamaları tavsiye edilir.

Scrapie koyun ve keçilerde merkezi sinir sisteminde yıkımlanmalara sebep olan, ölümcül bir hastalıktır.

Beyinde sünger benzeri oluşumlara sebep olur.  Bu grup hastalıklara TSE = Transmissible Spongiform Encephalopathy adı veriliyor.  Yani; aktarılabilir süngerimsi beyin hastalığı.  Scrapie, deli inek hastalığı ve bunun insanlarda görülen şekli vCJD aynı gruptan.  Etken PrP (sc).   Anormal bir protein.  O sebeple, virüs ya da bakterilerden kaynaklanan hastalıklara verilen bulaşıcı, enfeksiyöz, kontagioz gibi isimler kavram karışıklığı yaratmaması bakımından bu tip hastalıklara verilmemiş.

Bu grup hastalıklara “Transmissible = aktarılabilir” deniyor.

Scrapie İngiltere ve Kuzey Avrupa’da 250 yıldan beri bilinen bir hastalık. ABD’de 1947’den beri görülüyor.

Kıbrıs’ta 1989 yılında görülmüş. Hem Rum hem de Türk kesimlerinde sorun olmuş.

Dünya’da hastalıktan kesin ari olduğu bilinen 2 ülke var.  Avustralya ve Yeni Zelanda.

Scrapie zoonoz değil. Yani, doğrudan insanlara bulaşmaz. Fakat deli inek (BSE) ve vCJD hastalıklarıyla ilişkisi var.

Bilinen öykü şöyle; Scrapie hastalığına yakalanmış küçükbaşlar rendering tesislerinde imha edilince et ve kemik unları diğer geviş getirenlerin, inek ve danaların yemlerine katılıyordu.  İngiltere’de enerji tasarrufu için daha düşük ısıda imha işlemi yapılmaya başlayınca bir anormal protein ortaya çıktı.

Bunu yiyen inek veya danalar sinirsel belirtiler gösterdiler.

Bunlara deli inek (BSE) teşhisi konuldu.  Beyinleri sünger gibi olmuştu.  İnsanlarda görülen vCJD= Variant Creutzfeldt Jakob Disease ise deli ineklerin sakatatlarını tüketenlerde ortaya çıktı. Bu yüzden Scrapie, deli inek ve vCJD hastalıkları birbiriyle ilişkili, TSE grubundan hastalıklar.

Scrapie sinsi bir hastalık.  Kuluçka süresi 1,5 yıl ve 5 yıl gibi çok uzun. Girdiği sürüleri yavaş yavaş etkileyen, çok uzun inkubasyon dönemi olan bu hastalık aşırı iç parazit istilası, besleme bozuklukları, stres yaratan faktörler, anormal çevre şartları gibi durumlarda sürüde esrarengiz ölümlere sebep oluyor.

Scrapie İngilizcede “kazıma” anlamına gelen bir kelime.  Hastalığın İngilizce ismi buradan geliyor.  Hasta küçükbaşlar adeta kazırcasına kendilerini kaşıyorlar.  Fransızlar ise diğer bir belirtiye göre isim vermişler.  Titreme hastalığı.

Hastalık beyinde hasar yaptığı için sinirsel belirtilerle kendini gösteriyor.

Hasta koyunlar kendi tüylerini yoluyorlar.  Ayaklarını ısırıyorlar.

Baş ve boyunda titreme, sendeleme, ayakta duramama, kulakların aşağıya sarkması, saldırgan tavırlar başlıca belirtiler.

Belirtiler ilerliyor ve hayvan ölü bulunuyor.

Belirtiler bakımından karışabileceği hastalıklar arasında; beyin apsesi, dış parazit istilası, yalancı kuduz, kuduz, listeriosis, Maedi-Visna, gebelik zehirlenmesi, magnezyum eksikliği, kimyasal ya da bitkisel zehirlenmeler sayılabilir.

Hastalığın aktarılmasında en önemli rolü dişiler oynar.  Yavru zarları, yavru suları, vücut sıvıları, ağız sütü ve süt hastalığın aktarılmasını sağlarlar.   Bulaşma yatay ve dikey olabilir.  Yukarıda sayılanların yanısıra rahim yoluyla nakil de söz konusudur.

Sürüdeki esrarengiz ölümler şüphelenmeyi gerektirir.  Laboratuvara beyin, bademcik, lenf yumrusu, üçüncü göz kapağı gönderilerek teşhis istenir.

Scrapie hastalığının tedavisi ve aşısı yoktur.

Koruma biyogüvenlik ile mümkün olur.

Etken dezenfektanlara, ultraviyoleye dayanıklıdır.  Isıya karşı dayanıksızdır.

Ülkeler ve sürüler için biyogüvenlik önlemleri dışında yapılacak pek bir şey yoktur.  Hastalığın öncelikle ülkeye, eğer ülkeye girmiş ise sürüye girmemesi için önlemler alınmalıdır.

Hastalık genetik değildir.  Fakat koyunlarda genetik olarak dayanıklılık gösteren ırk ve soylar tesbit edilmiştir (Codon – 171- RR).

Aminoasit zincirleri içerisinde Arginin (R) olanların daha dayanıklı olduğu saptandığından genetik seleksiyon (ayıklama, seçilim) ile hastalığa dayanıklı koyunlar elde edilmesi yönünde çalışmalar yapılmaktadır.  Örneğin; İngiltere’de Edinburgh Üniversitesi Roslin Enstitüsü bu konuda görevlendirilmiştir.  Ancak; keçilerde genetik direnç ile ilgili bir yapı saptanmamıştır.

Sürülerden veya ülkelerden hastalığı temizlemek için gözlem ve ayırıcı tanı programları uygulanmalıdır.  Şüpheliler, hastalık riski taşıyanlar ve hastalar imha edilmeli, testler yapılmalı, ayrıca genetik çalışmalar ile dirençli soy ya da ırklar elde edilmelidir.

Ülkemizde bu hastalığın olduğu ile ilgili bir bilgi yoktur.

Hastalık 25 Mayıs 2018 tarihinde yayınlanan resmi gazetede tazminatlı hayvan hastalıkları kapsamına BSE (Deli İnek) ile birlikte alındığı için gündeme gelmiştir.

Ani, esrarengiz ölüm vakaları olursa, dikkatli davranılmalıdır.

Scrapie ABD’de, koyunculuk sektörüne yılda 20 milyon dolarlık bir maliyet getirmektedir. Scrapie, deli inek (BSE) ve vCJD hastalıklarının önlenmesi, yayılmanın engellenmesi amacıyla geviş getirenlerin yemlerine hayvansal protein (et – kemik unu gibi) katılması yasaklanmıştır.

Koyunlar diş gıcırdatıyorlarsa, bu bir belirtidir.  Dişini gıcırdatan koyun derdini anlatmaktadır.  İştahsızlık, inleme, tireme gibi, bu da hastalık belirtilerinden biridir.

İyi bir muayene ile asıl derdi bulmak gerekir.

Diş gıcırdatma ağrı, sancı, karın ağrısının başlıca göstergesidir.

İşkembe asidozu diş gıcırdatmaya sebep olan en önemli sorundur.  Bu sorunun arkasında ani yem değişiklikleri vardır.  Özellikle taneli yemlerin, yani tahıl içeren yemlerin veya çok ince öğütülmüş yemlerin aniden verilmesi akut rumen asidozuna (işkembe asidozu) sebep olur.

İkizlik oranı yüksek olan ırklarda gebelik toksemisi veya ikiz kuzu hastalığı denen, enerji yetmezliği sonucu ortaya çıkan hastalıkta diş gıcırdatması göze çarpan belirtilerden biridir.

Bu hastalık bir “Ketosis” olup, enerji yetmezliği ile birlikte, buna sebep olabilecek parazit istilası ve topallıklar ile de kombine olabilir.

B1 vitamin eksikliği sebebiyle ortaya çıkan Poliensefalomalasi de diş gıcırdatma belirtisiyle birlikte gözlenir. Bu hastalıkta körlük de söz konusu olabilir.  Arkasında işkembe asidozunun olduğundan şüphe edilerek, durum o yönden de incelenmelidir.

Koyunlarda karın ağrısı yapabilecek olan etmenler diş gıcırdatma sebebidir.  E.coli veya Klostridyumların karıştığı ishaller, iç parazit istilası karın ağrısına ve dolayısıyla diş gıcırdatmaya neden olurlar.

Tedavi:

Öncelikle belirtiye yönelik tedavi yapılmalı, ağrı kesiciler kullanılarak hayvan rahatlatılmalıdır.   Gerçek sebep bulunup, asıl tedavi girişimi sebebin giderilmesi yönünde olmalıdır.

Koruyucu hekimlik:

Aşılamaların programlı şekilde, düzenli olarak, ihmal edilmeden yapılması gerekir.

Parazit mücadeleleri ilaçların prospektüsleri ve koyunların canlı ağırlıkları dikkate alınarak özellikle ilkbahar ve sonbaharda uygulanmalıdır.

Ani yem değişikliklerinden, çok ince öğütülmüş tahıllı yemlerden kaçınmak gerekir.  İşkembe asidozunu bilmek ve olmamasını sağlamak zorundayız.  Geviş getirenler için en tehlikeli durumlardan biri ani yem değişiklikleridir.

İkizlik oranı yüksek ırklarda gebeliğin son ayında enerji veren ve işkembe düzenleyici katkılar içeren desteklerin koyunlara sunulması şarttır.

Hayvanın enerjisine ortak olabilecek parazitler de bu konuda göz ardı edilmemelidir.

Hayvanların yem tüketiminde azalma oluşturabilecek, yemliğe gitmeyi engelleyebilecek olan topallıklar dolaylı olarak enerji eksikliğine ve ikiz kuzu hastalığına yol açabilir.

Her zaman olduğu gibi, görülüyor ki; sürü yönetimi, koruyucu hekimlik ilkeleri öne çıkmaktadır.

Diş gıcırdatma koyunların bize “sürü yönetiminde eksikliğin var” demesinden ibarettir.  Sonuçta; aşılama, parazit mücadelesi, besleme ve gerekli desteklerin zamanında verilmesi konularının ihmal edildiğini gösterir.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımızın 17-19 Ekim 2014 tarihinde Kızılcahamam’da düzenlediği Kırmızı Et Çalıştayının, Besi Dönemleri ve Besi Maliyeti çalışma grubunda yapılan mevcut durum tesbitinde sorunlar aşağıdaki gibi sıralanmıştır;

1-      Et ihtiyacı vardır.  Et arzı yeterli değildir.

2-      Sığır karkas ortalama ağırlığı düşüktür.

3-      Gebelik oranları düşüktür.

4-      Ölüm ve hastalıklar sorun yaratmaktadır.

5-      Anaç materyal kesimi olmuştur.

6-      Irk, doğru besleme ve yönetim sorunları ile, sağlıklı çevre sorunları vardır.

7-      Mevcut veriler, yanlış ve eksiktir.

8-      Branşlaşma ve ihtisaslaşma yoktur.

9-      Sütçü sığır ırklarıyla et açığını kapatamayız.

10-   Küçük mezbahalar problem halindedir.

11-  Kurban Bayramının yaz aylarına denk gelecek olması sebebiyle kırmızı et ihtiyacı daha da artacaktır.

Aradan geçen 3,5 yılda bazı olumlu gelişmeler olmakla birlikte, halen yapılması gerekenler, atılması gereken adımlar vardır.

Aldığımız bilgilere göre “Milli Tarım Politikası” çerçevesinde yapılacak olan projeler değerlendirilerek, mera kullanım oranı arttırılacak.  Çok önemli bir adım.

Ölüm ve hastalıklarla olan kayıplar konusunda; buzağı ölümlerine karşı atılacak adımlar belirlenmiş olup, önlemlerin yarar sağlayacağı kesindir.  Fakat buzağı kayıplarının döl tutmama, yavru atma olarak başladığını unutmamak gerekir.

Bruselloz halen sorundur ve doğal aşım ile bu sorun artmaktadır.

Gebelik oranlarının düşüklüğünden söz eden 3 üncü madde geçerliliğini korumaktadır.

Gebelik oranlarını olumsuz etkileyen sadece hastalıklar değildir.  Yemleme hataları ve sıcaklık stresi ile ilgili yeterince bilgi sahibi olunmaması gebelik elde etmemiz yönünde büyük oranda başarısızlığa sebep olmaktadır.

Barınak koşulları, özellikle, buzağı kayıplarını artırıcı etki yapmaktadır.  Buzağıları sadece E.coli ishallerinden ve septisemi’den değil, başka sebeplerden de kaybediyoruz.  Örneğin; Kripto ishalleri ve pneumoni (zatürre).

Sığır karkas ortalamamızı yükseltmek, kemik oranını azaltmak, özellikle kıymalık etin fiyatını düşürmek istiyorsak etçi ırklar ve melezlerini kırmızı et üretiminde kullanmak zorundayız.  Kırmızı et üretiminin en az yüzde 20’lik kısmı etçi ırklardan ve melezlerinden elde edilmelidir.

Branşlaşma ve ihtisaslaşmayı gündeme getiren 8 inci madde önem taşımaktadır.

Süt sığırcılığı damızlıkçıları özellikle ayrı bir kategoride değerlendirilmelidir. Zaten ülkemizde gerçek anlamda damızlıkçı işletmeler, ne yazık ki, çok sayıda değildir.

Kurban Bayramı yaz aylarına denk gelmeye bir süre daha devam edecek. Bu durumda 11’inci maddeyi değiştiremeyeceğiz.  Ancak; diğer konuları doğru yöntemlerle çözüme kavuşturmak zaman içerisinde mümkündür.

Kripto Cryptosporidium parvum tarafından oluşturulan Criptosporidiosis hastalığının kısaltılmış ismi.  Cryptosporidium parvum bir protozoa, yavrularda, özellikle buzağılarda, bazen kuzu ve oğlaklarda şiddetli, aşırı sulu ishale sebep oluyor.

Ikınma, çimento renginden sarıya doğru renkte görülen sulu dışkı bu hastalıktan şüphelenmemize sebep oluyor.  Hasta buzağı bitkin bir hale geliyor.  Süt içmiyor.  Sulu dışkıda ayrıca mukus (sümüksü yapı) göze çarpıyor.

Cryptosporidium parvum’un 19 türü ve 40 genotipi var.  Bunlar içerisinde zoonoz olan türü de bulunuyor.  Yani insanlara bulaşabilecek olan bir türü mevcut.

Kripto bazen bölgesel salgınlar halinde seyredebiliyor.  Kripto etkenini büyükler (ergin hayvanlar) taşıyabiliyor.  Ama hasta olanlar yavrular.  Genellikle 5 günlükten büyük olanlar hastalığa yakalanıyorlar.

Kripto etkeni yalnız başına hastalık sebebi olabileceği gibi, E.coli ve viral etkenlerle birlikte karma enfeksiyon olarak karşımıza çıkabiliyor.

Eğer Rotavirus, Koronavirus, E.coli gibi etkenlerle birlikte olursa ölüm oranı yükseliyor.

Kripto etkeninin yayılma oranı yüksek. Ookistler çok hızlı bir şekilde yayılıyor.  Bulaşma dışkı-ağız (fecal-oral) yolu ile oluyor.  Su, yem, biberon, kova, emzik ve çizmeler de yayılma nedeni. Ayrıca fare, sıçan gibi kemirgenler de yayılmaya yol açıyor.

Cryptosporidium parvum’un bağırsaklarda yaptığı yıkımlanmanın ardından buzağı enerji ve su eksikliği sebebiyle ölüyor.  Tabii, elektrolit kayıpları da bunlara ekleniyor.  Buzağıların birbiriyle teması hastalığın hızlı yayılmasına ve şiddetlenmesine sebep olan en önemli etmen.

Kesin teşhis için hızlı test kitleri kullanılabilir veya laboratuvar tetkikleri yapılabilir.  Zaman kaybına sebep olmamak için hızlı test kitleri kullanmak ve derhal tedavi girişimlerine başlamak yerinde olur.

 Kripto ishallerinin tam ve kesin bir tedavisi yoktur.  Bazı ilaçlar kullanılmakla beraber, bu ilaçların Kripto ookistlerini öldürmediği, ama saçılımı azalttığı biliniyor.  Tedavide en önemli nokta ağızdan sıvı ve elektrolit destekleridir.

Bir yandan etken ile mücadele ederken, diğer yandan derhal sıvı destek tedavisine başlanmalıdır.  Enerji verici destekler acilen uygulanmalıdır.

Koruyucu hekimlik:

Sarımsı, özellikle çimento rengi bir ishal gözlendiğinde yapılacak ilk iş hayvanların yerini değiştirmek, hastalıklılar ile sağlamları birbirinden ayırmaktır.  Verilecek hiçbir ilaç, yapılacak hiçbir tedavi ve destek bunun yerini tutamaz.

Buzağılar bulundukları yerden uzaklaştırılır.  Hemen duvarlar, zemin, kulübeler kaynar sularla yıkanır.  Hayvanları bulundukları yerde tutarak tedavi mümkün olmaz.

Nemli ve soğuk barınaklarda mikroorganizma aylarca canlı kalır ve yayılmaya devam eder.  Tedavinin temeli “temizle, kurut, boş bırak” ilkesine dayanır.  Barınaklar en az 2 hafta boş bırakılmalıdır.

Aslına bakarsak Kripto bir sürü yönetimi hastalığıdır.  Sürünün kötü yönetimi, kuru ve temiz ilkesine uymamak hastalığı davet eder, yayılmasına ve şiddetlenmesine yol açar.

Kripto etkeni birçok dezenfektana dayanıklıdır. Etki edebilen antiseptik ve dezenfektanlar gayet kısıtlıdır.  Oksijenli su (hidrojen peroksit), yüzde 5 lik Amonyak ve yüzde 10’luk formaldehitin etkili olduğu bilinmektedir.

Cryptosporidium parvum kuru ortamları sevmez.  Üreme ve saçılım kuru ortamlarda olmaz.  Sevdiği ortam nemli, ıslak, pis ve soğuk yerlerdir.

En etkili olan temizlik yöntemi kaynar, basınçlı suyla bölmeleri yıkamaktır.

Su 72 dereceden yüksek ısıda olmalıdır.  Buzağı kafesleri, kulübeleri yerlerinden kaldırılmadan yapılan temizliğin yararı olmaz.

Hastalığın ticari bir aşısı yoktur.  Aşı çalışmalarının test aşamasında olduğu, henüz etkin bir aşının bulunmadığı bildirilmektedir.

Temel doğruların yapılması gerektiğini, kuru, temiz ilkesini, hastaların sağlıklılardan ayrılmasını, buzağıların bulundukları yerde tedavi edilemeyeceklerini, kaynar suyla yıka, kurumasını bekle, boş bırak sistemini unutmazsak Kripto dan uzak durabiliriz.

Özellikle yurtdışında, ABD’de mera ıslahında kullanılan, yapay mera oluştururken ekilen bir ot çok dikkat çekici.

Gazal Boynuzu.  Onlar Birdsfoot trefoil diyorlar.  Latincesi, Lotus corniculatus.  Araştırınca ortaya çıktı ki; bu ot Akdeniz havzasının doğal bitkilerinden biri.

Gazal Boynuzunun bizi ilgilendiren en önemli özelliği geviş getiren hayvanlarda taze tüketildiğinde karın şişkinliğine sebep olmaması.  Örneğin; çok değerli bir kaba yem olan yonca doğrudan geviş getirenler tarafından tüketilirse karın şişkinliğine sebep oluyor.  Halbuki Gazal Boynuzu hem otlatmaya, hem de kurutulup verilmeye çok uygun.  Ayrıca silajı da yapılabiliyor.

Üzerinde durdum ve literatür bazında araştırdım. Toprak seçiciliği olmayan, yoncanın yetişmediği topraklarda yetişen, çok yıllık bir baklagil otu.

Kurağa, soğuğa, ısı stresine, düşük ph değerlerine, fosfor eksikliğine dayanıklı.  A ve E vitamini, mineraller ve protein bakımından zengin.

Büyük bir problem olan tuzluluğa karşı da dayanıklı.  Kuru maddesinde %17- 20 protein içeriyor.

Kurutulmuş otu hayvanlar tarafından sevilerek tüketiliyor.

Gazal boynuzu bypass protein kaynağı.  Süt verimini arttırıyor.  Bazı yayınlara göre koyunlarda iç parazitleri azaltıcı etkisi var.  Geviş getirenlerin metan salınımını da azaltıyor.

Kurutulmak üzere %10 çiçeklenme döneminde biçilmesinin uygun olduğu ifade ediliyor.

Yonca ile karşılaştırırsak bazı konularda yonca daha iyi.  Gazal boynuzu biçildikten sonra veya üzerinde hayvanlar otlatıldıktan sonra daha yavaş büyüyor.  Birim alandan alınan ot miktarı da yoncadan daha az.

Ancak; yoncanın beğenmediği topraklarda yetişebilen bir ot olması, besin değerlerinin yoncaya yakın olması, susuz yetiştirilebilmesi, karın şişkinliği yapmaması, tek başına veya buğdaygillerle karışım yapılarak ekilebilmesi bize sağlayabileceği avantajlar.

Gazal boynuzu kaba yem olarak otlatmaya, mera ıslahına ve yapay mera uygulamasına çok uygun bir yem bitkisi.

Literatür bazında elde ettiğim bu bilgilere göre; ülkemizin yararına olacak bir kaba yem.  Konunun uzmanları tarafından ele alınması, özellikle yoncanın verim vermediği topraklarda yetiştirilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyim.

Koyunlarda görülen Chlamydophila abortus enfeksiyonudur.

Chlamydophila abortus ( Chlamydia psittaci) koyunların yavru atması veya ölü doğum ile sonuçlanan, Ovine Enzootic Abortion ( OEA) veya Enzootic Abortion of Ewes  (EAE) adı verilen hastalığa sebep olmaktadır.

Hastalık yavru zarları, rahim akıntıları ve dışkı ile yayılır.

Bazen hastalık koyunlarda hiçbir belirti göstermeden (persistent, latent, subklinik) bulunabilir ve gebelik hastalığı tetikleyerek ortaya çıkarabilir.

Yavru atma (abort) genellikle gebeliğin sonuna doğru olur.  Bazen erken ve ölü doğumlarla karşılaşılır.

Hastalığın ayrıca böbrek ve karaciğer hasarlarına, pneumoni, konjunctivitis ve arthritis’e sebep olabileceği bildirilmektedir.

Abort (yavru atma) vakalarının ilk ve ikinci gebeliklerde daha fazla görüldüğü ifade edilmektedir.

Yavru atma yavru zarlarının enfeksiyondan etkilenmesi sonucunda meydana gelir. Rahim akıntılarıyla kirlenmiş altlık materyali en önemli bulaşma kaynağıdır.

Sürüde hasta olmayan, ama hastalığa yakalanma ihtimali olan koyunlar, enfeksiyona yakalanmış koyunlar ve gizli enfeksiyon bulunan koyunlar birlikte bulunmakta, bu suretle yayılma devam etmektedir.

Enzootik Abortus hastalığı zoonotik’tir. Yani insanlara bulaşma ihtimali olan bir hastalıktır.  Sürü sahipleri bu yönden dikkatli ve tedbirli olmalıdırlar.

Yavru atma olaylarında kesin teşhis koymak laboratuvar testleriyle mümkündür.

Hastalığın yurtdışında bilinen 3 adet ticari aşısı vardır.

Enzootik Abortus tedavi edilebilir.

Tedavide DNA giraz enzimi inhibitörü olan Kinolon türevi antibiyotikler veya oksitetrasiklin içeren preparatlar kullanılır.

Hastalık çıkmış sürülerde tedavi, sağlıklı sürülerde aşılama önerilir.  Gebelere aşılama önerilmez, ama antibiyotik uygulamaları yarar sağlar.

Çiftliklerde karşılaşılan  bazı hastalıkların çözümünde akla ilk gelen antibiyotik kullanmak oluyor.  Gördüğüm kadarıyla hiç kimse koşulları değiştirmek ile ilgilenmiyor.  Koşulları değiştirmek akıllara gelmiyor.  Hâlbuki hazırlayıcı sebepler ortadan kalksa hastalıklar görülmeyecek veya görülme sıklığı azalacak.  Hastalık veya sorunların arkasındaki sebepleri irdelemek ve köklü çözümler geliştirmek şarttır.

Koşulların düzeltilmesi tam anlamıyla koruyucu hekimliktir.

Koşulların düzeltilmesiyle tekrarı önlenebilecek birçok sorun vardır.

Bunlardan 4 örnek vererek konuyu açıklamaya çalışalım.

Meme yangısı (mastitis), ishal, öksürük ve topallık.

Bu hastalıkların hiçbirinde kimsenin aklına koşulları değiştirmek gelmiyor.  Mastitis (meme yangısı) sağım öncesi memenin hazırlanmasından, sağımcıya, kuru ve temiz ortamlara, yatak yerlerine ve gezinti alanlarına kadar birçok etkenle ilgilidir. Geriye dönüp “bunların hangisi veya hangileri değiştirilse mastitis problemi azalır” diye bakmak lazım.

İshal, özellikle buzağı ishalleri sorun olduğunda ortamı değiştirmek alınabilecek başlıca önlemdir.

Büyüklerle aynı ortamda bulunan, pis, nemli barınaklarda bakılan buzağıların ishale ve öksürüğe yakalanma sıklığı daha fazladır.

Kapalı barınaklarda, amonyak ve diğer zararlı gazların her dakika yoğunlaştığı ahırlarda öksürük vakalarının daha sık yaşanacağı bilinen bir gerçektir.

Yemleme koşullarının, yemin topallıkla ilgisi bilindiğine göre; gerek yem formülünün, gerekse yemleme yönetimin gözden geçirilmesi gerekmez mi? Bununla beraber zeminin uygun olup olmadığı kontrol edilse iyi olmaz mı?

Görülüyor ki; hastalığı davet edici koşulları değiştirmediğimiz sürece, hastalıklar hayvanlarımızdan eksik olmayacaktır.   Öncelikle “biz nerede hata yapıyoruz” sorusunun sorulması, sonra da çarelerin aranması, koşulların düzeltilmesi için gayret sarfedilmesi şarttır.

Sarılık belirtidir.  Öncelikle göz yuvarlağının ve konjunktivanın sararması ile göze çarpar.  Tüm dokular sararır.   Safranın içindeki madde olan bilirubin’in birikmesi ve kana karışması sarılığa sebep olur.

Arkasında yatan sebep karaciğerin veya kanın yıkımlanmasıdır.

Karaciğerde veya kanda yıkımlanmaya yol açan hastalıklar ise şöyle sıralanabilir;

Babesiosis  (Piroplasmosis, ağrıma, kırçan)

Diğer kan parazitleri (Theileriosis ve Anaplasmosis)

Leptospirosis

Basiller İkterohemoglobinüri

Kronik Bakır Zehirlenmesi

Acı bakla zehirlenmesi ( Lupinosis)

Uzun süre ve yüksek dozda oksitetrasiklin kullanılması

Mycoplasma ovis enfeksiyonları ( Eperythrozoonosis)

Tıkanma sarılıkları ( Safra taşları, Kelebekler)

Bunların koruyucu hekimlik yöntemleri ve tedavileri farklı olduğu için kesin teşhis şarttır.

İlk akla gelenler özellikle kenelerle bulaştırılan, kenelerin aktifleştiği aylarda ortaya çıkan kan parazitleridir.  Babesiosis,  theileriosis ve anaplasmosis.  Ayırıcı tanıda laboratuvardan yardım almak gerekir.  Klinik olarak kan işeme veya otopside idrar kesesinin kanlı idrar ile dolu olması yol göstericidir.

Leptospirosis yaygın bir hastalıktır.  Sular ile bulaşma en belirgin yol olduğundan yağmurlar ile atış gösterir.  Ayrıca fareler de bulaşma kaynağıdır.  Doğal aşım ile de leptospirosis yayılabilir.   Kan işeme ve sarılık kombine olur.

Kesin teşhisi laboratuvar yardımı ile mümkündür.  İnsanlara bulaşabilen (Zoonoz) bir hastalık olması hayvan sağlığının yanısıra halk sağlığı yönünden de büyük önem taşır.

Basiller İkterohemoglobinüri bir klostridyum enfeksiyonudur (Clostridium haemolyticum =  CL. novji tip D). Leptospiroz hastalığı ile karıştırılabilir.  Ölümcül bir hastalıktır.  Karaciğeri harap eder.  Belli bölgelerde,  özellikle ülkemizde Erzurum çevresinde,  görülür.  Klostridyum Novji Tip B tarafından oluşturulan ve karaciğeri yıkımlayan kara hastalık = Nekrotik hepatit ise çoğunlukla sarılık belirtisi ortaya çıkmadan hayvanın ölümü ile sonuçlanır.

Basiller İkterohemoglobinüri hastalığında,  adından da anlaşılacağı gibi,  kan işeme belirgindir.  Tedavi için gecikilirse ölüm oranı %95 civarındadır.

