Yazılar

11.09.2018

 

                                                                                                                                             Tahir S. Yavuz

      Veteriner Hekim

 

İthalata İhtiyacımız Olmamalı

 

Ülkemizdeki kırmızı et açığını kapatmak üzere ithalat yapıyoruz.  İthalata ihtiyacımız olmayacak şekilde üretim modelleri geliştirmeliyiz.

İthalatın yarattığı ve yaratacağı sorunları sıralamaya gerek yok.

Elden gelenle öğün olmayacağını, taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini, başkaları değil, bizim atalarımız söylemişler.  Artık bize kırmızı et sağlayan besicilerimizin heveslerini kıracak davranışlardan vazgeçmek ve iç dinamiklerimizi harekete geçirmek için birşeyler yapmalıyız.

Büyükbaş hayvancılıkta alınacak olan önlemler etkisini ancak zaman içinde gösterir. Önlemlerin alınmasına hemen başlansa iyi olur.

Bir şeye karşı çıkınca; alternatifini de ortaya koymak gerekir.

Ülkemizde besicilere hammadde sağlayan, besicilere besiye uygun dana sağlayan bir sistem yoktur.  Besicilere dana temini tamamen rastlantısaldır.  Biz süt sığırcılığı işletmelerinin erkek danalarını besiye alırız.  Planlı bir biçimde besiye uygun dana yetiştirmek için ABD’de uygulanan cow and calf (inek-buzağı) sisteminin ülkemizde de uygulanması gerekmektedir.  ABD’de 100 bin, 200 bin başlık birçok feed-lot (besi yeri) bu sistemle dolmaktadır.

Cow and calf (inek-buzağı) sistemi besiciliğimizin, dolayısıyla kırmızı et pazarımızın eksik halkasıdır.  Halkayı tamamlamak için, en azından kırmızı et ihtiyacımızın yüzde 20’lik kısmını bu yöntemle elde etmeliyiz.

Yöntem etçi ırklarla melezleme yaparak, sürekli F1 melezi elde etmeye dayanır.  Daha çok et, daha hızlı canlı ağırlık artışı, daha iyi yemden yararlanma ancak bu şekilde elde edilebilir.  Böyle bir sistemle kemik değil, et üretiriz.

 

 

 

 

 

Bizim kemiğe değil, ete ihtiyacımız var.  Heterozigot melezleme ile elde edilen Hibrid Vigor’lar ile çok başarılı besicilik yapmak mümkündür.

Fakat ortada süt olmayacağı, sütü yavruların emerek ete çevireceği bilindiğinden devletin desteğine ve yol göstericiliğine gerek vardır.

Bu yapılmazsa kendi kırmızı etimizi hiçbir zaman temin edemeyeceğiz.  İç dinamiklerimizi harekete geçirmek ve ithalata gerek duymayacak hale gelebilmek için bu yönde çaba göstermemiz şarttır.

İneklerde mikroorganizmalar tarafından oluşturulan böbrek yangısına pyelonefritis adını veriyoruz.  Böbreğin irinli iltihabı anlamına gelen pyelonefritis çoğunlukla Corynebacterium renale ve E.coli’nin oluşturduğu bir yangıdır.

Ayrıca Trueperella (Arcanobacterium), stafilokok, streptokok gibi bakteriler de pyelonefritis oluşturabilir veya diğerleriyle birlikte olabilirler.

Mikroorganizmalar böbreğe kan yoluyla veya idrar kanalı yoluyla ulaşırlar.

Ayrıca; Basiller hemoglobinüri, leptospiroz, salmonella enfeksiyonlarının da böbreklerde hasar yaptığını unutmamak gerekir.

Kesimhanelerde veya otopside ortaya çıkan “beyaz lekeli böbrek” hastalığı aslında leptospiroz belirtisidir.

Aşırı dozda neomycin ve sülfonamid kullanımının da böbrek dokusunda hasar yaptığı bilinmektedir.

İneklerde böbrek yangılarının yapıcı etmenleri arasında sonun atılamaması, metritis (rahim yangısı), mastitis (meme yangısı), pneumoni (zatürre), ikiz doğum, yüksek süt verimi, doğum stresi ve yüksek proteinli rasyon sayılabilir.

Pyelonefritis çoğunlukla doğumu takip eden zaman diliminde ortaya çıkar.  Birkaç doğum yapmış ineklerde görülme ihtimali daha yüksektir.  Metritis ve mastitis böbrek enfeksiyonlarının belirtilerini maskeleyebilir.  Böyle durumlarda teşhis koymak zorlaşabilir veya gecikebilir.

Doğumdan sonraki günlerde görülen sancı belirtileri böbrek enfeksiyonlarını akla getirmelidir.

Arka ayakların sık sık değiştirilmesi, tepinme, arka ayaklarını karnına vurma, sık sık işeme pozisyonu alma, ağrılı işeme, çokça kuyruk sallama, iştahsızlık pyelonefritisten şüphelenmeyi gerektirir.

Kan işeme, çok işeme, kansızlık önemli belirtilerdir.  Tabii, kan işemenin leptospiroz, ikterohemoglobinüri, babesiosis gibi hastalıkların belirtileri arasında olduğunu da göz önünde bulundurmak şarttır.

İdrarda protein ve gizli kan aramak için teşhis çubukları kullanılabilir.

Teşhis için rektal muayene yapmak şarttır.  Ultrason doğru teşhiste en önemli yardımcıdır. Pyelonefritis çoğunlukla sistitis (idrar kesesi yangısı) ile birlikte olur. Teşhis için endoskopiden yararlanmak mümkündür.

İdrarda alyuvar ve akyuvar aranması, idrar kültürü yapılması yararlıdır.

İdrarda pH ölçülmesi önemlidir. Örneğin; yüksek proteinli besleme idrar pH ında yükselmeye sebep olur.  Corynebacterium enfeksiyonlarının yüksek pH’lı (alkali) idrarda, E.coli enfeksiyonlarının ise asidik  idrarda daha çok olduğu bilinir.

Doğuma müdahalede çok dikkatli ve hijyenik davranılması şarttır.  Temizlik kurallarına uyulmayan müdahalelerde çevresel mikroorganizmalar üreme organına bulaşarak idrar yoluna ve böbreğe ulaşırlar.

Doğal aşım ise boğalar tarafından, özellikle Corynebacteriumun bulaşmasına yol açar (mekanik vektör).

Hastalığın tedavisi mümkündür.

Tedavide antibiyotikler kullanılır.  Tedavi periyodu 10 gündür.  Gerekli görülürse antibiyotik duyarlılık testleri yapılabilir.

Tedaviyi erken kesmek yapılan en büyük hatadır.  Çünkü enfeksiyonu nüksetme ihtimali gayet yüksektir.

Sonuç kronik vakalarda kötüdür.  Şiddetli hasarlardan da iyi sonuç alınamaz.  Erken teşhis böbreği ve ineği kurtarır.

İneğin iştahı ve su içmesi sonucu olumlu etkiler.

Koruma:

Doğuma gereksiz müdahaleden kaçınılmalı, müdahale edilecekse temizliğe önem verilmelidir.

Metritis, mastitis ile maskeleme ihtimaline karşı sancı belirtileri iyi gözlenerek değerlendirilmeli, hızla tedaviye başlanmalıdır.

Doğal tohumlama ile boğaların bakterileri bulaştırma ihtimali olduğu bilinmelidir.

Çevresel bakterilerin gezinti yerlerinden vulva ve vaginaya (dış üreme organlarına) bulaşacağı bilinerek, bölge iyice temizlenmeden müdahale etmekten kaçınılmalıdır.

İshal, özet olarak, bağırsak geçirgenliğinin bozulmasıdır.

Bakteriler, viruslar, protozoonlar, besleme hataları gibi çok çeşitli sebepleri vardır.

Bağırsak geçirgenliği bozulunca vücut sıvıları bağırsaklara geçer.  Dışkı sulanarak atılır.  Buna “ishal” diyoruz.  Sonuç su kaybıdır.  Aşırı su kaybı ise ölümle sonuçlanır.  Su vücuttan çıkarken yalnız başına gitmez.  Yanında mineral tuzlarını da götürür.

İshalin asıl sebebi ne olursa olsun, bağırsak geçirgenliğini ve bağırsak içindeki ortamı düzeltmek için derhal su ve mineral tuzlarını ağız yoluyla vermek gerekir.

Suyun önemini tam olarak anlayamazsak ishal sebebiyle hayvanlarımızı, özellikle de yavruları kaybediyoruz.

İshal geçiren yavrular tedavi edilseler bile halk arasındaki deyimle “Kavruk” kalıyorlar.

Bağırsak geçirgenliğini düzeltmek, kayıpları vücuda geri vermek üzere ABD?den ithal ettiğimiz “Calf Replenish” ürününü kullanırsanız yavruların ölümünü önlersiniz.

İzmineraller küçük miktarlarda büyük yararlar sağlayan 7 adet minerale verilen isimdir.  Çinko, bakır, manganez, kobalt, demir, selenyum ve iyot’a mikromineraller, mikroelementler, mikrobesinler de denilmektedir.

Günlük yaşamda her yönden gerekli olan izminerallere ihtiyaç stres dönemlerinde, doğum öncesi, doğum sonrası günlerde, ineklerin geçiş döneminde, nakliye esnasında ve sonrasında artar.  Yüksek verimli ineklerde ihtiyaç, tabii ki, daha fazladır.

Çinko vücutta 300 kadar enzimin, proteinin, FSH, LH ve östrojen başta olmak üzere hormonların yapımında, memeyi koruyan keratin tıkacının oluşmasında görev alır. Beta karotenin kullanımını sağlar.  Vücudun toksinlerden arınmasına yardımcı olur.  Tırnak ve deri sağlığı, rahim sağlığı ile doğrudan ilgili bir mikromineraldir.

Çinko bağışıklık sistemini destekler.  Akyuvarları, özellikle neutrofilleri ve monositleri, T.cell hücrelerini, antikor yapımını aktive eder.  Staph.aureus mastitislerine karşı direnci arttırır.

Topallık ve döl verimi ile, meme sağlığı üzerinde koruyucu, düzeltici etkileri vardır.  Stres altındakiler ile yüksek süt verenlerin rasyonları çinko ile zenginleştirilmelidir.

Bakır: Çinko gibi FSH, LH, östrojen hormonlarının yapısına katılır.  Büyüme ve hücre yapımında rol alır.  Bağışıklık sistemini destekler.  Kan yapıcı olarak etkinliği vardır.  Direnç sisteminde; özellikle makrofaj ve nötrofil (neutrophil) aktivitelerini yükselten, etkili bir mikromineraldir.  Tüm ırkların ihtiyacı olan bakıra Simmental ve Şarole’nin biraz daha fazla ihtiyaçları vardır.  Bu iki ırk bakır eksikliğine karşı hassastır.

Manganez: Gebelik için çok önemli bir izelementtir.  Çünkü Corpus Luteum’un (CL = Sarı Cisim) yapısında yer alır.

Vücudu toksinlerden arındırma etkisi vardır. Üreme, sindirim, özellikle proteinlerin sindirimi, sinir sistemi, yağ metabolizması, bağışık maddelerinin oluşumu, direnç sistemi, hormon üretimi manganezin rol aldığı konulardır.  Manganez destekleri doğumdan sonra ilk kızgınlığın görülmesinde olumlu rol oynar.

Kobalt: Kan yapıcı B12 vitaminin sentezinde rolü vardır.  Destek olarak Kobalt kullanımı kansızlıkta önleyici ve düzeltici etki yapar.

Demir: Kana rengini veren, hücrelere oksijen taşıyan hemoglobinin yapısında yer alır.

Selenyum: Strese karşı en etkili mikroelementtir.  Antioksidan enzimlerin oluşumunda yer alır.  E vitamini ile birlikte görev yapar.  Bağışıklık sistemi için gereklidir.  Eksikliğinde oluşan beyaz kas hastalığı veteriner hekimlikte çokça bilinen bir sorundur.  Rahimin kasılmasında yarar sağlandığından, anneye bağlı güç doğumlarda etkindir.  Doğum sonrası rahimin en kısa sürede toparlanmasına yardımcı olur.

İyot: Tiroid bezinin çalışması için şart olan bir mikroelementtir. Metabolik işlevlerde görevlidir.  Özellikle yatalak inek (Downer Cow Sendrom) oluşmasındaki sıklığı azaltır.  Selenyum, bakır, çinko ile birlikte sonun atılamamasını önleyici etkisi vardır.

İyot destekleri buzağı kayıplarını önler.

Döl tutmayı, özellikle, ilk tohumlamada döl tutmayı kolaylaştırır.  Gebelik oranını yükseltir.  Meme dokusundaki etkinliğiyle somatik hücre azalmasını sağlar.  Süt, süt yağı ve süt proteini artışında, ineğin doğumu takiben süt veriminde pik seviyesine en kısa sürede çıkmasında rol oynar.

Besi danalarında yemden yararlanma, tırnak sorunlarının önlenmesi ve düzelmesi, solunum yolu enfeksiyonlarının daha az olması gibi yararları vardır.

İyot vücudun direnç sistemini destekler.  Hayvanların immun sistemini destekleyerek başta ayak çürüğü olmak üzere, hastalıkları önleme yönünden etkili bir İzmineraldir.

Strese karşı etkindir.  Sürüdeki hayvanların sağlıklı, verimli olmaları için İyot destekleri verilmesi şarttır.

İzmineraller verilen paranın geri dönüşünü en iyi oranda sağlayan besin maddeleri olarak tanımlanırlar.  Hücresel bağışıklık ve kan bağışıklığını destekleyen İzmineraller, klinik mastitisi, düşükleri engellerler.

Selenyum, E vitamini ve Çinko kandaki savunma hücrelerinin en yüksek seviyede oluşmasını temin ederler.

İyot, selenyum ve bakır zayıf buzağı sendromunu önleyerek çelimsiz buzağıların doğumuna engel olan mikro elementlerdir.

Bakır ayrıca beslenme kökenli kas bozukluklarını engeller.  Selenyum meme dokusundaki kan damarlarını uyarıcı etkisi vardır.  Bu sebeple süt artışı sağlarken, aynı zamanda memenin hastalık yapıcı bakterilerle mücadelesine destek verir.

Bakır büyüme, üreme, verim, savunma, gelişme, aşılamalardan sonra daha yüksek titre temini için şarttır.

Çinko koruyucu madde seviyesinde önemli artışlar sağlar.

İzmineraller inorganik tuzlar ve organik şelatlar, özellikle aminoasit şelatları olarak yemlere katılırlar.  Organik olanların emilim ve yararlanma oranları daha yüksek olup, kullanımları için karar fiyatlar incelenerek verilmelidir.  Organik katkılar biraz daha pahalıdırlar.

Yemlere katılmış olsalar bile, dönemsel olarak ihtiyaçların artışı da göz önüne alınmak suretiyle serbest ulaşımlı İzmineraller hayvanlara sunulmalıdır.

Barınakların belli yerlerine, ineklerin rahat ulaşabilecekleri tarzda, örneğin suluğa yakın bölgelere kovalarla konulan İzmineralleri inekler kendi arzularıyla ve ihtiyaç duydukça yalamaktadırlar.

İhtiyaç duymadığında yalamazlar.  İhtiyaç duymayan inek yalamadığı halde, diğer inek yalar.  Böylece kendi ihtiyaçlarını karşılarlar.  Bu yöntemle ineklerin döl verimi artar, kızgınlık oranları, döl tutma oranları yükselir.  İşkembe ve bağırsakları daha iyi çalışır.  Daha dayanıklı olurlar.  Doğum sonrası görülen metritis (rahim yangısı), mastitis (meme yangısı), ketosis, yağlı karaciğer hastalığı, sonun atılamaması, mide dönmesi (abomasumun yer değiştirmesi) olayları çok az görülür.  Topallıklar önlenir.

Hayvanlar ihtiyaçlarını bilirler.

Serbest ulaşımlı İzminerallerden yüksek dereceden fayda sağlandığı birçok çalışma ile ispatlanmıştır.

İneklerde, bilindiği gibi, üç ön mide ve bir de gerçek mide vardır.  Gerçek mideye abomasum veya şirden adını veriyoruz.  Abomasumda erozyonlar (sıyrıklar), hatta delinmeler ile ortaya çıkan hastalığa “abomasum ülseri” denilmektedir.

İneklerin mide ülseri bir hastalık değil, bazı yapıcı sebeplerin oluşturduğu bir sonuçtur.

Buzağılarda da mide ülseri oluşabilir.  Örneğin; BVD-MD hastalığında, midedeki kıl yumakları sebebiyle veya Klostridyum enfeksiyonlarında buzağılarda mide ülseri şekilleniyor.

İneklerde mide ülseri multifaktoriyel (çok sebepli) hastalıktır.  Çoğunlukla doğumdan sonraki altı hafta içerisinde ortaya çıkar.  Diğer doğum sonrası hastalıklar ile, örneğin; abomasum deplasmanı (mide dönmesi), metritis (rahim yangısı), mastitis (meme yangısı) ve ketosis ile kombine olabilir.

En önemli etkenin stres olduğu belirtilmektedir.

Yüksek verimli ergin süt ineklerinde daha çok görülme ihtimali vardır.

Bunların yanı sıra Coryza (MCF = Malignant Catarrhal Fever), Lenfosarkoma, Klostridyum enfeksiyonları, aşırı dozda ve uzun zaman kullanılan yangı giderici ilaçlar (NSAID’S) mide ülserine yol açabilir.

Abomasum ülserinin sebepleri arasında çok kötü kaliteli kaba yem, E vitamini ve bakır eksikliği, theileriosis sayılabilir.

İneklerde mide ülseri, mide dönmesi veya burkulmasının komplikasyonu olarak da ortaya çıkabilir.

İlk görülen belirtiler;  işkembe hareketlerinin azalması veya durması, iştahsızlık, süt veriminin düşmesi, karın şişliği, nabız ve solunum sayısında artış gibi belirtilerdir.

Bu belirtilerin yanı sıra diş gıcırdatma, sancı (karın ağrısı) görülür.

Eğer mide ülseri kanama, delinme veya karın zarı yangısı (peritonitis) ile kombine olursa belirtiler şiddetlenir.  Olayın şiddetine göre, kansızlık, katranımsı dışkı, yatma, açlık çukurluğuna doğru bakma gibi belirtiler ortaya çıkar.

Katranımsı dışkı olmasa bile, şüpheli durumlarda dışkıda gizli kan testi yapılırsa, dışkıya kan karıştığı anlaşılır.

Mide ülseri ile peritonitis ve kanama birlikte olursa prognoz (hastalığın gidişi) kötüdür.

Doğru bir teşhis ile mide ülserinin tedavisi mümkündür.

Ancak; tedavinin ekonomik olup olmayacağı değerlendirilmelidir.

Mide ülserinin tedavisi asit gidericiler ve diğer ilaçlar kullanılarak yapılır.  Kanama, dışkıda kan, kansızlık varsa tedaviye bu yönden de ağırlık verilir.

Cerrahi müdahalelerin de tedavide yeri vardır.

Ekonomik boyutuna göre tedaviye karar verilir.

Önlem olarak doğum öncesi ve sonrası gerekli desteklerin ihmal edilmeden, tam olarak verilmesi, asidozun önlenmesi, işkembenin çalışmasının sağlanması, kaba yemin kalitesi, klostridyum aşılarının yapılması, stres faktörlerinin önüne geçilmesi gibi konulara dikkat edilmelidir.

Sancı belirtilerinin başka hastalıklarda da ortaya çıkabileceği, örneğin idrar yollarında, üreme kanalında, sindirim kanalında sancı ile seyreden sorunlar olabileceği gözönüne alınmalıdır.