Kronik bakır zehirlenmesi ayak banyolarında kullanılan bakır sülfatın kaza ile alınması, sümüklü böcek mücadelesinde veya  bitkiler için kullanılan bordo bulamacında bulunan bakırın küçük miktarlarda ama sıklıkla alınması ile ortaya çıkabilir.  Koyunlar bakıra karşı en duyarlı hayvan türüdür.   Kesin teşhis için kanda veya böbrekte, karaciğerde bakır miktarı tayini yapmak gerekir.

Acı bakla bitkisi ile zehirlenme bölgesel olarak görülen bir durumdur.  Lupinosis denilen bu sorun acı bakladaki alkaloidlerin gereğinden fazla alınması sonucunda ortaya çıkar.

Ayrıca; bitkinin gövdesine giren Diaporthe toxica = Phomopsis leptostromiformis ismi verilen mantarın karaciğerde yaptığı zehirleyici etkinin de sarılığa sebep olabileceği belirtilmektedir.

Piyasada çok kullanıldığını bildiğimiz antibiyotiklerden oksitetrasiklinin sık ve yüksek dozda kullanılmasının hepatotoksik ( Karaciğeri harap eden) etkisi olabileceğini de unutmamak gerekir.

Ülkemizde koyunlarda teşhis edildiği henüz bildirilmeyen, sadece fare ve sığırlarda teşhis edildiği ifade edilen Mycoplasma ovis enfeksiyonları ( Eperythrozoonosis)  sarılık sebepleri arasında sayılmaktadır.

Safra taşları veya safra yolunu tıkayan kelebeklerin (fasciola) “tıkanma sarılığı” na sebep olduğu bilinmektedir.

Kan parazitleri için koruyucu hekimlik kene mücadelesidir.  Tedavisi mümkün olan hastalıklardır.  Theileriosis’in aşısı da vardır.

Leptospirosis ve basiller ikterohemoglobinüride koruyucu hekimlik aşılama ile mümkün olur.

Düzenli aşılama ile önlenebilecek hastalıklardır.  Tedavi mümkündür.  Ancak, akılcı olan işi tedaviye bırakmadan sistemli aşılama yapmaktır.

Tam olarak yapılması gereken, sarılığın arkasındaki asıl sebebi bulmaktır.  En önemli yardımcımız laboratuvar muayeneleridir.

Doğru teşhis, bizi doğru tedaviye veya doğru yönde koruyucu hekimlik uygulamalarına yönlendirecektir.

Etkeni virüs olan bu hastalık küçükbaşların vebası, koyun – keçi vebası, küçük geviş getirenlerin vebası =PPR olarak bilinir.  Daha çok keçilerde görüldüğü için “Keçi Vebası” denilmekle birlikte, hastalık koyunlarda ve yaban hayatındaki küçük geviş getirenlerde de görülür.

Etken virüstür (Paramyxovirus-morbillivirus).  İnkubasyon süresi 2-6 gündür.  Hastalık birdenbire ortaya çıkar.  Yüksek ateş, iştahsızlık, durgunluk ile başlayan hastalık daha sonra burun akıntısı, diş etlerinde, damakta, dilde ve yanaklarda sıyrık şeklinde yaralar ile devam eder.

Burun akıntısı giderek koyulaşır.

Burun deliklerinin iç ve dış kısımlarında kabuklaşmalar oluşur.  Bu kabuklar ve koyu burun akıntısı yüzünden burun tıkanıklığı ile solunum güçlüğü ortaya çıkar.

Bu belirtilere aksırık, tıksırık, öksürük ve göz yaşı akıntısı eşlik eder.  Devamında pneumoni= zatürre şekillenir, ishal görülmeye başlar.

Hastalık burun akıntısı, aksırık, tıksırık esnasında etrafa saçılan damlacıklar, bulaşık su, yataklık, altlık malzemesi ve yemlikten diğer hayvanlara da yayılır.

Şiddetli ishal, zatürre ( pneumoni), aşırı sıvı kaybı ve hızlı zayıflama ile hastalıktan şüphe edilir.  Kesin teşhis laboratuvar testleriyle konulur.

Hastalık ağız yaraları bakımından ilk başta ektima, mavi dil, şap hastalıklarıyla, zatürre yönünden pasteurella, kontagioz keçi ciğer ağrısı, ishal yönünden coccidiosis ve diğer ishaller ile karıştırılabilir.  Kesin teşhis için laboratuvara numune gönderilir.

Keçi vebası =PPR  hastalığında hızlı ve aşırı zayıflama, kötü kokulu ishal, hastalığın hızla yayılması, bazen vulva ve vaginada lezyonlar dikkat çekicidir.  Şiddetli olaylarda hayvan ölü bulunur (Ani Ölüm).

Hasta hayvanların dışkılarının yayılma kaynağı olduğu unutulmamalıdır.

Gençler yaşlılardan daha duyarlıdırlar.  Yakalanma ve ölüm oranı gençlerde daha yüksektir.

Ölüm oranı yüzde 20-90 arasındadır.

Hastalığa yakalanma oranı %80- 100 dür.

Ölüm oranı gençlerde %80-90 a çıkar.

Hastalık ilk ateşin görülmesinden itibaren 5-10 gün içinde ölüm veya iyileşme ile sonuçlanır.

Hastalığın tedavisi yoktur.

Destek tedavileri ölüm oranını azaltır.

Keçi vebasının aşısı vardır.

Zoonoz değildir.  İnsanlara bulaşmaz.

Aşılama, karantina ve dezenfeksiyon “Koruyucu Hekimlik” için önemlidir.  Sodyum hipoklorid (çamaşır suyu), %5 lik sodyum hidroksit veya glutaraldehit dezenfeksiyonda tercih edilmesi gereken çözeltilerdir.

Keçi vebası  pasteurellosis, diğer ishaller ve yavru atma ile komplike olabilir.

Koyun ve keçilerin vebası Afrika-Asya ve Ortadoğu ülkelerinde, ne yazık ki, ülkemizde de görülen, büyük ekonomik kayıplara sebep olan bir hastalıktır.  Aşılamanın ihmal edilmemesi gerekir.

Sığır yetiştiriciliği yapan çiftliklerde, ne yazık ki, bazen buzağıların kör olarak doğduklarını biliyoruz.

Amaurosis = Bakar Körlük diyebileceğimiz bu bozukluk büyük oranda buzağının emmek için annesinin memesini bulamaması ile anlaşılır.

Buzağılarda doğmasal körlük ile karşılaştığımızda genellikle ilk akla gelen A vitamini eksikliğidir.  A vitamini eksikliği görme sinirinin hasarı veya sinirin geçtiği deliğin dar olması sonucunda oluşur.  A vitamini eksikliğine birinci derecede A vitamininin yemlerle eksik alınması sebep olabilir.  İkincil olarak A vitamininin kullanımını kısıtlayan, yani hayvanın yararlanmasını engelleyen sebepleri sayabiliriz.  Örneğin; Vitamin E, Selenyum, Bakır, Magnanez, Çinko eksiklikleri ikincil olarak A vitamini eksikliğine sebep olur.  Çinko eksikliği RBP= Retinol Binding Protein sentezinin eksikliğine sebep olabilir.  Bu durumda Vitamin A        (retinol) plazmada taşınıp dokulara ulaşamaz.  Böylece A vitamini alımı yeterli olsa bile, eksikliği ile karşılaşılır.  A vitamini eksikliğinin buzağıların ölü doğması ya da abortus (düşük yapma) ile ilgisi de vardır.

A vitamini eksikliği sadece körlük ile ortaya çıkmaz.  Omurga bozuklukları, anormal kemik gelişimleri, kaslarda koordinasyon bozuklukları, başın ön tarafa doğru kubbeleşmesi, bilek eklemlerinde kalınlaşma ile kombine olarak ortaya çıkar.  Nitrat ve nitratin suda ya da alınan gıdalardaki fazlalığı, ineklere aşırı miktarda patates verilmesi A vitamini eksikliği sebepleri arasında yer alır.

Doğmasal buzağı körlüğü ana rahminde beynin gelişmemesi veya buzağının beyninin dışarıda olarak doğması ile ilgili olabilir.

Kalıtsal olarak Citrullinemia adı verilen anormallik akla gelir. Argininosüksinat sentetaz enziminin eksikliğine bağlı olarak buzağılar kör doğarlar ve yaşamazlar.

Bunlar dışında akılda tutulması gereken doğmasal buzağı körlüklerine viral hastalıkların sebep olabileceği gerçeğidir.

Başta BVD olmak üzere, Akabane, Mavi Dil ve Schmallenberg viruslarının kör buzağılar doğmasına yol açacağı bilinmelidir.

Özellikle BVD ( Bovine Viral Diarrhoea) hastalığı beyinciğin küçük olmasına ve doğmasal katarakta, dolayısıyla da buzağının kör doğmasına neden olur.

Kör buzağı doğduğunda problemi A vitamini eksikliğine bağlayıp, viral hastalıkları gözardı etmek doğru değildir.

A vitamini noksanlığında yukarıda saydığımız diğer bozukluklar da körlüğe eşlik eder.

Akabane, BVD, Mavi Dil ve Schmallenberg gibi viral etkenli hastalıklar yönünden, özellikle BVD yönünden ayırıcı tanıya gitmek şarttır.

Kör doğan buzağılar için koruyucu hekimlik:

Viral etkenler için aşılamaları eksik etmemek gerekir.  BVD aşısının da içinde bulunduğu karma aşıların ihmal edilmemesi, PI ( Persiste enfekte= İnatçı enfekte) hayvanların saptanarak sürüden çıkarılması yapılacak en önemli iştir.

İnekler kuruya ayrılırken ADE enjeksiyonları yapılmalı, bunun yanısıra Selenyum ve E vitamini enjeksiyonları ihmal edilmemeli veya içinde bunlarla birlikte, Çinko, Bakır, Manganez bulunan yem katkıları kullanılmalıdır.

Su tahlili yaptırarak nitrat ve nitrit miktarları belirlenmelidir.

A vitamini eksikliği diğer anormallikler ile kombine ve ileri boyutlardaysa, sonrasında yapılacak olan enjeksiyonlar tedavi için yeterli olmayacaktır.

Viral hastalıkların sebep olduğu anormalliklerin zaten tedavisi yoktur.

Kesin sebepler belirlenmeli ve koruyucu önlemler alınmalıdır.

Koyun ve keçilerin viral bir hastalığıdır.   Border Disease, Hairy  shaker veya  Fuzzy lambs disease adıyla bilinir.  İngiltere’de 1959 yılında Galler sınırındaki koyunlarda görülen problemler üzerine yapılan araştırmalar sonucu teşhis edildiğinden hastalığa Border (sınır) hastalığı adı verilmiştir.  Keçilerde ise ilk teşhis Senegal’de konulmuştur.  Hastalık ülkemizde de görülmektedir.

Hastalığın etkeni olan virus (BDV) sığırlardaki BVD (Bovine Viral Diyare) virusu ile çok yakın akrabadır.

Bovine Viral  Diyare hastalığının buzağılarda oluşturduğu sorunların benzeri Border Disease Virusu tarafından kuzu ve oğlaklarda oluşturulur.

Sığırlardaki BVD virusunun nonsitopatik (sitopatik olmayan) formunun BD virusuna daha yakın olduğu bildirilmektedir.

Border Disease (BD) anne karnında, rahim yoluyla bulaşmaktadır.  Koyunlar sağlıklı görülmekte ve hastalık gizli seyretmektedir.

Yavrular iskelet anormallikleri, tüylerde bozukluklar ile doğarlar.  Anormal vücut yapısı, çenenin kısa olması, doğan yavrularda körlük, titreme en çok görülen belirtilerdir.

Yavrularda diğer belirtiler; yaşam gücü zayıf kuzular, küçük kuzuların ilk hafta içinde ölmeleri, sendeleyen kuzular olarak sayılabilir.

Sürü genelinde yavru atma, ölü doğum, erken embriyonik ölüm, döl tutma güçlükleri görülür.

Hastalık Mavi dil, Klamidya, Listeriosis, Campylobacter, Riketsia, Akabane, Toxoplasma gondii, Salmonella gibi diğer yavru atmaya sebep olan hastalıklarla karıştırılabilir.  Kesin teşhis laboratuvar testleriyle konulur.

Koçlar sperma ile hastalığı yayabilirler.  Karışık halde bulunan sığır, koyun ve keçi sürülerinde Border Disease (BD) riski yüksektir.

Hastalık için bulaşık biyolojik maddeler, yani atık yavrular, son (eş)  atıkları risk faktörüdür.

Hastalığın yayılmasında en önemli etmen PI (Persiste Enfekte = İnatçı enfekte) kuzulardır.

Dışarıdan sağlam görünen, ancak hastalığı yayan kuzular saptanıp sürüden çıkarılmadıkça hastalıktan kurtulmak mümkün değildir.

Hastalığın tedavisi yoktur.  Standart bir aşısı da henüz mevcut değildir.   Fransa’da ticari ölü virus aşısı üretilmiştir.

Ancak; virusun ülkelerarası antijenik farklar göstereceği bilinmelidir.

BVD (Bovine Viral Diyare) hastalığı için hazırlanmış olan aşıların koruyucu olarak kullanılması, yine bu antijenik farklılıklar dolayısıyla önerilmez.

Hastalığın koruyucu hekimliğinde en önemli 3 konu şunlardır;

PI (inatçı enfekte) kuzuların saptanarak derhal sürüden uzaklaştırılmaları, atık yavru ve yavru zarlarının imhası, sığır, koyun ve keçilerin yakın temas halinde olmamaları.

Bunlara ek olarak damızlık koçların BD (Sınır Hastalığı) virusu yönünden kontrol edilmeleri büyük önem taşır.

Benzer hastalıkların olması dolayısıyla, laboratuvar testlerinin yaptırılması, ayırıcı tanı için, şarttır.

Dünya çapında boğa sperması satan genetik firmaları kız görme turları düzenliyorlar.  Özellikle ABD’den tüm dünya ülkelerine sperma ihracatı yapan firmalar daha sonraları spermaları alıp kullanan ülkelerden bayilerini ve müşterilerini davet edip boğaların kızlarını görmelerini sağlıyorlar.

Son yıllarda, özelikle 2006 yılından bu yana sığır genetiğinde “Genomics” öne çıktı.  Şimdi buzağının tüyünden alınan örnekler laboratuvarda tahlil edilip, hangi genleri taşıdıkları saptanıyor.  Böylece damızlık boğalar ve boğa annesi olabilecek dişiler daha buzağılık döneminde seçilmiş oluyor.

Genomlara göre, örneğin; süt verimi, süt yağı verimi, fiziksel özellikler en başından ortaya çıkarılmış oluyor.  Boğa spermasını kullananlar sürülerini ne yönde geliştireceklerse o yönde boğalar seçiliyor.  Örneğin; meme yapısı, ayak yapısı, endam, sağrı genişliği, ön ve arka bacakların açıklığı, meme loblarının yerleşimi, meme lobu derinliği, sütçülük özellikleri  gibi 18 ayrı fiziksel karakter ve diğer yandan verim özellikleri taşıdıkları genler itibariyle belirlenmiş oluyor.

Bu bilgiler spermaları kullanan çiftlik sahiplerine ileride sürülerinde görmek istedikleri gelişme ve düzeltme yönünde vaadler sunuyor.

İlk uygulamalar ABD’de gerçekleşiyor. Kızları ilk olarak ABD’de inek olan boğalar acaba vaadettikleri özellikleri gösterebilmişler mi?  İşte, kız görme turları yapılan işlerin sonuçlarını yerinde görmek için düzenlenen turların adı.

Tohumlamadan sonra en az dört buçuk yıl geçiyor.  Buzağılar doğuyor ve dişi buzağılar düve ya da ileriki yıllarda inek oluyorlar.

Kız görme turu düzenlenen çiftliklerde önceden verim özellikleri kataloglara yazılıyor.  Boğaların kızlarına da etiket yapıştırılıyor ya da bulundukları yerin başucuna hangi boğanın kızı olduğu yazılıyor.

Ziyarete gelenler fiziksel özellikler bakımından kızları inceliyorlar.

Ön taraftan ve arka taraftan incelerken vaadedilen özelliklerin kızlarda gerçekleşmelerini hem katalogda verim olarak, hem de ineğin üzerinde fiziksel karakter olarak görüyorlar.

Arka taraftan yapılan incelemede özellikle sağrı yapısı, memenin vücuda oturması, meme başlarının uzunluğu, kısalığı, yerleşimi, arka iki lob arasındaki çatalın derinliği, bacakların konumu gibi birçok karakter inceleniyor.  Gerçekten  ziyaretçiler boğa kullanımının sonuçlarını izlemekten, fotoğraflarla tesbit etmekten büyük mutluluk duyarken, öte yandan kendi sürülerinde de aynı özellikleri görmek için sabırsızlanıyorlar.

Kız görme turları sonuçların görülmesini sağladığı gibi, progeny test konusunun da  “genomics” e rağmen hala önemli olduğunu gösteriyor.  Bir bakıma “genomics”  in ispatı oluyor.

Kız görme turuna katılanlar önceden seçip kullandıkları veya bundan sonra kullanacakları boğa spermalarıyla sürülerinde istedikleri yönde gelişme ve düzeltme (ıslah) sağlayabiliyorlar.

Eğer boğa sperması seçiminde bilgisayarlı eşleştirme programından yardım alıyorlarsa, çiftlikteki sürü hem verim, hem fiziksel özellikler bakımından mükemmel olduğu gibi, hem de kan yakınlığı olmadan uygun boğaların seçilerek kullanılması sağlanıyor.

Koyun ve keçilerde apse oluşmasında akla ilk gelen, her zaman, Kazeöz Lenfadenitis (CL, CLA) ya da koyun pseudotüberkülozu denen hastalıktır.  Yetiştiriciler arasında çıban, cırtlak veya çatlak olarak bilinir.  Etkeni Corynebacterium pseudotuberculosis  (CPS) adı verilen bir bakteridir.  Bakteri vücudun dışarıdan görülen lenf bezlerinde apse oluşturduğu gibi, dışarıdan görülmeyen lenf bezlerinde de apse oluşturur.

Çene altı, kasık, koltuk altı, boyun, meme üzeri ve kulak arkasındaki lenf yumrularında oluşan apseler dışarıdan görülebilir ve patlayıp açık hale gelerek dışarıya irin sızabilir.  Halbuki akciğerlerin arasındaki lenf yumrusuna yerleştiğinde dışarıdan görülmez.  Fakat hastalık yayılmaya devam eder.

Apse içindeki irin yeşilimsi sarı, peynirimsi kıvamdadır.  Kalın bir kapsül içerisinde bulunur.  Bu apselerin açılmasıyla yemlik kenarlarına bulaşan mikroorganizma sağlıklıları da hasta etmeye yeter.  Diğer yandan akciğerlerin arasındaki lenf yumrularında apse varsa hava yoluyla da bulaşma olur.    İrinin milyonlarca bakteri içerdiği ve bulaşmada çok önemli rol oynadığı bildirilmektedir.

Hastalık öldürücü değildir.  Ancak; mezbahalarda çok miktarda karkas kısmının atılmasına sebep olur.  Büyük ekonomik kayıplara yol açar.  Karkasın pazar potansiyelini yok edecek kadar yaygın olabilir.  Koyunlarda “zayıf koyun sendromu”  (Thin Ewe Sydrome) ile karşımıza çıkar.

Hastalığın ticari aşısı vardır.  Bu aşı keçiler için ruhsatlandırılmamıştır.  Sürü bazında tedavisi yoktur.

Tek tek yapılan tedaviler ise nüksederek başarısız olur.  Hızla yayılan bir hastalıktır.  Antibiyotiklere cevap vermez.  Laboratuvarda  gentamisin, tetrasiklin, ampicillin, penisillin ve linkomisine karşı duyarlı çıksa da vücutta antibiyotiklerin etkisi gayet sınırlıdır.

Bilim adamları çinko desteklerinin bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması ve apse şekillenmesi esnasında bakteriyel artışın durdurulması ile yarar sağlayacağını bildirmişlerdir.

Aynı şekilde, hemen hemen aynı belirtilerle görülen başka etkenler tarafından oluşturulan bir “Apse hastalığı” da söz konusudur.  Kazeöz Lenfadenitis ile birbirine karıştırılır. Hastalığa 1911 yılında ilk kez dikkat çeken bilim adamı M. G. MOREL’in adı verilmiştir.  Morel Hastalığı.

Fransız araştırmacı Morel Hastalığının etkeni olarak Staphylococcus aureus subspecies anaerobius’u göstermiştir. Kısa adı “Saan” olan etken bazen yanına başka mikroorganizmaları da alarak apse oluşturmaktadır.

Staphylococcus  aureus subspecies anaerobius = Saan apseleri oluştururken yanına Trueperella pyogenes, Micrococcus, Pseudomonas, Klebsiella, E.coli ve Pasteurella multocida gibi hastalık yapıcı etkenleri de alır.

Bu hastalıkta apse içeriği kremsi beyaz bir renktedir.  Kazeöz lenfadenitis’teki yeşilimsi – sarı ve daha koyu kıvamlı irinden farklılık gösterse de kesin teşhis mikroorganizmayı labortauvar ortamında belirlemek ile mümkün olur.  Birbirine çok benzer iki hastalığın koruyucu hekimliğinde kullanılan Kazeöz Lenfadenitisin aşısı MOREL Hastalığında koruma sağlamaz. Bu durum şüphelenmeyi ve araştırmayı genişletmeyi akla getirir.

MOREL Hastalığının sürü bazında tedavisi yoktur.  Bireysel tedaviler %4-8’lik chloroxylenol (Dettol) veya %10’luk iyot solüsyonlarıyla apselerin temizlenmesi şeklinde denenebilir. Yüzeysel apseler bir tümör gibi kapsülüyle beraber alınabilir.  Başarı şansı çok az olan bu girişimler sürü bazında zaten pratik olmazlar.

Çinko desteklerinin yarar sağlayacağı bu hastalık için de ifade edilmektedir.

Hemen hemen tümüyle birbirine benzeyen bu iki hastalığın ayırt edilmesi şüphe üzerine yapılan laboratuvar tetkikleriyle mümkün olabilir.

Morel Hastalığının ticari aşısı yoktur.  Etkenin veya etkenlerin izole edilmesi suretiyle otovaksin =özaşı yapılması mümkündür.

Ülkemizde yaygın olarak görülen, özellikle Tahirova, kıvırcık sürüleri başta olmak üzere, koyun-keçi yetiştiricilerinin başına büyük dert açan Koyun pseudotüberkülozu= Kazeöz lenfadenitis =CL= CLA hastalığının MOREL hastalığı ile karıştırılabileceği akılda tutulmalıdır.

Koyunların kendi etrafında dönmesi ile ortaya çıkan,  parazitik bir hastalıktır.

Halk arasında Delibaş Hastalığı, bazen de dönmeç adı verilen bu hastalık bir köpek tenyası (şerit) olan Taenia multiceps’in larvasının koyun ve keçi beynine yerleşmesi sonucunda ortaya çıkar.

Köpeklerde şerit hastalığı yapan parazit olan Taenia multiceps’in  (Multiceps multiceps)yumurtaları dışkı ile saçılır.  Koyun – keçilerin yediği otlara bulaşır.  Bulaşık otu yiyen koyun-keçilerin bağırsaklarında açılan şerit yumurtaları vücut içerisinde göç ederek (migrasyon) beyne gider.

Beyinde içi su dolu keseler halinde kistler yapar.  Kistler içinde larvalar vardır. Eğer hasta koyun ya da keçilerin beyinleri tekrar köpek tarafından yenilirse  bu döngü (çember) hiçbir zaman kırılmaz.  Yaşam zinciri devam eder.  Böylece delibaş hastalığı sürer, gider.

Hastalığa Coenurosis adı verilir.  Larva halindeyken etken Coenurus cerebralis adını aldığı için hastalığa Coenurosis adı verilmiştir.  Ülkemizde delibaş hastalığı olarak anılan hastalık yabancı literatürde GİD olarak geçer.  Merkezi Sinir Sistemi etkilenir.  Çoğunlukla beyinde, bazen omurilik, akciğer ve karaciğerde kistler oluşur.

Asıl sebep olan tenyalar (şerit) evcil veya yabani tüm etoburlarda (carnivor) bulunabilir.  Larvaların sebep olduğu kistler ise tüm herbivorlarda (otoburlarda= ot yiyenlerde) olabilir. Koyun ve keçilerde çoğunlukla ortaya çıkan kistler, sığırlarda, atlarda nadiren oluşabilir.

Coenurus cerebralis zoonotic bir hastalıktır.  İnsanların göz veya kaslarına yerleşmiş olduğu vakalar bilinmektedir.

Delibaş hastalığında kendi etrafında dönme dışında, hastalığın evrelerine göre tek taraflı körlük, yürümede düzensizlik, felç, boynun geriye doğru kasılması (opistotonus), diş gıcırdatma gibi belirtiler de görülür.

Teşhis belirtilere bakarak kolaylıkla konulabilirse de, bazen listeriosis, beyin apseleri, ekinokokların beyin içine yerleşmesi, poliencephalomalacia gibi hastalıklarla karışabilir.

Hastalığa ultrason ile teşhis konulabilir.

Bazı durumlarda hastalığı östrus ovis ( burun kurdu) ile karıştırmak mümkündür.  Burun kurdu vakalarında burun akıntısı ön plandadır.  Diğer yandan her iki sorun birlikte de olabilir.

Hastalığın sürü bazında tedavisi pratikte yoktur.  Ancak; çok değerli, damızlık yönü önemli olan koyun-keçi – koç veya tekeler tedaviye alınabilir.

Tedavi 2 yöntemle olur.  İlk yöntem cerrahi olup, beyin içindeki kese (kist) operasyonla alınır.  Diğer yöntem antiparaziter ilaçlar kullanılmasıyla sonuç veren tedavi şeklidir.  Praziquantel veya Albendazole etken maddeli ilaçlar yüksek dozda, ilacına ve dozuna göre 6-14 gün kullanıldığında olumlu sonuç verir.

Değerli hayvanlarda tedavi denenebilse de,  gerçekten yapılması gereken korumadır.  Koruma için tenyanın konakçı ve ara konakçı zincirini kırmak gerekir.

Konakçı olan köpekler, komşu sürülerin köpekleri de dahil olmak üzere şerit (tenya) ilacıyla sistemli olarak ilaçlanmalıdır.

Diğer taraftan kesilen, ölen koyun ya da keçilerin beyinleri, başları köpeklerin erişemeyeceği şekilde imha edilmelidir.  Gelişi güzel atılan, hastalıklı olduğu için insan tüketimine sunulamayacak beyinler,  başlar köpekler tarafından yenilirse tenyanın yaşam döngüsü tekrar kurulur ve delibaş hastalığı bitmez.

Koyun ve keçilerde ağızda yaralar ile ortaya çıkan birçok hastalık vardır.  Diğer belirtiler ile bir arada değerlendirilmezse hastalıklar birbirleriyle karıştırılabilir. O yüzden ağız yaraları ile seyreden hastalıklarda ayrıcı klinik teşhis için başka belirtiler olup olmadığına özellikle dikkat edilmelidir.

Ağızda, dudaklarda yara ile seyreden en önemli hastalık Ektima’dır.  Literatürde ORF, kontagiyöz pustuler stomatitis, Scabby mouth, Sore mouth, CE= Contagious Ecthyma olarak geçen hastalığın etkeni pseudocowpox virüsüdür.  Virüs vücuda girdikten 4- 7 gün sonra ilk belirtiler ortaya çıkar.  Ektima hem koyunlarda, hem de keçilerde görülür.  Virüsün zoonotic potansiyeli de vardır.  Yani insanlara da geçebilir.  Özellikle direnç sistemleri zayıflamış bireylerde belirti gösterebilen Ektima virüsü kendiliğinden iyileşir.

Hasta hayvanlarla temas ve müdahalede mutlaka eldiven kullanılmalıdır.

Koyun ve keçilerde de kendiliğinden iyileşebilen Ektima hastalığı, kuzu ve oğlaklarda ölümcül olmaktadır.

Kuzu ve oğlaklarda ölüm oranının yüksek olması yavruların aç kalması sebebiyledir.

Ektima hastalığı çok bulaşıcıdır. Epiteliotropik ( Epitel dokulara tutunan) bir virus olduğu için ağız ve dudaklar dışında ayaklara ve memelere de bulaşabilir.

Böylece;  bazı durumlarda hastalığın topallık ve mastitise sebep olduğu gözlenmiştir.

Hastalıkla mücadelede yapılması gereken en önemli iş hastalar ile sağlıklıların ayrılmasıdır.  Erken gözlem ile ilk belirti gösteren hayvanların diğerlerinden ayrılması hastalığın bulaşmasını yavaşlatır.

Ektima hastalığının özellikle ırk hassasiyeti olan Frezian ırkı koyunlarda ve Boer keçilerinde yayılması daha hızlı, belirtileri ise daha şiddetli olur.

Hastalığı yapan virüs sodyum hipoklorit te çabucak ölür.  Dolayısıyla çevre dezenfektanı olarak sodyum hipoklorit kullanılması önerilir.

Koruma için aşısı vardır.  Aşı MLV ( Modifiye canlı virüs) aşısıdır.  Ancak; son zamanda ülkemizde aşısı bulunmamaktadır.  Daha önce 2 farklı aşı vardı ve kullanılmaktaydı.