Mide ülserleri de birçok hastalıkta olduğu gibi sürü yönetimi aksaklıklarının soncunda ortaya çıkan, korunma yönünde çaba gösterilmesi gereken, tedavisi zor veya masraflı dertlerden biridir.

Bunu bana bir yetiştirici dostumuz söyledi.  Çok doğru. İnekler, danalar fabrikalarda üretilmiyor.  Bir süreç var.  İsteseniz de bu süreci kısaltamıyorsunuz.  Ama süreci uzatmak kolay!  İşte o zaman danamız, düvemiz, ineğimiz eksik kalıyor.

İneğin gebelik süresi 9 ay 10 gün, tekrar gebe kalması için, her şey yolundaysa, 60 gün beklemek gerekiyor. Buzağı dişiyse düve oluyor.  İlk doğumu tahminen 2 yaşındayken yapıyor.

Buzağıya iyi bakar, ishal ve öksürük olmasını, dolayısıyla kavruk kalmasını önlersek, bir an önce cidago yüksekliği ve canlı ağırlık olarak gebe kalmaya hazır hale getirebilirsek, gebe bırakmayı temin eder, yavrusunu yaşatabilirsek, yani; süreci devam ettirebilirsek sütümüz, buzağımız, düvemiz, danamız, ineğimiz oluyor. Aksama halinde gecikmeler yaşanıyor.

Aksamalar olmaması için neler yapabiliriz;

Holstein düveler 127 cm cidago yüksekliğine geldiklerinde ve 375 kg canlı ağırlığa ulaştıklarında tohumlanırlar.  ABD’deki hayvan sahipleri veya hayvan bakıcıları kendilerine pratik bir yöntem bulmuşlar.  Örneğin; gömleklerinin düğmelerine göre cidago yüksekliğini ölçüyorlar.  Gömleğin yukarıdan ikinci düğmesi, üçüncü düğmesi gibi.  Düvenin bu boy ve kiloya ulaşması buzağıyken bakım ve beslemeyle ilgili.  13 aylıkken, 14 aylıkken, 15 aylıkken ulaşması mümkün.  Aslında her geçen gün aleyhimize olmakta.  Bir an önce yavruya ve süte kavuşmanın yolu buzağıyken iyi bakmak ve hastalıktan uzak tutmaktan geçiyor.  Sonra uygun bir sütten kesme programı uygulamak, bu dönemde buzağıyı “sütten kesme dönemi stresine sokmamak” en önemli koşulumuz.  Sütten kesme dönemi stresi öksürüğe yol açıyor.

Diğer yandan bu süreçte yem, sperma, aşı ve her şeyden önce hayvanlara bakan insanlar gerekiyor.  Gerçekten de inekler fabrika malı değil.

Devamlılığın sağlanması şart.  Buna “sürdürülebilirlik” adını veriyoruz.

Sürdürülebilirlik için hayvanların korunması kadar, hayvan sahiplerinin korunması da önemli.

Büyükbaş hayvancılık, özellikle süt sığırcılığı iki üçgen ile bir dörtgenin içindedir.  Büyük süt sığırcılığı işletmeleri, çiftlikler, küçük aile işletmeleri, hatta ülkeler bu konulara dikkat ettikleri müddetçe işleri yolunda gidecek ve gelişecektir.

Birinci üçgenimiz besleme, sağlık, genetik üçgenidir.  Hayvanların doğru beslenmesini, sağlıklarının korunmasını ve verimlerinin yükseltilmesini içerir.

Besleme kaliteli kaba yemleri, yemleme yöntemlerini, ucuz ama doğru beslemeyi kapsayan bir bilimdir.   Sadece yem formüllerine değil, besleme yönetiminin tümüne dikkat etmeyi gerektirir.

Sağlık üçgeninin içinde koruyucu hekimlik var.  Hayvanların hasta olmasını önlemek en önemli konu.  Bunun doğrudan doğruya besleme ile ilgisi olduğunu biliyoruz.  Ek olarak doğru barınak yapımı, doğru boğa sperması seçimi ve aşılama programları ile yakından ilgili bir konu.

Genetik, işletmelerin ve ülkelerin önem vermesi gereken başlıca konulardan biridir.

En iyi tohumları kullanarak suni dölleme ile verim alma yolu tercih edilmelidir.

Tohumları doğum kolaylığı, verim, artırma ve fiziksel özellikler yönünden incelemek şarttır.

Suni döllemenin genetik ilerleme kadar, sağlık yönünden de olumlu etkileri olduğunu bilmek lazım.  Doğal aşım ile bulaşan birçok hastalık var.

Bruselloz ve tüberküloz bunların başında gelen hastalıklar olup, aynı zamanda zoonozdurlar.   Yani hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklardır.

İkinci üçgenimiz buzağı sağlığı ve yetiştirmesi ile ilgili.

Koru-besle-büyüt yazan üç köşenin içinde buzağımız var.

Doğan buzağıyı yaşatmak en önemli görevimizdir.  Buzağılar işletmenin, çiftliğin ve ülkenin geleceğidir.  Gelecek dönemin besi danaları ve genç düveleri olan buzağıların doğru beslenmeleri ve büyütülmeleri için gerekenler yapılmalıdır.  Hastalık geçirmemiş, ishal ve öksürük olmamış, iyi bir işkembe oluşumu ile doğru beslenmiş, sütten kesim döneminde strese girmemiş buzağılar gürbüz ve verimli olurlar.  Düve ve inek olduklarında daha çok süt verirler.  Dana olarak besiye alındıklarında daha çok ağırlık artışı sağlarlar.

Gelelim dörtgenimize.

Dört köşenin içinde ineklerin gizli dertleri var.  Subklinik adını verdiğimiz dört önemli gizli dert var ki; bunlar arkalarından toplam 20 ye yakın hastalığı davet ederler.  Gizli mastitis, gizli hipokalsemi, gizli asidoz, gizli ketosis.

Bir süt sığırcılığı işletmesini için için kemiren bu hastalıklar tamamen sürü yönetimi ile ilgili hastalıklardır.  Kuru dönemdeki ineklerin doğru beslenmesi, zamanında, yeri geldiğinde ineklere destek verilmesi, sağım öncesi memelerin sağıma doğru bir biçimde hazırlanması olabilecek sorunları azaltır.

İki üçgen ve bir dörtgen göz önüne alınır ve sürü yönetiminde, koruyucu hekimlikte bunları çözecek şekilde hareket edilirse ülkelerin, çiftliklerin hayvancılıkta başarısı yüksek olur.

Zaten üçgenin ve dörtgenin içindekileri doğru yapan ülkelerin başarılı, yapmayan ülkelerin başarısız olduğu ortadadır.  Aynı söz çiftlikler için de doğrudur.

Bazen ineklerin burnu kanar.  Bu kanama sadece burun kanaması tarzında olduğu gibi, ağız ve burundan kan gelmesi şeklinde de olabilir (Hemoptysis + Epistaxis).

İneklerde burun kanamasının birçok sebebi vardır.  Bunlardan en ilginç olanı Vena Cava Caudalis Trombozu’dur.  Vena Cava Caudalis en büyük toplardamardır.  Vücuttaki pis kanı toplayarak akciğerlere temizlenmek üzere getirir.  Eğer bazı sebeplerden dolayı vücutta mikroorganizmalar kana karışıp, kanda küçük yumaklar (septik tromboz) yaparlarsa toplardamar bunları da alıp akciğere getirerek, akciğerlerde yangı, şiddetli, yaygın ödem ve kanamaya sebep olur.  Akciğerlerdeki kanama burundan dışarı çıkar.  İlk belirti burun kanamasıdır ve hızla ölüme kadar giden bir problemle karşılaşırız.

Ortalama 3,5 gün içinde ölüm gerçekleşir.  Ama, ineğin kan gölü içinde ölmüş halde bulunduğu vakalar da ortaya çıkabilir.

Bu mikrop yumaklarına Trueperella, Streptokok, Stafilokok, E.coli, Fusobacterium necrophorum gibi mikroplar karışır.   Halk sarasındaki deyimle “pıhtı attı” denilebilecek bu olayın tıbbi açıklaması “septik pulmoner tromboemboli”dir.

Bunun arkasında neler var?

Asıl ilginç soru budur.  Vücuttaki toplardamarlar ayak yangısı, rahim yangısı ve meme yangısı veya karaciğer apsesi gibi yangılanmış organlardan kanı toplarken bu mikroorganizmaları da alırlar.

Vena Cava Caudalis adı verilen büyük toplardamara aktarılan mikroorganizma yumakları akciğere gelir.  Akciğerde çok sayıda küçüklü, büyüklü apseler oluşur.

Apselerin patlaması ile birlikte şiddetli akciğer kanaması meydana gelir.

Durumu biraz daha incelersek arkasından rumen asidozu (işkembe asidozu, laktik asidoz) çıkar.  Evet, burun kanamasının başlıca sebebi asidozdur.

Asidoz (laktik rumen asidozu) mikroorganizmaların karaciğere taşınarak karaciğer apseleri oluşturmasına sebep olurlar.  Karaciğerdeki irili, ufaklı apseler patlayarak mikroplu, irinli partiküller kana geçer ve kanda septik emboli (mikroplu pıhtıcıklar) oluşturan bu duruma, kan yoluyla yayıldığı ve akciğere kadar gittiği için “metastazik emboli” adı da verilir.

Görüldüğü gibi; asidoz birçok hastalığın arkasındaki sebeplerden biridir.  İşte; burun kanamasının arkasından da böylece asidoz çıkabilir.

Gerçek teşhis ultrasonla, endoskopiyle ve labortauvar testleriyle konulabilir.  Tedavi antibiyotik ve yangı gidericilerle yapılabilir.  Fakat; çoğunlukla teşhis ve tedavi şansı vermeyen bu durum ölümle sonuçlanır.  Yani; teşhis ve tedavi olanakları varsayımdan ibaret olarak kalır.

Hastalığın başlangıcında işkembe hareketlerinin durması, işkembedeki pH değerinin 4-4,5 olması, süt veriminde düşme, ineğin başını vücuduna yatırarak kendini dinler pozisyonda yatması, zayıflama, ağzını açarak soluma gibi belirtiler görülebilir.

Bu belirtiler tipik olarak burun kanaması olacağını göstermez. Hastalık ani bir kanamayla ortaya çıkabilir.

Vena Cava Caudalis trombozundan dolayı burun kanaması ve ölümü önlemek için, perde arkasındaki sebeplerin ortaya çıkışını önlememiz gerekir.  Laktik asidoz, ayak yangıları, metritis (rahim yangısı) ve mastitis (meme yangısı) önlenmelidir.

Tabii ki; bu hastalıkların önlenmesi iyi bir “Sürü Yönetimi” ile mümkündür.

Burun kanamasına sebep olabilecek başka hastalıklarda vardır.  Ayırıcı tanı için onların da bilinmesi yararlı olur.

Şarbon (Anthrax) hastalığı burun kanaması ile, hatta vücuttaki tüm deliklerden kan gelmesi ile ortaya çıkar.  Ama; kan  çok koyu renklidir ve pıhtılaşmaz.  Bu şekilde ayırt edilir.

Trombositlerin (pıhtılaşmayı sağlayan kan hücrelerinin) azalmasına bağlı olarak BVD hastalığında da burun kanaması görülebilir.

Ayrıca burun içindeki tümörler, yabancı cisimler, bazı bitkilerden dolayı zehirlenmeler ve boynuz kesme burun kanamasına sebep olabilir.

Bazı durumlarda RPT (Yabancı cisim batması) burun kanaması nedenlerinden biri olarak sayılabilir.

İneklerin süt yağı ırk, besleme, çevre koşulları, genetik, mevsim ve mastitis ile ilgili olarak düşebilir.

Irklar arasında, en çok süt yağı bulunan süt Jersey ırkındadır.  Ortalama süt yağı %4,60 olan Jersey ırkını, %4,04 ile Brown Swiss ırkı takip eder.  Holstein ırkının ortalama süt yağı oranı %3,65 tir.  Ayrıca süt yağı inek aileleri arasında da değişkenlik gösterir (genetik).

Süt yağının her şey yolunda giderken aniden düşmesi akla rumen asidozunu getirir. Yağ ve protein oranının birbirine yaklaşması da yine rumen asidozunun tipik bir belirtisidir.  Yağ/protein oranı normalde Jersey ırkında 1,28, Holstein ırkında 1,19, Brown Swisste 1,20 dir.  Bu rakam ne kadar 1’e yaklaşırsa, asidoz yönünden durum o kadar tehlikelidir.

Diyetteki (rasyon) değişiklikler süt yağında 7-21 gün süreyle düşmeye sebep olur.

Kötü havalandırma, kötü inek konforu süt yağında azalma sebeplerindendir.  Çok kısa kesilmiş, çok inceltilmiş, selüloz değerini yitirmiş yemler asidoz ve dolayısıyla süt yağı oranında düşüklüklerle karşımıza çıkar.  Yumuşak, köpüklü, kabarcıklı dışkı (ishaller) asidozu akla getirir.  Yem seçme ise zaten başlıca asidoz sebebi olarak sayılabilir.  Sıcaklık stresi her türlü problemin sebebi olabileceği gibi, süt miktarında ve süt yağında azalmanın da sebebidir.

Süt veriminin, ineğin yaşının, laktasyon döneminin süt yağı oranında etkili olacağını da bilmeliyiz.

Tükrük salgısını arttıran kaliteli kaba yemler asidozu önler.  Tükrük içerisindeki tampone edici maddelerin (sodyum bikarbonat gibi) işkembeye daha çok girmesi asidozu önleyici etki gösterir.

Yemlik kontrolü (yemlik okuma), geviş getirme kontrolü bize çok önemli bilgiler verir.  İneklerin çoğunluğu yatarken görmek, yatan ineklerin ise yarısının geviş getirdiğini görmek işletme için iyi haberdir.  İşlerin doğru yapıldığını gösterir.

Kaba yem kalitesi biçim zamanıyla çok yakından ilgilidir.  Doğru zamanda biçilmiş otlar, yonca, mikotoksin içermeyen, bozuk olmayan silaj doğru beslemenin temelidir.

Yağlı tohumlar süt yağını arttırır.  Yem seçmeyi önlemek, öğünle değil açık büfe (ad libitum) yem vermek asidozu önler ve süt yağının düşmesine meydan vermez.

Yeme yemek sodası (sodyum bikarbonat) katılması ve serbest ulaşımlı sodyum bikarbonatın barınaklarda bulundurulması süt yağını arttırır.

Süt yağının normalden düşük olması  sürü yönetiminde kontrol yapılmasını gerektirir.  Normal dışı olaylar sürü yönetimindeki eksik, ihmal ve yanlışların eseridir.

Süt yağı düşüklüğünde yem partiküllerinden, sıcaklık stresine, yemlikteki boş saatlerden, inek konforuna, yem karıştırma ve dağıtma römorklarının çalışmasına ve dışkı kontrolüne kadar herşey gözden geçirilmelidir.

Tabii, süt örneğinin alınmasında yapılabilecek hatalar da süt yağı oranında bizleri şaşırtabilir.  Tank sütünden numune alınıyorsa, mutlaka doğru yerden veya yerlerden numune alınmalıdır.

Asidoz önlenirse, yukarıda söz edilen yanlışlara meydan verilmezse sağlıklı verim alınır ve süt yağı oranı düşmez.

Süt yağı oranı bir sağlık ve sağlıksızlık belirtisidir.  İşkembe sağlığı kadar meme sağlığı da süt yağı oranını etkiler.  Sağlıksız bir organ, sağlıklı bir süt vermez.

Özellikle gizli mastitis yönünden, hiç olmazsa, CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) yapılmalıdır.  Somatik hücre sayımı yapılabilirse daha iyi bilgi alınmış olur.

Görülüyor ki; herşey sürü yönetiminin doğru yapılmasına bağlıdır.

İnekleri çok iyi gözlemeliyiz.  Çünkü tam olarak neler olup bittiğini sadece inekler anlar.  İyi gözlersek bize de anlatırlar.

Gübre değerlendirmesi de ineğin bize anlatacaklarını anlamak için iyi bir yöntemdir.  Böylece işkembe fonksiyonlarını, yemlerin ne kadar iyi sindirilebildiğini anlayabiliriz.

İnek gübresinin nasıl göründüğünün biyolojik bir temeli vardır.  Gübrenin incelenmesi sürüde olanları açıklayan objektif bir araçtır.

Bilindiği gibi, dört çeşit rasyon vardır.  Kâğıt üzerinde, yemliğe konulan, ineğin tükettiği ve ineğin sindirdiği.

Öncelikle bilmemiz gerekir ki; işkembe selüloz (lif) ile çalışır.  İşkembe iyi çalışıyorsa dışkıda ilk bakışta ne olduğunu anlayabileceğimiz çok az yem parçacığı ayrıca, 1,27 cm den uzun çok az partikül bulunur.

Böyle olduğunda ineklerin yüzde ellisi her bakıldığında geviş getirir durumdadır.  O zaman işlerin yolunda gittiğini anlarız.  Yüksek verimli inekler daha çok yem tükettikleri için dışkılarında sindirilmemiş yem parçacıkları biraz daha fazla olabilir.

Yemin sindirildiği yere göre dışkının durumu da değişir.  Asıl sindirim yeri işkembe olmasına rağmen, kalın bağırsakta da sindirim mevcuttur.

Şunu vurgulamak şarttır.  İşkembede tampone edici olarak tükürüğün yardımı vardır.  Ama; kalın bağırsaklarda böyle bir tampone edici yardım söz konusu değildir.  O sebeple kalın bağırsaklarda asiditeyi tamponlayıp, tolere edebilecek bir durum mümkün olmaz.  Eğer işkembe iyi çalışmıyor ise yemlerin bir kısmı kalın bağırsaklarda fermente olur.

Bu durumda ishal, köpüklü dışkı veya dışkıda bağırsak sıyrıntıları görülür.  Bağırsak sıyrıntıları mukozanın tahrip olduğunun işaretidir.

Rasyonda etkili lif (işe yarar selüloz) olmadığında gübrede yemler tesbit ederiz.  İşkembede sorun olduğunun göstergesidir.  Lifli kısım eksik, nişasta fazladır.  İşkembe böyle bir durumda yemi tutup sindirememiştir.  Tabii yemin süte dönüşmesi yani yemden yararlanma düşmüştür.

Küflü yem, bozuk yem, kötü silaj ishale neden olur.  Bazen tüm ineklerde değil,  yemin topaklanmış, bozulmuş kısmını yiyen ineklerde ishal görülür, diğerlerinde görülmez.

Asidoz, etkin lifin azlığı kalın bağırsaklardan mukoza parçalarının koparak sıyrıntı şeklinde dışkıyla atılmasına sebep olur.  Çizmemizle dışkının üzerine basarsak çizmenin altında kayan bağırsak sıyrıntılarını hissederiz.  Bu şeritler kalın bağırsaklara geçen asit ve endotoksinler (LPS= Lipopolisakkaritler) sebebiyle oluşan tahribatı ifade eder.

Dışkıyı incelemenin yolu yıkamaktır.  Bunun için bir bardağa ve bir mutfak süzgecine ihtiyacımız vardır.  Bardağa doldurulan gübre süzgece dökülür.  Su ile yıkanır.  Yıkama işi su temiz akana kadar sürdürülür.  Süzgeçte kalan kısım incelenir.  İyi sindirilmemiş yem parçacıkları gözlenir.

Eğer bazı bölümlerdeki gübreler ötekilerden daha çok kötü sindirilmiş parçacık içeriyorsa yem seçme olduğuna kanaat edebiliriz.

İçinde 1,27 cm den daha büyük kısımlar olan gübre bize işkembedeki sindirimin iyi olmadığını anlatır.

Dışkıda bulunan iri, belirgin ve sindirilmemiş yem maddeleri alınan yemin işkembede yeterince kalmadan geçtiğini gösterir.  Bu da etkin lif (işe yarar selüloz) eksikliğini işaret eder.

Kaba yemlerden iri, uzun parçaların dışkıda görülmesi zayıf (yetersiz) işkembe çalışmasını gösterir.  Çünkü onca sindirim kanalından bağırsaklara kadar sindirilmeden gelen bu uzun kaba yem parçaları normal koşullarda dışkıda olmamalıydı.

Başka bir gösterge mısır silajı ile ilgilidir.  Mısır taneleri dışkıda çoksa, silaj içerisinde iyi kırılmadan silaj makinesinden geçebilmiş bütün mısır taneleri olduğunu bize gösterir. Bu durumda verilen yemin inek tarafından değerlendirilmeden atılmış olduğunu anlarız.

Enerji ve dolayısıyla yem paraları boşa gitmiştir.

Dışkının yıkanmadan önce ve yıkanarak incelenmesi bize çok ipucu verir.  Gevşek dışkı ısı stresini, yüksek proteini veya rasyondaki tuzların, örneğin magnezyumun çok olduğunu ifade eder.

İshal bozuk yem, küflü veya bozuk silajda görülür.  Köpüklü ve bağırsak sıyrıntılı dışkı işkembe asidozunu, kalın bağırsaktaki artmış fermantasyonu işaret eder.

Büyük parçalı sindirilmemiş yemler ineklerin yem seçtiğinin, işkembe asidozunun ya da yeterince kaliteli, çiğnenebilen lifin olmadığını belirtir.

İnekler yem seçmeye eğilimli hayvanlardır.  Yem seçmeyi adeta hobi haline getirirler.  Önlerinde sürekli yem bulundurulması, yemsiz saat olmaması bu durumu düzeltmekte bize yardımcı olur.

İnekler merme (burun) genişliğinin üzerindeki, daha uzun parçacıkları yemek istemezler.  Burunlarını yemin içine sokup, yemlerin altına ulaşmaya çalışırlar.  Bu durumu görürsek yem seçmeye çalıştıkları anlamını çıkarabiliriz.

TMR nemli ve iyice karıştırılmış olmalıdır.  Homojen olursa inekler yem seçemezler.

Isı stresi de asidoz sebebidir.  Düzeltilmesi için uygun yem katkıları verilmeli ve serinletme yapılmalıdır.

Özet olarak; tüm gözlemlere gübre kontrolünü de eklemek hayvanların sağlığı, rasyonun durumu ve yemden yararlanma konusunda bizi aydınlatacaktır.

Unutmayalım; inekler her zaman doğruyu söylerler.  Yeter ki, inekleri gözleyelim.  Gördüklerimizi doğru değerlendirmeyi bilelim.

Evet, inekler nadiren de olsa, kusarlar.  İnekler hızla, aceleci bir şekilde yem yerler, sonra yediklerini ağızlarına getirip tekrar çiğnedikten sonra yutarlar.   Ama, bazı durumlarda yedikleri ağızlarından dışarı çıkabilir.  Yani kusabilirler.

İneklerin kusmasına (vomiting, emesis) sebep olabilecek durumlar şunlardır;

1-     Akut rumen asidozu, işkembedeki asitliğin artması, pH düşmesi.

2-     Yabancı cisim batması (RPT), özellikle şiddetli, generalize peritonitis (karın zarı yangısı) ile kombine vakalar.

3-     Akut Timpani, Köpüklü karın şişkinliği

4-     Mikotoksinler, Vomitoxin (DON), özellikle Fusarium, fusarik asitten dolayı ortaya çıkan küf toksinleri

5-     Abomasumun (şirdenin, midenin) sağa dönmesi (RDA).

6-     Listeriosis

7-     Diyafram fıtığı

8-     Yemek borusu genişlemesi, yemek borusu veya soluk borusu etrafında apse, göğüs kafesindeki lezyonlar, iki akciğer arasındaki mediastinal lenf yumrusunda tümör

9-     Zehirli bitkiler (Alkaloid içeren bitkiler)

İneğin kusması durumunda akla gelebilecek sorunlar bunlardır.  Kusma bir belirti olup, arkasındaki gerçek sebep aranmalıdır.  Sebebi giderecek yönde tedavilerin yapılması bazen iyi sonuç verebilir.  Akut rumen asidozu, akut, köpüklü karın şişkinliği, yabancı cisim batması sonucunda oluşan Reticulo Peritonitis Traumatica (RPT) olayın şiddetine göre bize tedavi şansı verebilir.

Bazen kesin teşhis ne yazık ki; ancak otopside konulabilir.

Birden fazla olayla karşılaşılması halinde vomitoxin (mikotoksin) ve listeriosis akılda bulundurulmalıdır.

Listeriosis bozuk silaj sebebiyle ortaya çıkar. Tedavisi, erken davranıldığında mümkün olabilir.  Mikotoksinlerin önlenmesi amacıyla yemlere toksin bağlayıcı katılması tavsiye edilir.  Görüldüğü gibi, kusma durumunda gerçeği araştırmak ve ortaya çıkarmak kolay değildir.

Bazen tedaviye fırsat tanımayacak durumlarla karşılaşabiliriz.  Kusmanın tek ve basit bir sebebi olmadığını, olaya geniş açıdan bakmamız gerektiğini bilelim.

Eski bilgilerimize göre sanırdık ki; ineğimiz genetik olarak üstün verimli bir ırktan ise, kaliteli kaba ve kesif yemlerle besliyorsak çok süt alırız.

Yıllar içinde ve yeni bilgiler, yeni çalışmalar ortaya çıkınca bu iki koşulun tamamen yeterli olmadığı anlaşıldı.

Evet, ırkımız iyi olacak, yemimiz iyi olacak, kaba yemlerimiz kaliteli olacak.  Ama; ineklerden daha çok süt istememiz için onlara daha çok olanak sunmalıyız.

Ek olarak mutlaka konfor sunmamız gerekir.  Konforsuzluk ya da başka bir deyimle yanlış dizayn edilmiş barınaklar, havalandırma eksikliği olan, pis ve nemli ahırlar, sert yatak yerleri verimi olumsuz yönde etkiliyor.  Aynı zamanda hastalıklara zemin hazırlıyor.

Stresi önleyemiyor veya stres zamanlarında giderici yönde girişimler yapmıyorsak verim azalıyor.

Stres bilindiği gibi stres hormonu ile ilgili olduğundan hastalıklara karşı duyarlılık artıyor.  Zaten temel bilgi şudur;  stres “daha az verim, daha çok hastalık” anlamına gelir.

Son yılların en çok üzerinde çalışılan konusu;  buzağıyken iyi bakılan buzağıların ileride verimli düve ve inekler olacağıdır.

Buzağıyken ishal ve öksürük geçiren buzağılar, kurtulsalar bile, yetiştiricilerin deyimiyle “kavruk” kalırlar.  Bu bilinen bir gerçektir.  Bu bilgiye ek olarak; buzağılar ilk iki ay daha çok süt ya da buzağı maması ile beslenirler ve gürbüz olurlarsa ileride daha verimli inekler oluyorlar.

Burada önemli olan süt veya buzağı mamasının kaliteli olması.

Buzağılara kesinlikle anormal görünüşlü bir süt verilmemeli, buzağı maması veriliyorsa en kaliteli mamalar seçilmelidir.

Mastitis ve gizli mastitis ineklerin genetiklerinden gelen verim seviyelerini olumsuz yönde etkiliyor.

Özellikle gizli mastitis “süt hırsızı”  sürekli süt çalıyor.  Eğer farkedilmezse işletmeyi devamlı  zarara uğratıyor.

Somatik hücre sayımı veya CMT (Kaliforniya Mastitis Testi) ile farkedilmesi ve önlem alınması gerekir.

Günlük sağım sayısının 2’den 3’e çıkarılması da süt verimini arttırıyor.  Tabii,  bakım ve beslemenin iyi olması burada yine önemli.

Yemler, kaba ve kesif yemler, iyi olsa bile yemleme yönetimine dikkat edilmelidir. İneklerin önlerinde sürekli yem bulundurulmalı, kaba yemlerin selülozları yanlış karıştırma ile bozulmamalıdır.  Karıştırıcı, dağıtıcı mikser vagonlar doğru kullanılmalıdır.  Hammaddelerin,  tüm kaba ve kesif yemlerin yeterince, doğru depolanması sağlanmalıdır.  Yemleme yönetimi bir işletmenin önemsemesi gereken başlıca konudur.

İneklere gerekli zamanlarda gerekli desteğin verilmesi verim artırıcı ve hastalık önleyici bir rol oynar.

Doğumdan önce, doğum esnasında ve doğumdan sonra mutlaka destekleyici katkılar ineğe sunulmalıdır.   Bu günler ineğin normal yaşamının dışındaki günlerdir.  Stres dolu bu günlerde ineğin desteğe ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

Düve veya inek doğurunca süt verir.  İneği gebe bırakmak doğumdan sonra bol ve ucuz süt elde etmemizi  bir de yavru almamızı sağlayacaktır.

İneklerin yüksek miktarda süt vermelerini sağlamak için;  kızgınlık takibi, enerji, protein, vitamin ve mineral yetersizliklerinin önlenmesi, iyi kayıt, iyi gözlem gibi sürü yönetiminin temel ilkelerini doğru bir şekilde yerine getirmeliyiz.

İneğin doğum yaptığı günden tekrar doğum yapana kadar geçen süreyi ele alalım.  Burada iki önemli nokta gündeme geliyor.  Birincisi sütçü ineklerden bir yılda 1 buzağı alamıyoruz, ikincisi de buzağılama aralığı ortalama 1 ay veya bir buçuk ay kadar uzuyor.  Başka bir deyişle buzağı aralığı 12 ay yerine, 13 ay, hatta 13,5 ay oluyor.  Birçok işletmede bu rakamlara da razıyız.   Daha uzun buzağılama aralığı olan sütçü sığır işletmeleri de var.

Bilim insanları ineğin 1 yılını dört bölüme ayırıyorlar.  Zaten son yıllarda sürü yönetimi programlarında yer alan DIM= Sağımda geçen günler =SGG, Sağımdaki gün sayısı= SGS bu bölümlemenin bir çıktısı.  Bilindiği gibi SGG sürü ortalaması 160-180 gün olmalı.

Gün sayısı, ortalama olarak 180 in üzerine çıkarsa sürüde döl verimi problemleri olduğuna kanaat ediyoruz.   Bu durum çiftlikte yavru kaybı ve pahalıya mal edilmiş süt anlamına geliyor.

Dört evreye ayrılmış iki doğum arasındaki zamanı süt verimi yönünden ele alan bilim insanları kârlı dönem, başabaş dönemi,  zarar eden dönem ve kuru dönem olarak ayırmışlar.

İnek bize değil yavrusuna süt vermektedir.  Anne yeni doğmuş olan buzağıyı beslemek, hiçbir gıdasını eksik etmemek için gayret eder.  Gerekirse kendi vücut rezervlerini sarfeder, ama buzağısına tamamen gereken gıdada süt verir.  Böyle olunca zayıflar.  Aşırı bir zayıflama olmadıkça bu durum kabul edilebilir bir sonuçtur.

İneğin bu gayretiyle aldığı yemi süte çevirme oranı yüksek oluyor.  Bu dönem sütün ucuza maledildiği kârlı dönem.  Sonra inek gebe kalıyor.    Yemi süte çevirme oranı düşüyor.  İnek yeni doğacak olan yavrusunu da beslemek, büyütmek zorunda.  Başabaş dönemi, yani yemin süte dönüşüm oranının biraz düştüğü dönem.   Buna rağmen süt maliyeti işletmenin zararına sebep olmayacak düzeyde.

Gebeliğin sonuna doğru, kuru dönemden önceki yaklaşık 2 aylık dönem ise sütün maliyetinin yükseldiği zaman dilimi.  Kaçınılmaz olarak zararına süt üretilen dönem.  Ardından da 2 ay sürecek olan kuru dönem.

Eğer inek gebe bırakılamazsa zarar edilen yaklaşık iki aylık dönem devam ediyor.  Devam ettikçe pahalıya mal olan sütü sağmayı sürdürüyoruz.

Gebe olmadığı için ineğin kuruya ayrılması ve sonunda bir buzağı vermesi de söz konusu değil.

Bütün bu bilgiler ışığında, görülüyor ki, ineği zamanında gebe bırakmak işletmeyi kazançlı kılıyor.  Bir buzağı ve ucuza maledilmiş süt elde ediliyor.   Kârlı dönem tekrar geri geliyor.

Kârlı dönemin ne kadar süreceği, ineğin tekrar gebe kalmasının sağlanması tamamen bakım, besleme koşullarına ve büyük oranda kuru dönemdeki beslemeye dayanmaktadır.

Süt verim eğrisindeki mutlu günler ne kadar uzun olursa işler o kadar iyidir.

Bu dönem kısa sürerse, başabaş dönemi ve kayıp dönemi uzar.  İşletme o zaman zarar eder.  İneği zamanında gebe bırakmak şarttır.  ABD’de 150 günden sonra hala gebe bırakılmamış ineklerin kasaplık olarak ayrılması son yılların en dikkat çekici kararıdır.  Çünkü ABD deki sütçü sığır işletmelerinin sahipleri 150 günden sonra gebe kalan ineklerin artık kazanç getirmediğini, yem masrafının süt gelirinden daha fazla olacağını düşünüyorlar.

Özetlersek; tüm bunların arkasında “kuru dönem” vardır.  Kuru dönemde şişman ya da zayıf inek doğum sonrası problemler çıkarır.  Kuru dönemde her şey “tam kararında” olmalıdır.

Dökümanı görünütlemek için tıklayınız

Ne yazık ki;  bazen işletmedeki ergin inekleri de kaybederiz.  Bu kayıplara ani ölümler dışında zorunlu olarak mezbahaya gönderilen inekleri de katmak gerekir.

Ani ölümler klostridyum enfeksiyonları sebebiyle, özellikle klostridyum botulinum’un sebep olduğu botulism’den dolayı olabilir.  Bazen Histophilus somni enfeksiyonları da ani ölüm sebebidir.  Ancak;  ineklerin ölmesinden çok daha fazla “sürüden zorunlu çıkarma” durumu söz konusudur.

İneklerin ölümü veya sürüden zorunlu çıkarma sebepleri ülkeler, bölgeler hatta çiftlikler arasında farklılıklar gösterir.  Örneğin; ülkemizde şap hastalığının ardından gelen sorunlar, yabancı cisim batması (RPT) veya tüberküloz, bruselloz gibi sürü hastalıkları ineklerin mezbahalık olmasında önemli rol oynarlar.  Listeriosis  vakaları da arada sırada sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yaşlanma da kesime gitme sebebidir.  Tabii , inek yaşlanabilirse.  İnekler çeşitli sebeplerden yaşlanmaya vakit bulamadan elden çıkmış oluyorlar.

Güç doğum ve takip eden sorunlar da mezbahaya gönderilme sebebi olabilir.

Tüm dünyada, ineklerin mezbahaya gönderilme sebeplerinde üç konu öne çıkmaktadır.  Döl tutma problemleri, memeler ve ayak-bacak ile ilgili sorunlar.

Burada söz konusu olan “zorunlu kesime gönderme” olduğu için düşük süt verimi ile ilgili kesimler listemizin dışındadır.

Gerçek sebepler ve bunların dağılımı doğru kayıt tutulursa bilinir.  Mutlaka mezbahaya gönderme sebepleri not edilmelidir ki; sonra bunlardan ders alınarak eksikler, ihmaller giderilebilsin.

Not alınmazsa işletmenin önem vererek düzeltmesi gereken konular belirlenemez.

Bazı sebepler doğum sonrası ortaya çıkan hastalıklarla ilgilidir.  Böyle durumlarda asıl bakılması gereken nokta ise kuru dönem bakım ve beslemesidir.

Meme yangıları (mastitis) ve memeler ile ilgili sorunlar, örneğin; meme başının yırtılması mezbahaya gönderilme ile sonuçlanabilir.

Sürü sahibi veya yöneticisi sürünün yıllık yenileme oranı ve sürüden yıllık olarak çıkarılan hayvan sayısı ile sebepleri hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

ABD’de bu konu Tarım Bakanlığı tarafından da izlenmektedir.

USDA-APHIS-NAHMS  (ABD Tarım Bakanlığı, Hayvan ve Bitki Sağlığı Kontrol Servisi, Ulusal Hayvan Sağlığı İzleme Sistemi)  bu yönde çalışmalar yapmakta, eksikleri gözleyerek düzeltici faaliyetler geliştirmektedir.

İnek ölümleri veya mezbahaya gönderme sebeplerinin arkasında her zaman biyogüvenlik, sürü yönetimi, hayvan konforu konularında eksiklikler, ihmaller vardır.  Hatta konu barınak yapımına kadar uzanmaktadır.  Sonuçta genetik ve ıslah yönündeki çalışmaların eksikliği, buna bağlı olarak ayak, bacak, meme yapısındaki bozukluklar, digital dermatitis, BVD, IBR gibi viral enfeksiyonlar, yaralanmalar ergin ineklerin kaybı ile sonuçlanmaktadır.

Daha geriye gidersek buzağı bakım ve beslemesinde yapılan hataların ineklerin ömrünü kısalttığını da görürüz.

Diğer yandan besleme hatalarının ayak hastalıklarına, sütte yüksek somatik hücrenin döl verimine yaptığı negatif  etkileri gözden geçirmemiz gerekir.

Subklinik mastitise (gizli meme yangısı) sebep olan Staphylococcus aureus etkeni başka ineklere bulaşacağından özellikle ABD’de “zorunlu kesime gönderme” sebebidir.

Ayrıca istenmeyen mizaç, aşırı ürkek veya saldırgan mizaçlı inekler, tekme atan inekler sürüden çıkarılabilir ve kesime gönderilebilir.

Ayrıca; kayıtlar incelendiğinde sürekli olarak sürünün ortalama Sütte Kalma Süresini (DIM)   yükselten ve 175 günün üzerine çıkaran ineklerin kesime gönderilmesi gerekir.

Boğa sperması seçiminin olumlu ve olumsuz etkilerinin olacağını bilmek şarttır.  Örneğin; ayak-bacak ve meme puanı yüksek olan boğa spermalarının seçilmesi bu yönde koruyucu hekimliktir.  Düve ve ineklere mıknatıs yutturulması RPT (Retikulo Peritonitis Traumatica = Yabancı cisim batması) olaylarını önleyecektir. Aşılamaların düzenli olarak takibi de başlıca koruyucu hekimlik uygulamalarıdır.

İneklerin ölmesi veya zorunlu olarak kesime gönderilmesi sürü yönetimi ilkelerinin eksiksiz olarak devreye sokulması ile önlenir.  Kuru ve temiz sistemi, iyi kayıt, iyi gözlem, doğru besleme, sistemli aşılama, eğitim, hayvan konforu ile ineklerin daha uzun ömürlü, daha verimli olmaları sağlanabilir.

İneklerde yumurtalık kistleri döl verimi yönünden sığırcılık yapan işletmelerin başına gelen en büyük sorunlar arasındadır.

Doğum yapmış olan bir ineğin tekrar kızgınlık göstermesine ve döl tutmasına engel olan kistler elle ya da ultrasonla kesin olarak teşhis edilirler.