Eğer kuzu ve oğlakların aç kalmalarına engel olunursa ölüm oranı gayet düşük seviyelerdedir.  Hastalığın kendiliğinden iyileşmesi de mümkündür.

Kuzu ve oğlaklar suni besleme ile, aç kalmaktan kurtarılırsa ölmezler.  Sonda ve şırınga ile beslenen yavrular hastalığı atlatabilir.

Virüs etkenli bir hastalık olduğu için Ektimanın doğrudan tedavisi yoktur.  Ağız ve dudaklardaki yaralara gliserin iode sürülebilir.  Hazır olarak bulunabilecek magistral bir ilaç olan gliserin iode, aynı zamanda elde yapılabilir.

En pratik yöntem 3 kısım gliserini, 1 kısım tentürdiyot ile karıştırıp, iyice çalkalamaktır.  Elde edilen gliserin iode ağız, dişeti ve dudaklara sürülür.

Koyun ve keçilerde nakliye stresinin önlenmesi, hatta olabilecek her türlü stresin önlenmesi Ektima hastalığının koruyucu hekimliğinde başarı elde edilmesini sağlar.

Ektima ile karıştırılabilecek diğer virüs etkenli hastalıklar şunlardır;

PPR ( Küçük geviş getirenlerin vebası),  Mavi Dil hastalığı, Şap, Çiçek hastalığı.

Ayrıca; sığırların Veziküler stomatitis hastalığı nadiren koyun ve keçilerde de görülebilir.

Koyunların Ülseratif Dermatosis hastalığı Ektima ile aynı virüs ailesinden bir virüsün oluşturduğu, diğer belirtilere ek olarak vaginitis, balanoposthitis ve ayak lezyonları ile ortaya çıkan bir hastalıktır.

PPR Morbillivirus tarafından oluşturulur.  Mavi Dil  Bluetongue virüsü (BTV) tarafından meydana getirilen bir hastalıktır.  Şap etkeni Aphthovirüstür.  Çiçek hastalığı etkeni ise Capripox virüsü olup, ağız dışında, kasık, koltukaltı, vagina ve anüs çevresinde de nekrotik yaralarla ortaya çıkar.

Mavi Dil hastalığında dil morarır, şişer ve ağızdan dışarı çıkar.  Aynı zamanda ayaklarda, canlı doku ile tırnağın birleştiği bölgede lezyonlar yapar.

PPR ise öldürücü bir hastalık olup, ölüm oranının yüksekliği, öksürük, dil ve yanaklarda kötü kokulu ülserler ile karakterizedir.

Sonuç olarak;  her ağız yarası Ektima değildir.   Mutlaka tüm belirtiler değerlendirilmeli ve yanlış teşhise yol açmadan, doğru uygulamalar yapılmalıdır.

Bazen yeni doğum yapmış düve veya ineklerin sütlerinin kanlı olduğu görülür.  Hemolactia adı verilen bu olgular çoğunlukla memedeki kılcal damarların çatlaması sonucunda ortaya çıkar.

Memelerin aniden sütle dolarak gerilmesi, sağımda haşin davranılması, sağım makinesinin vakum ayarının yanlış olması, memeye isabet eden travmalar süte kan karışmasına sebep olur.  İnek ya da düvenin yeni doğum yapmış olması, özellikle de sarkık memeli inekler böyle durumlara yatkınlık oluşturur.

Kanlı süt görüntüsü ile kolayca teşhis edilir. Ancak; çayırlarda otlayan hayvanların sütleri bazen yedikleri otlar dolayısıyla pembemsi olabilir. Çayırda sütleğen otu,  kök boya bitkisi (Rubia Tinctorum), atkuyruğu veya kırk kilit otu adı verilen equisetum arvense gibi otlar varsa, inek veya düveler bu otlardan yemişlerse sütleri pembemsi renk alır.  Böyle durumlarda kesin teşhis için sütü santrifüje etmek ve dipte toplanan alyuvarları görmek gerekir.

Sütte kan görülmesi bazı hastalıkların ve mikroorganizmaların da sebep olabileceği bir belirtidir.  En başta Leptospiroz hastalığı akla gelmelidir.  Diğer belirtiler de gözden geçirilerek Leptospiroz  olup olmadığı değerlendirilmelidir.  Sarılık ve kan işeme ile kombine durumlar Leptospiroz’a işaret eder.  Yine damar dışına kan sızmasına ya da kılcal damar hasarına sebep olabilecek Serratia, Micrococcus, Brevibacterium, Sarcinia gibi mikroorganizmaların oluşturduğu genel enfeksiyonlarda sütte kan görülebilir.

Hayvanların yattıkları yerlerin sert, düzensiz ve sıkışık olması da hazırlayıcı faktörlerdendir.

Kanlı süt mastitis durumlarında da görülür.  Mastitiste kanlı üst aynı zamanda pıhtılı olup, çoğunlukla süt görünümünde olmaz.  Memede yangısal belirtiler, yani kızarıklık, şişlik,  sıcaklık ve ağrı da gözlenir.  Bu belirtiler görülmediği halde,  süt içinde kan varsa çoğunlukla memenin aşırı gerilmesi, darbe alması gibi ihtimaller akla gelir.

Kanlı sütün sebebine göre bir tedavi yöntemi uygulanır. Öncelikle damar içi kalsiyum verilmelidir.  C vitamini ve K vitamini enjeksiyonlarından da tedavide yararlanılır.

Deri altı Adrenalin kullanılabilir.  Durumun ciddiyetine göre; damar büzücü ilaçlar(metilergometrin veya ergometrin)  ya da kan durdurucu ilaçlar ( Tranexamic acid) uygulamaları yapılır.

Leptospirosis’ten şüphe edilirse streptomisin içeren enjeksiyonlardan yararlanılır.  Mastitis ile kombine kanlı süt söz konusu ise linkomisin- spiramisin kombinasyonlarının meme içerisine verilmesi önerilir.  Bu kombinasyon meme içerisindeki dokulara yayılma konusunda çok etkindir.

Kanlı süt sorunu olduğunda kullanılması önerilen homeopatik tedaviler de söz konusudur. (Phytolacca= Şekerci otu, Arnica, Calcarea fluorica,Ocinum sanctum= Kutsal fesleğen, Silicea, Bryonia)

Eğer sütün kanlı olması Leptosiroz şüphesi doğuruyorsa Leptospirosis aşılaması da yapılabilir.  Leptospiroz hastalığının insana bulaşabileceği ( zoonoz) ve ineklerde yavru atmaya sebep olabileceği unutulmamalıdır.

İneklerde sarkık memeleri önlemek üzere meme yapısı düzgün, meme puanı (UDC) yüksek, meme bağları kuvvetli inekler elde etmek için o yönde boğa spermaları seçmek yerinde olur.  Genetik iyileştirme ile sonraki nesillerde sarkık memeli ineklerden kurtulmak mümkündür.

Kanlı süt eğer meme ödemi ile birlikte görülürse buz kalıbı ile memeye masaj yapmak yarar sağlar.

Keneler insan ve hayvanlar için en tehlikeli dış parazitlerdendir.  Literatür bilgisine göre ; Dünyada 900 civarında , ülkemizde ise 46 çeşit kene türü bulunmaktadır. Hayvancılık ile uğraşanlar keneleri bilirler.  Hayvancılıkla uğraşmayanların ise, “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi”  ile keneler gündemlerine girdi.   Özellikle İç Karadeniz bölgesinde kenenin bulaştırdığı bu hastalık yüzünden vatandaşlarımızı yitirdik.  Keneler insanlara bu virüsü bulaştırdıkları gibi, hayvanlara da çok sayıda virüs, bakteri ve protozoon bulaştırırlar.

Keneler kan sever.   Kan emerek yaşarlar.   Salyalarında nörotoksik etkili, yani sinir sistemine zarar veren zehirli bileşikler bulundurdukları için kene felcine, kene zehirlenmesine sebep olurlar. Strese, alerjiye, iştahsızlığa sebep olabilecekleri gibi, çok sayıda olduklarında şiddetli kansızlığa da yol açabilirler.    Bir kene kendi ağırlığının 200 – 300 katı kan emebilir.    Kene istilası ne kadar büyük boyuttaysa kansızlık o kadar şiddetli olur. Kenelerin büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarda yaptıkları en büyük zarar vektörlük işlevleridir.     Naklettikleri hastalıklar;  Babesiosis (kırçan,ağrıma) , Anaplasmosis ve Theileriosis( zehirli  sıtma ) gibi protozoon etkenli kan paraziti hastalıklarıdır.    Ayrıca;  koyunların yavru atmasına sebep olan bir zoonozun, Coxiellosisin etkenini de naklederler.

Kan parazitlerinden biri olan Babesia etkeni kan işeme ile karakterize, yüksek ateşle seyreden bir hastalığa sebep olur.Anaplasmosis ve Theileriosis hastalıkları ise şiddetli anemi        (kansızlık )ile kendini gösterir.Theileriosis hastalığının aşısı vardır.Adı geçen hastalıkların tümünün tedavisi mümkündür. Theileriosis aşısının şubat ayında yapılması gerekir. Kenelerle mücadele hem doğrudan verdikleri zararların hem de naklettikleri hastalıkların önlenmesi için yılda iki kez mutlaka yapılmalıdır. Kene mücadelesinde en önemli yerin barınaklar olduğu unutulmamalı, ilkbahar ve sonbaharda kene mücadelesi yapılmalı, ihmal edilmeden düzenli olarak sürdürülmelidir.  Hayvanların üzerine yapışan keneler için sırt çizgisi boyunca, enseden kuyruğa kadar dökülerek kullanılan ilaçlar tercih edilmektedir. Keneleri öldüren ve uzun süre uzak tutan bu ilaçlar başarıyla kullanılmaktadır.   Ayrıca;  enjeksiyon ve banyo tarzında uygulanan ilaçlar da vardır.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Kırmızı et sorunu Türkiye’de uzun yıllardan beri var olan bir sorundur. Geçmişte de Belediyeler kırmızı et fiyatları artmaya başlayınca narh yani tavan fiyatı koymuşlar, Devlet de kırmızı et ithal etmiştir. Ne var ki geçen zaman içinde her iki uygulamanın da soruna çözüm getirmediği tam tersine sorunu daha da büyüttüğü anlaşılmıştır. Yani narh konduğunda ya da et ithal edildiğinde bundan en büyük zararı çiğ süt üreticisi görmüş, zarar eden üretici damızlık ineğini kasaba satmış, inek sayısı azalınca besiye alınacak erkek yavru sayısı azalmış, bu da sonuç olarak kırmızı et üretimini düşürmüştür. Et arzı az, talep de fazla olunca ekonominin genel kuralı olan arz-talep dengesi bozulmuş, dolayısıyla da kırmızı et fiyatları yükselmiştir.
Günümüzde de kırmızı et fiyatları artınca Devletin narh yani tavan fiyat kozunu kullandığını görmekteyiz. Yakında kırmızı et de ithal edilirse şaşmamak gerekir. Ancak çıkan haberlere göre narh önleminin tutmadığı, başta bunu kabul eden kasapların karardan caydığı ve tavan fiyatları uygulamadıkları anlaşılmaktadır. Bunun böyle olacağı basit bir maliyet hesabı yapan herkes tarafından biliniyordu. Şimdi önce yetiştirici gözüyle duruma kabaca bir bakalım. Bir besici ortalama dört bin liraya satın aldığı danayı besi dönemi sonunda altı bin liraya satmaktadır. Yani; dana, yem, işçilik, yakıt, veteriner hekim,ilaç ,elektrik, su gibi maliyet unsurlarına ortalama iki bin lira harcamaktadır. Besicinin kasaba sattığı danadan ortalama iki yüz elli kilo karkas (derisi,iç organları ve bacaklarının dizden aşağısı çıkarılmış hayvan) çıkar. Altı bini iki yüz elliye böldüğümüzde yirmi dört eder ki bu günümüzde kasabın besiciden satın aldığı etin kilo fiyattır. Bu durumda besicinin kar etmediği somut bir gerçektir. Çünkü altı bin liraya mal ettiği danasını yine altı bin liraya kasaba satmaktadır. Şimdi de kasap gözüyle konuya yaklaşalım. Kasap besiciden bir kilo karkası satın alırken ödediği bu yirmi dört lira üzerine kemik ve etin yenmeyen kısımlarının firesini, dükkan kirasını, işçi masrafını, elektrik ve su giderlerini, devlete ve belediyeye ödediği vergileri koyacaktır. Bugünkü koşullarda saydığım bu masraflar da ilave edilince kasap besiciden yirmi dört liraya satın aldığı karkas eti en iyimser rakamla otuz altı liraya perakende olarak vatandaşa satabilecektir. İyi de bu arada kasap hiç kar etmeyecek midir ? Hadi dört lira da kasabın karını koyalım, bugün için kıyma ya da kuşbaşının kırk liradan aşağıya satılması mümkün değildir. Oysa Bakanlık dana kıymasına otuz iki, dana kuş başına otuz dört lira tavan fiyatı koymuştur. İşte bu nedenle evdeki hesap çarşıya uymamış ve tavan fiyat uygulaması daha başlamadan bitmiştir.
Türkiye’de ki kırmızı et sorununun biri sosyo-ekonomik diğeri de teknik olmak üzere başlıca iki boyutu vardır. Önce sorunun sosyo-ekonomik boyutunu ele alalım. Türkiye nüfusu mülteciler de hesaba katıldığında neredeyse doksan milyonu bulmuştur. Bir de her yıl Ülkemizi ziyaret eden yaklaşık otuz milyon yabancı turist vardır. Buna göre Türkiye her yıl yaklaşık yüz yirmi milyon insanı beslemek durumundadır. Öte yandan Türkiye?de insanların satın alma gücü de göreceli olarak artmaktadır. Bu yoğun kırmızı et talebine karşın arzın yeterli olmadığı açıktır. Türkiye?de koyun ve kuzu eti de dahil yıllık toplam kırmızı et üretimi bir milyon tonu bile bulmamaktadır. Talep fazla arz az olunca da fiyatlar doğal olarak yükselmektedir.
Türkiye’de kırmızı et üretiminin yetersiz oluşunun teknik nedenlerine gelince. Besiciler yıllardan beri materyal olarak Holştayn ve Simental gibi sütçü ırk ineklerin erkek danalarını kullanmaktadırlar. Daha çok melez ırklardan oluşan bu danalar genetik yapıları gereği fazla canlı ağırlık artışı kazanamamaktadırlar. Oysa Şarole, Limusin, Angus gibi yabancı etçi sığır ırklarının erkek danaları yerli ve melez danalara bakınca görece daha fazla günlük canlı ağırlık artışı sağlamaktadırlar. Bu nedenle, beside yabancı etçi ırk sığırların erkek danalarının kullanılması daha ekonomik olmaktadır.
Çözüm aslında fazla karmaşık değildir. Öncelikle kırmızı et yerine şu anda ithalatı mümkün olan yabancı etçi sığır ırklarının erkek danalarının Türkiye’ye getirilip besi materyali olarak kullanılması kısa vadede kırmızı et üretimini artıracaktır. Orta vadede ise yurt dışından ithal edilecek etçi sığır ırkından boğaların dondurulmuş spermaları ile özellikle Simental ırkı ineklerin tohumlanarak daha fazla canlı ağırlık artışı sağlayan erkek besi danalarının çoğaltılması hedeflenebilir. Uzun vadede yapılacak iş ise genetik çalışmalarla geliştirilecek Türkiye’ye özgü etçi bir sığır ırkının kilo alma yeteneği yüksek erkek danalarının beside kullanılmasını sağlamaktır.

19.11.2015

Son yıllarda ülkemizde bol sütlü Saanen keçilerinin artması keçi sütünün yeterince bulunması sonucunu doğurmuş, süt miktarı yeterli olunca gerekli hammaddeyi sağlayan işletmeler keçi sütünü ve keçi sütünden yapılmış ürünleri pazara sunmaya başlamışlardır.  Bilindiği gibi artık market raflarında keçi sütü ve keçi sütünden yapılmış olan peynir, kefir gibi mamülleri daha çok görüyoruz

Keçi sütü sindirim kolaylığı ve zengin içeriğiyle eşsiz bir üründür.  İnek sütünden daha az laktoz içerdiği için laktoza karşı duyarlılığı olan bünyeler tarafından rahatlıkla tüketilebilecek bir süttür.  B1 vitamini ( Tiamin),  B2 vitamini  (Riboflavin ) ve niacin içeriği açısından inek sütüne göre belirgin biçimde zengindir.  Potasyum, selenyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum ve demir yönünden zengin bir gıdadır.  Vücuda dışarıdan alınması gereken yağ asitleri olan linoleic, linolenic, gamma linolenic ve arachidonic asitleri ihtiva eder.

Keçi sütü doğal homojendir.  Agglutinin içermediği için kaynatılınca yağı üzerinde birikmez.  Ayrıca inek sütünde bulunan betalaktoglobulin isimli sindirim zorlaştırıcı protein ihtiva etmediği gibi, Alpha S1 Kazein proteini bulundurduğundan sindirimi kolaydır.  Yağ zerreciklerinin inek sütüne göre beşte bir oranında küçük olması da sindirim kolaylığı sağlar.

İspanya’da Granada Üniversitesinin yaptığı çalışmalarla safra salgısını arttıran, kolesterol ve trigliserid oranını düşüren bir etkiye sahip olduğu bildirilen keçi sütünün aynı zamanda tampone edici özelliğiyle ülser hastalarının beslenmesinde kullanılabileceği belirtilmektedir.  Antioksidan etkili Xanthine oksidase enzimi ve eksojen aminoasitleri içermesi sayesinde kalp damar sağlığı başta olmak üzere, sağlık yönünden çok yararlı bir süttür.  Hatta, keçi  sütünden yapılmış doğal sabunların özel müşterileri vardır.

Keçi sütü ticari olarak artık pazara sunulmuştur.  Herkes için olduğu gibi, özellikle çocuklar, yaşlılar, hastalar için alternatif bir gıda şeklinde kullanılabilir.  Keçi peyniri ise kolaylıkla alıcı bulmaktadır.  Keçiler modern işletmelerde süt sağım makineleriyle, el değmeden sağılıyorlar.  Bu sebeple eskiden beğenilmeyen ağır keçi kokusu söz konusu değil.  Çocuklar bu kokuyu beğenmezler ve keçi sütü içmezlerdi.  Hâlbuki çocukların büyüme çağlarında en yararlı besinlerden biri olan keçi sütünü tüketmeleri gerekir.  Şimdi ise sağım esnasında süte koku verecek vücut döküntüleri, kıllar vs. süte karışmıyor.  Eskiden bunlar süzülüyor, fakat kokusu süte geçiyordu.  El değmeden, makinalı sağımda süte dışarıdan bir şey bulaşması ve koku sinmesi söz konusu değil. Tat ve koku sorunu da asgariye indiğine göre, keçi sütünün sağlıklı yapısından yararlanmak daha kolay bir hale gelmiştir.

Kırmızı et fiyatları son iki yıldan beri yukarı gitti. Zikzak bile çizmedi. Yükseldi. Kırmızı et? te maliyeti oluşturan 2 girdi vardır. Biri dana , diğeri ise yemdir. Dana karkas fiyatları son iki yılda %25 artış gösterdi. Besi yemi fiyatları ise 2 yılda sadece %6,8 arttı. Böyle bakarsak %25 ‘ lik artışı yem fiyatlarıyla açıklamak mümkün değil.

Diğer önemli girdi ise dana.

Sütçü ırktan , ileride besiye alınmaya uygun bir buzağı fiyatı AB ülkelerinde, TL ye çevirdiğimizde, 400TL civarında , etçi ırktan bir erkek buzağı fiyatı 850 TL civarında iken bizdeki karşılığı 2000TL – 2500TL dir.

Görüldüğü gibi daha besiye başlarken yüksek maliyetli bir girdi ile başlıyoruz.

Demek ki ; girdi maliyetlerini düşürmenin yolu ileride besiye alınabilecek erkek buzağıların bol olmasından geçiyor.

Kısa vadede AB ? den veya denizaşırı ülkelerden besiye uygun dana ithalatı yapılması çözüm olabilir. Eğer bu yönde hareket edilecekse aylara bölünmüş bir şekilde devamlılık gösterecek olan ithalat modeli seçilmelidir. Gelen besilik danalar giriş canlı ağırlıklarına göre 6 veya 10 ay sonra kasaba gidecek olgunluğa ulaşabilirler. Orta ve uzun vadeli çözümler ise üç konunun öne çıkarılmasıyla olacaktır. Destekleme, branşlaşma ve projeksiyon.

 Etçi ırklarla melezleme kesinlikle özendirilmelidir.

Etçi ırklarla melezlemenin özendirilmesi uygun desteklemelerle mümkün olur. Sütü yavruya verecek olan bu tip yetiştiricilere rayiç süt bedeli üzerinden bir destekleme sağlanması  “uygun destekleme” modeli olabilir. Bu tip işletmeler önemli bir yatırım gerektirmez. Yatırım konusundan  ziyade, süt gelirinin olmaması dolayısıyla üretimin sekteye uğramaması için aylık destekleme verilirse , işi yapanlar finans sıkıntısına düşmeden sütten kesim dönemine kadar buzağılarını büyütebilirler. Döngü bu şekle girdiğinde artık zincirin ilk halkası tamamlanmış olur.

İkinci konu branşlaşmadır.

Sütçü damızlıkçılar , etçi damızlıkçılar ve melezleme yaparak yavrularını besi için yetiştirenler ayrı branşlarda ilerlerken desteklemelerini de branşları doğrultusunda almalıdırlar.

Üçüncü önemli konu ise projeksiyondur.

Projeksiyon envanterin tam olarak bilinmesiyle yapılabilir. Her ay besiye girecek olan dana , besisi bitecek olan dana gibi sayıları bilemediğimiz zaman projeksiyon yapamayız. Hedefimiz doğru projeksiyon yapabilmeyi sağlayacak olan kayıt ve takip sisteminin kurulması olmalıdır.

 Köfte ve dolayısıyla daha fazla olarak kıyma tüketen bir toplumuz. Her ilin , ilçenin meşhur köftesi vardır. Kemik oranı düşük , karkası büyük ,kıymetli etleri iri parçalardan oluşan etçi ırkları ve melezlerini beslersek  kıymalık kısımların maliyeti ucuzlayacaktır.

Diğer yandan küçük baş etinin daha fazla oranda kullanımı sağlanırsa , herkesin kırmızı ete ve hayvansal proteine ulaşımı kolaylaşmış olacaktır.

Hayvancılık çoban işidir. Ama , küçükbaş hayvancılıkta çobanın rolü çok daha fazladır. Çobanlık  azalmış ve küçükbaş hayvancılık giderek terkedilmiştir. Canlandırılması halinde küçükbaş eti de oransal olarak yükselebilir. Şu anda büyükbaş /küçükbaş kırmızı et oranı 87,5 / 12,5 gibidir. Örneğin ; bu oran 75/25 şekline getirilebilir.

En önem verilmesi gereken konu da sütçü işletmelerin buzağı kayıplarının azaltılmasıdır.  Ne olursa olsun , kırmızı etin ana kaynağı Sütçü Sığır İşletmelerinin erkek buzağılarıdır.  Döl tutmama problemlerinden başlayarak , doğum öncesi doğum sonrası ve sütten kesme dönemindeki  buzağı kayıplarımızı önlemeliyiz. İlk iş olarak derhal ?Kamu Spotu? ile buzağı ölümlerinin kader olmadığı yönünde yayın yapılmalıdır. Kuzu ve oğlak kayıpları için de aynı durum söz konusudur.

Buzağı , kuzu ve oğlak kayıplarını önlediğimizde , etçi ırklarla melezleme yaparak yemden yararlanmayı arttırdığımızda, ortalama karkas ağırlığımızı yükselttiğimizde kırmızı et konusunda epeyce yol almış oluruz. Yapılması gerekenler bunlarla bitmez.  Ancak bir şekilde başlanması gerekir.  Yemden , pazarlamaya , kesimhaneden hayvan pazarlarına , meralardan eğitime kadar ele alınması gereken bir çok konu vardır. Fakat hiç başlamazsak yol alamayız. Bir yerden başlamalıyız.

Koyunların Akciğer Kanseri

Koyunların virus etkenli, kronik bir hastalığıdır.  Keçilerde de görülür.  Bu hastalığa “nefes nefese kalma” hastalığı denebilir.  Zaten ilk defa bu şekilde teşhis edildiği için “Jaagsiekte” hastalığı olarak bilinmektedir.  Etken; Onkojenik  Betaretrovirus?tur.

Koyunların akciğer kanseri OPA (Ovine Pulmonary Adenocarcinoma), OPC (Ovine Pulmoner Carcinoma) isimleriyle de bilinir.  Hastalığın ismi ilk defa 1865 yılında konulmuştur.  Koyunların akciğerinde küçük küçük çok sayıda tümör oluşur.  Bunlar birleşerek daha büyük kitleler haline de gelebilir.  Virus?un etkisiyle akciğer epitel hücreleri kanser hücreleri haline gelir.

Klinik belirtiler; solunum güçlüğü, karnını dövme ( abdominal solunum) zayıflama, gözyaşı akıntısı, aşırı ve köpüklü burun akıntısı şeklindedir.  Otopside iki akciğer arasındaki lenf yumrusunun çok büyümüş olduğu, gri-beyaz nodüllerin ve birbiriyle birleşen çok sayıda nodülün olduğu bir akciğer yapısı göze çarpar.  Otopside ikincil olarak pasteurella enfeksiyonu ve akciğer kıl kurtları da görülebilir.

Hastalıkta eğer ikincil enfeksiyonlar söz konusu ise  ateş görülebilir.  Yoksa; ateş görülmez.  Hastalık Kazeöz Lenfadenitis, pasteurellosis ve kıl kurdu enfestasyonları ile karıştırılabilir.

Bulaşma doğrudan temas, hasta koyunların burun akıntısı ve solunum yoluyla (aerosol yol) olur.  Kalabalık barınaklar hastalığın hızla yayılmasına yol açar.

Akciğerlerdeki lezyonlar hastalığın bulunduğu safhaya göre değişiklik gösterebilir.  Erken, geç veya şiddetli vakalarda lezyonlar farklı olabilir.  Gri -beyaz nodüller ile birlikte apseler ve akciğer zarına yapışmalar da söz konusudur.

Hastalığın yayılmasında en önemli etkiyi subklinik (gizli) enfekte koyunlar yapar.  Gizli enfeksiyon taşıyan koyunların virusu saçmasıyla, bunların sürüye bilmeden alınıp konulmasıyla hastalık bulaşır.  Klinik belirtilerden şüphe edilirse, teşhis PCR testi ile konulabilir.

Klinik belirtiler başka akciğer hastalıklarıyla karıştırıldığı için tam teşhis için PCR testi dışında bir seçenek yoktur.  Ultrasonografi teşhise yardımcı olabilir.  Ancak; ticari olarak kullanılan serolojik test kiti yoktur.  Histopatolojik muayene de teşhis için kullanılan bir yöntemdir.

Koyunların akciğer kanseri olan Jaagsiekte hastalığının aşısı ve tedavisi de yoktur.  Hastaları sağlamlardan ayırmak ve sürüden derhal çıkarmak gerekir.  Zayıf, öksüren ve özellikle burun akıntısı olan koyunlara bu yönde şüpheli olarak bakılmalıdır.

Hastalığın inkubasyon süresi (kuluçka dönemi) 2 ay ile 2 yıl arasındadır.  O sebeple, nisbeten yaşlı koyunlarda görülme ihtimali daha yüksektir.

Ülkemizde ilk teşhis Ankara, İzmir, İstanbul, Erzurum?daki mezbahalarda kesilen koyunlarda yapılmıştır.  Keçilerde ilk teşhis ise 1988 yılında konulmuştur.  Ülkemizde hastalığın insidansının %0,9 – 7,94 arasında olduğu bildirilmektedir.

Özellikle klinik olarak karıştığı hastalıklardan pasteurellosis, Verminöz pneumoni gibi hastalıklar için uygulanan tedavilerden hiçbir şekilde sonuç alınamamış sürülerde,  bu hastalık yönünden de ayırıcı teşhis yoluna gidilmesi önerilir.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Sağılmakta olan ineklerin yaz aylarında süt verimleri sıcaklık stresinden dolayı azaldığında, inekler sahiplerine ilk kötü sinyali vermiş oluyorlar.  Bu durum yaz ayları boyunca ve hatta takip eden aylar boyunca ineklerin başına gelecek problemlerin habercisi oluyor.   Süt sığırcılığı ile uğraşan bazı işletmeler sıcaklık stresini azaltmaya yönelik olarak serinletme sistemlerini kurmaya başladılar.

Kurudaki inekler ise, süt vermedikleri için süt verimlerinin azalması gibi bir belirti gösteremiyorlar.  Ancak; onların da serinlemeye ihtiyacı var.  Gebeliğinin son dönemine girmiş bir ineğin süt vermemesi üretiminin olmadığı anlamına gelmez.  Onun da üretimi karnındaki yavrusudur.  Ayrıca; doğumu takiben yavrusuna ağız sütü verecektir.  Daha sonra da biz bol miktarda süt sağmak isteyeceğiz.