Döl tutmama şikayetiyle veteriner hekim tarafından muayene edilen inekler için “bu ineğin yumurtalığında kist var” teşhisi açıklığa kavuşturulması gereken bir durumdur.  Çünkü kistler genel olarak ikiye ayrılırlar.  Kistik yumurtalık ( Kistik Ovarium veya Ovarium Kisti) ve Corpus Luteum Kisti.  Bu iki farklı kistin teşhisi doğru konulmalıdır.

Corpus Luteum ( sarı cisim) kisti veya kalıcı C.L durumunda inek ya da düve kızgınlık göstermesi gerekirken, kızgınlık göstermez.  Kistik yumurtalık durumlarında ise kızgınlık periyodik değil, değişken ve tutarsızdır. Bu gibi kızgınlıklarda boğaya çekilse veya suni tohumlama yapılsa bile inek döl tutmaz.

Folliküler kist adı da verilen kistik yumurtalık olgularında follikül oluşmuş ancak patlayıp yumurta yoluna bir yumurta atamamıştır.

C.L (sarı cisim) kistlerinde ise;  doğumdan sonra erimesi gereken sarı cisim halen yumurtalık üzerinde inatçı bir biçimde durmakta, gebelik hormonu olan progesteron salgılamayı sürdürmekte, inek kızgınlık göstermemektedir.

Doğumdan sonra kızgınlık göstermeme ( Postpartum anöstrus) çoğunlukla rahimin irinli yangısı (pyometra) ile birlikte görülür.  Rahim boynu (serviks) kapalıdır.  Birçok mikroorganizma, özellikle Trueperella pyogenes adı verilen irin bakterisi rahim içinde dolgun bir irinli içerik oluşturmuştur.

Yumurtalık kistlerinde ( Kistik ovarium)  ve kalıcı C.L (inatçı sarı cisim) durumlarında kesin sebep tam olarak bilinmemektedir.

Ancak;  yumurtalık kisti vakalarında, kan tahlillerinde,  glikoz düşük ve kortizol yüksek çıkmaktadır.

Yumurtalık kistlerinin oluşmasında öne çıkan sebepleri sıralarsak; enerji yetersizliği, yaş, küflü yem ve stres başlıca sebeplerdir.

Aslında kistik ovarium vakalarının arkasında metabolik bozukluklar olabileceği akılda tutulmalıdır.

Doğum sonrası oluşan yangısal problemler, metritis, mastitis ve sonun atılamaması gibi durumlar, güç doğum, hipokalsemi  kistik ovarium çin hazırlayıcı sebeplerdir.

Gerek Kistik ovarium, gerekse kalıcı Corpus Luteumun (sarı cisim kistinin) tedavileri mümkündür.  Tedaviye cevap verme oranı folliküler kist ( ovarium kisti) durumlarında %60-70, C.L (sarı cisim) kisti olduğunda %70-80 dir.

Tedavi para ve zaman kaybıdır.  Önemli olan korumadır.  Tedavi son çare olup, tüm vakalar tedaviye olumlu cevap vermez.

Koruyucu olarak neler yapmalıyız?

Kistik yumurtalık hastalığının (COD) bir metabolik hastalık olduğu yönündeki fikirler son yıllarda ağırlık kazanmaktadır.

Doğumdan sonra ineğin hızla ve aşırı derecede zayıflamasının önüne geçmek şarttır.  Kalsiyum/Fosfor dengesini de göz önüne alırsak konu kuru dönem bakım ve beslemesine kadar gider.  Doğumdan sonraki negatif enerji dengesi (NEB) mutlaka halledilmelidir.

Doğumu takip eden iştahsızlık için önlem alınmalıdır.   Kuru dönemde ineğin şişmanlatılmaması yönünde dikkatli olunmalıdır.

Küflü yemlerden uzak durulmalı, bile bile küflü yem verilmemeli, eğer şüphe varsa toksin bağlayıcı kullanılmalıdır.

İnekler her türlü stresten korunmalıdır.  Hayvan konforuna önem verilmelidir.

Doğum öncesi ve doğum sonrası destekler ihmal edilmemelidir.  Doğumun normal günlerden çok farklı olduğu bilinciyle kuru dönemin son günleri ile, lohusalığın ilk günlerinde takviyelerin yapılması sağlık ve döl tutma yönünden şarttır.

İneğin doğum yaptıktan sonraki ilk kızgınlığını kaçıncı gün gösterdiği büyük önem taşır.

Doğum sonrası üç önemli görevimiz vardır.  Buzağıyı yaşatmak, süt verimini yüksek seviyede tutmak ve ineğin tekrar gebe kalmasını sağlamak.

İneğin tekrar gebe kalması için kızgınlık göstermesi ve yumurta yoluna (oviduct) kaliteli bir yumurta (ovum) bırakması gerekir.

Sürü yönetiminin dört temel ilkesini hatırlayacak olursak; kuru ve temiz, iyi kayıt, iyi gözlem olduğunu aklımıza getiririz.

İneğin doğumdan sonra tekrar siklusa (döngüye) girdiğini görmek ve bunu kayıt altına almak “İyi kayıt ve iyi gözlem” ilkesini yerine getirmek demektir.

Bilim adamlarının tesbitine göre doğumu takiben üçüncü kızgınlıkta salınan yumurta (ovum) döl tutmaya elverişli, kaliteli bir yumurtadır.  İnek, kızgınlık takibiyle zamanında tohumlanırsa, döl tutma ihtimali gayet yüksektir.

Doğumu takiben ilk kızgınlığın, normal koşullarda 22 inci günde görülmesini bekleriz.  Bu önemlidir.  Kaydedilmelidir.  Ama; ilk kızgınlıkta tohumlamayız.  İkinci kızgınlık 21 gün sonra olacak ve kırk üçüncü güne denk gelecektir. Bu kızgınlığı da atlayabiliriz.  Üçüncü kızgınlık tahminen 64 üncü günde görülecektir.  Döl tutma ihtimali daha yüksek olan kaliteli bir yumurta bu kızgınlıkta yumurta yoluna atılacağından inek döllenmelidir.

İkinci kızgınlıkta da döl tutma ihtimali vardır.  Ancak; üçüncü kızgınlığa oranla daha düşük bir ihtimaldir.

İneğin üçüncü kızgınlıkta, yani 64 üncü gün civarında tohumlanması gayet uygundur.  Böylece boş günlerin sayısı ideal yerde olacaktır.  Bir süt sığırcılığı işletmesini zarara sokan en önemli etmen boş günlerin sayısıdır.  Bu rakam mutlaka 120 günün altında olmalıdır.  120 en son rakamdır.  Altındaki rakamlar uygundur.  Bu durumda 64 üncü gün ideal olarak görünmektedir.

Ayrıca, pahalı sperma kullanan, vücuttan keton cisimciklerinin tamamen arınmasını bekleyen, bu yüzden “gönüllü bekleme süresi” uygulayan çiftliklerde 70, 80 veya 90 gün sonra tohumlama yapılmaktadır.

İneğin normal siklusunun (döngüsünün) başlaması ve normal devam etmesi için doğum öncesi başlayan ve doğum sonrası sürdürülen desteklere ihtiyacı vardır.  Özellikle enerji dengesinin kurulması, kalsiyum-fosfor oranının normal kalması, vücudun direnç sisteminin korunması, rahimin involusyonu, tekrar bir gebeliğe hazır hale gelmesi bu dönemde ineğe özen göstermekle mümkündür.

Sığırların bazı anormal davranışları vardır.  Kendini emme veya başka ineği emme, idrar içme, kulak emme, kenar demirlerini çiğneme veya yalama, dil yuvarlama veya dil oynatma bu anormal davranışlardan bazılarıdır.

Hayvanların dil yuvarlamaları, dilini tamamen dışarı çıkarıp sürekli oynatmaları yem tüketiminde azalmaya ve dolayısıyla süt hayvanlarında süt verimi azalmasına, besi danalarında ise günlük canlı ağırlık artışı azalmasına sebep olur.  Dil oynatma esnasında hava yutma ise olumsuzluklara eklenen başka bir problemdir.

İşkembedeki sindirimi sağlayan yararlı bakteriler anaerobik yani havasız-oksijensiz ortamda yaşarlar.  İşkembeye hava girmesi yararlı bakterilerin yaşam ortamlarını bozar.  Dil yuvarlama, ya da dil oynatma ineklerin hava yutmasına sebep olduğu için sindirimi kötü yönde etkiler.

Dil oynatma bilim adamlarının çok ilgisini çeken bir konu olmuştur ve üzerinde yoğun çalışmalar yapılmıştır.  Dünyaca ünlü hayvan davranışları uzmanı Temple Grandin de bu yönde araştırmalar yapmış ve bu anormal davranışı stres, can sıkıntısı, bıkkınlık ile hayvan konforunun eksikliğine bağlamıştır.

Bilim adamlarının birleştiği diğer bir sebep ise kalıtsal (genetik) problemlerdir.

Araştırmalar öncelikle mineral eksikliği yönünde sürdürülmüş ise de bu konuda yeterli bulgu elde edilememiştir. Yunanistan’daki bazı araştırmacılar Manganez (Mn) eksikliği ile bir bağlantısı olduğunu ifade etmiş iseler de, ülkemizde yapılan çalışmalar böyle bir bağlantıyı ortaya koymamıştır.

Temple Grandin dil oynatmanın ABD’deki besi yerlerinde bulunan Friesian besi danalarında daha çok görüldüğünü bildirmektedir.

Dil yuvarlamanın nedeni henüz tam olarak bilinmemektedir.

İneklerin, danaların, boynundan bağlı olmaları, kötü barınak koşulları, dar ve sıkışık alanlar, suya erişimin kısıtlı olduğu ahırlar, hayvanların birbirini taklit etmesi dil yuvarlama konusunda çokça ortaya atılan sebeplerdir.

Önlem için; genetik olabileceği düşüncesiyle bunu yapan ineklerin damızlık olarak kullanılmaması, kaliteli kaba yemlerin her zaman temin edilmesi, kapalı, sıkışık, boyundan bağlı ahır modellerinin terkedilmesi önerilmektedir.

Birbirini taklit etme yönünden bakılırsa; ilk yapanın sürüden çıkarılmasını ya da ayrılmasını önerenler de vardır.

Yalama kovaları, özellikle antistres  yalama kovaları da öneriler arasında yer almaktadır.

Dil oynatma anomalisinin operatif tedavisi vardır.  Dilin altından kavun dilimi gibi bir parçanın kesilip, çıkartılması, sonra dilin dikilmesi başarı ile sonuçlanır.  Bu operasyon bir çeşit dilin daraltılması işini görmektedir.  İnek 3 gün içerisinde yem tüketmeye tekrar başlamakta ve herhangi bir nüks görülmeden durum şifa ile sonuçlanmaktadır.

Bu operasyonun ayrıca kendini emme ya da başka ineği emme sorununa da çare olduğu bildirilmektedir.

İnek doğduktan sonra bir buzağımız ve alabileceğimiz bolca sütümüz oluyor.  Bize de 3 büyük görev düşüyor.  Yeni doğan yavrumuzu canlı tutmak, süt miktarını en üst seviyeye yani pik seviyesine çıkarmak ve uzun süre yüksek seviyede tutmak, ineği tekrar gebe bırakabilmek.

Ancak; bu konuların biri, ikisi veya hepsinin eksik kaldığı çok sayıda süt sığırcılığı işletmesi var.  Üç önemli görevin tümü tam olarak yapılabilmişse işletme başarılı bir şekilde yönetilmektedir.  Üç önemli görevden bazıları yerine getirilememiş ise başarısızlık söz konusudur.  Başarının anahtarı “Sürü Yönetimi” uygulamalarıdır.

Buzağının yaşatılması için anneye aşı, doğumdan sonra buzağıya derhal antiserum uygulanması şarttır.  Göbeğin temizlenip dezenfekte edilmesi, ağız sütünün içirilmesi ihmal edilmemelidir.

Sağlıklı büyütme konusunda yapılan en önemli hata ise sütten kesme dönemi stresinin atlatılamaması, buzağının zatürreye (pneumoni) yakalanmasıdır.

Süt miktarı doğumu takiben artar.  Bu arada inek bir miktar canlı ağırlık kaybeder.  Canlı ağırlık kaybının kabul edilebilir bir seviyede kalması en önemli arzumuzdur.

Beşinci günde sağılan süt miktarının üzerine düvelerde 18 kg, ineklerde ise 12-13 kg eklenmesiyle çıkacak olan rakama “pik seviyesi” adı verilir.

Bu miktara ulaşamayan inekler veya düveler olursa, yine bir başarısızlık söz konusudur.  Çünkü beklenen pik seviyesi budur.  Beklenene ulaşamadığımız zaman bir metabolik problem, bir besleme hatası, enerji ve protein eksikliği, dengesizlik olduğu ortadadır. Düzeltilmesi yoluna gidilmelidir.

İnekler, her şey yolundaysa,  doğumu takip eden 22 inci günde kızgınlık gösterebilirler.  Tohumlama için değil, ama bilgi olarak bu kızgınlığın takip edilmesi ve saptanması şarttır.

ABD’deki Harvard Üniversitesinde Türk Bilim Adamı Prof. Dr. Utkan Demirci tarafından bulunan, halen insanlarda embriyo transferi (Tüp bebek)  teknolojisinde kullanılan çipli sperma hayvancılık sektöründe de kullanılmaya başlandı.

Çip serviks ve uterusun (rahim boynu ve rahmin) yapısını andıran bir düzenek şeklinde olup, bir ucundan verilen sperma içerisindeki spermatozoitler (erkek döl hücreleri)  o kanalda ilerliyor.  Aynı canlının vücudundaki gibi yumurtaya ulaşmak için ilerleyen spermatozoitler çip içerisinde yarışıyorlar.  En iyileri, en güçlü, DNA’sı sağlam, ileri hızlı hareket edebilenler yumurtaya ulaşmak için uğraşıp kanalın diğer ucundaki bölümde toplanıyorlar.  Zaten sonuçta bunlardan biri yumurtayı döllüyor.

Santrifüj gibi bir fiziksel etki ya da herhangi bir kimyasal madde kullanılmadan, doğal olarak en iyi spermatozoitler ayrılmış oluyor.

DNA olarak en iyileri, DNA’ya  zarar vermeyecek şekilde ayıklanmış olarak elde ediliyor.

Şu ana kadar yapılan saha çalışmalarında, işletmenin durumuna göre döl tutma oranında %15-25 arasında artış sağlayan çipli spermalar ile aynı zamanda erken embriyonik ölüm ve ölü doğum riskleri de yok ediliyor.

Bakım, besleme problemleri olmayan işletmelerde gebelik elde etmenin garantisi olarak görülen çipli spermalar sperma üretim laboratuvarında üretilip, veteriner hekimlere ve veteriner hekim bulunduran çiftliklere ulaştırılıyor.

Döllemeye uygun yumurtanın döl yoluna atılması, rahimin kendisine ulaşan embriyoyu kabul edip, muhafaza etmesi, besleyip, büyütmesi, kızgınlık ve tohumlama zamanının doğru belirlenmesi gibi konularda problemler olmadığı sürece, sperma kalitesiyle ilgili olabilecek sorunlar çözüldüğünden,  bu yöntem ile döl tutma problemlerinin bir kısmı halledilmiş oluyor.

Tabii, burada sağlıklı bir ineğin yatmasından ve geviş getirmesinden söz ediyoruz.

İnekler günlerinin çoğunu yatarak ve geviş getirerek geçiren hayvanlardır.  İnekler günde  4 işlem gerçekleştirirler.  Yem yerler, su içerler, sağıma giderler, yatarlar.  Beşinci işi, eğer gebe değillerse, 21 günde bir yaparlar, kızgınlık gösterirler.

Bir ineğin günde yaklaşık 19 saat yatması, bunun yaklaşık yarısı kadar süre içerisinde yani, toplam 8,5-9 saat kadar geviş getirmesi gerekir.

Görüldüğü gibi; genel deyime uygun olarak inekler, “inek gibi yatar”.

Geriye kalan yaklaşık 4.5 saatlik toplam zaman yem yemek, su içmek, sağıma gitmek, sağımdan dönmek ve sağılmak ile geçen zamandır.

Yatmayan, ama bunları da yapmadan ayakta duran inek bir şeyleri beğenmemektedir.  Barınak ortamını, havasını, yattığı yeri beğenmeyen inek ayakta durur.  Yatması gereken, geviş getirmekle meşgul olması gereken bir ineğin ayakta durması, gezmesi anormal bir durumdur.  Ayakta duran ve gezinen inek yemliğe gitmiş, suluğa gitmiş olabilir.  Sağıma gitmektedir veya sağımdan dönmektedir.  Ayakta olmasının sebebi bunlardan biriyse normaldir.

Bu durumu saptamak “gözlem” ile mümkündür.  Gereksiz yere ayakta duran veya gezinen ineğin yaşamış olduğu stresin sebebi araştırılmalıdır.

Ahır içerisindeki havalandırmanın iyi olmaması, sıcaklık stresi veya yatak yerinin konforsuz olması bu duruma sebep olmakta ve inek bize şikâyetini anlatmak istiyorsa ayakta durur ya da  gereksiz yere gezer.  Özellikle duvarlar ahır içindeki hava dolaşımını engellediğinden, eğer, bir de fan sistemi yoksa, ineklerin kirlettikleri hava dışarı atılamıyorsa, ineklerin büyük bir stres ile karşı karşıya kaldıkları kesindir.

Duvarların yarım olması da bu stresi önlemez.  Perde sistemleri olmalı, perdeler  sadece hayvana zarar verebilecek kadar kötü havalarda kapatılmalıdır.  İnekler bulundukları ortamı çabucak kirleten hayvanlardır.

Gezen ve ayakta duran ineklerin çok olduğu barınaklarda dikkatle izlenmesi gereken konular şunlardır;

Yatak yerlerinin konforu

Barınak içi havanın temiz olması

Sıcaklık stresi

Suluk ve yemliklerin dolu olması

Yatan ve geviş getiren inekler verimli olurlar. İşletmeye kazanç sağlarlar.  Yatmakta olan her grup ineğin yarısı geviş getirmelidir.

Bir grup inek, örneğin 10 inek,  yatmaktaysa bunların 5 adedi o anda geviş getiriyor olmalıdır.  Günün herhangi bir saatinde bu kural geçerlidir.  Yatmakta olan ineklerin, örneğin; 10 ineğin 3 ü geviş getiriyor, 7 si getirmiyorsa bir “asidoz” vakasından şüphe edilmelidir.

Tamamen yakın ilgi ve gözlem isteyen bu konu işletmedeki problemlerin ilk habercisi olabilir.

Süt sığırcılığında ineklerin yem tüketimi nelere bağlıdır ?

Bu sorunun yanıtı her zaman kuru madde üzerinden verilmelidir.  ABD’de iştah veya yem tüketimi yerine “Kuru madde alımı” şeklinde söylenir.  İneğin iştahı kesilmiş, yemini tüketmiyor ise “Kuru madde alımı düştü veya azaldı” diyerek ifade ederler.

Sağlıklı ineklerin kuru madde alımları ile işkembe sağlıkları tamamen ilişkilidir. Normal koşullarda inekler günde toplam 400-600 dakika, yani ortalama 500 dakika geviş getirmelidirler.

İneğin sağlığı işkembenin sağlığıyla, işkembenin sağlığı da hayvanın sağlığıyla birliktedir.

O yüzden işkembe hareketlerinin sayılması veya geviş getirme dakikalarının bilinmesi muayene ve teşhis metodları arasındadır. İşkembe 5 dakikada 8-12 kez hareket etmelidir.  Bunu sol açlık çukurluğuna yumruğumuzu dayayarak anlayabiliriz.

Sağlıklı bir ineğin yem tüketimi (kuru madde alımı) üç konuya bağlı olarak değişir.

Tıkayıcı selüloz miktarına, laktasyon dönemine ve ineğin canlı ağırlığına.

Tıkayıcı selüloz yani saman, geç biçildiği için kartlaşmış yonca, NDF ve ADF değerleri yüksek her türlü kaba yem ineğin kuru madde alımını azaltır.  İnek bundan dolayı az yem tüketirse, daha az enerji, protein, vitamin, mineral almış olur.  Bu eksik gıda alımı süt ve döl verimini düşürür.  Daha da eksik olursa, canlı ağırlık düşüşleri, yani zayıflama bile ortaya çıkabilir.

Laktasyon dönemi kuru madde alımını etkiler.

İnekler en çok kuru madde alımını gebelik başında yaparlar.  Eğer bu sağlanamaz ise inek hızla zayıflar.  Ketosis başta olmak üzere metabolik problemler ortaya çıkar.  İleri safhasında döl tutmama ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz sonuçtur.  Canlı ağırlığının en az yüzde dördü kadar kuru madde alamayan inekler verim düşüklüğü, ketosis ve döl tutma güçlükleriyle karşımıza çıkarlar.

Bu dönemde, doğumu takip eden günlerin ineklerin kuru madde alımını düzene sokma yönünde destek günleri olduğunu unutmamalıyız.

Sağlıklı inekler laktasyon dönemlerinin ikinci safhasında, yani laktasyonun 90 ıncı gününden sonra canlı ağırlıklarının yüzde 3’ü, kuruya alınırken ise canlı ağırlıklarının yüzde 2’si kadar kuru madde tüketmelidirler.   Kuru dönem yemleme rejiminde ise  anyon-katyon dengesini bozmayacak şekilde, ineğin süt vermediğini düşünerek yemleme yapılması şarttır.

Yemleme yönetiminde ineğin gerçek tüketimini görmek ancak ad libitum yemleme (serbest yemleme, tüketebildiğince yemleme) ile mümkün olabilir.   O yüzden “açık büfe” sistemi benimsenmeli, kaba yemlerin biçim zamanına dikkat edilmelidir.  Yem seçme olup olmadığına bakılmalıdır.

Açık büfe yemlemede yem seçme problemi büyük ölçüde önlenmiş olacaktır.

Diğer yandan yem tüketimini kısıtlayan etmenleri kontrol altında tutabilmek, kuru madde alımında düşmeye sebep olan her türlü stresi gidermeye çalışmak şarttır.   Böyle durumlarda stres önleyici desteklerin verilmesi ihmal edilmemelidir.

Sağım dışında bazı ineklerin memesinden süt akması anormal bir durumdur.  Süt kaçırma, süt damlatma dediğimiz bu duruma tıp dilinde “Incontinentia lactis” adı verilir.

Süt kaçırmanın ana sebebi meme içi basıncın artması, meme başındaki büzücü kasların ise gevşemesidir.   Tabii bunun arkasında ise başka sebepler vardır.

Meme başı sfinkteri dediğimiz meme başındaki büzücü kas sağım dışında memeyi kapatır.  Diğer koruyucu düzenekler ile birlikte memeyi korur.  Böylece meme süt kaçırmaz ve mikroorganizmalar da meme içine giremez.

Meme başı sfinkterinin herhangi bir sebepten hasar görmesi, kas tonusunun azalması süt kaçırmaya sebep olur.

Süt kaçırmanın arkasındaki sebepleri incelersek; daha önce memenin çeşitli sebeplerden hasar görmesi, gizli hipoklasemi, yani kalsiyum eksikliği akla gelebilir.  Örneğin; sağım makinelerinin vakumu ayarsız olduğunda meme ucu hasara uğrar.  Hatta, sürekli olarak düzensiz vakuma maruz kalan meme başı hiperkeratosis sebebiyle tamamen bozulabilir.  Ayrıca meme ucunun tıkandığı durumlarda memeye sokulan sondalar bazen büzücü kasları tahrip edebilir.

Memeden süt sızması veya akması çoğunlukla arka meme loblarında görülen bir problemdir. Yatarken sıkışan meme lobu, eğer büzücü kaslar zayıfsa,  süt kaçırır.

Memenin sütü salmasını sağlayan hormon oksitosindir.  Meme başındaki büzücü kasların zayıflığı sebebiyle, ineğin sağım makinesinin sesini duyması, sağımcının sesini duyması, buzağısını görmesi veya buzağının sesini duyması gibi durumlarda inek oksitosin salgılamak üzere uyarılır ve refleks olarak süt kaçırabilir.

Uzun sağım aralığı da süt kaçırma sebeplerinden biridir.

Süt kaçırmanın ortaya koyduğu en önemli risk mastitistir. Memeyi dışarıya karşı koruyan düzeneğin bozulması nedeniyle mastitise yatkınlık artar.

Yaşlı ineklerde daha çok süt kaçırma problemi olabilir.  Yaşlı inekler yıllar içerisinde meme başını büzen kasların zarar görmesi, aşırı vakum, sonda sokma, gizli kalsiyum eksikliği gibi problemlerle daha çok karşılaşırlar.

Memenin süt kaçırması eğer gizli kalsiyum eksikliği dışında bir problemle ortaya çıkmışsa geri dönüşü olmaz.  Tedavisi yoktur.  Önlem olarak memenin daha sık sağılması düşünülebilir.  Örneğin;  günde 2 sağım yapılan bir ineğin, günde 3 kez sağılması gibi.

Koruyucu hekimlik bazında dikkat edilecek hususlar; gizli hipokalseminin önlenmesi, vakum ayarlarına dikkat edilmesi, memeye çok gerekmediği sürece sonda sokulmaması olarak sıralanabilir.

Bu durumdaki ineklerin memelerinin,  özellikle sağım bitiminde,  son daldırma solüsyonlarına batırılmasına özen göstermelidir.

İneklerin kesime gönderilmesine  “sürüden çıkarma “ adı da verebiliriz.

Sütçü sığır işletmelerinde iki şekilde sürüden çıkarma söz konusudur.   Zorunlu çıkarma, gönüllü çıkarma.

Zorunlu çıkarma kesime gönderme anlamına gelir.  Ama, gönüllü çıkarma bazen başka bir işletmeye satma veya kesime gönderme şeklinde olabilir.

Sütçü inekler çoğunlukla üç nedenle kesime gönderilirler.  Meme körelmesi, kısır kalma ve tedavisi mümkün olmayan topallık.

Başka nedenler akla gelse de çoğunluk bu üç başlık altında toplanır.

İşletme her yıl kesime giden inekleri kayıt tutarak belirlerse,   sebeplerden yola çıkarak hata, ihmal ve eksiklerini belirleyerek çareler arayabilir.   Böylece yanlışlar düzeltilir.   Tekrarlanma oranı azaltılır.

Diğer sürüden çıkarma yolu “gönüllü çıkarma” dır.

ABD ve Avrupa da işletmeler göreceli olarak düşük verimli ineklerini kesime gönderirler veya isteyen başka işletmelere satarlar.

Bu işlem daha önceden planlanmış ve belli bir hedef konulmuştur.   Böylece sürüye, sürünün içinden yeni gelen, genetik olarak yüksek özelliklere sahip düvelerin katılması mümkün olur.

Ülkemizde de bunu yapabilen çiftlikler olmakla birlikte, ne yazık ki sayıları azdır.

Eğer bir çiftlikte alttan gelen düveler azsa gönüllü sürüden çıkarma yapılamaz.  Aslında çiftliğin genetik olarak ilerlemesi,  gönüllü ayıklamanın yapılabilmesine bağlıdır.

Sürü içinden gelen genç hayvanlar bazen de sürünün sayısal artışında kullanılırlar.    Gerek sürüyü büyütmek için, gerekse sürüyü yenilemek için iyi bir genetik plana ve döl tutturma oranına ihtiyaç olduğu ortadadır.

Ülkemizde her iki yönde de eksikler vardır.  Genetik ilerleme planının olmaması ve döl verimi aksaklıkları çiftlikleri gönüllü ayıklama imkânından mahrum bırakmaktadır.

Zaman zaman yaşanılan kriz dönemlerinde üreticiler bunu fırsat bilirler ve düşük verimli ineklerini ayıklayarak kesime gönderirler.   Geriden gelen düvelerin sayısı yetersiz ise iki sonuçla karşı karşıya geliriz.  Ya sürü küçülür ya da ithalat yapma ihtiyacı ortaya çıkar.

Gönüllü veya zorunlu sürüden çıkarma sonucunda en önemli kaybımız “rahim”dir.    Yavru verecek olan anaların sayısı azalır ve bu sayıyı geriden gelen düvelerle tamamlayamazsak doğurgan hayvan sayımızın azalması, daha az buzağımızın olması kaçınılmaz sonuçtur.   Sıklıkla yaşadığımız kısır döngü bu şekilde gelip bizi bulur.   Sürekli ithalata muhtaç kalırız.

Bunun önlenmesi için neler yapılmalıdır?

Büyük ve küçük, ne boyutta olursa olsun, her çiftliğin genetik ilerleme planı olmalıdır.   Üstün verimli, fiziksel hataları düzeltilmiş nesiller ancak böyle elde edilebilir.

Çiftlikteki meme körelmesi, döl verimi aksaklıkları ve topallık gibi sorunların önlenmesi için gerekli koruyucu hekimlik olanakları kullanılmalıdır.

Buzağı kayıpları olabilecek en alt düzeye indirilmelidir.

Tüm bu düzeltmelerin yanısıra, mümkün olursa “dişi sperma” kullanılması geriden gelen düve sayısının artışına büyük katkı sağlayacaktır.

Özetlersek;  Sütçü sığır işletmeleri genetik ilerleme planı ve koruyucu hekimlik ilkeleri ile çalışırlarsa kazanç sağlarlar ,bu  suretle ithalata muhtaç  olmadan  ülkemizin hayvan  gereksinimi de karşılanmış olur.

16.02.2016

İneklerin Kullanım Kılavuzu

İnekler bir dayanıklı tüketim eşyası olsaydı, yanında bir kullanım kılavuzu verilirdi.  Biz de bolca süt ve yavru beklediğimiz ineklerin yanında bir kullanma kılavuzu versek yerinde olmaz mı?

Bilindiği gibi, ineklerin elden çıkmasına sebep olan en önemli problemler aslında “kullanıcı hataları” dolayısıyla meydana geliyor.  Dayanıklı tüketim eşyası satanlar kullanım kılavuzu veriyorlar ve kullanıcı hatalarından dolayı olan problemleri garanti kapsamına almıyorlar.  İnekler ise sürekli “kullanıcı hataları” sebebiyle kesime gidiyorlar.

Bir kullanım kılavuzu olsa, ineklerin yanında bunu da versek, üzerine “kullanmadan önce dikkatle okuyunuz” yazsak hiç de fena olmayacak.

Kullanma kılavuzuna çok şey yazılabilir.  Ben bir örnek kılavuz yazayım;

1-      Bu inek kaliteli kaba yemle çalışır.

2-      İneğinizi şimdi barınağa götürdüğünüzde strese girecektir.  Nakliye ve her türlü değişiklik stres sebebidir.  Strese karşı önlem alınız.

3-      Bu inek temiz hava ister

4-      İneğiniz sıcak havalarda strese girer, serinletmek şarttır.

5-      İnek her zaman su ve yeme ulaşmalıdır.

6-      İneği yaşatan ve verimini garanti eden işkembesindeki yararlı bakterilerdir.  Beslemeyi ona göre yapmalısınız.

7-      İneklerin arasına dışarıdan başka inek getirip koymayınız.  Önce tahlil yaptırıp, karantinada bekletiniz.

8-      Bunların bir “Kuru Dönemi” vardır.  Özellikle kuru dönemde şişmanlatmayınız.

9-      Bu ineği kuru, temiz ve konforlu bir ortamda bulundurunuz. Unutmayın; inekler konfor ister.

10-  İnek buzağısına ağız sütüyle koruyucu maddeler aktarır.  Doğumdan hemen sonra 4 litre ağız sütünü içiriniz.

11-  Kaba ve kesif yemleri, inceltmeyiniz.

12-  İneğiniz doğum yaptığı zaman destekten mahrum bırakmayınız.

13-  İnek için kalsiyum en önemli mineraldir.  Eksikliğine meydan vermeyiniz.

14-  Meme olmadan inek olmaz.  Memelerin yangılanmasını önleyiniz.

15-   Lohusalık döneminde ineklerinize özen gösteriniz.

16-  İneklerin buzağılarını kaybetmemek için gerekli önlemleri alınız.

17-  Bu inek kızgınlık gösterdiğinde döl tutar.  Kızgınlığı kaçırmayınız. İyi gözleyiniz.

18-  İneğinizin genetik yeteneklerini ileriye götürecek boğa tohumu kullanınız.

19-  İneğinizle ilgili her şeyi kaydediniz.

20-  İneğinizin bakım, besleme, barınma koşullarını ve strese karşı alınacak önlemleri  “teknik servis”inizden öğrenebilirsiniz.

15.01.2016

İneklerin Karnı Neden Şişer ?

Bazen ineklerin ve besi, danalarının karnı şişer.  Bu şişkinlik sol tarafta olur.  İneğin aniden iştahı kesilir.  Hatta, sancı başlar.  Durgunlaşır.  İdrar ve dışkı yapmakta zorlanır.

Geviş getiren hayvanlar diğerlerinden çok farklı olarak üç bölümlü ön mideye sahiptirler.  Diğerlerinin midesine denk gelen abomasumun (şirden)dur.  Onun önünde sindirim işlevini yerine getiren yararlı mikroorganizmaların yaşadığı retikulum (börkenek), rumen (işkembe) ve omasum (kırkbayır) adı verilen bölümler vardır.

İşkembede sindirim olurken karbondioksit ve metan gibi gazlar çıkar.  Bu gazlar geğirme ile zaman zaman reflex olarak dışarıya atılırlar.  İneğin veya besi danasının karnının şişmesinin bir tek sebebi vardır.  Geğirmenin engellenmesi.

Geğirmeyi engelleyen sebepler ise çoktur.  Eğer yemek borusunu bir şey tıkarsa ineğin işkembesindeki gazlar geğirme suretiyle atılamaz.  Buna “serbest gaz birikmesi” adını veriyoruz.  Yemek borusunun patates, elma veya pancar gibi bir şey tıkayabileceği gibi, çevresinde oluşanı domuzbaşı (aktinomikoz, aktinobasilloz) ya da tümör de tıkayabilir.

Geğirmeyi engelleyen başka bir durum ise refleksi kontrol eden sinirin zedelenmesidir.  Bu durum çoğunlukla börkeneğe (retikulum) batan delici, yabancı cisim sonucunda ortaya çıkar.  Eğer işkembedeki gaz oluşumu serbest gaz birikmesi şeklinde değil, işkembe içeriğinin içinde hapsolmuş gaz kabarcıkları şeklindeyse, o zaman yine ineğin bu gazı geğirme ile çıkarması mümkün olmaz.  Şişlik artarak devam eder.

Bunun sebebi taze baklagillerin tüketimi ile, aşırı miktarda nişastanın ani sindirimi olabilir.  Taze legüminöz bitkilerin (baklagil) inek tarafından alınması konusunda en belirgin örnek “yonca”dır.  Yonca taze olduğunda ” karın şişkinliğine “ yol açtığı bilinen bir ottur.

Karbonhidratlı gıdaların, nişastalı yemlerin aniden çok miktarda alınması, yem seçme ve rasyon hataları işkembe içerisinde köpüklü gaz oluşumuna, dolayısıyla karın şişkinliğine sebep olur.

Serbest gaz birikimi, yani yemek borusunun tıkanması sonucunda oluşan karın şişkinliği etkeninin ortadan kaldırılmasıyla sona erer.  Ancak; hızlı davranılmadığı takdirde ölümle sonuçlanabilecek ?acil? bir durumdur.  Zaman kazanmak için sol taraftan işkembeye bir kanül sokularak (trokar) serbest gaz dışarı çıkarılır.  Sonra asıl sebep aranır, bulunur ve giderilir.

Köpüklü gaz oluşumu durumunda önce köpüğü söndürmek şarttır.  Piyasada satılan köpük söndürücü ilaçlardan yararlanılır.  Ayrıca yağlar, deterjanlar ve  parafin de köpük söndürücü olarak kullanılabilir.  Yoncanın biçilip, soldurulduktan sonra ineklere yedirilmesi gerekir.  Ancak; ineklerin üzerinde otlamasını istiyorsak yonca yerine şişliğe sebep olmadığı bilinen otlar ekilebilir.  Örneğin; gazal boynuzu otu (birdsfoot trefoil= Lotus carniculatus) gaz yapmaz. Şişmeye sebep olmaz.  Bu veya benzeri şişkinliğe sebep olmadığı bilinen otlar üzerinde inekler yayılıp otlayabilir.

Çayırdaki hayvanlar için tehlike yeni yeşermiş otlar ile kırağılı otlardır.  Çayır-mera kullanıldığında bu konu göz önüne alınarak inek ve danaları otlamaya çıkarmak gerekir.

Süt humması ve gizli hipokalsemi durumları da “şişme” sebebi olabilir.  Kalsiyum eksikliği işkembe kasılmalarını engeller veya azaltır.  Bu yönde de dikkatli ve bilgili olunmalıdır.

Yemlerin verilmeden önce ince kıyılması, arpa, buğday, mısır gibi hammaddelerin çok ince öğütülmüş olması, un haline getirilmesi tehlikelidir.  Her türlü “inceltilmiş” yemden kaçınmak gerekir.

Asıl şişme sebepleri yukarıda sayılanlardır.  Jersey ırkı ineklerde de ırk duyarlılığı olduğunu söyleyen uzmanlar vardır.  Yukarıdaki önlemlere ihmal edilmeden yer verilirse şişme yönünden koruyucu hekimlik yapılmış olur.

  09.12.2015

İnekler bazen ne yazık ki düşük yaparlar.  Gebeliğin ilk 42 günü içindeki atıklara “erken embriyonik ölüm” adını veriyoruz.  Daha sonraki aylarda fetusun prematüre olarak atılmasına “abortus” diyoruz.  Eskiler sıkt kelimesinden kaynaklanan deyişle  “sıkıt” derlerdi.  Çiftçiler “yavru atma” olarak adlandırıyorlar.

Yavru atmaya sebep olan bir çok etken ve etmen vardır.  Bunların bir kısmı enfeksiyöz sebeplerdir.  Bazıları ineğin yediği otlara bağlı olabilir.  Bazıları da stres sebebiyle ortaya çıkar.  Bir kısmı da kimyasal maddeler ile ilgilidir.

Fetüs 2 aylıkken fare, 3 aylıkken sıçan, 4 aylıkken küçük bir kedi büyüklüğündedir.  5 aylık olunca büyük bir kedi, 6 aylıkken küçük bir köpek büyüklüğüne ulaşır.   Fetüs gebeliğin 6. ayında hafifçe tüylenmeye başlar.  Yedinci ayda tüylenme artar.  Sekizinci ayda ise vücut tamamen tüyle kaplanmış olur ve kesici dişler hafifçe patlar.  Dokuzuncu ayda ise kesici dişler çıkmıştır.

Yavru atma sebepleri arasında ilaçlar özellikle prostaglandin içeren ilaçlar sayılabilir.  Gebeliğin son üç ayında ise kortizon içeren ilaçlar yavru atmaya yol açar.  Şiddetli travma, gebe hayvana suni tohumlama yapılmaya çalışılması, gebeliği bilmeden rahim içi müdahaleye girişilmesi,  vitamin, mineral eksiklikleri, tiroid bozuklukları ve genetik bozukluklar yavru atmaya sebep olur.