Sıcaklık stresinin en kötü özelliği de sadece stresin görüldüğü günlerle kısıtlı olmayan, takip eden günleri de içine alan problemlerin görülmesidir.  O yüzden “süt vermiyor”diyerek kurudaki ineklerin serinletilmesini ihmal etmemek gerekir.

ABD- Minnesota Üniversitesinin yaptığı çalışmalarda kurudaki ineklerin de serinletilmesinin şart olduğu ortaya konulmuştur.  ABD’nin sıcak eyaletlerinden biri olan Florida’da, üniversite tarafından yapılan çalışmalar yine kurudaki ineklerin de serinletilmesine gerek olduğu yönündeki fikirleri desteklemektedir.

Kurudaki inekler serinletilirse, doğum yaptıktan sonra, serinletilmeyen kontrol grubundakilere göre daha çok süt veriyorlar.  Yine bu ineklerin doğum sonrası dirençleri, bağışıklık sistemleri daha yüksek oluyor.

Bağışıklık sistemleri daha iyi olan, kurudayken serinletilmiş ineklerin somatik hücre skorları düşük oluyor, rahim hastalıkları da daha az görülüyor.

Serinletilmiş ineklerden doğan buzağılar da daha yüksek doğum ağırlığına sahip oluyorlar.  Ortalama 6,3 kg daha ağır olan buzağılar bu farkı ileride de koruyorlar.  Yavruların kolostrum emilimleri daha yüksek, bağışıklık fonksiyonları daha iyi seviyede oluyor.

Gelelim süt verimindeki artışa.  Serinletilen inekler doğum sonrası daha çabuk pik seviyesine ulaşıyorlar ve ısı stresindekilere göre ortalama günde 4,9 kg daha fazla süt veriyorlar.

Çalışmalarda kurudayken serinletilmiş ineklerden doğan dişi buzağıların düve olduktan sonra, ilk laktasyondaki süt verimleri de incelenmiş.  Anne karnındaki serinletilmiş dişi buzağıların laktasyonun ilk 35 haftası boyunca, serinletilmeyenlere kıyasla, günde ortalama 2.72 kg daha fazla süt verdiği görülmüş.  Bu da gösteriyor ki;  süt verimi ve karlılık için kuru dönemdeki ineklerin de serinletilmesinde büyük fayda vardır.

Diğer bir fayda da döl tutma konusundadır.  Anneleri serinletilmiş dişi danalar, düve olduktan sonra gebelik başına payet sayısı düşmüş, yani daha iyi bir döl verimi sağlanmış.

Bu çalışmalar ışığında; laktasyondaki ineklere uygulanan serinletme sisteminin eksiksiz biçimde kurudaki ineklere de uygulanması daha çok süt, daha az doğum sonrası hastalık ve daha sağlıklı, verimli buzağılar anlamına gelmektedir.

Geviş getirenlerde, B12 vitamininin sentezi için gerekli mineraldir.

Yemlere kobalt katılması; anemi’ yi (kansızlık) önler.

Kobalt’ın; ketosisi, ısı stresini, zayıflamayı, döl tutma oranındaki düşüşü engelleyici etkileri vardır.

İştahta, ağız sütünün miktar ve kalitesinde artış sağlar. Yemlerine Kobalt katılan ineklerin buzağıları daha sağlıklı olur.

Kuzu ve oğlak kayıpları ülkemizin en önemli problemlerindendir.   Büyük zararlara sebep olduğu bilinmektedir.

Kayıplara sebep olan hastalıkları saydığımızda sorunun ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.  Bu hastalıklar arasında doğrudan veya dolaylı olarak kuzu ve oğlak kayıplarına sebep olabilecek 27 ayrı problem sayılabilir.

Kuzu ve oğlak kayıplarının başlıca sebeplerinden biri bruselloz’dur.  Yavru attıran, sürüyü ve sürü sahibini zor durumda bırakan, insanlara da bulaşabilen tehlikeli bir hastalıktır.  Atıkların tahlili şarttır.  Gerçek sebebin bulunması önemlidir.  Çünkü; her yavru atma bruselloz değildir.  Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının talimatlarına göre göze damlatmak suretiyle, 3 aylıktan büyük her yaştaki koyun ve keçiler aşılanır.  Tek doz uygulama bağışıklık için yeterlidir.

Bruselloz dan başka yavru atmaya neden olan hastalıklar da vardır.  Bunlar arasında Klamidya ve Koksiella enfeksiyonlarını sayabiliriz.  Bu hastalıklar da insanlara bulaşabilir, yani zoonoz hastalıklardır.  Laboratuvar tahlili ile kesin teşhis konulur.  Koksiellozis hastalığının insanlarda görülen formuna Q humması adı verilir.

Her yavru atma olayını bruselloz sanmamak ve doğru önlemleri almak için atıkları mutlaka laboratuvara göndermek gerekir.  Koksiella ve Klamidya enfeksiyonları için en uygun korunma yolu aşılamadır.  Antibiyotik tedavisi ile sonuç alınabilir.

Vibriosis veya diğer adıyla Kamfilobakter fetus enfeksiyonu yavru atmaya sebep olur.  Aşılama en uygun koruyucu yöntemdir.  Antibiyotikler ile tedavisi mümkündür.  Listeriosis yavru atmaya yol açan bir hastalıktır.  İnsanlara da bulaşabilir.  Belirtilerle teşhise gitmek doğru olmaz.  Laboratuvar tahlili şarttır.  Bozuk silajlarla beslemenin sonucunda ortaya çıkabilir.  İlk yapılacak iş silajın verilmemesidir.

Septisemi veya kolibasilloz dediğimiz hastalık çok büyük kayıplara sebep olan, yeni doğmuş kuzu ve oğlakların ani ölümü ile sonuçlanan bir hastalıktır.  Çaresi doğuma bir ay kala gebelerin aşılanması ve doğumu takip eden en kısa sürede yavrulara antiserum verilmesidir.  Koç ya da teke katımı belli bir zamana yayılan sürülerde doğum sonrası yavrulara antiserum verilmesi korumayı garanti altına almak için yararlı bir uygulamadır.

Kuzuların enterotoksemisi, diğer adıyla C tipi Klostridyum perfringens enterotoksemisi, 2-5 günlük yavrularda ani ölümlere neden olan bir hastalıktır.  Yeni doğanlarda pankreas henüz tripsin enzimi salgılamaya başlamadığı için, Klostridyum perfringens tip C tarafından salgılanan betatoksin tahrip edilemez ve yavruları öldürür.

Daha büyüklerde ise böyle bir sorun olmadığı gibi, Klostridyum perfringensin diğer tipleri (A.B, D)için de sorun oluşturmaz.  Bu problem,  Klostridyum perfringens tip C için söz konusu olmaktadır.  Çaresi aşılamadır.

Kriptosporidiosis ve Koksidiosis hastalıkları da ishale ve ölüme sebep olan hastalıklar olup, ana koruma yöntemi temiz ve kuru ortamlardır.  Tedavi yöntemleri denenebilir.  Ancak; tedavi şansı olmadan yavruları kaybedebiliriz.  Gözümüz yavruların üzerinde olmalı ve erken müdahale yapmalıyız.

Leptospiroz, kan işeme ve sarılıkla ortaya çıkar.  Yavru atma sebebidir.  Öldürücüdür ve insanlara bulaşabilir.   Tedavi şansı vardır.  Ancak; tedavi etmek sadece belirtileri geçirmeye yarar.  Kurtulan hayvan idrarıyla hastalığı yaymaya devam edeceği için, en akılcı yöntem aşılamadır.

Ektima, dudak kenarlarında yaralar ile ortaya çıkan bir virus etkenli hastalıktır.  Yem yemeye engel olarak yavruların ölümüne yol açar.  Çok bulaşıcıdır.  Aşılama tek çaredir.  Diğer bir viral etkenli hastalık,  çiçek hastalığıdır.  Vücudun tüysüz bölgelerinde kabartılarla kendini gösterir.  Hızla yayılan, öldürücü bir hastalıktır.  Aşılama dışında çaresi yoktur.

Selenyum ve E vitamini eksikliğiyle ortaya çıkan Beyaz Kas Hastalığı da, yavru kayıplarına neden olur.  Yemlerine Selenyum ve E vitamini katılması ya da enjeksiyon şeklinde bunları verilmesi  koruma için yeterlidir.

Gebelik Toksemisi,  birden çok yavru yapan ırklarda, gebeliğin son döneminde ortaya çıkan bir metabolik hastalıktır.  Yavruların olduğu gibi, annenin de kaybına yol açar.  Annenin gebelik sonuna doğru yavrularını besleyecek enerjisi olmaması sebebiyle ortaya çıkan bu hastalığın tek önlemi enerji takviyeleridir.  Gebeliğin son döneminde enerji takviyesi olarak verilen yem katkıları ile kayıplar önlenir.

Pasteurelloz, pasteurellosis veya zatürre diye anılan hastalık ise, öksürük ve sık solunum ile kendini gösteren, yavru kayıplarına sebep olan bir hastalıktır.  Antibiyotik tedavisi mümkün olabilir.  En etkili korunma yolu aşılamadır.  Ayrıca,  hasta yavruların annelerini emerken memeye pasteurella mikrobunu bulaştırmaları sonucunda meme yangısı (mastitis) oluşması da hastalığın başka bir zararıdır.

Kuzu ve oğlak kayıplarına sebep olabilecek hastalıklardan ayak çürüğü ( piyeten), koyun pseudotüberkülozu ( Kazeöz lenfadenitis), yanıkara, şarbon, şap, küçük ruminantların vebası (PPR), kuzu dizanterisi, keçi ciğer ağrısı, enfeksiyöz nekrotik hepatit ( kara hastalık) gibi hastalıkları da sayabiliriz.

Bunlara iç ve dış parazitlerden dolayı olabilecek kayıpları da ekleyebiliriz.

Hastalıkların tedaviye gerek kalmayacak şekilde aşılama veya diğer koruyucu hekimlik metodlarıyla önlenmesi en doğrusudur.  Aşılar mutlaka prospektüsünde yazıldığı şekilde uygulanmalıdır.  Bu konuda en yakın veteriner örgütünden yardım alınmalı ve daha önce belirttiğimiz şekilde laboratuvar muayenesi talep edilmelidir.

Süt sığırcılığında olduğu gibi sütçü tip koyun-keçi yetiştiriciliği yapan işletmelerde de meme yangıları (mastitis) başlıca sorunlardan biridir.

Sütçü sığırlarda mastitise sebep olan mikroorganizmaların çoğunluğu,  koyun-keçilerde de mastitis etkenleri arasında sayılabilirler.  Bunların en önemlisi Staph.aureus’tur.

Koyun ve keçilerde  de mastitisler subklinik (gizli) ve klinik olarak görülebilirler.  Ayrıca; küçük geviş getirenlerin mastitisleri gangrenleşmeye çok eğilimlidir.  Mastitis vakaları kısa sürede gangrenli mastitise dönüşür, meme  mor renk alır ve soğuk hale gelir.  Bu durumda memenin tekrar düzelmesi söz konusu olamayacağı gibi, koyun veya keçinin hayatı da tehlikeye girer.  Staph.aureus, E.coli, Clostridium perfringens ve akut Pasteurella mastitislerinde gangrenli durumlara sıkça rastlanır.

Staph.aureus mastitisleri subklinik (gizli) hale dönüşebilirler.  Staph.aureus’un kendini bir biofilm tabakasının içine  gizlemesi çoğunlukla gizli ve hatta kronik mastitis yönünden tehlikeli bir durumdur.  Diğer yandan Staph.aureus’un vücudun savunma sistemi üzerinde, özellikle akyuvarlar üzerinde, yaptığı toksik (zehirli) etkiler problemi daha ciddi bir hale getirir.

Koyun ve keçi mastitislerini bazı hastalıklar ile birlikte de görebiliriz.  Bunların başında bulaşıcı agalaksi, yani süt kesen hastalığı gelir.  Mycoplasma agalactiae adı verilen mikroorganizmanın sebep olduğu hastalık göz, eklem ve meme yangılarının kombine olarak görülmesiyle bilinir.  İşletmelerde eklem yangıları, eklemlerde şişkinlik, göz ve meme yangıları birlikte görülüyorsa bu yönden şüphelenmek gerekir.

Ektima hastalığı ise;  yavruların ağız yaralarının meme yangısına sebep olmasıyla ikincil bir problem olarak annelerde mastitis belirtileriyle karşımıza çıkar.  Bunun gibi; yavrulardaki Pasteurella etkenlerinin emme ile annelerinin memelerine bulaşması pasteurella mastitisi olarak sürüyü kayıplara uğratabilir.  Gerçek hastalığın yanı sıra mastitise sebep olabilecek bir başka sorun ise CAE hastalığıdır.  Virus etkenli olan Caprine  Arthritis Encephalitis= CAE hastalığında meme “taş meme” tabir edilen şekilde sertleşir.

Sütçü sığırların başlıca mastitis etkeni olan Streptococlar küçük geviş getirenlerde de önemli mastitis etkeni halindedirler.   İrinli durumların başlıca sorumlusu Corynebacterium mikroorganizması yine küçük geviş getirenlerde irinli mastitis sebebi olarak sorun oluşturur.  Vücudun birçok yerinde, özellikle lenf yumrularına yerleşerek irinli yumrularla ortaya çıkan Kazeöz lenfadenitis hastalığı meme lenf yumrularında da apselere sebep olur.

Koyun ve keçilerde mastitise sebep olabilecek diğer mikroorganizmalar arasında, Pseudomonos, Serratia, Aspergillus, Klebsiella, Candida, Nocardia’ları sayabiliriz.  Brusellosis hastalığında ise, asıl problemin yanı sıra, mastitise de rastlanabilir.

Mastitis’in teşhisi için sığırlarda kullanılan CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) küçük ruminantlarda da kullanılabilir.  Bu kadar çok etkenin bulunduğunu bildiğimize göre, mutlaka etken yönünden tahlil yaptırılmalıdır.  Tahlile dayanmayan girişimler başarısız olabileceği gibi, gecikmelerin enfeksiyonu gangrene çevirebileceğini unutmamak gerekir.  Küçük geviş getirenlerin mastitisleri kısa sürede tehlikeli ve ölümcül hale gelirler.  Hızlı hareket etmek şarttır.

Koruma:
Öncelikle koruyucu aşılamaların yapılması gerekir.  Aşı programında ektima, agalaksi, kazeöz lenfadenitis, brusellosis, pasteurellosis, Klostridium ve mastitis aşıları mutlaka yer almalıdır.

Tahlil sonucu Nocardia, Pseudomonas gibi mikroorganizmlar çıkmış ise bu hayvanlar sürüden ayrılmalı ve kesime gönderilmelidir.

Tıbbi olarak temel önlem;  hastaların sağlıklılardan derhal ayrılmasıdır.  Bu kurala kesinlikle uyulmalıdır.

Rahim yangısı geçirmekte olan ve akıntıları ile çevreyi bulaştıran koyun ya da keçiler ayrı bölmeye alınmalıdırlar.  Rahim yangısı (metritis) etkeni olan mikroorganizmalar aynı zamanda mastitis etkenidirler.  Ayrı bir bölmeye alınmazlarsa sürüde mastitis vakaları artar.  Pasteurella  (Mannheimia) enfeksiyonları, solunum yolu yangıları, öksürük ile belirginleşir.  Kötü barınak koşulları, havalandırma problemleri, aşırı nemli, ıslak ortamlar yaygın şekilde öksürüğe, emme suretiyle de mastitise yol açacaktır.  Önce barınak koşulları düzeltilmelidir.

Sürü yönetiminin temel ilkesi olan “Kuru ve Temiz” sistemi burada da geçerlidir.

Dışarıdan sürüye hayvan alırken özellikle Kazeöz lenfadenitis ( cırtlak, çıban) ektima, agalaksi gibi hastalıkların getirilmemesi için dikkatli olunmalıdır.

Sağım hijyenine dikkat edilmeli, meme daldırma solüsyonları kullanılmalı, yemler Vitamin E ve selenyum ile takviye edilmelidir.  Sineklerle mücadele ihmal edilmemeli, kronikleşen durumlarda hayvanlar sürüden çıkarılmalıdır.  Koyun ve keçilerin sağılmadıkları dönemde adeleden “Kuru dönem tedavisi” yapılmalıdır.  Meme içine verilen kuru dönem ilaçlarının küçük ruminantlarda kullanımına özen gösterilmelidir.  Bu ilaçlar inek memesine göre yapılmış olduklarından hazır enjektörlerin uçları küçük ruminantlara göre kalındır.  Zorla meme başından sokulmaları meme başını zedeleyebilir.  Diğer yandan bu enjektörlerin içindeki etken maddelerin tipik mastitis yapan mikroorganizmalara karşı yeterli olabileceği, bunlar dışında saydıklarımıza yeterli olmayacağı bilinmektedir.  Bunlar göz önüne alınarak kurudakilere kas içi uzun etkili antibiyotik uygulamaları daha olumlu sonuçlar verecektir.

Subklinik (gizli) mastitisleri, zaman zaman yapılacak CMT testleriyle veya somatik hücre sayımlarıyla,  ortaya çıkarmak yararlı bir uygulamadır.

Mastitislerin başka bir boyutu da insan sağlığına yaptıkları olumsuz etkilerdir.   Bazı mikroorganizmaların termostabil (ısıya dayanıklı) toksinleri, mikroorganizmalar yok edilse bile, sütün içinde kalırlar.  Bu toksinler sütü içenlerde gıda zehirlenmesi belirtilerine sebep olurlar.  Mide bulantısı, ishal ve karın ağrısı şikayetleri ortaya çıkabilir.

Görüldüğü gibi insan sağlığı, hayvan sağlığı ve kazançlı hayvancılık için koyun-keçi işletmelerinde yukarıda saydığımız önlemlere dikkat etmek, ihmallere meydan vermemek gerekir.

Buzağı doğar doğmaz;
-Hazır antiserum uygulanır
-Göbek kordonu iyotlu bir solüsyona batırılır.
-Ağız sütü içirilir.
-Buzağı annesinden ayrılarak temiz ve kuru bir yere konulur.

12. Hafta
(Buzağı 3 ayını doldurduğunda)
-Öksürük aşılarının ilki yapılır.
-Karma Klostridyum aşısı yapılır.
-İlk Brusella aşısı yapılır ( Göze uygulanır).

14. Hafta
-Öksürük aşıları ( Pasteurella ve viruslara karşı) tekrar edilir.
-Karma Klostridyum aşıları tekrarlanır.

Buzağı 4 aylık olunca;
-İlk şap aşısı uygulanır.
-Şap aşısı her 4 ayda bir uygulanarak  8 inci ve 12 inci aylarda tekrarlanır.  Daha sonra 6 ayda bir tekrarlarla sürdürülür.  Böylece tam bir bağışıklık sağlanmış olur.

Düveler: 
İlk tohumlamadan önce (14-15 aylıkken)
Viral aşı, ihtiyaç varsa Leptospirosis aşısı, Klostridyum aşıları, Mastitis aşıları uygulanır.

Bu aylarda ikinci bir Brusellosis Göz Aşısı yapılırsa ömür boyu bağışıklık sağlanır.

Doğuma 45 gün kala;
Mastitis aşısı
Öksürük aşıları
Septisemi aşıları

Not:  Mastitis aşıları 7 ayın üzerindeki dişilere  her 6 ayda bir düzenli yapılırsa, tam bir bağışıklık sağlanmış olur.

İNEKLERİN Aşılama ve Koruyucu Hekimlik Programı:
İnekler kuruya alınırken;
Memelere Kuru dönem ilacı uygulanır.
Karma Klostridyum aşıları uygulanır
Öksürük aşıları uygulanır
İç ve dış parazit mücadelesi
yapılır.

Doğumdan 3 hafta önce
Öksürük aşıları
Bölgesel olarak;  ihtiyaç varsa Leptospirosis aşısı
Mastitis aşısı
A,D,E vitamini ve Selenyum + E vitamini desteklemeleri
Karma Klostridyum aşıları
yapılır.

Doğuma 1 hafta kala;
Hipokalsemi ve süt hummasını önlemek üzere, yani hem gizli, hem de klinik hipokalsemi vakalarına önlem almak amacıyla,
(Doğumdan 2-8 gün önce)
Yüksek dozda (10 milyon ünite)
D3 vitamini enjekte edilir.

Bölgesel olarak kenelerin mevsimsel etkinliğinin başlamasından 2 ay önce (tahminen ŞUBAT ayında) Theileriosis aşısı uygulanır.

Bu başlık birçok konuda olduğu gibi, süt sığırcılığı işletmeleri için de geçerlidir.  Kayıpları önlemek kârlılığın güvencesidir.

Süt sığırcılığıyla uğraşan çiftliklerde en önemli girdi yemdir.  Kârlılık yem ve süt fiyatlarıyla doğrudan ilgilidir.  Keşke; her zaman süt ve yem fiyatları bize kâr bırakacak şekilde dengeli olsa.  Ancak; çoğunlukla öyle olmuyor.  İkisi de bizim elimizde değil.  Kumanda edemediğimiz bu iki önemli konuyu birliklerimizin, kooperatiflerimizin veya benzeri kuruluşlarımızın takibine bırakarak, kendi kumandamızda olan konulara odaklanmalıyız.

Tamamen sıfırlayamazsak bile, buzağı, döl ve süt kayıplarını ve hatta sürüdeki hayvanlarımızın kayıplarını büyük ölçüde önleyebiliriz. Zaten kâr da bu ayrıntıların arasında gizlidir.

Özellikle ABD’de yapılan çalışmalarda kayıpları dolar üzerinden hesap etmişler.  Süt sığırcılığı çiftliklerinde kazancımızı azaltan ve hatta bizi zarara sürükleyen kayıplar dolar olarak şu şekilde sıralanıyor.  Klinik mastitis (meme yangısı), şiddetine göre 125-184.40, topallık, şiddetine göre, 90-312, süt humması 334, sonun atılamaması 285, abomasum deplasmanı (şirdenin yer değiştirmesi) 340, ketosis 145, yumurtalık kistleri 687, güç doğumlar, güçlük derecesine göre, 25.16-279.61 ABD Doları zarara sebep oluyor.

Birçok problem ise birbiriyle beraber seyrediyor ya da birbirini tetikliyor.  Örneğin; süt humması, ketosis, abomasumun yer değiştirmesi, sonun atılamaması ve metritis(rahim yangısı) birbiriyle ilişkili hastalıklar.

Başka bir örnek; Asidoz, ayak iltihapları, hazımsızlık, iştahsızlık, karaciğer apseleri ve şirdenin yer değiştirmesiyle yakından ilgili.  Kalsiyum ve Fosfor metabolizmasındaki dengesizliklerin sebep olduğu sorunlar ise çok daha uzun bir liste tutuyor.  Güç doğum, rahimin fırlaması sonun atılamaması, rahim iltihabı, döl tutmama, işkembenin durgunluğu, iştahsızlık, abomasumun deplasmanı, ketosis ve meme yangıları kalsiyum ve fosfor dengesizlikleriyle yakından ilgili olup, süt miktarının azalması ve hatta enfeksiyöz hastalıklara tutulma riskinin artması, üretimde kalma süresinin kısalması sorunlarını da beraberinde getiriyor.

Kuru dönemde yanlış besleme, geçiş dönemi yemlemesine dikkat etmeme ise karaciğer yağlanmasına, ineğin sürüden zorunlu olarak çıkarılmasına, mecburi kesime veya ölüme yol açabiliyor.  Ayrıca gizli mastitis, gizli asidoz, gizli ketosis gibi sorunları da keşfedebilirsek, ne kadar büyük dertlerle karşı karşıya kaldığımızı görebiliriz.

Döl kayıplarının ise, parayla hesap edilerek alt alta toplandığında, büyük zararlara sebep olduğu görülebilir.  ABD’li çiftçiler boş günlerin 120 günü, buzağılama aralığının 405 günü ve ortalama süt verme süresinin, sürü bazında, 180 günü aştığı durumlarda, her gün için 5 dolar zarara uğradıklarını düşünürler.  Çok büyük kayıp!

Bunların yanı sıra enfeksiyöz ve paraziter hastalıkların verdiği zararları da akla getirirsek, aslında ne kadar önlenebilecek olduğu halde, önleyemediğimiz zararın söz konusu olduğunu açıkça görürüz.

Yukarıda sayılanlar tamamen bizim önleyebileceğimiz, ama bir şekilde önleme konusunda yeterli gayret gösteremediğimiz konulardır.  İhmal, bilgisizlik ve benzeri sebeplerden eksik yaptığımız işler bizim kazancımızı azaltıyor.  Kayıpları azaltırsak, kazancımız artar.  Tamamen bizim elimizde olan bu konuları, uygun yemleme, aşılama, kayıt sistemi, sürü yönetimi programıyla çözebilir, durumu lehimize çevirebiliriz.  Konforlu, kuru ve temiz ortamlar sağlamak, gerekli olan yerlerde ineklerimize profesyonel yardım sağlamakla buzağı, süt ve döl kayıplarımızı önlersek, kazanırız.

Sütçü sığır işletmelerinin başlıca kazanç noktası “Sürü Yönetimi”dir.  Sürü yönetimi işlerin bir düzen içerisinde, sırasıyla ve eksiksiz yapılmasıdır.  Sürü yönetimi bütünlük içerisinde düşünülmelidir.  Bir ihmal, bir eksik mutlaka işletmeye zarar olarak geri döner.

Sürü yönetimi “ölçülebilir”  yararları birlikte getirir.  Daha çok süt, daha çok buzağı, daha az hastalık, daha az antibiyotik kullanımı, dolayısıyla karlı bir işletme ancak uygun sürü yönetimi teknikleriyle mümkündür.

Sürü yönetiminin temel ilkeleri:
Birinci olarak  ” Kuru ve Temiz” ilkesini sayabiliriz.  İkincisi ” İyi Kayıt, İyi Gözlem”dir. Diğerlerini şöyle sıralayabiliriz; işlerin aynı sırayla, aynı şekilde yapılması, açık büfe yemleme, artmayınca yetmez, soğuktan korkma sıcaktan kork.

İnşaat esnasında başlayan bir süreç olarak kabul ettiğimiz sürü yönetimi aşağıdaki uygulamaların bütünüdür.

Buzağı bakımı, uygun yemleme programları ve teknikleri, uygun aşılama programları, meme yangısıyla mücadele için yapılması gerekenler, doğru sağım tekniği, stresle mücadele için alınması gerekli olan önlemler,  iyi kızgınlık takibi ve loğusa takip programı.

Bunların herhangi birinin ” daha az önemde” olduğunu düşünmek ” sütü delik bir kovaya sağmak” ile aynı sonuçları getirir.  Kayıplar ve zarar.

Sürü yönetimi ilkelerinin doğru uygulanması ” ölçülebilir” kazançlar getirdiği gibi, uygulamadaki eksiklikler ise ” ölçülebilir” zararlar getirir. Daha az buzağı, daha az süt geliri, daha çok hastalık, sürüde kısa süre kalan, üç memeli, topal, döl tutmayan inekler, öksüren buzağılar, çok yorulan ama başarılı olamayan çalışanlar ve mutsuz sürü sahibi.

Bu sebepten; kazançlı, sağlıklı ortalama ömrü uzun bir sürü ve dolayısıyla mutlu bir sürü sahibi olabilmenin yolu sürü yönetimi ilkelerine bağlı kalmaktan geçer.

Sırasıyla temel konulara göz atalım;
Doğum ayrı bir bölmede olmalı, daha önce diğer ineklerden ayrılan inek, mümkün olduğunca geniş bir doğum bölmesine konulmalı, doğum esnasında müdahale etmek için acele edilmemelidir.  Holstein ırkının çok süt vermesi gibi olumlu özelliğinin yanında, düvelerinin güç doğum yapması gibi olumsuz bir özelliği vardır.  Bu durumda bile, düvelerde güç doğum ortalaması %9 olup, % 91 oranında düvenin müdahalesiz doğum yapma ihtimali vardır. Holstein ineklerde ise güç doğum oranı sadece %3 olup, diğer bir deyişle müdahalesiz doğum yapma ihtimali %97 dir.  Doğum esnasında inek veya düveye ıkınma, sancılanma ve kendi kendine doğurma şansı verilmeli, ancak; gözlemek suretiyle gerektiğinde müdahale edilmelidir.  Müdahale ile yaptırılan doğumun ardından rahim iltihabı sorunu ile karşı karşıya gelmek kaçınılmaz sonuçtur.   Yine de müdahale etmek gerektiğinde temizlik kurallarına uyulmalı, eldiven giyilmelidir.  Yeni doğmuş buzağının göbek kordonu temizlenip dezenfekte edilmeli, derhal antiserum uygulanmalıdır.  En önemli konu buzağıya ağız sütünün içirilmesidir.   Ağız sütü mümkün olan en kısa sürede, en az 2 litre olmak üzere, sabırlı davranarak içirilmeli, ağız sütünün içirilmesi işi ciddiyetle takip edilmelidir. Çünkü buzağının ilk 12 saat içinde en az 6 litre ağız sütü alması gerekir.  Buzağılara süt veya buzağı maması verilmesi su ihtiyacını azaltmaz.  Önünde her zaman taze, temiz su bulundurulmalıdır.  Buzağıların ishallerini önlemenin yolu biberon ve kovaların, aynı zamanda barınaklarının ” Kuru ve Temiz” olmasından geçer.