Travma çoğunlukla hayvanların birbirine vurması, düşmesi gibi sorunlardan kaynaklanır.  Ancak; sebebi bilinmeyen birçok “düşük” vakası travmaya bağlanır.  Genellikle doğru değildir.  Çünkü fetus kalın yavru zarları ve içerisindeki yavru sularıyla çok iyi korunmaktadır.

Bazen ikiz veya çoklu gebelik de düşük sebebi olabilir.  Kimyasallardan özellikle nitrit ve nitratlar düşüğe sebep olabilmektedir.

Stres en önemli düşük sebebidir.  Stres iki önemli sebeple söz konusu olur.  İlki ısı stresidir.  İkincisi ise yol stresidir.  Özellikle uzun ve kalabalık nakliyeler yavru atma ile sonuçlanır.

Mikotoksinlerden Aspergillus toksini ile zeranolone yavru atmaya yol açar.  Küflü silaj her zaman en büyük tehlikedir.

Enfeksiyöz yavru atma sebeplerini sayacak olursak en başta Brusellosis akla gelir.  Leptospirosis, Trichomoniasis, Camphylobacteriosis (vibriosis), Listeriosis, Chlamydiosis, Mycoplasma, Ureaplasma, Arconabacterium ( Trueperella) enfeksiyonları, Neospora caninum enfeksiyonu bakteriyel yavru atma sebepleridir.

Viral problemler arasında BVD, IBR, Mavi Dil, Akabane hastalıklarını sayabiliriz.

Ayrıca; her türlü ateşli hastalığın yavru atma ile sonlanabileceğini söyleyebiliriz.  Sistemik enfeksiyonlar, örneğin ; Salmonellosis, Histophilus somni enfeksiyonları, şiddetli koliform mastitisi yavru atma sebebidir.

Genellikle vitamin mineral eksikliklerinde;  A vitamini, E vitamini, selenyum, iyot, manganez akla gelir.

Görüldüğü gibi yavru atma çok karmaşık bir problemdir.  Özellikle kötü kaliteli, küflenmiş silaj mikotoksinler yüzünden, ya da listeriosis yüzünden büyük kayıplara sebep olmaktadır.  Yavru atma durumlarını ciddiye almak, çok yönlü incelemek ve laboratuvar incelemelerinden yararlanmak şarttır.  Özellikle enfeksiyöz yavru atma sebepleri ihmal edildiğinde kayıplar büyük boyutlara ulaşabilir.

Gebe ineğin bir sonraki sağım dönemine sorunsuz olarak hazırlanması, etkin bir süt verimine geçebilmesi, uygun şekilde buzağılaması, buzağısına ağız sütü hazırlayabilmesi ve tekrar gebe kalabilmesi için gebeliğinin son döneminde sağılmaması olayına “Kuru dönem” adını veriyoruz.

Kuru dönem 45-60 gün süren bir bekleme dönemi olarak kabul edilmelidir.  Son çalışmalar 45 günlük bir sürenin yeterli olabileceğini göstermiştir.  Kararı ineğin verim durumuna göre çiftliği yönetenler verecektir.

Kuru dönemde dikkat edilecek konular sürü yönetiminin temeliyle aynıdır.  Kuru ve temiz, iyi kayıt, iyi gözlem.

İneği kuruya alırken öncelikle sütü indiren hormonun, yani oksitosinin etkisini ortadan kaldırmak gerekir.  Oksitosinin etkisini ortadan kaldırmak ise memenin uyarılmasından vazgeçmek ile mümkündür.

Gebe olduğunu kesin olarak bildiğimiz inek doğuma 45-60 gün kala kuruya ayrılır.  O gün inek başka bir yere, kuru dönem bölümüne konulur.  Meme tamamen sağılıp, boşaltılır.  Meme başları “son daldırma” solüsyonuna batırılır.  Her meme lobuna “kuru dönem preparatı” uygulanır. Tekrar meme başları “son daldırma solüsyonuna” daldırılarak kuruya alma işlemi tamamlanır.

Kayıt sistemi varsa, her yapılan işlem kayda alınır.

Kuru dönem bölümüne kapasitesinin üzerinde inek kesinlikle konulmamalıdır.  Süt vermediği için kuru dönemdeki inekler yeterince gözlenmez.  Ancak; bu yapılabilecek en büyük hatadır.

Kısa bir süre sonra doğum yapacak, bize buzağı verecek ve süt vermeye başlayacak olan ineğe özen göstermek şarttır.  Kalabalık padoklardan kaçınmak, mümkünse kuru bölümüne kapasitesinin altında sayıda inek koymak gerekir.

Yatak yerleri her gün temizlenmeli, kuru bölümü her saat kontrol edilmelidir.  Sıkı gözlem özellikle önem taşır.  İsteksiz, hasta, topal inek, yemliğe gelmeyen, yemliğe geldiği halde yem yemeyen inek olup olmadığı dikkatlice izlenmelidir.

Bu dönemin en kritik dönem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.  Her bakımdan “tam olarak besleme” sağlanmalıdır.  Yani ne eksik, ne de fazla.  Süt vermeyen ineğin hızla kilo alabileceği ve şişmanlayacağı akıldan çıkarılmamalıdır.  Şişman inek doğumdan sonra büyük problemler çıkarır.  Başta ketosis ve karaciğer yağlanması olmak üzere metabolik hastalıklar kuru dönemdeki yanlış beslemeden kaynaklanmaktadır.

Bu dönemdeki ileri gebe ineklerde herhangi bir aksaklık, hastalık belirtisi, iştahsızlık görülürse derhal tedaviye başlanmalıdır.

İçme suları kontrol edilmeli, temiz, yosunsuz, bol ve taze içme suyu temin edildiğinden emin olunmalıdır.

Kurudaki inekler her türlü stres faktöründen korunmalıdır.  Ani değişikliklerin stres faktörü olduğu unutulmamalıdır.

Sıcaklık stresinin belirtileri yönünden de özenli bir şekilde kontrol edilmelidir.   Ortam sıcaklığının 22 0C den yüksek olduğu günlerde ihmal edilmeden önlemler alınmalıdır.

Sağımdakiler gibi kuru dönemdekilere de özenli bakım ve doğru besleme gerekir.  Kuru dönemin uygun yönetimi yazının başında saydığımız yararları sağlayacaktır.

Bir inek 24 saat içinde, yani 1440 dakikada sadece dört iş yapar.  Yem yer, su içer, sağılır ve yatar, geviş getirir.  İneğin yaşamı sadedir.  İnek gezmekten, ayakta durmaktan hoşlanan bir hayvan değildir.  Eğer çayırda, merada olsaydı ot bulmak için gezebilirdi.  Ama; biz inekleri barınaklara alıp, yemlerini de önlerine koyduğumuzda ineğin en önemli işi yatmak ve geviş getirmek olacaktır.  İnek rutin hayatı sever.  İneğin gününün yüzde 82’si yatmakla geçmelidir.  Başka bir deyimle inek günde 1440 dakikanın 1180 dakikasını yatarak, bunun da yarısını geviş getirerek geçirmelidir.  Geriye kalan 260 dakikalık süre içerisinde inek ya sağılmakta, ya yem yemekte, ya da su içmektedir.  Bunun dışında fizyolojik olarak, eğer gebe değilse, 3 haftada bir kızgınlık gösterir.  Kızgınlık adı verilen, döllemeye uygun günde inek ayakta, huzursuz, başka ineklerin üzerine atlayan, diğer ineklere yaslanan ve diğerlerinin üzerine atlamasına izin veren haldedir. İneğin süt verimine bağlı olarak değişen saatler içerisinde kızgınlık süresi başlar ve biter.  Bu süre 25 litrenin altında süt veren ineklerde 18 saat olmakla birlikte, süt verimi arttıkça, azalır.  Hatta 40 litreden daha fazla süt veren ineklerde toplam 3- 5 saatlik süre içerisinde kızgınlık başlar ve biter.

İnek kızgınlık gösterdiği gün diğer işleri ihmal eder.  Periyodik olarak süren bu döngü tamamen normaldir.  Kızgınlık günü iştah ve geviş getirme azalır.  Hareket artar.  Özellikle gece yarısından sabaha kadar olan zaman diliminde, diğer inekler sakin bir şekilde yatarken kızgınlık gösteren inek ayaktadır.  Hareketlidir.  Yürür. Geviş getirme sayısı azalır.

Süt verimi de o gün için bir miktar düşer. Döl yolundan yumurta akı şeklinde bir akıntı gelir.  Böğürür.  İneklerin süt verimine göre bu belirtiler hafif ya da şiddetli olabilir.  İnek bazen zor fark edilecek kadar “gösterişsiz” kızgınlık belirtilerine sahip olabilir. Bu sebeple çok belirgin olmayan kızgınlıkları saptamak mümkün olmayacağından, kızgınlığı kaçırma ve dolayısıyla gebeliğin gecikmesi sonucuyla karşı karşıya kalabiliriz.

 

İneğin üç haftada bir böyle hareket etmesi dışında, periyodik olmayan iştah kayıpları, süt azalması ve durgunluk halleri hastalık belirtisidir.

 

Bir inek gün içinde 400-600 dakika geviş getirmelidir.  Eğer kızgınlık döngüsü içerisinde geviş getirme süresi azalırsa bunun “kızgınlık” belirtisi olduğunu düşünebiliriz.  Periyod dışında geviş getirme süresi azalmış ise, ineğin hastalık yönünden kontrol edilmesi gerekecektir.

 

İneğin sindirimi işkembesindeki yararlı mikroorganizmalar sayesinde gerçekleşir.  İneğin işkembesinde 21 ayrı aileden yararlı mikroorganizmalar vardır.  Her bir yararlı mikroorganizma ailesinin ise sindirimde çeşitli görevleri söz konusudur.  Nişasta, protein, selüloz gibi besin maddelerini sindirmekle görevli mikroorganizmalar bir sayı ve denge ile çalışırlar. İşkembenin ortamının bozulmasına sebep olan herhangi bir problem, mikroorganizmaların yaşam koşullarını da bozacağından ineğin sindirimi aksar.  Böyle bir durumda iştahsızlık, süt azalması, süt yağı oranının azalması ve giderek birbirini takip eden problemler ortaya çıkacaktır.

 

Bir inek 24 saat içinde, eğer sağlıklı ise ve konforlu bir ortamda bulunuyorsa 11 kere yemliğe, 13 kere suluğa gider.  Sağlık ve konfor aksadığında bu sayılar da azalır.  İnek daha az yem yerse daha az enerji, daha az protein, daha az vitamin, daha az mineral alır.  Dolayısıyla süt verimi azaldığı gibi, döl verimi de azalır.

 

Biyolojik olaylar mekanik olaylardan farklı olarak küçük değişiklikler gösterebilir.  Bir inek tamamen diğerinin aynısı değildir. Bilinen rakamlar her zaman için küçük değişiklikler gösterebilir.  Ayrıca barınak ortamının konforu ineklerin hareketlerinde olumlu ya da olumsuz etki gösterir.  Yatak yerlerinin sert olması, yatak yerlerindeki boyutların uygunsuzluğu, yemlik önünün konforsuzluğu, barınağın aşırı sıcak olması, barınaktaki havanın temiz olmaması ineğin günlük yaşamını olumsuz yönde etkiler.  İnek barınak içerisinde yatmak istemez.  Daha az yemliğe gider, geviş getirme süresi azalır.

 

İneğin geviş getirme süresi çiftliğin kârlılığı için en önemli göstergedir.  Bakılan, göz önündeki her grubun en az yarısı geviş getiriyor olmalıdır.  Bu oran yüzde 40 ın altında ise özellikle işkembe asidozu konusunda bir kontrol yapmak gereklidir. Bu durumun fark edilmemesi ve uzaması sadece süt veriminde değil, döl tutmada da aksaklık oluşturabilir ve topallıklara da yol açabilir.

 

Eğer ineklerin geviş getirmelerini izleyebilirsek kızgınlık takibini yapabilir, hastalık, sindirim bozukluğu gibi durumları erken fark edebiliriz.  Döl verimi ile ilgili problemleri bu şekilde aşabilir, aynı zamanda “zincirleme kaza” ları önleyebiliriz.  Çünkü işkembede problem çıkmasına sebep olan durumlar zincirleme kazaların başlangıcı olup, arkasından döl tutmama, metabolik hastalıklar ve topallık gelir.  Geviş getirmeyi kontrol etmek bizlere işletmenin karlılığını kontrol etme ve arttırma fırsatı verir.

Yatak dizaynlarını görüntülemek için tıklayınız.

Yatak çizimini görüntülemek için tıklayınız.

4 yataklı sağmal barınak ağ kesitini görüntülemek için tıklayınız.

Kuru dönemdeki ineklerin beslenmesi doğum sonrası çıkabilecek problemler, doğumu takiben süt veriminin pike çıkması, ağız sütünün imali gibi konularda büyük önem taşır.

Son yıllarda dünya’da özellikle  steam up (yüklenme) diyeti öneriliyor.  Geçiş dönemi yemlemesi olarak adlandırılan, gebeliğin son üç haftalık dönemi için önerilen bu diyet, doğum sonrası metabolik problemleri azaltma konusunda arzu edilen başarıyı sağlayamadı.  Doğumu takip eden ilk günlerdeki iştahsızlık, daha sonra oluşan ketosis ve şirdenin yer değiştirmesi (abomasum deplasmanı) olaylarında büyük bir yarar gözlenememesi sonucu yeni arayışlar içine girildi.

ABD’nin Indiana eyaletinde bulunan, aynı zamanda eğitim merkezi olarak da kullanılan 30 bin başlık Fair Oaks çiftliğinde Veteriner hekimler, Dr. Jim Drackley ve Dr. Gordie Jones başka bir kuru dönem rasyonu denediler.  Bu yöntem daha sonra İllinois ve Wisconsin Üniversitelerinde de akademik çalışmalara konu oldu.

Wisconsin Üniversitesinin 6500 baş inek üzerinde 3 yıl sürdürdüğü bir çalışmada, bu zaman içerisinde hiç abomasum deplasmanı vakası görülmedi.  İneklerin doğum sonrası iştahlarında azalma olmadı ve sadece üç klinik ketosis vakasıyla karşılaşıldı.

Goldilocks diyetini ilk uygulayanlar üç temel noktayı göz önüne almışlardı.  Yüksek lif, düşük enerji, tek kuru dönem grubu.

Kuru dönem tek bir grupta yapılıp sonlandırılırken, 45 gün olarak ele alınıyordu.  Eskiden 60 gün kuruda tutulup, son 21 günü steam-up (yüklenme) uygulamasıyla geçirilen kuru dönem 60 günden 45 veya 50 güne çekilip, tek adımda doğuma kadar sürdürülüyordu.

Goldilocks diyeti adını nereden aldı? 

Fair Oaks çiftliği aynı zamanda eğitim merkezi olarak kullanılıyor.  Dr. Drackley ve Dr. Jones uyguladıkları diyeti “yüksek lif ve düşük enerji” diyeti olarak adlandırıyorlardı.  Bir gün öğrencilerden biri “bu diyet aslında goldilocks masalındaki gibi “tam karar” deyiverdi”. Goldilocks bir çocuk masalı.  Sarışın, şirin, bukleli saçlı bir kız çocuğu olan Goldilocks günlerden birinde ormanda gezerken bir ayı ailesinin evine rasgelir.  Anne, baba ve yavru ayıdan oluşan üç kişilik ayı ailesinin evinde yulaf ezmesinden yapılmış bir kahvaltı vardır.  Bir çok sıcak,biri çok soğuk, birisi ise tam kararındadır.  Üç koltuk görür.  Birisi çok büyük, biri çok küçük, ama birisi tam Goldilocks’a göredir.  Ayı kulübesinde üç yatak bulur.  Biri çok sert, biri çok yumuşak, birisi ise tam Goldilocks’un istediği gibi, tam kararındadır.  Bu masal böylece devam edip gidiyor.  Çok sevilen bu çocuk masalının adı da o günden sonra bu diyete veriliyor.  Yani “tam kararında” diyet.  Ne çok fazla, ne de çok az.  Tam olması gerektiği kadar.

Goldilocks diyetinde inek gebeliğin son 45-50 gününe geldiğinde kuruya ayrılıyor.  Bol miktarda çayır otu ya da hasılların kuru otları veriliyor.  Bir miktar buğday samanı rasyona ekleniyor.  Bu miktar 2 kg kadar olabiliyor.  Toplam kuru madde 13 kg olacak şekilde bir rasyon düzenleniyor.  İşkembe florasını hazır tutmak için doğum sonrası verilecek olan kesif yemden 1 kg kadar rasyona konuluyor.  İşkembe doğum sonrasına her bakımdan hazır hale geliyor.  Kesinlikle bu dönemde yonca verilmiyor.  Ketosis, asidosis ve abomasum deplasmanı, hipokalsemi, hipokalsemiye bağlı ikincil problemler ortaya çıkmıyor.

Dr. Gordie Jones ile bu rasyon konusunda yazışma yaptım.  Akademik çalışmalarda da başarı elde edilen Goldilocks diyetinin hızla yaygınlaştığını, zaten kendilerinin bu diyetten çok memnun olduklarını ifade etti.  Dr. Jones şimdi Wiskonsin Eyaletinde “Central Sands Dairy” süt çiftliğinin hem ortağı, hem de veteriner hekimi.

Bu diyetin ayrıca tek dönemli, tek adımda başlanıp bitirilen bir diyet olmasının da inekleri gruplama stresinden de kurtardığını söylüyor.  İnekler için doğuma, sağıma, loğusalık dönemine tam bir hazırlık olduğunu belirtiyor.

Goldilocks diyetinin ülkemizde de derinlemesine incelenmesinde, üzerinde çalışmalar yapılmasında büyük yararlar olacağı kanaatindeyim.

ABD’de sürekli yeni çalışmalar yapılıyor ve bazen eski bilgileri çürüten, yepyeni bakış açıları getiren bulgular ortaya çıkıyor.

Bu konuyu ilk kez ABD’li danışmanımız Lindell Whitelock’tan duymuştum.  O zaman henüz “Goldilocks Diyeti” adı verilmemişti.  Daha sonra uygulayıcılarla olan temaslarımızda detaylı bilgi elde ettik.

 

Çok sayıda inek üzerinde, uzun süre içerisinde yapıldığı için bu uygulamanın güvenli ve denemeye değer olduğuna kanaat ederek, gündeme gelmesinde yarar gördüğüm için, ileriye yönelik olarak yakından takip edilmesi amacıyla yazmayı uygun buldum.

İneklerle ilgili olanlar bilirler. İnekler sosyal hayvanlardır.  Sosyal ortamları ve statüleri değiştiğinde hemen strese girerler.  Stres bir hormonal mekanizmadır.  Stres sonucunda bağışıklık sisteminde aksaklıklar, direncin düşmesi ve hastalıklara yatkınlık söz konusu olur.

Demek ki; ineklerin sosyal stresini bilmek ve göz önüne almak gerekir.

İnekler kalabalık barınaklarda hoşlanmazlar.  Özellikle yemlik önündeki mesafe çok önemlidir.  Küçük cüsseli inekler ve düveler iri cüsseliler tarafından itilirlerse yeterince yem tüketemezler.  Bu itiş kakış bir süre daha devam ederse küçük cüsselilerde ve düvelerde “pasif kalma” ya sebep olur. Pasif kalanlar ise daha az kuru madde tüketimine, dirençlerinin azalmasına giderek hastalıklara mahkum hale gelirler.

İlk doğumunu yapmış olan düvelerde metritis (rahim yangısı) görülmesi çoğunlukla buna bağlanmaktadır. Doğum bölümünün temizliğine dikkat edilmemesi veya hayvanların doğum bölümü olmaksızın diğerlerinin olduğu yerde doğurması yine rahim yangısının sıkça görülmesine sebep olur.

Sosyal stresin önlenmesi için küçük cüsseli ineklerin ve düvelerin iri cüsseliler ile rekabet etmek zorunda bırakılmamaları başlıca koşuldur.

Sıklıkla padok değiştirilmesi, padokların birbirine karıştırılması, sık sık gruplama yapılması, gruplama adı altında ineklerin birçok bölüme ayrılması sosyal stres sebebidir.

İnekler arkadaş seçerler.  Arkadaşlarıyla yatmaktan, birlikte sağıma gitmekten, yan yana yem yemekten hoşlanırlar.  Gereksiz olarak, sadece verimlerinde “5 kg süt farkı” var diye inekleri ayırmak, yeni gruplar oluşturmak, düşünüldüğü gibi, yarar sağlamaz.  Aksine zararlı olur.  Strese giren, o günlerde yem tüketimi azalan inekler önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşabilirler.

Sosyal değişiklikler çoğunlukla bakıcı değişikliği ve yem değişikliği ile kombine haldedir.  Dolayısıyla stresin şiddeti daha da artar.  Bu yüzden ABD de gereksiz gruplamalardan, özellikle de verime göre gruplamalardan kaçınılmaktadır.  Hatta bu yüzden kurudaki hayvanların kuruda ve geçiş dönemi beslenmesinde olmak üzere iki bölümde, iki ayrı besleme rejiminde olmaları uygulamasına son verilmiş, tek bir kuru dönem beslemesi, tek bir kuru grubu ile doğuma kadar gidilmesi benimsenmiştir.  Tamamen yeni bir uygulama olan bu durumdan sonra çok iyi sonuçlar alınmıştır.

Başka bir konu; gereksiz sıklıkta rektal muayenenin yarattığı stresdir. Gerçekten şart değilse, sık sık rektal muayeneden kaçınılması önerilmektedir.  Arkadan kol sokulması, ineklerin bu iş için ayrılarak makasa alınması, günlük rutin yaşamlarının dışına çıkılan bir uygulamadır.  İnek böyle uygulamalardan hoşlanmaz ve strese girer.

“Kaş yapayım” derken göz çıkarılmamalıdır. İneklerin bağışıklık sistemini baskı altına almamak için rektal muayeneden mümkün olduğunca kaçınmak şarttır.

Özet olarak; ineklerin sosyal hayvanlar olduğuna, strese girebileceklerine, kalabalıktan, günlük rutin yaşamlarını bozan her şeyden kesinlikle hoşlanmadıklarına inanmamız, ona göre davranmamız gerekmektedir.

Fotoğraflar için tıklayınız.

İnekler yatar ve geviş getirirlerse çiftliğe kazanç sağlarlar.  İnek normal koşulda gününün %87 sini yatarak geçirir.  İneğin yattığı yerin konforu bu yüzden çok önemlidir.
İneğin yattığı yerin kuru ve temiz olması şarttır.  Yatak yerinin ve altlığın meme yangısı (mastitis) konusunda, özellikle çevresel mastitisler yönünden büyük önemi vardır.
İneklerin yatma zamanı ile verimin yakın ilgisi vardır.  Konforlu, kuru ve temiz yatak yerleri yatma süresini uzatacağı gibi, mastitisi, sütteki toplam bakteri sayısını, somatik hücre sayısını azaltma yönünde yarar sağlar. Konforsuz, kirli ve ıslak yatak yerleri strese sebep olur.  Mastitis oranı artar, ayrıca, topallık, bursitis (eklem yastığı yangısı), yaralanma, tırnak arası yangısı gibi olaylarda artış olur.  Yatak yerlerinin hastalık yapıcı mikropları asgari düzeye indirecek şekilde temiz olması gerekir.
Çevresel mastitisler bakımından önemli mikroorganizmlar olan E.coli, Klebsiella ve Streptococcus gibi mikropların altlık materyalinde üredikleri bilinmektedir.
Temiz altlık “daha az mastitis, daha az süt kaybı, daha az sinek, daha az ayak hastalığı, daha az somatik hücre ve daha az toplam bakteri” demektir.
Ülkemizde ve dünyada kullanılan altlık materyalleri kum, saman, sap, talaş, kırpıntı kağıt, kurutulmuş gübre, parçalanmış mısır koçanı, kavuzlar, alçı taşı  (Kalsiyum sülfat= gypsum) orjinli pelet altlıklar, çırçır fabrikası artıkları olarak sıralanabilirler.  Ayrıca matlar (inek yatakları) veya inek döşekleri süt sığırcılığı çiftliklerinde yatak yeri olarak bolca kullanılmaktadır.
Yatak yerlerindeki altlık materyalinin organik ve inorganik olması yönünde çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmıştır.  ABD’de kum altlıkların çoğunlukla tercih edilmesi yumuşak olması ve mikrop üretmeyen inorganik yapısı dolayısıyladır.  ABD’li üreticiler için kum altlık “altın standart” olarak nitelendirilir.  Her altlık materyalinin avantajları ve dezavantajları söz konusudur.  Kum altlık kullanılan çiftlikler sıyırıcı kullanmayan çiftliklerdir.  Kum aşındırıcı etki yaptığından sıyırıcıları bozar.
Altlık materyallerinin sık sık değiştirilmesi, eksilen kısmın tamamlanması gerekir.  ABD’de kumu gübreden ayırıp, tekrar kullanılmaya hazır hale getiren makineler vardır.
Yatak ve döşekler arasında ise büyük konfor farkı olduğunu söylememiz gerekir.  Yataklar, döşeklere göre daha ucuz, ancak daha sert materyalden yapılmıştır.  Sert yatak yeri ineğin yatma ve kalkıp yemliğe gitme, suluğa gitme zamanına kötü yönde etki eder. Sert yatak yeri stres etkenidir ve mekanik olarak eklem yastığı yangısına yol açma ihtimali vardır. Döşekler daha pahalı, ama, daha konforlu yatak yerleridir.  İneğin yatma zamanına, yemliğe ve suluğa gitme adedine olumlu etki yapar.  İneğin eklem yerlerini zedelemez.
Altlık materyallerinde mutlaka mikroorganizmalar ürerler.  Organik altlıklarda yani talaş, sap, saman, kurutulmuş gübre ve benzeri altlıklarda daha hızlı bir üreme olsa da, kum altlıkta dahi bir süre sonra mikrop yükü artar.  Altlıkların sıklıkla değiştirilmesi bu sebeple şarttır.
Konunun burasında “ekonomi” devreye girer.  Altlık materyali kum, sap, saman, talaş olursa değiştirilmesi, eksilenlerin tamamlanması ekonomik olarak işletmeye yük olur.
Halbuki mikroorganizmaların üremesi bakımından altlığın yenilenmesi başlıca koşuldur.  Mikroplar soğukta, susuz ve aç bırakılırsa üreyemezler.  Sürü yönetiminin temel kuralı olan ” Kuru ve Temiz” olma şartı buradan gelmektedir.
Ekonomik olarak en elverişli altlık kurutulmuş gübre veya diğer adıyla tırnak gübresidir.  Çiftlikte bolca bulunan tırnak gübresi yumuşaktır.  Konfor açısından düşünülürse, gayet konforludur.  Ama, mikroorganizmaların üremesine zemin hazırlayan bir altlıktır.  Organik materyaldir ve mikropları aç bırakacak bir altlık değildir.  Mikroplar tırnak gübresinde kolayca üreyebilirler.
Kireç tozu ile karıştırarak kullanılması denenmiş ise de, kireç tozunun tahriş edici etkisi dolayısıyla, özellikle meme üzerindeki olumsuz etkilerinden dolayı tavsiye edilmemektedir.
Demek ki; çiftlikte bolca bulunabilen, dışarıdan parayla almayı gerektirmeyen, yumuşak, konforlu bir altlık olan tırnak gübresi mikrop tutmasa, hijyenik olsa, daha sonra da bitkiler için de gübre olarak kullanılabilse çok tercih edilecektir. Bir de sinek üremeyecek şekilde olursa ne kadar iyi bir altlık materyali olur.
Son yıllarda daha az masraf, daha az işçilik, daha temiz hayvanlar ve daha az amonyak için tırnak gübresini ıslah edecek biohijyenizasyon yöntemleri üzerinde çalışılmaktadır.

Kalsiyum vücut için en önemli mineraldir. Özellikle süt veren inekler için önemi gayet iyi bilinir.  Eksikliğinde süt humması veya doğum felci adı verilen hipokalsemi şekillenir.  Kalsiyum eksikliği büyümenin yavaşlaması, süt veriminin azalması, raşitizma gibi hastalık ya da bozukluklara sebep olur.  Vücudun direnç sistemini destekleyen kalsiyum, kanın pıhtılaşmasında, kasların kasılmasında rol oynar.  DVHD, Vitamin D3, PTH, Osteoklast, Osteoblast, RANKL, OPG, Calcitonin, DPD, Osteosit, Metabolik asidoz, DCAD, Osteocalcin, Anyonlar, Katyonlar, VDR, DBP, VDRE, Osteopontin, BALP, 1-Alfahidroksilaz hep kalsiyum metabolizmasını ilgilendiren vitamin, enzim ve deyimlerdir.  İnce bağırsaklar, böbrekler, deri, rahim, meme,işkembe kalsiyum ile yakın ilişkili, kalsiyumdan birinci derecede etkilenen organlardır.

 

Sadece bu saydıklarımız bile kalsiyumun önemini vurgulamaya yeter.  Kalsiyum vücutta magnezyum ve fosfor gibi mineraller ile de bir denge halindedir.

 

Kalsiyum seviyesi D3 vitamini, parathormon (PTH), böbrek kanalları ile ayarlanırken, anyon-katyon dengesi de bu seviyeyi etkiler.

 

Vücuttaki kalsiyumun yüzde 98’i kemik ve dişlerdedir.  İhtiyaç halinde parathormon (PTH) kemiklerden kalsiyum çekerek kullanıma hazır hale getirir.

 

Bu bilgiler ışığında süt veren ineklerle, kuru dönemdeki ineklerin kalsiyum ihtiyacının çok farklı olduğu ortaya çıkmaktadır.  Metabolizmayı etkileyen ve yem alımıyla ilgili olan sodyum, potasyum toplamı ile, klor ve sülfür toplamının farkı anyon-katyon farkı olarak önem taşır.

 

Anyon-katyon farkı doğumu takip eden günlerde pozitif, kuru dönemin sonunda ise negatif olmalıdır.  Süt sığırcılığında en önemli kaba yem olan yonca bu denge açısından yüksek derecede pozitiftir.

 

Yani loğusalık ile süt verme dönemi esnasında yoncanın rasyonda yer alması şarttır.  Ancak; doğum yaklaştıkça, özellikle gebeliğin son üç haftası içerisinde yoncanın bu yüksek pozitif değeri yerine negatif değerler isteriz.  Diğer bir deyimle kuru dönemde ineklere yonca verilmesini önermeyiz.  Yerine kurutulmuş hasıllar, örneğin; yulaf, arpa hasıllarının kurutulmuş otları ile, fiğ, yulaf karışımlarının kuru otları tercih edilmelidir.

 

Kuru yonca loğusa ve süt vermekte olan ineklerde ne kadar olumlu etkiye sahipse, kuru dönemdekilerde ise o kadar olumsuz etkiye sahiptir.  Ayrıca; yonca kalsiyum bakımından çok zengin bir kaba yemdir.  Kuru dönemde, özellikle son üç haftası içerisinde rasyonda kalsiyum fazlalığı arzu edilmez.  Vücudun denge mekanizmasını koruyan Parathormon (PTH)  kalsiyum oranının fazla olması sebebiyle görevini doğru yapamaz.  Eğer yonca vererek kalsiyum-fosfor oranını kalsiyum yönünde bozarsak böbrek yoluyla kalsiyum atılımı gerçekleşir ve inek hipokalsemiye yatkın bir hale gelir.

 

Özet olarak; doğumu takip eden günlerde yonca ağırlıklı yem önerirken kuru dönemde ve doğuma yakın günlerde ise yoncadan uzak durmayı öneriyoruz.

Süt sığırcılığı işletmelerinde çokça gördüğümüz hatalardan biri de yem karma vagonlarının yanlış kullanımıdır.   Mikser vagon veya TMR makinası adı da verilen, yemi karıştırıp dağıtan aletler yararlı oldukları kadar, kötü kullanılırlarsa zararlı olabilirler.
Bu aletler ya yanlış dizayn edilmeleri, ya da aşırı kullanılmaları sonucunda yemi, özellikle yemin işe yarar selüloz kısmını lüzumsuz derecede parçalayıp, selüloz kalitesini bozabilirler.
İnekler,  temel olarak, selüloz sindiren hayvanlardır.  İşkembede bulunan ve sindirimi sağlayan mikrofloranın korunması için ineğin kaliteli selüloz tüketmesi şarttır.  Selüloz kalitesi, özellikle selülozun partikül büyüklüğü,  ineğin sağlığı yönünden büyük önem taşır.
Selüloz ve rasyondaki tüm partiküllerin büyüklüğünü,  Pensilvanya eleği veya partikül separatörü  adı verilen katlı eleklerle test edebiliriz.  Partikül separatörü üç katlı, değişik çaplarda delikleri olan eleklerden meydana gelir.  En üst katta büyük çaplı, orta katta daha küçük çaplı elek bulunur.  Buraya konulan belli bir miktar yem karışımı dört yönde, toplam kırk kez sallandıktan sonra, üstte kalan, orta kısma geçen veya en alt bölüme geçen partikül miktarına bakılır.  En üstte kalan sap, iri kıyılmış saman, ot gibi kısımlar ineğin reddedeceği kısımlar olup, toplamın yüzde 5-8 inden daha fazla olmamalıdır.  En alta geçen kısım küçük partiküllerden oluşan kısım olup, burada toplam yüzde 15-20 si kadar yem olmalıdır.  Kalan ve en çok işe yarayan kısım ise orta katta bulunan kısımdır.  Burada toplam yemin yüzde 60-70 i kalmalıdır.  Böylece toplam,  karma yemin doğru hazırlanıp hazırlanmadığı, aynı zamanda ineğin yem seçip seçmediği de kontrol edilmiş olacaktır.  En alt kısma geçen miktar yüzde 20’den daha fazla ise, vücuttan hızla atılan yem bölümü olduğu gibi, ineği asidoza sürükleme tehlikesini de ortaya koyar.  Böylece düşük yararlanma oranı ile ekonomik zarar söz konusu olur ve asidoz tehlikesi baş gösterir.
Yemin,  mikser vagonun yanlış dizaynı veya yanlış kullanımı sonucu hatalı hazırlanmış olmasını inek de test edebilir.  Böyle bir durum ineğin eksik beslenmesi, iştahsızlık, süt verimi düşüşü, sütte yağ oranı düşüklüğü, topallık, döl tutmama gibi sonuçlar doğurur.  Demek ki, karıştırılmış yemin inek tarafından test edilmesi işletmeye büyük zararlar verdikten sonra ortaya çıkacak olan bir sonuçtur.  Yanlış bir karışım, özellikle selüloz kalitesinin bozulduğu bir hazırlama şekli kağıt üzerinde doğru olan bir rasyonun da, ineğe verilirken bozulduğu anlamına gelir.  Böyle bir durumda ise, kağıt üzerinde rasyonun doğru yapılmış olması da pratikte bir anlam ifade etmez.
Bunları göz önüne alarak; doğru dizayn edilmiş, doğru kullanılmış mikser vagonlar ile yem yapılmalıdır.  Dizayn konusunda bu aletler gözden geçirilmeli, kontrol ve kalibre edilmeli, kullanıcılar ise eğitilmelidir.  Kontrol ve kalibrasyon işlemleri belli periyodlarla tekrarlanmalıdır.  Yem; özellikle ineklerin önüne konulan yem, periyodik olarak partikül separatörüyle test edilmeli, ineklerin test etmesi sonucu oluşacak hastalık veya bozuklukların ortaya çıkması en başından engellenmelidir.

İnülin  hindiba (Radika) bitkisinin kökünden elde edilen bir prebiyotiktir.   İnsan gıdalarına ve hayvan yemlerine katılması ile gayet yararlı sonuçlar elde edilir.

Probiyotikler bağırsaklarda bulunan yararlı bakteriler, prebiyotikler ise bu yararlı bakterileri besleyen gıdalardır.  Prebiyotiklerle yararlı bakterilerin çoğalması, zararlı bakterilerin ise üremelerinin engellenmesi sağlanmış olur.

İnulin bir prebiyotik liftir.  Farklı sayıda zincirler halinde birleşmiş fruktoz moleküllerinin oluşturduğu polisakkarit veya oligosakkarittir.  Kısaca fruktan olarak tanımlayabiliriz.  En çok hindiba (radika) kökünde bulunur.  Ayrıca; kuşkonmaz, enginar, yer elması, sarımsak, soğan gibi bitkiler de İnulin içerir.

İnulin insan hekimliğinde gıda katkısı olarak, aynı zamanda gıda sanayiinde  çeşitli amaçlarla kullanılır.  İnsanlarda şifalı bitki özü olarak kullanılan İnülin’in kötü kolesterolü ve trigliseridi düşürdüğü, osteoporoz hastalığını önlediği, kalp-damar hastalığı riskini azalttığı, kalsiyum, çinko, magnezyum gibi minerallerin emilimini ve yararlanımını arttırdığı, kolon kanserlerinin önlenmesinde yararlı olduğu, kabızlığı önlediği bilinmektedir.  Ayrıca; şişkinlik önleyici, sindirim kolaylaştırıcı etkileri de vardır.

İlk olarak; ülkemizde andız otu veya andız kökü olarak bilinen İnula helenium bitkisinden 19 uncu yüzyıl başlarında elde edilmiş ve İnulin ismini buradan almıştır.

İnulin hayvan besleme konusunda da büyük yararlar sağlamaktadır.  Başlıca yararlı etkisi ketosis hastalığını önlemesidir.

Buzağıların büyümesi ve bağırsak sağlığı için çok yararlıdır.  Hayvanlarda gelişmeyi, yemden yararlanmayı, et ve süt üretiminde artışı sağlar.  İşkembede oluşan ve geviş getirenlerin enerjisini sağlayan uçucu yağ asitlerinin oluşumunu arttırır.  Açığa çıkan amonyak oluşumunu azaltır.  Yine insanlarda olduğu gibi, bağırsaklardaki yararlı bakterilerin çoğalmasını, zararlı bakterilerin azalmasını sağlar.  Loğusa ineklere verilmesi hızlı canlı ağırlık kaybını önler ve ketosisi önleyici etki yapar.  Gebeliğin son döneminde koyunlara verilmesi gebelik toksemisinin önlenmesi yönünden yararlıdır. Karaciğeri koruyucu etkisi vardır.  Gebeliğin son döneminde ineklerin yemlerine katılırsa ağız sütünün kalitesini yükseltir.  Verdiği enerji ile loğusa ineklerdeki ani zayıflamayı önler ve en kısa sürede tekrar kızgınlık göstermelerini sağlar.

Bilindiği gibi ineğin midesi yerine dört bölümlü bir organ vardır.  Topluca “işkembe” diye bilinir.  Ancak; börkenek, işkembe, kırkbayır ve şirden’de oluşan bir gruptur.