Buzağıların kaybına sebep olan iki problem vardır.  Biri ishal, diğeri öksürüktür.  Öksürük yani solunum yolu enfeksiyonu genellikle birinci ayı takiben görülür.  Çoğunlukla sütten kesme programının yanlış uygulanması sonucunda zatürre’den buzağı kaybederiz.

Demek ki; sütten kesme programına uygun hareket etmemiz gerekir.

Düveler masrafla elde edilmiş, sürünün geleceğini oluşturan hayvanlardır.  Süt vermeye başlamaları için geciktirilmeden gebe kalmaları sağlanmalı, 14 aylıkken, 375 kg canlı ağırlığa ve 127 cm yüksekliğe ulaştıklarında tohumlanmaları için hazır hale getirilmelidirler.  Böylece 23 aylık olduklarında doğum yaparak süt vermeye başlamaları mümkün olur.

Sürü yönetiminin diğer önemli noktaları kaliteli kaba yem, kaba yemin kesintisiz temini, kaliteli selülozun değerini bilmek ve dengeli yem formülüdür.  Bunun bütününe ” yemleme yönetimi” adını verebiliriz.  Sığırların beslenmesi basit bir “rasyon” programı değildir.  Yemleme yönetimi esasları göz ardı edilmemelidir.  Yemin hazırlanması, dağıtılması, hammaddelerin özellikle kaba yemin stoklanması, artan yemin kontrolü, verilen yoncanın biçim zamanı, silajın kuru maddesi, karışımdaki selülozun kalitesi ve ineğin sindirebildiği rasyon tamamen yemleme yönetimini oluşturan unsurlardır.

İneklerin doğuma 2 ay kala, en azından 45 gün kala kuruya ayrılması öngörülür.  Ancak; doğuma 3 hafta kala geçiş dönemi yemlemesine geçmek tavsiye edilen önemli bir uygulamadır.  Bu dönemde kesinlikle ” şişman inek” istemeyiz.  Doğumu takiben şişman inekler bize problemler çıkarmaya hazırdır.

ABD’de uygulanan ve başarısı kanıtlanmış ” Loğusa İzleme Programı” nın ülkemizde de yerleşmesi büyük yararlar sağlayacaktır.  Bu programı uygulayan ABD işletmelerinde,  diğerlerine oranla ortalama 1 ton daha fazla süt elde edilmiş ve inekler 28-30 gün daha önce döl tutmuşlardır.

Kızgınlık kontrolü, son yıllarda, daha çok önem kazanmıştır.  İneklerin süt verimlerinin artması kızgınlık gösterme sürelerinin azalmasına ve kızgınlığın daha ” gösterişsiz” olmasına yol açmıştır.  Her işletmenin kızgınlık izleme programı olmalı ve eksiksiz uygulanmalıdır.  Tohumlama konusunda geç kalmaktansa, biraz erken davranmak daha olumlu sonuçlar vermektedir.  Spermanın döl yolundaki ömrü yumurtanın ömründen daha uzundur.  Başka bir deyişle, erkeğin randevu yerinde kızı beklemesi gerekir ve buna göre davranılması başarılı sonuçlar verir.

Stresi yönetmek sürü yönetiminin önemli bir parçasıdır.  Stres, konforu ve ineğin rahatını bozan her türlü etmendir. Stres hormonunun salgılanmasıyla birçok hormon baskı altına girer.  Ani değişiklikler, nakliye, yer değiştirme, kötü havalandırma, rahatsız yatma yerleri, kötü zeminler, gürültü, insanların kötü muamelesi strese sebep olur.   Stres ” daha az verim”, ” daha çok hastalık” demektir.

Barınakların yapım aşamasından itibaren stresle baş edecek şekilde düşünmek, planlamak gerekir.  Doğal ve mekanik havalandırma, serinletme, ineklerin konforu en başta düşünülmelidir.

Kuru sağım, ya da susuz olarak memeyi sağıma hazırlama tekniği ABD’de iyice yerleşmiş bir uygulamadır.  Kuru ve temiz ilkesine de uygundur.  Ön daldırma ve son daldırma ile birlikte uygulanan bu sağım yöntemi işletmenin sağım odasına “standart uygulama” olarak yazılı bir şekilde asılmalıdır.  İşletmede belli aralıklarla Toplam Bakteri ve Somatik Hücre sayımı yapılmalı, işletmenin durumu gözlenmeli, problem en başından alınacak önlemlerle, büyümeden çözülmelidir.

Sürü yönetiminin en önemli parçası ” Koruyucu Hekimlik”tir.  Tohumlamada doğru boğa seçimi, barınak dizaynı, uygun yemleme programı ve aşılama programı koruyucu hekimliği oluşturur.  Aşılama programı eksiksiz uygulanmalıdır.  Önlemek ucuz ve garantilidir.  Hastalıkları tedavi etmeye çalışmak ise pahalı ve her zaman başarılı olunamayacak bir uygulamadır.  Özellikle işletmede antibiyotik kullanımına ve bu antibiyotiklerin hangi vakalarda kullanıldığı konusuna dikkat edilirse, bunların koruyucu hekimliğin ihmaliyle başa gelen problemler olduğu görülecektir.

Sürü yönetiminin başarılı olarak sürdürülmesi ve sonuç olarak karlı bir işletmeye sahip olunması için; kaliteli kaba yemin, yemleme yönetiminin, koruyucu hekimliğin, loğusa takip programının, kızgınlık izleme programının, buzağı büyütme ve sütten kesme yöntemlerinin, doğru sağım tekniklerinin, kritik kontrol noktalarının öğrenilmesi, uygulanması ve bu konuda ciddi bir şekilde eğitim görülmesi şarttır. 

Mutlu sürü sahibi olmanın temeli sürü yönetiminin eksiksiz uygulanmasına dayanır.

Bir süt sığırcılığı işletmesinde giderleri gözden geçirirsek en büyük gider kaleminin yem olduğunu görürüz.  İşletmenin durumuna göre çok küçük farklılıklar görülse de yem giderleri toplam giderlerin %74’ü civarındadır. Biraz daha ayrıntıya girersek yem giderlerinin %60-62’si kesif yem alımında, %18’i silaj alımında, geri kalan kısmı, yani %20-22’si ise diğer kaba yemlerin alımında harcanır.

Buna göre kesif yem giderlerinin toplam giderlere oranı %46, silaj giderlerinin oranı %13, diğer kaba yemlerin oranı ise %15 civarında olur.

Çiftlikteki diğer gider kalemleri işçilik, enerji ve bakım giderleriyle, yönetim giderleri olarak sayılabilir.

İşletmedeki küçük giderler ise;  ilaç giderleri %2, aşılama giderleri %2, tohumlama giderleri, sperma dahil olmak üzere % 2’dir.

İşletmenin gelirlerine bakarsak doğal olarak en büyük gelir tahminen toplam gelirlerin %62’sini oluşturan süt satışlarıyla oluşan gelirdir.  Diğer gelirler dana, düve satışları ve teşvikler olarak sıralanabilir.

Görüldüğü gibi yem, işçilik, enerji gibi harcamalar bugünün harcamalarıdır. Ancak; boğa tohumu harcamaları çiftliğin yarınına etki eder.  Bir işletmenin geleceğine en başta etki eden boğa tohumu harcaması sadece toplam giderlerin %2 si civarındadır.  Ucuz tohum kullanmakla bu oran çok az düşer, ama işletmenin geleceğine kötü yönde etki eder.  Kaliteli tohum kullanmakla bu oran çok az yükselir ama,  işletmenin geleceği parlak olur.  Zaten %2’lik bir harcamanın geleceğe etkisi göz önüne alındığında, sperma seçimindeki kararların fiyata göre değil, bilimsel, teknik kriterlere göre verilmesinin en doğru yaklaşım olduğu ortaya çıkacaktır.

Duruma tekrar bakacak olursak, yem, işçilik, enerji gibi harcamalar masraf, sperma harcamaları yatırımdır.

“Kaliteli Sperma” Deyince Ne Anlamalıyız? 
Öncelikle, döl kontrolü yapılmış, yani dişi buzağıları inek olduktan sonra izlenerek puanlanmış olan boğaların spermaları “kaliteli sperma” olarak değerlendirilir. Döl kontrolü bir ispatlama yöntemidir. Bu yöntemle, boğanın döllerine ne aktardığını biliriz.  Çok sayıda çiftlikte, farklı coğrafi koşullarda, çok farklı iklim ve bakım koşullarında yavruları (dölleri) test edilen boğaların  spermaları ise “en kaliteli spermalar” olarak değerlendirilmelidir.  Bu yüzden ABD’den ithal edilmiş spermaları “en kaliteli spermalar” olarak görebiliriz.  Zaten dünyadaki Holstein ırkı genetiğini etkileyen efsane boğaların hepsi ABD boğalarıdır.  1970’li yılların efsane boğası Elevation, 1980’li yılların efsanesi Blackstar, 1990’ların efsaneleri Durham, Emory, Integrity, 2000’lerin efsanesi OMAN, ABD boğaları olup dünya’nın Holstein genetiğinde büyük rol oynamışlardır.  Yine Holstein tarihinde etkin olarak kullanılmış boğalardan Potter, BW Marshall, Chief Mark gibi boğalar da ABD boğalarıdır.  Blitz ismindeki ABD boğasının dünyadaki satışı 1.562.444 adede ulaşmış olup, dünya’daki birçok ünlü boğanın babasıdır.  Avrupa’da nam salmış boğaların babaları veya büyükbabaları da yukarıda saydığımız boğalardan biridir.

Bir Holstein süt sığırcılığı işletmesi eğer ABD’den ithal edilmiş boğa sperması seçecekse, boğanın kızlarının süt verimine bakmasa bile olur.  Zaten çok, çok üstün bir süt verimi söz konusudur.  Bunu gösteren PTAM değeridir.  Bu değer +1000 in altında olursa ülkemize ithaline izin verilmez.  Dolayısıyla ABD’den,  süt verimi bakımından, çok üstün boğa spermaları ithal edilmektedir.

Her işletme kendi ihtiyacı yönünde sperma seçmelidir.  İhtiyacı ise son yılların en yararlı teknolojisi olan “Bilgisayarlı Eşleştirme” yöntemiyle belirlemek gerekir. Bilgisayarlı Eşleştirme hem sürünün eksiklerini belirleyip, gelecek nesli o yönde düzeltecek şekilde sperma seçimi sağlayacak, hem de “akraba evliliğini” yani kan yakınlığını önleyecektir.

Bu yönden bakıldığında ayak-bacak puanı(FLC), meme puanı (UDC) ve verimlilik ömrü (PL) değerlerinin yüksek olması ülkemiz için doğru boğa seçimini sağlayacaktır.  Dünya’da en çok bakılan değer TPI ( Toplam Verim Puanı) olmaktadır.  TPI,  11 ayrı konuda boğaların incelenmesi sonucunda oluşan karma bir puandır.  Ağırlığı protein ve yağ değerleri oluşturur.  TPI değeri yüksek olan boğaların kızlarının genellikle protein ve yağ yüzdeleri yüksek olur.   Protein ve yağ değerlerinin şu andaki TPI formülünde etkisi %43’tür.  Sperma seçilirken bunları bilerek davranmak gelecek için büyük önem taşır.

İsteğimiz memesiyle, ayağıyla, tipiyle, verimiyle “dengeli inekler” olmalıdır.

Sadece tipi güzel veya sadece verimi yüksek inekleri değil, her iki yönü de kuvvetli olan inekleri bize verebilecek olan boğa tohumlarını seçmeliyiz.

İyi boğa seçimi gelecek için en büyük yatırımdır ve geleceği belirleyen bu yatırım, müthiş etkisine rağmen, çok ucuza mal olur.  Eğer 100 başlık bir Holstein çiftliği üzerinden örnekleme yaparsak; işletmenin 17 günlük yem gideriyle veya 2,5 aylık işçilik gideriyle bütün geleceğin genetik yapısını garanti altına almak mümkündür.  Yine 100 başlık bir Holstein işletmesinin gelirleri bakımından duruma bakarsak; işletmenin 10-11 günlük geliri kadar bir parayı en iyi boğa tohumlarına ayırarak harika inekler elde etmek mümkündür.  Gelirler bakımından işletmenin sadece 1 haftalık gelirini geleceğe tahsis ederek, ya da devlet teşviklerinin %17’sini veya hayvan başına teşviklerin sadece %28’lik bir kısmını kaliteli spermaya yönlendirerek üstün genetiğe sahip inekler elde edilebilir.

Diğer bir bakışla 100 baş sağmal ineği olan bir Holstein süt sığırcılığı işletmesi yıllık gelirlerinin sadece %1,8 ini ayırarak geleceğin tüm inek ve düvelerini çok yüksek  verimli, ayak-bacakları sağlam, memeleri düzgün, uzun ömürlü hale getirebilir.

Görüldüğü gibi günlük işleri sürdürmenin yanısıra, geleceği kurmanın yolu kaliteli boğa tohumu seçmekten geçer.  Bu da işletmenin bütçesinde gayet küçük bir miktar tutacak, ancak; geleceğe etkisi ise çok büyük olacaktır.

Gıdalar ve özellikle hazır gıdalar bazı durumlarda sağlığımızı tehdit edebiliyor.  Bunların bir kısmı da kırmızı et ve et ürünleriyle ilgili.  Riskler var.  Riskleri azaltmanın veya ortadan kaldırmanın da çeşitli yöntemleri var.  Burada Kamu Kurum ve Kuruluşlarının görevlerini tam olarak yerine getirmelerinin yanı sıra tüketicilerin de kendilerini korumak amacıyla yapabilecekleri şeyler söz konusu.

Kırmızı Et ve Et ürünlerinde gıda güvenliğini tehdit eden unsurlar:
Bunların arasında öncelikle hayvanlardan insanlara geçen hastalıkları sayabiliriz.  Bu hastalıklara “Zoonoz” adını veriyoruz.  Et ile ilgili Zoonozlar arasında verem ( Tüberküloz), şarbon ( Anthrax), bruselloz, kuduz, tenya ( şerit) ve dünyanın diğer bölgelerinde görülen deli inek hastalığını sayabiliriz.  Çok sayıda zoonoz olmasına rağmen et ile ilgili başlıca zoonozlar bunlardır. Şarbon’u bazen gazete veya televizyon haberlerinde duyuyoruz.  Köylerde, mezbaha dışında kesilip, kontrolsüz tüketilen sığırların etlerinden insanlara geçebiliyor.  Deli inek hastalığı ise ülkemizde tesbit edilmiş bir hastalık değil.  Kuduz hastalığı çok önemli bir zoonoz olarak bilinmekle beraber etle bulaşma konusunda bir tehdit oluşturmuyor.  Tüberkülozlu (veremli) etlerin insan gıdasına girmesi ise mezbahalarda veteriner kontrolü ile yapılan kesimlerde söz konusu olmaz.  Ancak bunun tersi de mümkündür.  Veteriner kontrolü altında yapılmayan kesimler sonucu tüberkülozun gıda zincirine girmesi mümkündür.  Bruselloz ve tüberküloz hastalıkları mezbahada kesim öncesi ve kesim sonrası veteriner hekim muayenesi ile, gerekirse laboratuvar muayenesiyle kolaylıkla tesbit edilerek gıda zincirinden uzak tutulabilirler veya zararsız hale getirilebilirler.  En çok uygulanan ve doğru olan yöntem kavurma yapılmasıdır.  Böylelikle et kullanılabilir ve insanlara zarar vermez.  Tenya’dan (şerit) insanları korumanın yolu ise muayene sonucunda sakıncalı olduğu belirlenen karkas’ın (-)18°C de 1 hafta süreyle tutulmasıdır.  Bu uygulama sonucunda etin tüketilmesinde sakınca yoktur.

Gıda güvenliğimizi tehdit eden diğer etkenler veteriner ilaçlarının ve zirai ilaçların kalıntılarıdır.  Antibiyotik kullanımı bazen gerekli olmaktadır.  Özellikle hastalık tedavisinde kaçınılmaz olarak kullanılan antibiyotiklerin kullanımında bir disiplin olmalıdır.  Bu disiplinin temeli ruhsatlı antibiyotiklerin veteriner hekimler tarafından kullanılması ve daha sonra ise arınma sürelerine uyulmasıdır.  Ne yazık ki ülkemizde bu disipline uyma konusunda problem ve eksiklikler vardır.  Antibiyotiklerin vücuttan arınma süreleri değişkendir ve prospektüslerinde yazar.  Bu süre 6 gün veya 60 gün olabilir.  Antibiyotik kalıntılarının insanların gıdasına geçmesiyle alerjiler ortaya çıkabileceği gibi, antibiyotiklere karşı bir direnç de oluşabilir.  Daha sonra insanların herhangi bir enfeksiyöz hastalığında kullanılan antibiyotikten iyi sonuç almak güçleşebilir.  Antibiyotiklerin sağıtım amacı dışında, koruyucu olarak kullanılmaları yaygın bir uygulamadır.  Bu durum daha çok miktarda antibiyotik kullanımını ortaya çıkarır ve gereksizdir.  Koruyucu önlemlerin, vücut direncini arttıran yem katkıları, antibiyotik olmayan ilaçlar ve aşılarla sağlanması gerekir.  Böylece antibiyotik kullanımına gerek kalmaz.

Diğer yandan bu tip uygulamaların yani koruyucu antibiyotik kullanmanın ne kadar yararlı olduğu da tartışılmalıdır.  Çünkü önlenmek istenen hastalık bir süre sonra nüksetmekte ve tekrar tekrar antibiyotik kullanmaya ihtiyaç duyulmaktadır.  Bu esnada kesilmek zorunda kalınan hayvanların etleriyle gıda zincirine giren antibiyotik bilinmeden insanlar tarafından alınmaktadır.

Bitki koruma ilaçları, haşere ilacı veya böcek öldürücü ilaçlar olarak bildiğimiz Pesticidler hayvanların yemlerine, oradan etlerine karışabilir.  Pesticid kullanımı son yıllarda reçeteye bağlanmış ve gereksiz kullanımlar önlenmiştir.  Kullanımın azaldığı bilinmektedir.  Ancak; kontrolü elden bırakmamak gerekir.

Gıdalarda en çok rastlanan sorun tagşiş’tir.  Tagşiş hile yapmak amacıyla birşey karıştırmak anlamına gelir.  Ete etten daha ucuz maddelerin, örneğin, eşek eti, at eti, meme dokusu, deri altı sıyrıntısı, bulgur, sakatat gibi maddelerin katılması, bozulmaya yüz tutmuş etlerin tekrar kimyasal işlemlere tabi tutularak veya aşırı miktarda baharatlarla işlenerek et ürünlerine katılması tagşiş’tir.  Genel olarak tağşiş şeklinde “ğ” ile söylenmekle birlikte, tagşiş  Arapça     “gış”  kökünden gelmekte ve dalavere anlamını taşımaktadır.  Tagşiş tüketicilerin sağlığını da tehdit edebilecek boyutta olabileceği gibi, sağlığa zarar vermeyip, kandırmaya, aldatmaya yönelik de olabilir.

Gıdalara; özellikle raflarda dizilmiş olarak duran gıdalara bazı katkı maddeleri ilave edilirler.  Çoğunlukla raf ömrünü uzatmak için veya tüketicinin beğenisini kazanmak için katılan katkı maddeleri nitratlar, nitritler, benzoatlar, borik asit, boraks, potasyum sorbat, sodyum sülfat, benzopyren, monosodyum glutamat, natamycin, thiabendazole gibi kimyasallardır.

Bu kimyasallar renk vermek, rengi muhafaza etmek, toksin üremesini önlemek, istenen kokuyu vermek amacı güderek katılırlar.  Tuhaf bir şekilde,  bazen tüketicinin zararına olabilecek bu katkılar olmazsa, tüketici ürünü beğenmez ve satın almaz.  Doğal olarak gıdalara ilave dilecek kimyasalların mutlaka bir üst sınırı vardır.  Uyulması için denetim mekanizmalarının çalıştırılması şarttır.

Çevre kirliliğinin sonucunda ortaya çıkan ağır metaller ve ” dioksin” adı verilen madde de yemlerle hayvanlara ve etlerle gıda zincirine bulaşabilir.  Kurşun su boruları kurşunun sulara karışmasındaki en büyük suçlu olarak bilinirler.  Çevre kirliliği çinko, arsenik, kadmiyum, nikel, civa gibi metallerin gıda zinciriyle insanların vücuduna girmesine sebep olabilir.

Yemlerdeki nemlilik küflenmelere sebep olur.  Küflerin sebep olduğu Aflatoksinler ise yemlerle hayvanlara ve tüketicilerin gıdalarına kadar bulaşabilir.  Radyoaktivite, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), Sentetik hormonlar, paketlerden gıdalara geçen kimyasal maddeler etlerle ve et ürünleriyle tüketicilere bulaşarak sağlığı tehdit edecek boyuta gelebilirler. E.koli, Klostridium, Listeria, Kamfilobacter gibi mikroorganizmalar ile, bunların toksinleri yine gıdalarla insanlara bulaşıp hastalığa neden olabilirler.

Gıda güvenliğinin bozulmasının getirebileceği riskler:
Riskleri, hastalık, bozukluk ve problemler olarak şu şekilde sayabiliriz; Antibiyotiklere direnç, alerjiler, karaciğer bozuklukları, lösemi, kolon ve pankreas kanseri gibi kanserler, kalp hastalıkları, şeker hastalığı tip2, astım, kusma, ishal, baş dönmesi, iştahsızlık, mide sorunları, böbrek hasarları, yüksek tansiyon, deride kızarıklıklar, beyin hasarları, karın ağrısı, çocuklarda zeka geriliği, çocuklarda hiperaktivite ve bağışıklık sistemi bozuklukları.

Çareler ve öneriler:
Gıda güvenliğini sağlamaya yönelik kanun, yönetmelik ve tebliğler mevcut olup, sürekli olarak gözden geçirilmekte ve yenilenmektedirler. Avrupa Birliği yönetmelikleri ile de uyum sağlanması yönünde sıkı bir çalışma vardır.  Yukarıda sözü edilen tüm riskler ile ilgili mevzuat çıkarılmış olmakla birlikte uygulamada denetimden kaçabilecek durumların olduğu bilinmelidir.   Denetimlerin etkin bir şekilde yapılması, caydırıcı ve düzeltici yönde cezalar uygulanması başlıca koşuldur.  Gıda katkılarında, eğer varsa, doğal katkılar kullanılmalıdır.  Organik tarım ve hayvancılık teşvik edilmeli, aynı zamanda sıkı bir şekilde kontrol edilmelidir.  İşletmelere her safhada kayıt tutma ve sorumluluk getirilmelidir.  Et ve et ürünleriyle uğraşan yerlerin ruhsatlı olmaları, sıklıkla kontrol edilmeleri gerekir.  Hayvanların işaretlenmesi, elektronik ve biyolojik olarak izlenebilirlik yönünde çalışmalar yapılması gıda güvenliğinin vazgeçilmezi olarak kabul edilmelidir.

Dünya’da gıda katkısı olarak ruhsatlanmış 3000 civarında madde vardır.  Yukarıda sayılan ihtiyaçlar doğrultusunda bir veya birkaçı hazır ürünlerde kullanılmaktadır ve kullanılacaktır.  Gıda katkıları ruhsatlandığında ve kullanım için izin verildiğinde bunların ” Ters Etki Görülmeyecek Seviyeleri” ve ” Kabul Edilebilir Günlük Tüketim Seviyeleri” belirlenir.  Bu miktarları aşmamak koşuluyla kullanımları güvenlidir.  Denetleme yetkisi olan kuruluşların yapacakları kontroller gıda güvenliğimizin temel dayanağıdır.

Eti yenen hayvanlardan antibiyotik kullanımının disiplin altına alınması, antibiyotik kullanımının azaltılması yönünde koruyucu hekimlik, sürü yönetimi, organik yem katkıları, aşı kullanımı konularında eğitim, teşvik gibi yapılabileceklerin en kısa sürede yürürlüğe konulması yönünde harekete geçilmelidir.  Çevre kirliliğinin yaratacağı sorunlarla ilgili olarak, ağır metallerin ve dioksinin gıdalara bulaşmasını önlemek amacıyla Kamu Kurumları ve Sivil Toplum Örgütleri gerekli önlemleri almalıdır.

Çevre kirliliği konusunda duyarlılık ve toplum bilinci arttırılmalıdır.  Belki de şu ana kadar sayılanların en zor kısmı budur.  Hava kirliliği, çevre kirliliği konusunda çalışmalar yoğundur.  Buna rağmen çevre kirliliğinin önlenmesi için yoğun çalışmaların aksamadan sürdürülmesine çaba gösterilmelidir.

Tüketici ne yapabilir? Kendisini nasıl koruyabilir? 
Eti “et” olarak tüketmek en akılcı yöntemdir.  Salam, sosis, hazır kıyma, hazır köfte, sucuk ve kıymadan yapılmış et ürünleri tagşiş, gıda katkıları mikrobiyolojik bulaşma yönünden güvenli olmayan ürünlerdir.  Bilinen yerlerden alınmalı, evde yapılmalı, hatta aşırı tüketiminden uzak durulmalıdır.  Bu tip et ürünleri temel gıda olarak beslenmede yer bulmamalı, tadımlık olarak tüketilmelidir.
Çocukların okul kantinlerinden veya dışarıdan bu tip ürünleri tüketmeleri bilinçle, telkinle, eğitimle ve hatta yasaklarla önlenmelidir.
Zararlı birçok madde, kimyasallar, toksinler karaciğer ve böbrek gibi organlarda birikirler.  Sakatat tüketiminde kısıtlı davranılmalıdır.
Mangal yaparken ette “Nitrosamine” adı verilen bir kanserojen madde açığa çıkar.  Mangaldan, yanmış etten uzak durulmalı, aşırıya kaçılmamalıdır.

İşyerlerinde ve evlerde temizliğe riayet edilmeli, et konulan, et işlenen yerlerin temiz olmasına, sebze kesilen bıçaklarla et kesilmemesine özen gösterilmelidir.
Donmuş et çözülürse, tekrar dondurulmamalıdır.  Mümkünse organik ürünler tercih edilmelidir.  Dumanlanmış etler sadece tadımlık olarak tüketilmelidir.

Tüketicilerin en önemli dayanağı ve bilgi alma yeri etikettir.  Etiketin üzerinde yazan içinde olmalı, ürünün içinde olan etiketinde yazmalı, yetkili makamlar bunların doğruluğunu denetlemeli, tüketiciler ise mutlaka etiketi okumalıdır.

Dileğimiz; fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik açıdan temiz gıda, sağlıklı gıda ile beslenen sağlıklı insanlar ve sağlıklı bir toplumdur.

World Wide Sires Teknik Servis Koordinatörü Lindell Whitelock

 

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

1. Rasyon, protein, enerji, selüloz, vitamin ve mineraller açısından dengeli olmalıdır.
2. Kurudaki ineklerin gezinti alanı olmalı ve gezmeleri sağlanmalıdır.
3. Kurudaki inekler laktasyondakilerden daha şişman olmamalıdır.
4. Doğuma on beş gün kalana dek tane yemler kısıtlanmalı, ancak doğuma on beş gün kala tekrar kademeli olarak verilmelidir.
5. Kuru ot verilmeli, silaj verilmemelidir.
6. Toplam rasyonda kaba yem-kesif yem dengesi sağlanmış olmalıdır.
7. Laktasyonun pik seviyesi geçtikten ve gebelik oluştuktan sonra kesif yem azaltılmalı, ineklerin şişmanlaması önlenmelidir.
8. İneklerin kuruda kalma dönemi normal olarak 50-70 gündür. Kuru dönemin uzun olmamasına dikkat edilmelidir.

Hayvancılıkta, özellikle süt sığırcılığında iki anahtar kelimedir, Kuru ve Temiz. Kuru değilse, temiz değildir. İncelendiğinde görülecektir ki; “kuru ve temiz” süt sığırcılığında sağlığın, koruyucu hekimliğin, sürü yönetiminin başlıca unsurlarıdır. Bir söz vardır, “mikroplar yürümez, yüzer” diye, gerçekten çoğunluk mikroorganizmalar nemli, ıslak ortamlarda daha çabuk çoğalırlar.

Kuru ve temiz olması gereken yerlerin başında buzağı boksları gelir. Islak altlıklı yerlerde bulundurulan buzağılar, hastalıklara karşı hassas ve dayanıksız hale gelirler. Buzağı bakımının ilk koşulu kuru ve temiz bir ortamda tutulmalarıdır.

Meme iltihabı yani mastitisin önlenmesinde en önemli konu memelerin sağım esnasında kuru ve temiz olmasıdır. Bol su ile yıkanan ancak, kurulanmayan meme başı temiz değildir. Dışarıdan temiz görülse bile, meme ucundaki su damlacıkları kirlilik kaynağı olmaya devam eder. Memeyi kurulamayan işletmelerin mastitis oranı artar. Mastitisi önlemenin birçok yolu sayılsa bile, önceliği ” kurulama” almaktadır. Meme başı bir kağıt havlu ya da bez havlu ile kurulanmalı, mutlaka bir ineğe bir havlu kullanılmalıdır.

Yatak yerlerinin temiz ve kuru olması da mastitisi önleme açısından büyük önem taşır. Diğer yandan gezinme alanlarının ve yürüme yollarının da temiz ve kuru olması gerekir. Bu yerleri temiz ve kuru tutabilirsek, mastitisi ve ayak hastalıklarını önleme yolunda başarımız artar. Kuru-temiz mekanlar ve dinlenme alanları ineğin konforunu, verimini arttıracağı gibi, onları hastalıklardan uzak tutacaktır.

Doğum boksunun da konforlu, temiz ve kuru olması yine en önemli tavsiyelerden biridir. Doğum boksunda temiz ve kuru bir ortam yaratmak, özellikle doğum sonrası problemlerin önlenmesini sağlayacaktır.

İyi dizayn edilmemiş suluklar, sızdıran musluklar kuru ortamın bozulmasına sebep olurlar. Çiftliklerde, sulukların çevresi her zaman ıslak olur. Suluklar yerden 30 cm yükseklikte bir platformun üzerine oturtulursa, çevresinin ıslak olması önlenmiş olur.

Rüzgar çiftliklerde havanın temizlenmesi, ortamın kuru kalması için büyük bir nimettir. Fakat, gereksiz duvarlarla rüzgarı kesersek bu nimetten yararlanamamış oluruz. Dikkat edilirse duvar kenarları hep ıslak kalır, hiç kurumaz. Mikrop ve koku kaynağı olan yerler çoğunlukla buralarıdır.

Özet olarak; sütçü sığır işletmeleri buzağı ölümlerinden, mastitisten, ayak hastalıklarından uzak kalmak istiyorlarsa memeleri, yatak yerlerini, dinlenme, gezinme alanlarını, buzağı bokslarını, doğum bölümlerini ” kuru ve temiz” tutmak için çaba göstermelidirler.

Birden fazla yavru taşıyan gebe koyun veya keçilerde ortaya çıkan bir hastalıktır.  İkizlik hastalığı veya ketosis olarak da bilinir.

Annenin enerjisinin birden fazla yavruya yetmediği durumda ortaya çıkan hastalığın en önemli belirtileri;  iştahsızlık, durgunluk, diş gıcırdatma, nefesin aseton kokması, kas titremeleri, boş çiğneme hareketleri, durgunluk, dengesizlik, sendeleme, sersemlik, sürüden ayrı kalma, sık soluma, bazen bileklerde şişlik, hafif ishal, burun akıntısı, körlük, göğüs üstü veya yan yatma, başını arkaya doğru, açlık çukurluğuna veya karın altına doğru çevirme ve koma hali olarak sayılabilir.

Hastalığı akla gelen her türlü stres koşulu tetikler.  Ani yem değişikliği, nakliye, kaba yemin kalitesiz olması, aşırı sıcak, aşırı soğuk, rüzgarlı, kötü hava koşulları, kesif yem kısmının çok ince öğütülmüş, un haline getirilmiş olması, parazitler, diş anormallikleri, vitamin-mineral eksiklikleri hastalığın çıkışına zemin hazırlayan faktörlerdir.  Kırkım zamanı da stres faktörü olarak gebelik toksemisine yatkınlık oluşturur.  Aşırı zayıf veya aşırı yağlandırılmış anneler gebelik toksemisine yatkındırlar.

Gebelik toksemisi gebeliğin son ayı içerisinde ortaya çıkar.  Genellikle doğuma 6 hafta kala ortaya çıkabileceği bildirilmekle beraber, birçok vaka son iki hafta içerisinde görülür.  Gebelik toksemisinin genetik ile yakından ilgisi vardır.  Özellikle ikizlik oranı yüksek ırklar daha duyarlı olurlar.  Hastalığın çıkışının birden çok yavrunun gebeliğin sonuna doğru anneden aldıklarını enerjinin yetmemesiyle ilgili olduğu düşünülürse bu tip genetik yatkınlığın normal olduğu ortadadır.

Gebelik toksemisi bir çeşit ketosis, yani karbonhidrat metabolizması bozukluğu ve yağların aşırı mobilizasyonu ile ilgili bir hastalık olmakla birlikte, yavruların rahim içerisinde ölmelerinden kaynaklanan bir iç zehirlenme de söz konusu olabilir.

Hastalığın sonucu büyük oranda ölümdür.  Çok erken teşhis, erken alınan önlemler kurtuluş çaresi olabilir.  Tedavi tamamen erken teşhise dayanır.  Yine, birçok hastalıkta olduğu gibi koruyucu hekimlik uygulamaları en akılcı yoldur.

Eğer ultrason ile birden fazla yavru taşıyan anneler tespit edilir ve onlara özel rasyon uygulanırsa hastalık ortaya çıkmadan önlenmiş olur.  Yonca gibi kaliteli bir kaba yemle aşağıdaki rasyon verilirse başarılı bir önleme programı uygulanmış olunur.  %36,4 mısır kırması, %35 yulaf ezmesi, %17,8 soya fasulyesi küspesi,   %4,5 süt premiksi, %5,3 melas, %1 tuz.

Gebelik toksemisi birçok hastalıkla karışabilir.  Bunların başında hipokalsemi gelir.  Hastalık hipokalsemi ile karışabileceği gibi, hipokalsemi ile birlikte de olabilir.  Diğer karışabileceği hastalıklar listeriosis, poliencefalomalasi, hipomagnezemi, coenurus cerebralis (beyin kurdu=delibaş hastalığı) olabilir.  Ayırıcı tanı için bu yönden bakmak gerekir.  Tanıda en çok kullanılan yöntem idrarda keton cisimcikleri aramaktır.  Böylece aynı zamanda erken tanıya dayalı olarak erken müdahale ve tedavi şansı yakalanmış olur.

Tedavide erken davranılırsa, sodyum bikarbonat, sodyum laktat, ringerli laktat, dekstroz solüsyonları kullanılması önerilse de başarılı olunmaz. Kortizon veya prostaglandin enjeksiyonlarıyla gebeliğin sonlandırılması denenebilir.  Yavru atma ile birlikte annenin kaybı söz konusu olabileceğinden başarı şansının az olacağı bilinmelidir.   Eğer tedavi denenecekse destek olarak B vitaminleri, özellikle B1 ve B12 vitaminleri verilebilir.  İçerisinde propilen glikol ve niasin bulunduran ürünler içirilebilir.  Geç safhada anne adayının bunları içmesi mümkün olmaz.  Zorla içirme (drench) yöntemi denenebilir.

Gebeliğin sonlandırılması ve annenin kurtarılması için denenebilecek yöntemlerden biri de sezaryen operasyonu ile yavruların alınmasıdır.  Başarı şansı düşük bir yöntemdir.  Annenin böyle bir operatif müdahaleye dayanması çoğunlukla mümkün olmaz.

Görüldüğü gibi hastalık ancak uygun sürü yönetimi ile önlenebilir.  Gerçek çare koruyucu hekimliktedir.  Ani yem değişikliklerinden kaçınmak, kesif yemi ezme veya kırma şeklinde vermek, çoklu gebeliği ultrasonla önceden tespit ederek ona göre yemleme yönetimi yapmak, içinde melas olan, koyun veya keçilere göre hazırlanmış yalama kovaları bulundurulmak, anne adaylarının sularına melas ve yemek sodası katmak, gebeliğin sonuna doğru niasin, kolin, aminoasit, propilen glikol, gliserin içeren yem katkılarından yararlanmak alınabilecek başlıca önlemlerdir.  Propilen glikolun iştah ve işkembe bakterileri üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilindiğinden, tek başına değil, niasin ile birlikte kullanılması tercih edilmelidir. Anne adaylarının kalori alımına dikkat edilmeli, gözler daima sürünün üzerinde olmalıdır.  Aşırı yağlanan veya aşırı zayıf hayvanlar gözlenmeli, sürüden ayrılan ve yukarıda sayılan belirtileri gösteren gebeler bir an önce tespit edilmelidir.  Bu dönemde nakliye, kırkım gibi her türlü stres oluşturucu faktörden uzak durulmalıdır.  Hastalığın az hareket veya sürekli kapalı alanda kalma ile yakından ilgisi vardır.  Egzersiz her zaman yararlıdır.  Kötü kalitede silajın zararı olacağını, bunların verilmemesi gerektiğini bilmek gerekir.  Ayak hastalığı ve solunum yolu enfeksiyonlarının gebelik toksemisine yatkınlık yaratacağı bilinmeli, bunlarla ilgili tedbirler alınmalı ya da gerekli tedaviler vakit yitirilmeden yapılmalıdır.

Şüphelenilen anne adaylarından idrar tahlili yapılarak keton cisimciği yönünden bakılması sağlanmalıdır.

Anormal hareketlerin görülebilmesi için sürü gözlenmeli, en önemli belirtilerden birinin diş gıcırdatma olması sebebiyle sürü dikkatlice dinlenmelidir.  Parazitler yönünden kontroller ve gerekli ilaçlamalar düzenli şekilde yapılmalıdır.

Özet olarak; koyun ve keçilerin gebelik toksemisi çoklu gebelikle ilgili bir hastalık olup, tamamen uygun sürü yönetim kuralları içerisinde kontrol altına alınabilecek bir sorundur.  Tedavi şansı yok denebilecek kadar azdır.  Tedaviye gereksinim duyulmayacak şekilde koruyucu önlemlerin alınması en akılcı yöntemdir.

SÜTÇÜ SIĞIR İŞLETMELERİNDE KORUYUCU HEKİMLİK

Sığır işletmelerinde birtakım koruyucu önlemler almak kârlılık, iş akışı ve başarı için en önemli koşuldur.Oluşabilecek problemleri önceden hesaplayıp ona göre önlemler alınmalıdır. Öncelikle Sütçü Sığır İşletmelerinde görülebilecek problemleri gözden geçirelim;

1- Güç doğum
2- Mastitis=Meme iltihabı
3- Döl tutma problemleri
4- Ayak hastalıkları, tırnak çürüğü
5- Ketosis
6- Buzağı ölümleri
7- Öksürük

Bu problemlerin birinin ya da bir kaçının, az ya da çok, görülmediği işletme yoktur. Bunların en aza indirmek KORUYUCU HEKİMLİK hizmetleriyle mümkündür. Bu problemler görüldükten sonra yapılacak tedaviler ya çok zor, ya da çok pahalı olup, başarı şansı ise düşüktür. Herbiri işletmenin karlılığını alıp götürecek ya da hayvan varlığını azaltacak problemlerdir. Eğer bir işletmede bu problemlerin önü alınmazsa işletme zarar etmekten kurtulamaz. 

Şimdi özet olarak alınacak önlemleri sıralayalım;

1- Güç Doğum: Özellikle holstein ırkı sığırların bulunduğu çiftliklerde, ilk doğumunu yapacak düvelerde Güç Doğum problem haline gelebilir. Doğum kolaylığı önceden belirlenmiş boğalarla tohumlama yaparak koruyucu önlem alınır.

2- Mastitis:( Meme İltihabı): Süt işletmelerinin en büyük derdi olup, MASTİTİS’le mücadelede yapılması gerekenler listesine tamamen uyulmalıdır. Bu kuralları şöyle sıralayabiliriz; 

a- Temizlik
b- Ön Daldırma (sağım öncesi meme başının antiseptiğe daldırılması)
c- Teatdip (Sağım sonrası meme başının antiseptiğe daldırılması)
d- Mastitis Aşılaması (
Mastivac)
e- Doğru sağım teknikleri – Kuru Sağım
f-  Mastitisli ineklerin en son veya ayrı sağılması
g- Problemi çözülemeyen ineklerin sürüden çıkarılması.

Diğer yandan meme başının sağım sonrası kapanmasının kısa bir zamanda gerçekleşmesi ve hayvanın genel olarak hastalıklara karşı dirençli olması için yemlere çinko , selenyum ve E vitamini katılması koruyucu hekimlik açısından çok önemlidir.

3- Döl Tutma Problemleri: Bu konu başta hayvanların beslenmesiyle ilgili problemlerin varlığını işaret eder. Özelikle Protein/Enerji dengesizliği, enerji noksanlığı, protein fazlalığı olan sürelerde en büyük problemdir. Sonun atılamaması ve daha sonra oluşabilecek metritisler (rahim iltihapları) döl tutmamanın başlıca sebepleridir. Yeme vitamin ve mineral katkıları ilavesi, rasyonun ayarlanması büyük oranda başarı sağlar. Sıcak havalarda serinletme yapılması şarttır.

4- Tırnak Çürüğü, Ayak Hastalıkları: Bu tür problemlerin görülmesi yine sürüde yem ile ilgili problemlerin olduğunu gösterir. Özellikle rasyon gözden geçirilmelidir. Tırnak dayanıklılığını sağlayacak Zn(Çinko) içeren yem katkı maddeleri ve tırnağı mikroplardan koruyacak olan İyot içerikli yem katkı maddeleri(EDDİ) yemlere katılmalıdır. Asidoz riski olan sığırlarda ayak problemi olacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Yazın serinletme yapılması daha sonra oluşabilecek ayak sorunlarını önler.

5- Ketosis: Sütçü sürülerde yanlış beslemenin, özellikle kuru dönemdeki besleme hatalarının sonucu ortaya çıkan, sığırın karaciğerini tahrip eden, çoğunlukla metritis, döl tutma problemleri ile kombine olabilen bir hastalıktır. Kuru dönemde silajı azaltmak, protein yönünden zengin, enerji yönünden noksan yemlerden kesinlikle kaçınmak, kuru dönemde çayırotu gibi iyi kaliteli kaba yemler kullanmak koruyucu önlemlerin başında gelir. Ayrıca yemlere uygun katkı maddeleri katılması yerinde olur.

6- Buzağı Ölümleri: Çiftliğin devamlılığı, kârlılığı için buzağı kaybının olmaması gerekir. Önlemler alındığında buzağı kaybı olmaz. Buzağılar, güç doğumlar sırasında kaybedildiği gibi, çoğunlukla septisemi ve ishallerden, bazen de solunum yolu enfeksiyonlarından dolayı kaybedilir. Septisemiyi önlemek için gebeliğin son döneminde K99+C,doğum sonrası Bovi Sera yapılması gerekir. Ağız sütünün düzenli bir şekilde, doğumdan hemen sonra buzağıya içirilmesi başlıca önlemdir. Buzağılar ishaller karşısında dayanıklı değildirler. En basit ishal bile müdahale edilmediğinde buzağıyı öldürebilir. İshal görülür görülmez, durumun daha da vahim bir hal almaması için derhal Sky High Enerji içirilerek dehidrasyona karşı önlemler alınmalıdır. Solunum yolu enfeksiyonları için Bovi Sera kullanmak, sürüye yeni giren hayvanları karantina padoğuna koymak, barınakların havalandırılmasına dikkat etmek gerekir. Buzağıların dayanıklı olması, güçlü olabilmesi için sularına veya yemlerine Amovit toz ya da Amovit sıvı katılması özellikle önerilir. Doğumdan hemen sonra göbek kordonunun dezenfeksiyonu kesinlikle ihmal edilmemelidir. Su ve mama kaplarının temizliğine özen gösterilmelidir.  

7- Öksürük: Sürüde buzağılar dışında da öksürük söz konusu olabilir. Sığırların solunum yolu enfeksiyonları kötü barınak koşullarında çok çabuk yayılır. Bu tip enfeksiyonların tedavisi zor, masraflı olup, nüksetme özellikleri vardır. Alınacak önlem Vira ? Shield 6 + Somnus aşısı uygulanmasıdır. Ayrıca Pasteurella aşısı uygulanmasıyla sürünün böyle sorunlarla karşılaşması önlenir. Vira Shield 6+Somnus aşısı uygulanmak suretiyle aynı zamanda IBR,BVD gibi hastalıklara önlem alınmış olacağından; döl tutma problemlerine, ölü buzağı doğumlarına, düşüklere karşı da etkin şekilde önlem alınmış olur.

Korumak ucuz ve garantilidir. Tedavi etmek pahalı olduğu gibi, her zaman iyi sonuç vermez. Yukarıda sözünü ettiğimiz problemlerle karşılaşarak tedaviye girişen işletmeler “zarar etmeye” başlamış demektir. Tedavi “mücadelenin kaybedildiğini” gösterir.

Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları kliniğinde Doç. Dr. Sezgin Şentürk ve Veteriner Hekim Bilge Tayyar tarafından köpekler üzerinde Colicillin® ile yapılan bir araştırmada Kolistin’in endotoksemili köpeklerin tedavisinde antiendotoksik etkisi incelenmiş; antibakteriyal etkisi yanında endotoksin salınımını engellemek ve mevcut endotoksinleri nötralize etmek gibi özelliklere sahip olan Kolistin’in endotoksemik şok olgularında etkili olduğu, uygulanan dozda herhangi bir nefrotoksik ve nörotoksik etkisinin oluşmadığı kanısına varılmıştır.

(Bu çalışma Uludağ Üniversite Veteriner Fakültesi tarafından 10-13 Nisan 2003 tarihlerinde Bursa’da düzenlenen II.Ulusal Küçük Hayvan Hekimliği kongresinde bildiri olaraksunulmuştur.)

COLİCİLLİN’İN ANTİ-ENDOTOXİC ETKİSİ İLE İLGİLİ ÇALIŞMA İÇİN TIKLAYINIZ

Juan M. Echeverria Gueracenea, Mastitis Kontrol Uzmanı. Urkia-Sergasi Laboratuarı.
Julian Suarez de la Fuente, Ruminantlar Üretim Müdürü. Ovejero Laboratuarları, S.A. 

Giriş

Kolibasiller mastitis prevalansı, düşük somatik hücre sayısı olan sütçü sürülerde, geçtiğimiz birkaç yıl içinde, muhtemelen yüksek süt verimi olan ineklerin hassasiyetinin artması ve kalabalık sürülerden dolayı belirgin şekilde artmıştır:

Klinik mastitislerin yaklaşık %20-%40’ı, koliform mikroorganizmalar, başlıca E. coli (%70 kadarı), Klebsiella pneumoniae, Enterobakter aerogenes ve Serratia marcesans tarafından oluşturulur.

Koliform bakteriler, toprak, sindirim kanalı ve gübrede yaygın olarak bulunur.  Bu bakteriler, inek altlıklarının ıslak materyallerinde yaşar ve ürerler.  Bu bakteriler meme başı ile temas ettiklerinde meme başı sfinkterlerinden geçerek memeden içeri girerler.  Bakteriler, memenin içine girdiklerinde, immun sistem tarafından yok edilmeye çalışılır ve E. coli mastitisin klinik semptomları olan; ateş, ödemli meme, iştah azalması, anormal süt, süt üretiminde düşüş ve bazı durumlarda ölümlere sebep olan endotoksinler açığa çıkar.

E. coli mastitis salgınları mevsimseldir ve şiddetli yağmur, yüksek sıcaklık gibi değişken hava koşulları ile ilişkilidir.

Bu enfeksiyonların yüksek bir yüzdesi de laktasyonun ilk üç ayı boyunca, özellikle buzağılamadan iki hafta sonra meydana gelmektedir.

Mastitisin bu çeşidi, büyük üretim kayıplarına ve bunun sonucunda ekonomik kayıplara neden olmaktadır.  E. coli mastitisin önlenmesi için ilk bağışıklık denemeleri, E. coli’nin yüzey antijenlerine (polisakkarit O) karşı antikor oluşturan bakterinleriyle gerçekleştirilmiştir.  Ancak farklı E.coli serotipler arasındaki mevcut değişkenlikten dolayı pratikte başarılı sonuç vermemiştir.

Bunun yanında endotoksin olarak da bilinen lipopolisakkarit (LPS), Gram negatif mikroorganizmaların üç fraksiyondan oluşan bir hücre duvarı komponentidir:

– Lipid A: LPS’nin endotoksik aktivitesinin esas sorumlusudur.
– Oligosakkarit: Tüm Gram negatif mikroorganizmalarda mevcut olan, son derece antijenik ve çok stabildir.
– Polisakkarit O: Antijenik çeşitliliğin yan (lateral) zincir sorumlusudur.

E. coli J5 rugoz suşu, polisakkarit O sentezi için gerekli olan bazı enzimleri kaybetmiş olduğundan LPS (lipid A)’nın merkez bölgesi açıkta kalır.  Buna bağlı olarak bu suşa karşı meydana gelen antikorlar, sadece E. coli’ye karşı değil diğer Gram negatif bakterilere karşı da koruma sağlar.
Koliformların neden olduğu klinik vakaların sayısı ve klinik semptomların şiddeti bu suşla aşılanmış olan hayvanlarda %70-%90 arasında azalmıştır.
Aşının ekonomik fizibilitesi diğer ülkelerde çok iyi bilinmekte olup, garanti edilmektedir.  Çünkü mastitis ile ilgili ekonomik kayıplar aşağıdaki gibidir:

– Klinik vakaların fazla oluşu
– Hiperakut vakalarda mortalite
– SHS (Somatik Hücre Sayısı)’nda artış.

Sürüde koliformların sebep olduğu klinik mastitislerin insidansı, %1’den daha fazla olduğunda, aşı uygulanması karlıdır.

Kolibasiller Mastitis Bulunan Çiftlikteki Deneyim

Özet

Klinik mastitis ve SHS (Somatik Hücre Sayısı) yüksek olan bir sütçü sığır işletmesinde, aşı uygulamasından önceki aylardaki Somatik Hücre Sayısı değerleri ile kıyaslama yaparak MASTİVAC (Ovejero S.A. Laboratuarları) ile aşılanan hayvanların yanıtını değerlendirmek.

Materyal ve Metot

Navara’daki (İspanya’nın kuzeyinde), sütçü sığır işletmesinde, 60 sağmal inek bulunmakta idi.  Hayvan barınakları, yataklı, talaş altlıklı sundurma şeklinde idi. Otomatik bir süt sağım makinesi, yeni kurulduğu için, yüksek Somatik Hücre Sayısı ve yüksek oranda klinik mastitis ortaya çıkmıştı.

Aşı uygulamasından önceki aylarda, test edilen süt örneklerinde, bulaşıcı (contagious) mastitis meydana getiren mikroorganizma bulunmamıştır (S. aureus, Str. agalactiae, Mycoplasma spp.).  MASTİVAC, çiftlikteki her ineğe yirmi gün ara ile iki doz şeklinde inek başına 5 ml. olarak aynı zamanda uygulanmıştır.

Aşılamayı takiben 6 ay boyunca Resmi Süt Kontrol Kurumu görevlisi tarafından sağlanan veri ile bir izleme uygulamaktayız (Çiftlikteki her inekten süt örnekleri, aylık bazda toplanmış ve Somatik Hücre Sayısı, yağ ve protein için test edilmiştir.  Bağımsız örgüt tarafından süt endüstrisi, damızlık birliği ve hükümet işbirliğinde gerçekleştirilmiştir).  Çiftlikteki her bir ineğin aşılamadan 6 ay önceki verileri ile toplanan veriler karşılaştırılmıştır.

Sonuç ve Tartışma

1. Çiftlik

Aşılamadan önceki aylarda, (ortalama) 600,000 hücre/ml. olan Somatik Hücre Sayısı aşılamayı takip eden aylarda 350,000 hücre/ml.’ye düşmüştür. Somatik Hücre Sayısında sadece bir ay sonra görülen bu azalma önemlidir (tank sütü – SHS=400,000).  Ayrıca, aşılama öncesi gözlenen pik değerine kıyasla, aşılamayı takip eden aylar boyunca Somatik Hücre Sayısının pik değerindeki azalma dikkati çeker.  Aşılamadan sonra MASTİVAC uygulaması sonrasındaki aylarda, sütteki yağın % 4.02’den % 4.16’ya artışı gözlemlendi.

SOMATİK HÜCRE SAYISI DEĞERLENDİRMESİ

YAĞ

2. Bireysel

Aşılamadan önce Somatik Hücre Sayısı 800,000 hücre/ml. den fazla olan ineklerin sayısı ortalama % 15.3 iken aşılamadan sonra % 5.7’ye düşmüş ve bunun yanında Somatik Hücre Sayısı  200,000 hücre/ml. olan ineklerin sayısı artmıştır.
Somatik Hücre Sayısı yüksek olan ineklerin sayısındaki bu azalma, tank sütündeki Somatik Hücre Sayısının da düşmesine neden olmuştur.

SOMATİK HÜCRE SAYISI ARALIKLARI VE HAYVAN SAYISI YÜZDESİ

Sonuç

Ortam kaynaklı mastitis problemleri meydana gelen sürülerde MASTİVAC ile aşılama sonucunda:

I. Somatik Hücre Sayısı yüksek olan ineklerin sayısında azalma.
II. Tank sütündeki Somatik Hücre Sayısının azalması.
III. Süt kalitesinin ve dolayısıyla süt fiyatının (kıymetinin) artması.

Elde edilen sonuçlar;
MASTİVAC uygulamasının, koliform mikroorganizmaların neden olduğu mastitisin kontrolünde, teknik ve ekonomik açıdan uygun olduğunu göstermiştir.

Holsteın ırkı için boğaların kolay buzağılama ortalama değeri, Mayıs 2006 verilerine göre, % 7.9 olarak bildirilmiştir (Bkz. Holstein Birliği, Red Book, Sayfa 22).  Bu değere göre, % 7 değerinin altında olan her boğa, düveler için uygun olarak kabul edilebilir.  Beş yıl önce, ABD’de kolay buzağılama değeri, % 9.3 idi.  ABD’de kolay buzağılama yönünde son 10 yılda seleksiyon yapıldığı için bu ortalama %7.9’a düşmüştür.  Bu değerlere göre, ABD’deki Holstein ırkı daha kolay yavrulayan hale gelmiştir.

Kolay buzağılama değerleri 1 Ocak 1980′ den beri mevcut olup tüm boğalar birlikte değerlendirilmektedir.  Test edilen Holstein boğalarının kolay buzağılama değerleri % 3 ila % 14 arasında değişmektedir (Bkz. Ekteki çan eğrisi grafiği).  Kızlara ait güç doğum yüzdesi ( DBH % ) değeri ise son iki yıldan beri tutulmakta olup, ilk doğumunu yapan düvelerde kayıt edilmektedir.  Bu değerler, Interbull skalalarında rapor edilmektedir.  Tüm boğa istasyonları bu programı desteklemektedir.  Yılda iki kez, Şubat ve Ağustos aylarında değerlendirme yapılmaktadır.  Boğanın Net Değer (Net Merit ) kriterinde % 1.75 oranında babanın kolay buzağılama değeri, % 0.75 oranında da kızların güç doğum değeri yer almaktadır.  Kolay buzağılama ile ilgili değerlendirmeleri, ABD Tarım Bakanlığı’na bağlı Hayvan Geliştirme Programı Laboratuarı yürütmektedir.

Diğer yandan, uluslararası düve yetiştirmesinde kullanılan ideal büyüme değerlendirme kriterleri, belli ağırlık ve yüksekliğe göre yapılmaktadır.  Aşağıdaki tabloda görülen aylara göre belirlenmiş düve canlı ağırlık ve yükseklik ölçümü, dengeli bakım ve beslenme koşullarında, dünyanın  pek çok bölgesindeki çiftlik tarafından hedeflenmektedir.  Bu gelişim kriterine göre ideal kondisyonda  tohumlanan düveler, gebelik süresince arzu edilen vücut kondisyonuna sahip olurlar. Şişmanlamadan, düzgün yemlenir ve kolay buzağılama kriterine uyan boğalarla tohumlandıklarında ise güç doğum ile karşılaşmazlar.  Ancak, pek çok çiftlikte tecrübe edilen, doğuma gereksiz erken müdahale ile hayvan bakıcıların ve kahyaların sabırsız yöntemleri sonucu güç doğum görülmektedir.

Genetik değerlendirmeler ve sonuçları, çiftlik idarecileri için birer rehber görevini görür.  Ancak temel bakım, beslenme ve sürü yönetimi usulüne uygun gerçekleşmez ise kıymetli irsiyet bilgi ve katkıları da ne yazık ki heba olmaktadır.  Aşağıda düvelerin büyümesi ile ilgili tablo bulunmaktadır:

Yaş (ay) Ağırlık (kg) Yükseklik (cm)
4 125 93
8 235 111
14 375 127
18 475 132
22 575 137

 ABD HAYVAN YETİŞTİRİCİLERİ ULUSAL BİRLİĞİ
ŞUBAT 2006 BOĞA KOLAY BUZAĞILAMA DEĞERLENDİRMESİ 

NAAB Boğa Kolay Buzağılama Listesi, tüm Kayıtlı Holstein boğalarını içermektedir.  Bunun yanında, resmi Kolay Buzağılama değeri, boğanın AKTİF ya da SINIRLI miktarda sperma bulundurması bilgisiyle birlikte verilmektedir.  Tüm dölü (progeny) test edilmiş boğalar için ortalama kolay buzağılama değeri % 7.9’dur.

KOLAY BUZAĞILAMA DEĞERLERİNİN DAĞILIMI

Düvelerde Zor Doğum Yüzdesi
Progeny Testli Suni Tohumlama boğaları (ortalama:7.9)

Düvelerde Zor Doğum Yüzdesi (%DBH) ? Düveler ilk doğum yaptıkları zaman, Zor Doğumların Yüzdesinin tahmini değeridir.  Süt sığırı üreticileri, bu bilgiyi, düve tohumlamak için boğa seçerken kullanırlar.

Güvenilirlik (REL) ? Düvelerde Zor Doğum Yüzdesinin Güvenilirliği’dir.  Değerlendirme hesaplanırken kullanılan pedigri (soy bilgisi) ve progeny (döl) verilerinin miktarını ifade eder.  Boğa kayıtları kesinleştikçe güvenilirlik değeri de artar.

OBS- İzlenen doğum (buzağılama) sayısı.  Her boğanın değerlendirmesinde kullanılan  doğumların sayısını gösterir.

Süt sığırcılığı yapanlar arasında en kazançlı çıkacak olan kimler? Yanıtı belli. Her işte olduğu gibi, işini iyi yapanlar. Süt sığırcılığı işletmelerinde kazancın yolu, kendi elinde olan işleri iyi yapmaktan geçiyor. Aşağıda saydıklarımızın hepsi işletmenin kendi insiyatifinde olan işler olup, iyi yapılması ya da yapılmamasından işletme birinci derecede sorumludur ve öncelikle etkilenir.

Süt Sığırcılığında Kimler Kazanacak? 
-Mastitisle mücadele ve uygun sağım yöntemlerini bilenler, öğrenenler ve uygulayanlar,
-Sürü hastalıkları olarak bilinen tüberküloz ve brusellozla mücadele konusunda duyarlı olanlar, arilik alan işletmeler,
-Buzağı ishalleriyle mücadeleyi bilen, ishalleri önleyenler,
-Buzağı süt ve döl kayıplarını önlemenin yolunu bilenler, yavru atma konusunda önlem alanlar,
-Süt kalitesini önemseyenler, düşük somatik hücre sayısı, düşük bakteri sayısı için önlem alanlar,
-Sütte antibiyotik kalıntılarına karşı dikkatli olanlar,
-Düvelerini iyi yetiştirip, iyi bakanlar, tam zamanında tohumlayanlar,
-Kızgınlık takibini ihmal etmeyenler,
-Geçiş dönemi yemlemesini, dengeli rasyonu bilen, öğrenen ve uygulayanlar,
-İneklerin ihtiyaç duydukları dönemlerde onlara “profesyonel yardım” yapanlar,
-Genetik ıslahın önemini anlayanlar,
-Koruyucu hekimlik ve hastalıklarla mücadeleye önem verip, önlenebilir problemleri önlemek için gayret gösterenler,
-Metabolik hastalıklar, hipokalsemi, ketosis, asidoz gibi hastalıkların, özellikle gizli olanları konusunda, bilgili ve tedbirli olanlar,
-Sıcaklık stresiyle başetmeyi bilenler, ineklerini serinletenler, inek konforunun önemini bilenler,
-Stresi, stresle mücadeleyi bilerek, önlemeye çalışanlar,
-Sürü yönetimini öğrenenler ve her yönden uygulayanlar, yemlik okuma, vücut kondüsyon skoru gibi uygulamaları aksatmayanlar,
-Aşılama programlarını aksatmadan, takip edenler,
-Gündelik değil, operasyonel maliyet hesabıyla çalışanlar kazanacaklar, kazanmaya devam edeceklerdir.

İlgili dökümana ulaşmak için tıklayınız.

Sütçü ineklerde erken laktasyonda görülen, hipoglisemi ve hiperketonemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır.

Ketosis olaylarında kan şekeri düşer, kanda, bütün vücut sıvılarında ve dokularında keton cisimcikleri adı verilen Aseton, Asetoasetat, Betahidroksibutirat miktarları artar. Abomasumun (Şirdenin )yer değiştirmesi, metritis, sonun atılamaması, mastitis, RPT ile ketosis birbirlerini izleyerek ya da birlikte görülebilirler. Bazen topallık ve nefritis olaylarıyla da kombine ketosis vakalarına rastlanır. Ketosise enerji noksanlığı, protein fazlalığı, aşırı yağlanma, ketojenik etkisinden dolayı, kötü kaliteli silaj sebep olabilir. Doğumu takiben ikinci-altıncı hafta arasında ketosisin görülme sıklığı artar. Bu dönem ineğin süt veriminin yükseldiği, enerji ihtiyacının arttığı dönemdir. Doğum öncesi yanlış beslenerek şişmanlatılmış ineklerde yağların mobilizasyonu, karaciğerde yağlanma ve hepatik ketogenesis ketosiz’i başlatan etkenlerdir. Ketosis ile mastitis olaylarının ve vücudun genel immun sisteminin çok yakından ilgisi olduğu bilinmektedir. Diğer yandan subklinik ketosisten’de söz etmek gerekir. Eğer farkedilmemiş subklinik ketosis söz konusuysa döl tutmama ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olur.

Ketosis çoğunlukla yüksek verimli ineklerde ortaya çıkar. İştah kaybı, ani zayıflama, süt veriminin azalması, işkembe hareketlerinin, dolayısıyla geviş getirmenin durması, ineğin nefesinde aseton kokusu, dışkının kuru, adeta, at dışkısı gibi, kestane gibi olması tipik belirtilerdir. İleri derecede ketosis olaylarında sinirsel belirtiler görülür. Başını duvara dayama, körlük halleri, aşırı yalanma, kendi etrafında dönme, böğürme, aşırı hassasiyet, orta derecede titreme gibi belirtiler ortaya çıkabilir.

Teşhis idrar ya da sütte keton cisimciklerinin keton test çubuklarıyla ya da Rothera ayıracıyla tesbiti suretiyle olur. MOR renk ketosisi gösterir. Ketosisi önlemek için doğuma yakın dönemde ineği şişmanlatmamak gerekir. Vücut skorunun yakından takibi, 3,5 vücut kondüsyon skorunun aşılmaması, kötü kaliteli silajdan kaçınmak ya da ne kalitede olursa olsun, kuru dönemde silajın miktarını azaltmak önlemeye yardımcı olur.

Doğuma 1-2 hafta kala ve doğumu takiben şekerlerin veya şekere dönüşebilen maddelerin yeme katılması büyük yarar sağlar. Ayrıca karbonhidrat ve yağ metabolizmasını düzenleyici olarak niacin verilmelidir.

Ketosis tedavisinde hipertonik, %50’lik Dextroz solüsyonu kullanılabilir. Ancak yavaş infuzyon tarzında damar yoluyla vermek ve ikişer saat arayla 500’er ml.lik dozlarda, günde 3 kez tekrarlamak gerekir. Görüldüğü gibi, bu pek pratik bir metot değildir. Tedavide dexamethazone (RAPİDCOR) ile birlikte acil maddeleri olarak yukarıda sözü edilen şeker veya şekere dönüşebilen maddeler kullanmak yerinde olur. Yemlere canlı maya vitamin + mineral katkıları katmak tedaviyi destekler.

Çiftlik hayvanları içerisinde çalı-çırpı yiyerek ete – süte çeviren tek tür olan keçiler ülkemizde daha çok kıl keçisi olarak bilinmektedir.  Gerçekten de keçi varlığımızın çok büyük bir kısmı kıl keçisidir.  Fakir adamın ineği, ormanın düşmanı gibi sıfatlarla tanıtılan keçi aslında çok değerli bir gıda olan keçi sütünü ürettiği için özel bir yere sahiptir.  Dünyada olduğu gibi ülkemizde de keçi sütünden yapılmış peynirler sevilen ve aranan süt ürünlerinin başında gelir.

Keçinin on bin yıl önce, bugünkü İran topraklarında evcilleştirildiği düşünülüyor.  Ülkemizde kıl keçisi dışında Kilis keçisi, Ankara keçisi ve Maltız keçisi gibi ırklar, dünyada ise Alpine, Saanen, Nubian, Toggenburg, Granada gibi ırklar bilinmektedir.

Bunlardan Saanen “sütçü keçilerin kraliçesi” olarak adlandırılmış olup, beyaz rengi ve dik kulaklarıyla belirgin bir ırktır.  Dünyadaki sütçü keçi ırkları arasında en geniş popülasyon Saanen ırkındadır.   Saanen ırkı keçilerin tüyleri kısa olur.  Bazı soğuk iklim hüküm süren yerlerde tüyler biraz daha uzun olabilir. Omurga boyunca uzun tüyler olması normaldir.  Beyaz ve krem rengi tüylerin yanı sıra omurga hizasında bej rengi tüylere sahiptir.  Saanen ırkı keçiler aşırı güneş ışığını sevmez.  Soğuk iklimleri sever.  İsviçre’nin Bern kantonundaki Saanen vadisinden ismini almıştır.  Yirminci yüzyılın başlarında Amerika kıtasına yüz elli adet keçinin ithaliyle gitmiş ve gayet güzel bir şekilde uyum sağlayarak yayılmıştır.  Saanen tekeler sakallıdır.  Saanen ırkında boyun altında çift küpe bulunur.  Keçiler halk tabiriyle genelde kabak yani boynuzsuz olup, erkeklerin çoğunlukla boynuzu mevcuttur.  Ancak; tekeler ve keçiler boynuzlu ya da boynuzsuz olabilir.  Saanen keçiler yaklaşık dokuz ay boyunca süt verirler.  Yılda ortalama 900 kg süt veren keçiler, günde üç kg’dan daha fazla süt vermektedirler.  Gebelik süreleri beş aydır.  5-6 ya da yedinci aylarında cinsel olgunluğa erişirler, keçiler mevsime bağlı kızgınlık gösterirler (mevsimsel poliöstrik).  Saanen keçilerinin sütü %3,5 yağ içerir.  Kıl keçilerinin sütü daha az miktarda olup, süt yağı %5-5,5 civarındadır.  Kıl keçilerin dişisi 45 kg, tekesi 55 kg canlı ağırlığındadır.  Saanen keçilerinin dişisi 65 kg, tekesi ise 80 kg canlı ağırlığında olur.  Kıl keçilerinde yüz adet keçiden 106 – 108 adet oğlak elde edilirken, Saanen ırkında bu oran 100 keçiden, 160 – 190 adettir.  İkizlik oranı yüksek olan Saanen ırkı keçilerin oğlaklarının doğum ağırlığı ortalama 3,6 kg’dır.

Saanen ırkının yemden yararlanma yeteneği gayet iyidir.  Keçiler yumuşak huylu, narin görünüşlü, çevik hayvanlardır.  Sosyal bir ırktır.  Mutlaka grup içinde olmak isterler, yalnız kalmaktan hoşlanmazlar.  Saanen keçilerinin süt verim açısından dünya rekoru Avustralya’dadır.  Avustralya’daki şampiyon keçi bir laktasyonda 3.396 litre süt vermiştir.  İkinci laktasyonda bu verime ulaşan keçinin ortalama günlük süt verimi 12,5 litredir.

Saanen keçiler serbest aşımla ve suni tohumlamayla döllenebilirler.  Eğer sürüye teke katılacaksa 15 keçiye 1 teke hesap edilmelidir.   Saanen bir etçi keçi ırkı olmamakla birlikte eti lezzetlidir.  Peynir yapımında sütün 8 kg için 1 kg peynir alınabileceği hesap edilmelidir.  Saanen keçileri ülkemize getirilmiş, Saanen x Kıl keçisi melezlemelerinden olumlu sonuçlar alınmıştır.  Ülkemize adaptasyon sağlamış bir ırktır.  Türk Saanen keçisi yukarıda sözünü ettiğimiz verim özelliklerinden biraz eksik olmakla birlikte yakın özelliklere sahiptir.  Parazit mücadelesi, aşılama ve besleme koşullarına uymak suretiyle hiçbir adaptasyon problemi yoktur.  Zaten dünyada yaygın bir şekilde beslenmektedir.  Kıl keçisinden 8-10 kat daha fazla süt verebilme yeteneği, canlı ağırlığında yine kıl keçisinden 20-25 kg daha fazla ağırlıkta olması, adaptasyon yeteneği ile Saanen ırkı keçilerin ülkemizde yaygınlaştırılması her yönden olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Ülkemizde keçi sütünün artması bunu işleyen mandıraların hammadde ihtiyacını karşılayacak, hammadde bulan işletmeler çevrelerindeki yetiştiricilerin sütüne talip olacakları için de keçi yetiştiricilerinin ürünleri pazarda yer bulacaktır.  Keçi sütü sindirim kolaylığı ve zengin içeriğiyle eşsiz bir üründür.  İnek sütünden daha az laktoz içerdiği için laktoza karşı duyarlılığı olan bünyeler tarafından rahatlıkla tüketilebilecek bir süttür.  Riboflavin (B2 vitamini) ve niacin içeriği açısından inek sütüne göre belirgin biçimde zengindir.  Potasyum, selenyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum ve demir yönünden, ayrıca A vitamini, B13 vitamini adı da verilen orotic asid yönünden zengin bir gıdadır.  Vücuda dışarıdan alınması gereken yağ asitleri olan linoleic, linolenic, gamma linolenic ve arachidonic asitleri ihtiva eder.

Keçi sütü doğal homojendir.  Agglutinin içermediği için kaynatılınca yağı üzerinde birikmez.  Ayrıca inek sütünde bulunan betalaktoglobulin isimli sindirim zorlaştırıcı protein ihtiva etmediği gibi, Alpha S1 Kazein proteini bulundurduğundan sindirimi kolaydır.  Yağ zerreciklerinin inek sütüne göre beşte bir oranında küçük olması da sindirim kolaylığı sağlar.

İspanya’da Granada Üniversitesinin yaptığı çalışmalarla safra salgısını arttıran, kolesterol ve trigliserid oranını düşüren bir etkiye sahip olduğu bildirilen keçi sütünün aynı zamanda tampone edici özelliğiyle ülser hastalarının beslenmesinde kullanılabileceği belirtilmektedir.  Antioksidan etkili Xanthine oksidase enzimi ve eksojen aminoasitleri içermesi sayesinde kalp damar sağlığı başta olmak üzere, sağlık yönünden çok yararlı bir süttür.  Hatta, keçi sütünden yapılmış doğal sabunların özel müşterileri vardır.

Keçi sütü, inek sütü kadar bol olmadığı için, ticari olarak inek sütünün yerini alamayabilir, ancak; çocuklar, yaşlılar, hastalar için alternatif bir gıda şeklinde pazara sunulabilir.  Keçi peyniri ise diğer peynirlerden biraz daha pahalı olmasına rağmen her zaman kolaylıkla alıcı bulmaktadır.

Keçiler de diğer çiftlik hayvanları gibi gözlenmeli, günlük normal yaşamlarında sapmalar olursa, kısa sürede müdahale edilmeli, koruyucu hekimlik ilkelerinden vazgeçilmemelidir.  Diğer çiftlik hayvanları için geçerli olan birçok kural keçiler için de geçerli olup, en önemli kuralın “kuru ve temiz” ilkesi olduğu unutulmamalıdır.

Keçi sürülerinde dikkat edilmesi,  gözlenmesi gereken önemli hususların başında “sürüden ayrı durma” gelir.  Sürüden ayrı duran, sürünün arkasında kalan keçiler kontrol edilmelidir.  Keçilerin yürüyüşleri, dışkıları, deri ve tüyleri her zaman gözlenmeli, vücuttan gelen herhangi bir anormal akıntı ciddiye alınmalıdır.  Bu konular dikkate alındığı zaman erken teşhis ve kısa süre içinde önlem almak mümkün olacaktır. Yine sürüde zayıflama ya da aniden zayıflayan birkaç keçi bize problemler hakkında bilgi verecektir.  Keçi sürülerinde ölüm, atık, anormal dışkı gibi istenmeyen olaylar söz konusu olduğunda kesinlikle laboratuar kontrolü istenmelidir.

Keçilerin normal vücut sıcaklıkları 38,6 – 39,7 0C olup, 39,1 0C ortalama olarak kabul edilir.  Keçiler dakikada 12 – 15 kez, oğlaklar ise 20 – 35 kez soluk alıp verirler.  İşkembeleri normal olarak dakikada 1 – 1,5 hareket yapar, nabızları yine dakikada 70 – 80 kez atar.

Keçilerin birçok derdi olmakla birlikte, her derdin de bir çaresi vardır.  Problemlerin olabileceği öngörülerek uygun aşılama programlarının aksatılmadan sürdürülmesi, dengeli ve eksiksiz bir yemleme ile koruyucu hekimlik işlevi yerine getirilmiş olur.

Başlıca Keçi Hastalıkları ve Önerilen Çözümler:

1- Pasteurellosis:  Öksürük ve sık soluma ile kendini gösterir.  Antibiyotiklerle tedavisi mümkün olabilir. En etkili yol koruyucu önlemlerdir. Aşı yapılmalıdır.

Ayrıca; pasteurellosis etkenlerinden Mannheimia haemolytica keçilerde meme yangısına sebep olabilir.

2- Enterotoksemi:  Ani ölümlere sebep olan bir hastalıktır. Çaresi aşılamadır.

3- Tetanoz: Kasılmalarla kendini gösteren bir hastalıktır.  Kırkım söz konusu olduğunda daha çok ortaya çıkar.  Herhangi bir yaranın oksijenli suyla silinmesi koruma bakımından önemli olup, aşısı vardır.

4- Leptospiroz: Kan işeme ile ortaya çıkan bir hastalıktır.  Kesilen ya da ölen hayvanların gövdeleri sararmıştır.  Antibiyotik tedavisi düşünülebilir.  Ancak; antibiyotikle tedavi çözüm değildir.  Aşılama yapılmalıdır.

5- Piyeten, Ayak Çürüğü: Tırnakları çürüten bir hastalıktır.  Sürüde hızla yayılabilir.  Topallığa sebep olur.  Tırnakların uygun şekilde kesilmesi, kuru- temiz barınaklar, ayak banyoları ile önlenebilir.  Uğraştırıcı bir hastalıktır.  Antibiyotik tedavileri denenebilir.   Antibiyotiklerle tedavi girişimleri her zaman başarılı olmayabilir.  O yüzden temiz ve kuru barınakların önemine inanmak şarttır.  Aşılama denenebilir.

6- Kazeöz Lenfadenitis, Koyun Pseudotüberkülozu:
Halk arasında çıban, cırtlak diye bilinen, lenf yumrularının apseli yangısıdır.  Ancak; apse kalın bir kapsula içerisinde çok az miktardadır.  Apseyi açıp akıtmak yemlik kenarlarına etkenin bulaşmasını, dolayısıyla sürüde hastalığın hızla yayılmasını kolaylaştıracağı için, hiçbir şekilde tavsiye edilmez.  Aşılama, aşılıların ve sağlamların hastalardan ayrılması,  aşılamaların programlı bir şekilde sürdürülmesi önerilir.  Apseler çene altında, kasık ve koltuk altlarında bulunacağı gibi, dışarıda görünmeyen, kesilince ortaya çıkan lenf yumrularında da bulunabilir.  Kesildikten sonra ortaya çıkan hastalık durumlarında derhal aşılamaya geçilmelidir.  Aşılama sadece hasta olmayanları korur.  Lenf yumruları şişmiş ve apseleşmiş olanlarda aşının bunları yok etmesi beklenemez.

7- Kuduz: Çok tehlikeli, insanlara da bulaşabilen, virus etkenli bir hastalıktır.  Problemli bölgelerde sistemli aşılar yapılmalıdır.

8- Clamidiosis: İnsanlara da bulaşabilen, yavru atmaya sebep olan bir hastalıktır.  Koyunlarda uygulanan aşı, keçiler için ruhsatlanmamış olsa da, denenebilir.  Antibiyotik tedavisinden sonuç alınır.

9- Ektima:  Dudak kenarlarında yara ile karakterize olan bu hastalık, yem yemeyi engellediği için öldürücü olabilir. Çok bulaşıcıdır.  Aşılama dışında çaresi yoktur.

10- Camphylobacter Fetus Enfeksiyonu (Vibriosis): Yavru atmaya sebep olan bir hastalıktır.  Tedavisi antibiyotiklerle mümkün olsa da, aşılama en akılcı yoldur.

11- Yanıkara – Malignant Ödem: Vücutta kötü kokulu, çıtırtılı şişlik ve yaralarla kendini gösteren bu öldürücü hastalığın tek çaresi aşılamadır.

12- Cryptosporidiosis: İshale sebep olan bir hastalıktır.  Aşısı yoktur.  Bazı tedavi yöntemleri denenebilir.  Başlıca önlem; temiz ve kuru ilkesine her yönden, her yerde uyulmasıdır.

13- Coccidiosis: Kanlı ishale sebep olan bir hastalıktır.  Özellikle suyla verilen ilaçlar kullanılarak tedavi edilebilir.

14- İç ve Dış Parazitler: İç parazitler deyince akla kıl kurtları, şeritler ya da karaciğer kelebekleri gelir.  Dönemsel olarak enjeksiyonluk ilaçlarla ya da ağızdan verilen ilaçlarla tedavileri yapılmalıdır.  Dış parazitlerden pire, kene, uyuz etkenleri, bit ve sinekleri sayabiliriz.  Her birinin uygun koruma ve tedavi şekilleri vardır.  Banyo tarzında olabileceği gibi, sırta dökülen ilaçlardan da yararlı sonuçlar alınabilir.  Keçilerde tüy yapısı sebebiyle sırta dökülen her ilaç koyun ve sığırlarda olduğu gibi iyi sonuç vermeyebilir.  Böyle durumlarda banyo tarzı ilaçlar daha çok tercih edilmelidir.

15- Beyaz Kas Hastalığı:  E vitamini ve selenyum eksikliğinde ortaya çıkan bir hastalıktır.  Selenyum, E vitamini birlikte vücuda yararlı olduklarından bu kombinasyonun yemlere katılarak ya da enjeksiyon şeklinde verilmesi gerekir.

16- Çiçek Hastalığı: Yaygın bir virus hastalığı olup, vücudun tüysüz bölgelerinde kabartılarla kendini gösterir.  Göz kapaklarında şişme olur ve burun deliklerinden akıntı gelir.  Hastalık ölümcül olabilir.  Aşılama dışında çaresi yoktur.

17- Şarbon, Anthrax: Ani ölümlerle kendini gösterir.  Odak bölgeler varsa yerel olarak problem artar.  Ölüm ani olduğu için antibiyotikle tedavisi söz konusu değildir. İnsanlara bulaşabilen bu tehlikeli hastalığın tek çaresi aşılamadır.

18- Bruselloz: Yavru attıran, insanlara da bulaşabilen, sürüyü ve sürü sahibini zor durumda bırakan, tehlikeli bir hastalıktır.  Atıkların tahlili şarttır.  Rev 1 aşısı ya da göze uygulanan Rev 1 aşısı ile önlenebilir.  Deri altı uygulanan Rev1 aşısının sekiz aylıktan büyük dişi keçilere yapılması tavsiye edilir.

19- Şap Hastalığı: Viral, bulaşıcı bir hastalıktır.  Ağız, ayak, meme bölgelerinde yaralarla ortaya çıkar.  Aşılama yapmak gerekir.

20- Küçük Ruminantların Vebası ( Küçükbaş Geviş Getirenlerin Vebası):  Öldürücü, viral etkenli bir hastalıktır.  Aşısı vardır. Aşılama tek çaredir.

21- Septisemi: Yeni doğan oğlakların ani ölümü ile sonuçlanan bir hastalık olup, aşılama ve yeni doğan oğlağa antiserum uygulaması yaparak başarılı bir mücadele sürdürülür.  Ağız sütünün emilmesi sağlanmalı, kontrol edilmeli ve oğlağın ağız sütünü emdiği gözlenmelidir.

22- Keçi Ciğer Ağrısı: Öksürük, hızlı soluma, burun akıntısı, yüksek ateş ile kendini gösteren, öldürücü bir hastalıktır.  Tedavisi mümkündür. Bazen keçiler belirtiler ortaya çıkmadan ölebilirler. Aşılama yapılması şarttır.

23- Enfeksiyöz Nekrotik Hepatit:  Kara hastalık veya kara bohça diye bilinen öldürücü bir hastalıktır.  Tek çare aşılamadır.  Klostridyum mikroorganizması karaciğer kelebekleriyle birlikte hastalığı oluşturduğu için, karaciğer kelebeği mücadelesi yapmak da önleyici tedbir olarak kabul edilir.

24- Agalaksi: Süt kesen hastalığı olarak da bilinen, meme iltihabı oluşturan ve ölüme sebep olabilen bu hastalığın çaresi aşılamadır.

25- Mastitis: Meme Yangısı: Agalaksi dışında da çeşitli mikroorganizmalar meme yangısına sebep olabilir.  Antibiyotiklerle tedavisi mümkündür.  Aşısı olan mikroorganizmalara karşı aşı ile koruyucu önlem alınabilir.  Temizlik ve dezenfeksiyon kurallarına uymak gerekir.

26- Listeriosis: Yavru atmaya ve sinirsel belirtilere sebep olan, insanlara da bulaşabilen bir hastalıktır.  Dudaklarda titreme, yem yememe, yutma zorluğu, sallantılı yürüyüş ile kendini gösteren bu hastalık ölümle sonuçlanır.  Hastalık erken safhada yakalanırsa antibiyotiklerle sonuç alınabilir.  Ancak; teşhisi klinik olarak zordur.  Sinirsel belirtiler gösteren hayvanların tedavisi genellikle mümkün olmaz.

Keçilerde Aşı Uygulamaları:

1- Enterotoksemi; Kara hastalık (Nekrotik hepatit), yanıkara gibi hastalıklar için karma aşılar uygulanır.  Keçilere yılda 1 kez, deri altı yolla 2 ml yapılması tavsiye edilir.

2- Bruselloz aşısı: Rev1 aşısı teke katımından önce 1 ml deri altı olarak uygulanır.  Teke katımdan 1 ay önce ve yılda 1 kez yapılması önerilir.

3- Ektima aşısı: Doğumu takiben 10 gün içinde arka bacaktan, butun iç kısmına çizik şekilde uygulanır.

4- Mastitis: Özellikle süt verimi yüksek kültür ırkı keçiler mastitis etkenlerine karşı aşılanmalıdırlar.  Mastivac karma mastitis aşısı kullanılabilir.

5- Koyun Keçi Vebası Aşısı (Küçük Geviş Getirenlerin Vebasına Karşı Aşılama):  1 ml kuyruk altından ( deri altı) uygulanır.

6- Keçi Ciğer Ağrısı: Kulak ucundan 0,2 ml deri altına uygulanır.  Yılda bir kez yapılır.  Gebeliğin son iki ayında yapılması önerilmez.

7- Agalaksi Aşısı: Koltuk altındaki tüysüz bölgeden 1 ml. deri altı yolla yapılır.  Gebeliğin son iki ayında uygulanmaz.

8- Şap Aşısı: Deri altı uygulanır (1ml).

9- Pseudetüberküloz Aşısı (Kazeöz Lenfadenitis Aşısı): Yılda bir uygulanır. Tekrarı vardır.  Aşılama sistemli olarak sürdürülmeli, hastalar sağlamlardan ayrılmalıdır.

10- Piyeten Aşısı: Yılda bir, rapelli olarak (tekrar) uygulanır.  Kuru ve temiz barınaklar en iyi koruyucu yöntemdir.

11- Pasteurella Aşısı: İlk aşılama rapelli olarak(tekrarlanarak), yılda 1 kez uygulanır.

12- Çiçek Aşısı: 6-12 haftalık sağlıklı oğlaklara 0,2 ml. 3 aylıktan büyüklere 0,5 ml. deri altı yolla yapılır.  Hastalık çıkmamış bölgelerde ve gebeliğin son 1,5 ayı içerisinde yapılması önerilmez.

GENEL KURAL: Bütün aşılar prospektüsünde yazdığı şekilde uygulanmalıdır.

Aşılama Dışındaki Uygulamalar:

– Selenyum ve E vitamini kombinasyonları enjeksiyon olarak uygulanmalıdır.
– Parazit mücadelesi yapılmalıdır.
(İç parazitler) ( Dış parazitler)
– Kuru döneme giren keçilere meme içi olarak kuru dönem için hazırlanmış antibiyotikli preparatlar uygulanmalıdır.

Bilindiği gibi düvelerde döl tutma oranı ineklere göre her zaman daha yüksektir. Dünya’daki istatistiklere göre, genetik olarak süt verim yeteneği artan inekler daha zor döl tutuyor. İneklerde döl tutma oranı yıllar içerisinde giderek düşüyor. Düvelerde ise böyle bir düşüş söz konusu değil. Neden ? İnekler süt veriyor. Döl tutmasını istediğimiz günler ise süt veriminin ” pik” yaptığı günlere denk geliyor. İneklerin enerjileri; yüksek süt verimine ve döl tutma yeteneğine sahip yumurta üretimine aynı anda yetmiyor. Hızla süt vermeye başlayan inek zayıflıyor ve vücut yağlarını yakmaya başlıyor. Mutlaka keton cisimcikleri açığa çıkıyor. Bu açığa çıkan miktar inekte klinik olarak ” Ketosis” hastalığına sebep olmasa bile, yumurtalıktan döl tutacak bir yumurta salınımını engelliyor. Yani bir şekilde subklinik ketosis vakasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Enerji dengesinin tekrar kurulması altmış gün vakit alıyor. Enerji dengesi kurulduktan sonra keton cisimciklerinin vücuttan tamamen arınması da onyedi gün sürüyor. Demek ki doğumu takiben ilk yetmiş yedi gün ineklerin döl tutmama ihtimali gayet yüksek. Halbuki inek bu dönemde kızgınlık gösterebilir. Doğumu takiben yetmiş gün civarında kızgınlık gösteren inekleri tohumlarsak spermayı ziyan etme ihtimalini göze almamız gerekir. Bu bakış açısıyla, özellikle yüksek süt verimli ineklerde doğumu takiben, en iyi koşullarda bile seksen günü geçmeden suni tohumlama yapmamak gerekir. Görüleceği gibi; doğumdan hemen önce ve doğumdan hemen sonra uygun besleme teknikleriyle, profesyonel yardımın önemi ortadadır.

Döl tutma konusunda başarısızlığın diğer bir sebebi “kızgınlık kontrolü” dür. Bu konuda hiçbir çiftlik hatalı davrandığını düşünmez. Herkes doğru kızgınlık takibinin yapıldığını sanmakla birlikte, kayıt tutulmadığı için gerçek ortaya çıkmaz. Yine hatanın sebebi özellikle süt verimi yüksek olan ineklerin “gösterişsiz kızgınlık” göstermeleridir. Süt verimi yüksek ineklerin gerçek kızgınlık periyodu sadece 4-6 saat sürer. Halbuki biz kızgınlığın 12-18 saat süreceğini biliriz. Süt verimi arttıkça kızgınlık süresi de negatif yönde etkilenmiştir.

Atlama ve durma zamanı sadece 4-6 saat gibi kısa bir periyod olmakla kalmayıp çoğunlukla gece yarısıyla sabaha karşı olmakta, yani 00-06 saatleri arasına rasgelmektedir. Bu saatler arasında bile atlama-durma sayısı ortalama 2 kereyi bile bulmaz. Görülüyor ki kızgınlığı kaçırma ihtimali gayet yüksektir. Zaten kayıt tutulsa durum hemen ortaya çıkar. Örneğin; bir çiftlikte doğumu takip eden günlerde boş inek sayısı 100 adet olsun. Kayıt tutularak 30 gün içinde kızgınlığa gelenler not edilsin. Örnek olarak 40 ineğin kızgınlık gösterdiği not edildiyse, o çiftliğin kızgınlık kontrolündeki etkinliği sadece % 40’tır. Halbuki bu rakam iyi bir şekilde %70-80 olmalıdır. Eğer oran %70-80 olursa başarılı bir döl verim programının olduğu söylenebilir. Otuz gün sonra 40 adet kızgınlığı saptanan inekten 20 adedi yani yüzde 50 si döl tutsa gebelik oranı %20’dir. Ne kadar az, değil mi? Problem; kızgınlık kontrolündeki başarısızlık. Çözüm, daha dikkatli ve kayıt tutulmasına dayalı kızgınlık kontrolü ile, yardımcı araçların kullanılması.

Özet; birinci olarak, ineklerde doğumu takiben 80 inci günden önce yapılacak tohumlamalar başarısız olabilir ve sperma ziyanına sebep olur, ikinci olarak; iyi bir kızgınlık takip sistemi uygulamayan çiftliklerin döl tutma problemi yaşayacağı kesindir.

KAZI – KAZAN

Süt sığırcılığında sürü yönetiminin iki temel kuralı vardır.  İyi kayıt, iyi gözlem.  Süt sığırcılığı işletmelerinde gözlenecek o kadar çok şey vardır ki, alt alta yazıldığında hayret verici derecede çok oldukları görülür.  Ancak; bunların zaten birçoğu gün içerisinde kendiliğinden yapılmakta olan gözlemlerdir.  Yeter ki onları doğru algılayıp değerlendirmesini bilelim.

Örneğin; yem dağıtılırken ineklerin yemliğe gelişlerini gözlemleyelim.  İnekler yemliğe hırsla gelip, yemi adeta saldırırcasına yemeğe başlarlarsa bu uzun bir süre önlerinde yem olmadığını gösterir.  Yemliğe isteksizce gelen, ya da gelmek istemeyen inekler ise bir asidoz problemiyle karşı karşıya olduklarını ifade ederler.  Yerinden kalkmak istemeyen ineklerin ciddi hastalıkları olduğundan şüphe edilip, kontrole tabi tutulmaları gerekir.  Örnekte olduğu gibi bu gözlemler gün içerisinde kendiliğinden yapılmaktadır.  Ama; bazı kendiliğinden olmayıp kayda dayalı gözlemler de vardır.  Örneğin; masrafların gözlenmesi, tohumlanan hayvanların üç hafta sonra listelenip gözlenmesi, somatik hücre sayısının kontrol edilerek, gözlenmesi, doğumu takip eden beşinci günde sütün ölçülerek, 28-33 gün içinde pik noktasına ulaşıp ulaşmadığının gözlenmesi, pik seviyesindeki ineğin, süt kayıtlarıyla birlikte, seviyeyi ne kadar sürdürdüğünün gözlenmesi, ineklerin sürüde kaldıkları sürenin kayıtlardan gözlenmesi, süt proteininin, süt yağının belli aralıklarla kontrol ettirilip, değişikliklerin gözlenmesi, ineklerin boş kaldıkları günlerin, iki doğum aralığının, bir gebelik için kullanılan sperma payeti miktarının gözlenmesi hep kayıtların doğru olarak tutulmasına dayalı gözlemlerdir.

Sürüde çıkan problemlerin, örneğin, sonunu atamama, şirdenin yer değiştirmesi, ketosis, süt humması, mastitis gibi problemleri not alarak, bunların ayda ya da yılda hangi sıklıkta çıktıklarının istatistiğini tutmak yine bir gözlem noktasıdır.  Bunlardan birinin ya da birkaçının olması gerekenden çok ortaya çıkması başımızda çözüm bulunması gereken bir derdin olduğunu gösterir.  Yine masrafların not tutularak, kayıt altına alınarak zaman zaman değerlendirilmesi de çiftlikteki problemler hakkında bize bilgi verecektir.  Antibiyotiklere ödenen, meme tüplerine ödenen miktarlara bakarak bunların koruyucu hekimlik hizmetleri ile önlenip önlenemeyeceği sorgulanabilir.

Kendiliğinden olmayıp, özellikle belli periyotlarla gözlem yapılması gereken haller vardır.   Bunların başında vücut skoru gelir.  Vücut skorlaması her zaman aynı kişi tarafından, aynı zaman aralıklarıyla yapılmalı, vücut skorundaki 1 derece artış ya da azalmadan neyin sorumlu olduğu saptanmaya çalışılmalıdır.  Vücut skorundaki 1 derece değişiklik her zaman alarm gerektirir.  Bir işletmede bilgisayar kontrolü, pedometre, aktimetre gibi kayıt aletleri olsa da kızgınlık kararını vermek için ikincil belirtilerin de gözlenmesi gerekir.  Tohumlama, atlama ve durma hareketlerinin yanı sıra ikincil belirtilerin görülmesi ile onaylanarak yapılırsa başarı şansı yüksek olur.

Çiftlikteki hayvanların, yani ineklerin, düvelerin, kurudakilerin ve buzağıların üzerinden gözümüzü ayırmamamız gerekir.  Çiftlikte dolaşırken her an ineklerin yarısının geviş getiriyor olmalarına, yemliklerdeki yemin kalan kısmına, hayvanların derilerine, tüylerine, göz çukurlarına, dışkılarına, suluklarına, buzağıların soluklarına, sağım esnasında ilk süt damlacığına, kuruya yeni alınmış ineklerin memelerine, sağımcıların yaptıkları işlemlere dikkatle bakmak gerekir.

Bu tip gözlemler kayda değil, zamana bağlıdırlar.  Nerelere bakılacağını bilirsek, çiftliğe girdiğimizde doğrudan bir kontrol mekanizması geliştirmiş oluruz.  Böylece erken uyarı sistemimiz devreye girer ve kritik kontrol noktalarında yaptığımız gözlemlerle olup bitenleri fark edebiliriz.  Kayda dayalı gözlemlerden biri de meme yangısı ortaya çıktığında tahlil yaptırarak düşmanımızı bilmektir.  Örneğin; tahlillerde hep aynı mikroorganizmaların mastitis yaptığı yönünde bir sonuca varırsak o yönde alınabilecek önlemleri devreye sokabiliriz.  Yine doğumu takip eden günlerde, on beş gün süreyle, ineğin vücut ısısını alarak normalden düşük ya da normalden yüksek olmasının tespitiyle erken müdahale şansımızı kazanmış oluruz.  A.B.D.’de son on yıldan beri uygulanarak yararı kesinleşmiş olan bu uygulama, para harcamadan yapılabilecek, bir koruyucu hekimlik uygulamasıdır.  Yapılan çalışmalarda süt veriminin arttığı, bir sonraki döl tutmanın daha çabuk olduğu, ineklerin sürüde kalma yaşının yükseldiği ortaya çıkmıştır.

Özet olarak; gözümüz hayvanların üzerinde olsun, kayıt tutalım, tuttuğumuz kayıtları gözden geçirerek değerlendirelim.  Bunları tam olarak yaparsak sürü yönetimini ele geçirmiş oluruz.

Karaciğerin vücudun en önemli organlarından biri olduğu, şeker, yağ, yağ asitleri, protein ve vitamin metabolizmasındaki işlevlerinin yanısıra depolama, arındırma gibi görevleri olduğu bilinmektedir. Ancak; yapabileceğinden fazlası yüklendiğinde karaciğer dokuları bozulur, “karaciğer yetmezliği” problemi ortaya çıkar. Özellikle arındırma işlevinin yetersizliği ile ilgili olarak iştah, üretim ve döl verimi azalması kendini gösterir.

Karaciğer, protein, laktoz ve süt yağı sentezi yapan, vitamin sentezi ve depolanmasında rol oynayan, pıhtılaşma faktörlerini sentezleyen, hormonların oluşumunu sağlayan bir organdır. Bunların arasında insulin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) yine karaciğer hücrelerinin sentezlediği önemli bir madde olup, kandaki seksüel hormon seviyelerini belirleyen bir özelliğe sahiptir. Kandaki IGF-1 seviyesi döl verimi düşük olan ya da olmayan inekleri ayırt edebilecek kadar belirgindir. Döl verim problemi olan ineklerde, normal ineklere oranla %27-30 oranında eksik olduğu ortaya konulmuştur. Doğumu takiben yetmiş gün sonra, yani tekrar tohumlama zamanına doğru yapılan çalışmalarda plazma seviyesi normal ineklerde 64,3 mg/L bulunmuşken ve bu ineklerde döl tutma problemi yaşanmazken, IGF-1 seviyesi 46,9 mg/L bulunan inekler döl tutma problemiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Subklinik ve klinik asidoz, aşırı amonyak ve üre çıkışı, ketosis, enerji eksikliğiyle ilgili her türlü vaka karaciğerin yorulması, yağlanması ve yetmezliği ile karşımıza çıkar. Böyle hallerde problemler birbirini kovalar. Zincirleme reaksiyonlar ardarda gelir. Kızgınlık göstermeme, düzensiz kızgınlık, yumurtalık kistleri, rahim içerisinde embriyonun ölümü, progesteron seviyesi düşüklüğü, suni tohumlamada başarının azalması, sessiz kızgınlık, süt veriminde azalma gibi problemlerin yanısıra, problemlerin şiddetine bağlı olarak yaşamsal tehlikeye kadar varan risklerle karşılaşmak mümkündür.

Doğumu takip eden üç ay içerisinde metabolik problemler yaşayan ineklerin % 64 oranında karaciğer yağlanması ile ilgili olduğu, karaciğeri yağlanmış ineklerin üç kat daha fazla ketosise yakalanma riskiyle karşı karşıya kaldıkları ortaya konulmuştur. Karaciğer yağlanması olan ineklerin normal ineklere göre 37 gün daha fazla boş kaldığı ve % 40 oranında daha fazla sperma payeti harcayarak gebe bırakılabildikleri gözlenmiştir. Yine düşük döl tutma oranı ile sonun atılamaması ve plazma IGF-1 seviyesinin ilişkili olduğu son yıllarda yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. İneklerin yanlış beslenmesi, aşırı şişmanlatılması ile diğer hastalıklarda da artış gözlenmekte, normale göre topallık, süt humması, sonun atılamaması, mastitis, ketosis gibi problemlerle karşılaşma riski yükselmektedir.

Karaciğeri nasıl koruruz? 
Vücut skoruna dikkat edilmeli, gebeliğin son döneminde inekler şişmanlatılmamalıdır. Bu gibi problemler iyi gözlem, uygun besleme ile çözülebilir. Ancak; doğumu takiben enerji eksikliği olmamasına özellikle dikkat edilmelidir. Yüksek enerjili rasyon verilmesine, vücuttaki yağların aşırı süt verimiyle hızla erimesinin önüne geçebilecek miktarda enerjinin sağlanmasına önem verilmeli, profesyonel yardım yoluna gidilmelidir. Karaciğerin korunması ve arındırma işlevini yapabilmesi için doğum öncesi, doğum sonrası kritik günlerde karaciğerin desteklenmesi ve toksinlerden arındırılması yönünde profesyonel yardımlara ihtiyaç vardır.

NMC (Ulusal Mastitis Konseyi) tarafınan çıkarılan UDDER TOPICS dergisinin Eylül 2006 sayısında, Kanada’da uygulanan “mastitis’le mücadele yöntemlerinin” çiftliklerdeki uygulanma oranları yayınlandı. Bağlı ve serbest sistem barınakların tümü yönünden yapılan değerlendirmede yüzde (%) olarak oranlar şöyle;

Ön daldırma 54
Meme Kurulama 84
Bir İneğe Bir Havlu 87
Sağımcıların Eldiven Takması 62
Son Daldırma 95
Klinik Mastitis Görülenlerin Ayrı Ya Da En Son Sağılması 59
Klinik Vakalardan Süt Örneği Alınması 16
Klinik Mastitis Vakalarını Antibiyotikle Tedavi Etme 80
Kuru Dönem İlacı Kullanma 73
Ayda Bir CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) Kullanma 38
Hastalığı Geçirilemeyenlerin Sürüden Çıkartılması 60
Süt Sağım Ekipmanlarının En Az Yılda Bir Kontrolü 77
Çiftlikte İnek Kayıtlarının Bilgisayarda Tutulması 32
Klinik Mastitislerle İlgili Kayıt Tutulması 48
Memelerin Tüylerden Arındırılması 59

Ülkemizde ne yazık ki bu metotlardan birçoğu hiç uygulanmıyor. Uygulananların oranı da bilinmiyor. Kanada’daki araştırma, Kanadalı süt üreticisi çiftliklerin, sağım öncesi memelerin kurulanmasına ve son daldırmaya çok önem verdiklerini gösteriyor. Biz söylemeye ve yazmaya devam edelim. Dileğimiz, Ülkemizde de koruyucu hekimliğe verilen önemin artmasıdır.

Kaba yemin özellikle süt sığırcılığındaki önemi bilinmektedir. Ülkemizde henüz selüloz kavramı tam anlaşılamamış olmasına rağmen, bundan böyle kaba yem kalitesine değinmenin zamanı gelmiştir. Bir yandan süt sığırcılığında samanın kesinlikle kaba yem olmadığını anlatmaya çalışırken, diğer yandan yonca, silaj, çayır otu ve benzeri kaba yemlerin kalitesinden de söz etmeliyiz.

Süt sığırcılığı işletmelerinde ne yazık ki saman kullanılmaya devam ediliyor. Saman inekler tarafından yararlanılamayan, aksine içerisindeki lignin adı verilen odunsu maddeyle inekleri tıkayan, diğer besinlerin sindirimini önleyen bir maddedir. Ayrıca inek samanı sindirmeye çalışırken enerji sarfederek, zaten kısıtlı olan enerji kaynaklarımızın da ziyan edilmesine sebep olur. Daha samanı aşamamışken, şimdi bir ileri safhaya geçelim ve kaliteli olduğunu kabul ettiğimiz kaba yemlerin “gerçek kalitesine” göz atalım.

Öncelikle şunun üzerinde durarak tekrarlayalım. Süt sığırcılığında kaba yem asıl yemdir. Kaba yemsiz sığırcılık olmaz. Samanı devre dışı bırakırsak, kaba yem olarak otlar, silajlar, yonca akla gelir. Bunları kullanırken selülozlarını işe yarar şekilde kullanmamız gerekir. Kalitesiz silaj yine uygun bir kaba yem değildir. Çok erken hasat edilmiş, çok ince, ya da çok büyük parçalar halinde kesilmiş, iyi sıkıştırılmamış, yedirilirken dikkatsizce kullanılan silajlar verimi sağlayamayacağı gibi, hastalıklara da zemin hazırlayabilir. Silaj açıldıktan sonra, etrafa saçılan miktar hayvanlara yedirilmeli, kalan miktar uygun şekilde korunmalıdır. Etraftaki silajlar her dakika besin değerini yitirirler ve kalitesiz kaba yem haline gelirler. Yonca ve diğer ot çeşitleri uygun, tarifindeki zamanda biçilmeli, dağıtılırken ise yine uygun şekilde dağıtılmalıdır. Son yıllarda çokça kullanılan karıştırıcı ? dağıtıcı romörklerin kullanım kılavuzuna göre kullanılmamaları halinde, çok ince kıyılan kaba yemler adeta çamur haline gelmekte ve selüloz değerleri yok olmaktadır. Lüzumsuz karıştırma ve kesme işlemi, yani bıçakların olması gerekenden fazla çalıştırılması, kaba yeme karşı yapılacak en kötü davranıştır. Böyle bir hata kaliteli bile olsa kaba yemi kalitesiz hale getirmeye yeter. Bu olay kağıt üstündeki rasyonu bozar. Öncelikle asidoza, daha sonra da topallıklara sebep olur. Zincirleme kaza gibi, birbirini kovalayan problemler, döl tutmamaya kadar gidebilir.

Bir başka konu kaba yemin fiyatıdır. Çok zaman fiyat söz konusu edilir ve kaba yem kullanımında ibre samana doğru çevrilir. Süt sığırcılığında kaliteli kaba yem her zaman parasını hakeder. Kalitesiz kaba yem ile kaliteli kaba yem arasındaki fiyat farkı verim olarak, sağlık olarak inekler tarafından bize geri verilir. Fiyat hesap edilirken 1 kg saman, 1 kg yonca fiyatı değil, 1 kg işe yarar selüloz fiyatı hesap edilmelidir. Bu bakış açısı kesif yemde kullanılan ham maddeler için de geçerlidir. Yani 1 kg proteinin, 1 kg enerjinin maliyeti düşünülmelidir. Fiyat, sağlanan yarar ile eşdeğer olmalıdır. Biliyoruz ki, sütçü sığırların verimi arttıkça daha hassas oluyorlar. Kaba yemden tasarruf ettiğimizi sandığımız para miktarı aslında tasarruf olmaz, aksine verim düşüklüğü ve hastalıklarla birlikte gözden geçirildiğinde çok büyük zararlara yol açar.

Yemin ineklere veriliş şekli de kaba yemin tüketilmesiyle yakından ilgilidir. Yemler kaba ve kesif kısımları homojen karıştırılmak suretiyle ineklerin önüne dökülmeli, ineklerin her gittiğinde yemlikte bu karışık yemden bulmaları sağlanacak biçimde, yemliklerde sürekli yem olmalıdır. Ancak bilmeliyiz ki inekler, karışık olarak önlerine konsa da, yemleri seçmeye meyillidirler. Çok iri partiküller halinde olan kaba yemleri yemeyerek, kesif yem kısımlarını tüketip yine kendi kendilerine asidoza sebep olabilirler. Bu durumda da kağıt üzerindeki dengeli rasyon gerçekte bozulmuş olur.

Görüldüğü gibi kaba yem işi “kabaca” düşünülecek bir iş değil, inceden inceye düşünülmesi gereken bir iştir.

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wire Sires

Lindell Whitelock, Türkiye’yi pek çok kez ziyaret etmiş olup ülkemizin çeşitli bölgelerinde sütçü sığırcılığı yapan çiftlikleri gözleme imkanı bulmuştur. Bu yazı, AgroExpo-İzmir Fuar’ında Türk çiftçileri ile yapmış olduğu görüşmelerden sonra hazırlanmıştır. En çok sorulan sorular beslenme problemlerinin klasik belirtileri olan inek performansı (verimi) ile ilgili idi.

AgroExpo’da çiftçilerle yaptığım görüşmelerin ve tartışmaların sonunda, en çok sorulan konunun inek performansı olduğu ortaya çıkmıştır. Pek çok çiftçi rasyonlarını bana gösterdiği için Türkiye’deki inek performansını kısıtlayan sorunlarla ilgili bazı sonuçlar çıkarmak mümkün olmuştur. Türkiye’deki başlıca beslenme problemi, yem ham maddelerinin olmayışı değil, ineklerin genetik kapasitesine bağlı beklenen verim seviyelerini karşılayacak şekilde yemleme yapılmamasıdır. Pek çok vakada çiftçiler, rasyondaki rumen fonksiyonu için gerekli kaba yemle sağlanan bileşen olan selülozun rolünü tam olarak anlayamamaktadırlar.

Türkiye’deki ineklerin performansını arttırmak için kaba yemin hasadı ile ilgili pratikleri geliştirmek gerekir.

Yüksek kalitede kaba yem bir tek faktöre bağlıdır: çiftçinin söz konusu kaba yem bitkisini, en fazla proteini bulundurup en düşük NDF ve ADF seviyelerinde olduğu doğru zamanda hasat edebilmesi ile ilgilidir.

NDF, Nötral Deterjan Selüloz miktarı, bir ineğin 24 saat içinde ne kadar yem tüketeceğinin göstergesidir. Bir süt rasyonundaki NDF miktarı % 30’u geçmemelidir. Bu NDF miktarının % 75’i kaba yem tarafından temin edilir. ADF (Asit Deterjan Selülozu) ise yüksek oranda sindirilemez ve iyi rumen fonksiyonu için gerekli değildir. ADF miktarı rasyonda, % 16-19 oranında olmalı ve bu miktar kaba yemden temin edilmelidir. Kaba yem kalitesi geliştirildiğinde inekler, gereksinimlerini karşılayacak miktarda alması gereken kaba yemi tüketebilmektedir.

Bana gösterilmiş olan rasyonların pek çoğuna baktığımda, kaba yem olarak en çok mısır silajı ve saman kullanıldığı görülmektedir. Bazı çiftliklerde biraz kuru yonca da kullanılmaktadır. Gelin bu iki kaba yemi inceleyerek nasıl inek performansını kısıtlayabileceklerini görelim. Küçük dane yemli bitkilerin samanları NDF ve ADF’yi çok yüksek miktarda bulundururlar. Buna bağlı olarak inekler tarafından yemlikte çoğunlukta reddedilir. Bu tip samanlar uzun saplı ve sert olduklarından inek tarafından yemlikten kolayca itilip uzaklaştırılabilir. Eğer saman kullanılacaksa doğuma 3 hafta kalan dönemde günde, inek başına 500 gramı geçmeyecek şekilde verilmelidir. Samanın boyu küçük parçalar halinde olmalı (2 cm) ve yeme karıştırılarak verilmelidir. Saman, ne enerji ne de protein temin eder, ancak rumen fonksiyonuna yardımcı olur.

Eğer doğru hasat edilip muhafaza edilebilirse mısır silajı çok iyi bir yemdir.

İyi mısır silajının elde edilmesindeki anahtar nokta, mısır bitkisinin kuru madde içeriği, danenin gelişim evresi ve silaj parça boyutudur. Mısır silajı en az % 30 oranında kuru madde bulundurmalıdır. İdeal hedef ise % 35 olmalıdır. Daha düşük kuru maddesi olan silajda fermentasyon işlemi esnasında butirik asit ortaya çıkar ve bu da inekler için tercih edilen bir ürün değildir. Butirik asit bulunduran silajda, ekşi bir koku hakimdir ve yemlikte taze olarak durması mümkün olmaz. Kuru madde içeriği, % 30-35’e ulaşır ise fermentasyon işlemi sonunda laktik asit ortaya çıkar ki bu da inekler için çok arzu edilen bir lezzettir. Yüksek seviyede laktik asit bulunduran silaj, “tatlı kokulu” olarak tanımlanabilir. Hasattan sonra yüksek nem seviyeleri, silaj çukurundan (silo) sıvı sızması ile anlaşılır. Mısır silajındaki protein, suda çözündüğünden, bu sızan sıvının içinde protein bulunacaktır. Buna bağlı olarak silodaki yemde daha az protein kalmış olur.

Silajlık mısırda, koçandaki dane üzerinde süt çizgisi olmamalı ve hasat esnasında daneler parçalanmamalıdır. Daha ergin danelerde daha yüksek enerji seviyesi bulunur. Buna bağlı olarak daha ergin dane, daha yüksek enerji seviyesinde olan silaj demektir. Mısır silajı hasadı, “dane işleyicisi” olan ekipman ile yapılmalı ve danelerin inek tarafından sindirilebilecek şekilde korunması temin edilmelidir.

Kesilen silaj boyu da çok önemlidir. İdeal boy 19 mm’dir. Daha kısa partiküller de rumen fonksiyonunu teşvik edebilir, ancak siloda paketlenmesi/sıkıştırılması iyi olmaz. Silajın sıkıştırılması, silajdan oksijenin uzaklaştırılarak siloda sıcaklık artışını engeller. Silajın iç sıcaklığı, ortam sıcaklığından 5 oC daha yüksek olur ise silajda ısı tahribatı başlar. Isı tahribatı proteini bağlar ve inek, ısı ile tahrip olmuş proteini sindiremez. Bu sebepten siloyu kısa sürede doldurup plastik ile örterek ısı ile oluşabilecek tahribatı önlemek gerekir.

Özet olarak, aşağıdaki aşamalar, inekler için yüksek kalitede silaj yapılmasında anahtar noktalardır:

1) Kuru madde içeriği % 30-35 oranında olduğu zaman mısır bitkisi hasat edilmelidir.
2) Silaj parça boyutu, teorik olarak 19 mm boyunda kesilmeli ve koçan da işlenmelidir.
3) Silaj çukuru en kısa sürede doldurulmalıdır. Sıkıştırma işlemi, sıcaklığın düşürülmesi ve proteinin tahrip olmaması için elzemdir.
4) Doldurma ve sıkıştırma tamamlandığında üzeri plastik örtü ile örtülmelidir.
5) Her gün, silaj verileceği zaman kenar yüzeyden, en az 15 cm kesilmelidir.

Yüksek kalitede silaj yapmak, detaylara önem vermek demektir. Ancak, verilen emeğin karşılığı olarak ineklerinizde çok yüksek bir kalitede yem temin etmiş olursunuz.

Yonca, ot ve diğer bitkilerden de iyi ot silajı yapılabilir. Bu bitkilerin hasadının doğru olması için erken yapılmalıdır. İyi yonca, % 20-22 ham protein ve % 40’tan fazla NDF bulundurmamalıdır. Diğer bitkilerde de benzer değerler olmalıdır.

Türkiye’deki süt sığırcılığı yapan çiftçiler kaliteli boğa kullanarak, her yeni nesil ile ırkın kalitesini daha çok süt veren ve daha etkin olma yolunda geliştirmişlerdir. Bu gerekli potansiyeli yakalayabilmek için ineklere iyi kaba yemler vermek gerekir. Kaliteli kaba yemler temin edilmez ise aşağıdaki durumlar ortaya çıkar:

İnek bize, daha fazla protein ve enerji istediğini, yemin içinden konsantre yemi seçip diğerlerini iterek ifade eder. Rasyondaki konsantre yem, ineğin geviş getirmesi için (ruminasyon) gerekli uyarıyı temin edemez. Buna bağlı olarak rumen pH’ı çok fazla düşer. pH değeri çok düşük olunca, tekrar normale dönene kadar inek yem tüketmez.İnekte asidoz (çoğunlukla gizli) meydana gelir ve süt veriminin düşmesine, gebe kalma güçlüğüne, tırnak çürüğüne (laminitis) ve kilo kaybına neden olur. Sürünüze baktığınızda, eğer bu belirtiler size aşina geliyor ise, problemin kaynağı çoğunlukla kaba yem kalitesi ile ilgilidir.

Eğer bu yazıdaki konularla ilgili sorunuz olur ise Ege Vet ile temas edebilirsiniz. Sorularınızı info@egevet.com.tr’ ye gönderebilirsiniz.

Yazar ile ilgili not: Bay Lindell Whitelock’un süt sığırcılığı ile ilgili 45 yıllık tecrübesi olup dünyanın 78 ayrı ülkesinde süt sığırları üzerinde çalışmıştır. Bu iş tecrübelerinden pek çoğunu süt verimini bir laktasyonda 12 000 kg’ın üzerinde olan çiftliklerde çalışması ile elde etmiştir. Birçok ülkedeki çiftliklere eğitim ve danışmanlık sunarak pozitif sonuçların ortaya çıkmasını temin etmiştir.