İşkembede sindirimi yararlı bakteriler yapar.  Bir denge içerisinde ve belli Ph derecesinde yaşayarak işlerini yapan bu bakteriler selülozu, proteini, nişastayı sindirebilecek şekilde görev bölümü içerisindedirler.

İşkembenin Ph derecesi 6,2 civarındadır.  Bunun altına düştükçe bizim “asidoz” dediğimiz işkembe ekşimesi başlar.  Ne kadar aşağıya düşerse o kadar tehlikeli bir hal alır.  Dengesi bozulan işkembede yararlı bakterilerden nişastayı sindirmekle görevli olanlar hızla çalışıp nişastayı parçalayarak laktik asit çıkarırlar, laktik asidi alıp işe yarar, uçucu yağ asitlerine çevirecek olan bakteriler ölürse, laktik asit birikir, biriktikçe Ph düşer.  Ph düştükçe diğer yararlı bakteriler ölür.  Denge iyice bozulur ve sindirim durur.  İştahsızlık baş gösterir.  Süt yağı oranı ve süt miktarı düşer.  İleri durumlarda inek ölebilir.

Asidozun çeşitli sebepleri vardır.  Asidozun başlıca sebebi aşırı nişastalı gıdaların hızla alınmasıdır.  Buna yanlış rasyon, kalitesiz kaba yem sebep olabilir.  Yem seçme ise ineklerin önünde uzun süre yem olmaması sonucunda yem dağıtılmasının ardından ineklerin yemde taneli kısımları seçmesidir.  Yem seçme ülkemizdeki “öğünle yemleme” hatası sonucunda normal kabul edilmekte ve hiçbir önlem alınmamaktadır.  Çaresi “açık büfe” yemlemedir.  İneğin istediği zaman istediği kadar yem yiyebilmesidir.  Su içme yıllar içerisinde nasıl serbest olarak otomatik suluklar vasıtasıyla sağlanmışsa, yem de o şekilde olmalıdır.  Konforlu barınaklarda bulunan, sağlıklı inekler serbest ve kendi haline bırakıldıklarında günde 13 kez suluğa, 11 kez yemliğe giderler.  Her yemliğe gittiklerinde 20 dakika kadar  yemlik önünde kalırlar.   Ancak; önünde yem yoksa, ahır koşulları ve yemlik önü konforsuz ise bunu yapamaz.  Herhangi bir sebepten az yem tüketen inek daha az süt, daha az yavru, kısacası daha az verim verir.

Asidozun diğer önemli bir sebebi ise sıcaklık stresidir.   Yaz aylarında en büyük problemdir.  Mutlaka önlem alınmalıdır.

Asidoz bir “Sürü Yönetimi” aksaklığıdır.  Asidoz orada kalmaz.  Sorunlar birbiri arkasına dizilir.  Asidozu iştahsızlık takip eder.  Konu tedavi ile halledilmiş gibi görünse de  2-3 ay sonra ayak hastalığı ve döl tutmama gibi olaylarla karşılaşırız.

Fakat döl tutmama ve ayak hastalıkları bir süre sonra ortaya çıktığından asidoz olayı unutulmuştur ve bu sorunların asidoz ile bağlantılı olabileceği akla gelmez.  Ayrıca; sürekli olarak gizli asidoz varsa, yani Ph sürekli olarak bir miktar düşükse önlem almak için girişimde bulunma şansı da olmaz.  Sürünün tümü problemli hale gelir.

Görüldüğü gibi birer hastalık olarak görülen döl tutmama ve topallık aslında hastalık değil, sonuçtur.  Gerisinde “Sürü Yönetimi” aksaklıkları vardır.  Arkasındaki asıl yapıcı sebepler ortadan kaldırılmadıkça, asidoz ve özellikle gizli asidoz önlenmedikçe problemler sürekli başımızı ağrıtacaktır.  Asidoz bunlarla birlikte karaciğer apselerine de sebep olacaktır, fakat biz bunu fark edemeyeceğiz.  Karaciğer apseleri ancak, inek kesime gittiğinde önümüze çıkar ki, ana sebep asidozdur.

Böyle bir geri bilgi alırsak, dönüp sürüdeki diğer hayvanların yaşayabileceği gizli asidoz olaylarını gözden geçirmemiz gerekir.

Ek olarak; sütü satın alan fabrikanın veya mandıranın süt yağı düşüklüğünden şikayet etmesi de sürü sahibi için bir sinyaldir.  Asidozun ilk belirtilerinden birisi budur.  Kendisine süt yağı düşüklüğü bildirilen sürü sahibi derhal asidoz ve gizli asidoz yönünden sürüsünü gözleyip, çareler aramalıdır.

Asidozun öncesinde yanlış yemleme ve sürü yönetimi, sonrasında ise verim düşüklüğü, döl tutmama, topallık vardır.  Demek ki doğru uygulamalarla asidozu önleyebilirsek; aynı zamanda, verimi, döl tutmayı desteklemiş, topallığı da önlemiş oluruz.

Bilindiği gibi inekler geviş getiren, dört mideli hayvanlardır.  Normal mideye karşılık gelen bölüm şirden yani abomasumdur.  Şirdenin önünde rumen, retikulum ve omasum adı verilen, işkembe, börkenek ve kırkbayır olarak bilinen üç bölüm daha vardır.  Bizler geviş getiren hayvanların bu yapıları dolayısıyla bolca ürettikleri sütü ve eti tüketiyoruz.

İnekler bu üretimi gerçekleştirirken işkembelerindeki mikroplardan yararlanırlar.  Her bir ml işkembe içeriğinde toplam 10-50 milyar yararlı bakteri bulunur.   Ayrıca; ek olarak, 1 milyar civarında da protozoa adı verilen veya infusoria denilen yararlı terliksi hayvancıklar da sindirime yardımcı olur.  Sindirimi bunlar gerçekleştirir.  Enerjiyi bunlar sağlar.  Geviş getiren hayvanlardan sağladığımız et, süt, süt yağı mikroplar sayesinde oluşur.  İneğin yediği yemlerde bulunan selüloz, karbonhidrat ve protein içerikli besinleri sindiren mikroplar vardır.  Hepsi işlemi sırasıyla yaparlar.  Bazı mikroplar nişastalı gıdaları, bazıları proteinli gıdaları, bazıları da selülozu yani lifleri sindirirler.  Bu sindirimden çıkan maddeleri ise, diğer bakteriler alarak işlerler, uçucu yağ asitleri dediğimiz, etin, sütün ve süt yağının ana maddeleri olan propionik asit, asetik asit ve bütirik asite dönüştürürler.  Yemden ineğin yararlanması, sonuçta da bizlerin etten, sütten, tereyağından yararlanmamız tamamen mikropların becerisidir.

aha başka bir deyimle, biz aslında mikropları besleriz, mikroplar inekleri, ineklerde bizi beslerler.  Harika bir sistemdir ve benzeri bir makina yoktur.

Mikroplar ineklerin işkembelerinde ürerler.  İnekler sağlıklı olduklarında ölen mikropların yerine yenileri gelir.  Mikrop sayısı ve dengesi devam ettikçe her şey yolundadır.  Bilinen 21 mikrop ailesi işkembede faaliyet gösterir.  Bunların canlıları gibi, ölüleri de işe yarar.  İşkembede ölü bakteriler sindirilir ve ineklere saf protein olarak besin sağlamış olurlar.

İşkembede bulunduğunu söylediğimiz 21 farklı aileden mikroplar birbirini tamamlayıcı yönde çalışırlar.  Bir grubun sindirdiğini, diğer grup alıp vücuda yararlı hale dönüştürür.  Bu durum ise işkembedeki mikrop ailelerinin birbirinin işini sürdürüp, destekleyecek şekilde, dengeli sayıda olmasını gerektirir.

Mikroplar ineklerle birlikte, karşılıklı olarak birbirlerine yardımcı olarak yaşarlar.  Mikropların yaşam ortamı ineklerin işkembeleridir.  İnekler için en tehlikeli durum ise, yararlı mikropların yaşam ortamlarının bozulmasıdır.

Bakteriler işkembe içerisinde havasız ortamda, yani anaerobik ortamda, yaşarlar.  İşkembeye inek yem yerken giren hava anaerobik ortamı bozar.  Yararlı bakterilerin ölmesine, sayılarının azalmasına sebep olur.  İşkembenin normal Ph derecesi, yani asitliği 6,2 dir.  Başka şekilde söylersek bu değer 7 nin altında hafif asidiktir.  İşkembede bakterilerin dengesi bozulur, bir grubun ürettiği asitleri, diğer grup alıp değerlendiremezse asit birikimi olur.  İşkembe Ph değeri 6,2 nin altına düşer.

Asitlik arttıkça ortamı bozulan mikrop aileleri ölür.  Ortamı uygun bulan başka mikrop aileleri çoğalır.  Yaşam dengesi bozulunca işkembe faaliyeti durur.  İnek için tehlike çanları çalmaya başlar.  İneğin sağlığı,  işkembe sağlığıyla doğru orantılıdır.

Geviş getirme azalır veya tamamen durursa önce iştahsızlık ortaya çıkar, sonra bu durum ölüme kadar varan kötü sonuçlar doğurabilir.

İşkembenin Ph derecesi bir miktar aşağıya düşer ve sürekli normalin altında seyrederse inek yediğinden yararlanamaz.  İştahı azalır ama, tamamen iştah kesilmez.  Üretim düşer, süt miktarı, süt yağı oranı ve canlı ağırlık azalır, ineğin ekonomik verimliliği kötü yönde etkilenir.   Bunun yaratacağı sonuçlardan biri de yeterli enerjinin üretilememesi sonucu kaliteli, döl tutmaya elverişli bir yumurtanın döl yoluna atılamaması ve döl tutmama olaylarıdır.

Görüldüğü gibi;  ineklerin mikrop kardeşliği bozulursa, et, süt, süt yağı verimleri ile birlikte, yavru verimleri de aksayacaktır.  Mikropların çalışması verim demektir.  İnekleri verimleri için elimizde tutuğumuza göre, onların mikroplarına iyi bakmalıyız.  Uygun ortamlarının bozulmamasına yönelik olarak doğru uygulamaları bilmemiz gerekir.  Mikropları yaşatır, dengelerini korursak ineklerimiz yaşar, verimli ve kazançlı olurlar.

İneklerin yaşamı için, sağlıklı ve verimli olmaları için suyun önemi bilinen bir gerçektir.  Süt içen veya buzağı maması tüketen buzağıların bile mutlaka, ayrıca,  suya ihtiyacı vardır.  Doğurmamış düvelerin günde en az 25 litre, kurudaki ineklerin en az 40 litre,  besiye ayrılmış danaların en az günde 45 litre içme suyuna ihtiyaçları olur.  Sağmal ineklerin verimlerine göre 70-155 litre arasında su içmeleri gerekir.

Su ihtiyacı çok değişkendir ve çeşitli etmenlere bağlıdır.  Yaş, ağırlık, kaba yemin nem oranı, yem formülasyonu, çevre sıcaklığı, süt verimi, suyun sertlik derecesi, tuzluluğu, asiditesi tüketimi etkiler.

Suyun Ph derecesi işkembe ortamı için önem taşır.  Ph derecesi 6-8 arasındaki sular inekler tarafından kolayca tüketilirken, 6,5 tan aşağı ve 8,5 tan yukarı Ph derecesindeki sular zorunluluk karşısında tüketilirler.  Böyle durumlar iştahsızlık, sindirim bozuklukları gibi problemler yaratır.

Sığırcılık işletmelerinin kuruluşunda içme suyu ihtiyacı en üst sınırdan hesap edilmeli, hayvanların kolayca temiz içme suyuna, istedikleri her an, ulaşabilmeleri sağlanmalıdır.

Sığırcılık işletmelerinin kuruluşu safhasında mutlaka “su analizi” yaptırılmasını, işletme esnasında da periyodik olarak suların tahlilini öneriyoruz.  Çoğunlukla ihmal edilen bu tahliller ancak, başa bir dert gelince akla geliyor.  O zaman işletme zarar görmüş olduğundan, geriye dönülmez kayıplar ortaya çıkıyor.  Bu yönden bakıldığında “su analizi” yaptırmak bir koruyucu hekimlik hizmetidir.

Sığırcılık işletmelerinde su kalitesi ve kaliteyi bozan etmenler deyince nitrat, nitrit, kurşun, diğer ağır metaller, böcek ilaçları, sülfatlar, aşırı demir yüklenmesi, yosunlar ile birlikte E.coli, dışkı kaynaklı streptokok bulaşmaları akla gelebilir.  Bunlar hayvanlara, dolayısıyla işletmeye zarar verdikleri gibi,  hayvansal ürünlerle insanlara da  zarar verebilirler.

Su tahlili yönündeki önerilerimize kulak verilmesi, ihmallerden kaçınılması şarttır.  Hayvanlarda gelişme bozuklukları, büyüme gerilikleri, teşhisinde zorlanılan problemler, yavru atmalar ve ishaller, özellikle buzağı ishalleri suya bağlı olarak ortaya çıkabilir.  Suyun yukarıda söylediklerimizle kirlenmiş olması sonucunda üreme problemleri, kemik, eklem, diş ve deride bozukluklar, iştahsızlık, canlı ağırlık kaybı, süt azalması, bağışıklık sisteminde sorunlar meydana gelebilir.  Bağışıklık sistemi bozulan veya çöken hayvanlar ise başka hastalıklara kolayca yakalanabilir.

İyi bir başlangıç, iyi bir sürü yönetimi için,  su kalitesinin önemi göz ardı edilmemelidir.

İneklerde görülen gizli veya klinik mastitisler (meme yangıları)  döl verimini olumsuz yönde etkiliyor.  Boş günlerin sayısı artıyor.  Mastitisin  sık görüldüğü sürülerde düşük riski 2,7 kat daha fazladır.  Döl tutma oranı klinik mastitisi takip eden günlerde %8 daha az. Görülüyor ki mastitis ile döl tutma arasında negatif bir ilişki var.  Mastitis sıklığı gebelik oranını düşürüyor.  Bilim adamları bunu yangısal reaksiyonlara bağlıyorlar.  Vücutta kortizol seviyesinin yükselmesi, mikroorganizmaların endotoksinleri döl tutmamaya, erken embriyonik ölüme, embriyonun döllenmemesine, yumurtalıkların iyi çalışmamasına ve düşüğe sebep olabiliyor.  Zaten mastitisin çok büyük kayıplara sebep olduğunu biliyoruz.  Süt azalması, sütün atılması, tedavi için kullanılan ilaç masrafları, fazladan işçilik, erken sürüden çıkarma gibi zararların yanı sıra sorunlara bir de döl kayıpları ekleniyor.  Tohumlama döneminde veya gebeliğin ilk dönemlerinde oluşan mastitislerin zararı ise orantısal olarak daha büyük.  Yine bir çalışmada gram negatif mikroorganizmaların sebep olduğu mastitislerin % 80, gram pozitif mikroorganizmaların sebep olduğu mastitislerin %47 oranında döl tutma yönünden azalmaya sebep olduğu ortaya konulmuş.  Mastitis yangısal bir olay olduğuna göre , özellikle prostaglandin salgısının artışı, kanda Kortizol seviyesinin yükselmesi  vücuttaki bütün hormonal profili baskı altına alıyor. Öncellikle yumurtalıktaki folliküler gelişme duruyor. Hormonal faaliyetin aksaması yumurta oluşumuna, yumurtanın döl yoluna atılımına, döl yoluna atılmış yumurtanın döllenmesine, döllenmiş yumurtanın rahime yerleşmesine engel oluyor.   Mastitis, sürüdeki boş günlerin sayısını 45 gün daha uzatıyor. Bir gebelik için kullanılan payet sayısını sürü bazında % 70 oranında arttırıyor.

Özetle; mastitis için yapılacak her türlü önleyici çalışma, uygun sağım teknikleri, aşılama, hijyen, ön daldırma, son daldırma, yemlere memeyi dayanıklı kılacak minerallerin katılması gibi akla gelebilecek bütün önlemler aynı zamanda döl tutmama problemlerine de  önlem olacaktır.  Sürüdeki mastitisle savaşı kazanırsak, döl verimi düşüklüğünü de önlemiş oluruz.

(EŞLEŞTİRME PROGRAMI)

İneklerin verimliliğini arttırmanın ve sağlıklı nesiller elde etmenin yolu Suni Tohumlama’dır. Bu yöntem uzun yıllardan beri uygulanmaktadır.  Bilgisayar yardımıyla en uygun boğa tohumunun seçilmesi yöntemi, suni tohumlama uygulamalarına  son yıllarda yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu yeni teknolojinin adı “Eşleştirme Programı”dır. Bilgisayarlı Eşleştirme programı ABD’de  40 yılı aşkın bir süredir, Avrupa’da son 20 yıldan beri kullanılmaktadır. Dünya’da toplam  42 ülke bu programdan yararlanmaktadır.

Bilgisayarlı çöpçatan hizmeti iki yönlü yarar sağlar.

1.İneklerde eksikliği tespit edilen fiziksel karakterleri düzeltir.
2.Akraba evliliğini önleyerek genetik kusurların yavrulara geçmesini önler.

Program bu suretle ineklerin daha verimli ve daha uzun ömürlü olmalarını sağlar. Fiziksel özellikler verimlilik ve sağlıklı yaşam yönünden inekleri çok etkiler.

Örneğin; meme başı yerleşimi meme iltihapları yönünden ve makinalı sağım bakımından çok önemlidir. Ayakların basış açısı ayakların iltihabı yönünden, kalça genişliği güç doğum yönünden çok önem taşır.

Sarkık memeli ineklerin memeleri daha çok hasar görürken, toplu memeli inekler bu tip problemlerle karşılaşmazlar. İşte bunlar gibi 17 ayrı yönde incelenen ineklerin eksik, yanlış yönleri saptanır. Bilgisayara girilir. Bilgisayara daha önce girilmiş üç bin den fazla boğa’dan hangisinin bu özellikleri doğru yönde geliştireceğine bilgisayar karar vererek uygun boğaları sıralar. Programdaki boğalar sürekli yenilenir.

Bilgisayarlı çöpçatanlıkta ikinci yarar ineğin aile bilgileriyle ilgilidir. Aile bilgileri yani annesi, babası, anneannesi, babaannesi ve onlarında ebeveynleri biliniyorsa, bilgisayar eşleştirmeyi akraba evliliği olmayacak şekilde yapar ve ona göre boğa önerir. Böylece yeni nesil inekler kalıtım yoluyla geçebilecek hastalıklara karşı korunmuş oldukları gibi, verimlerinde bir düşüş yaşanmaz. Diğer yandan istenirse yeni neslin daha cüsseli olması, süt veriminin, süt yağının, süt proteinin daha yüksek olması gibi konular da bilgisayarlı çöpçatanlıkla düzeltilir.

Kullanılan spermaların aranan özelliklerde ve uygun fiyat aralığında olması da yine programdan istenebilir.

Verimli, sağlıklı ve üstün ırkın elde edilmesi için geliştirilen bu bilgisayar programı ülkemizde de kullanılmaktadır.

İneğimizin doğum yapacağı günler yaklaştığında bazı önlemler almalıyız. Fakat daha önceden yapılması gerekenler vardır. Bunların başında “geçiş dönemi yemlemesi” gelir.

Geçiş dönemi yemlemesinde önemli olan bol ve kaliteli kaba yemdir. Bol, kaliteli kaba yem yonca ve silaj olmamalıdır. Kuru çayır otu veya diğer kuru oltası tercih etmeliyiz. Ayrıca ineği, doğumdan sonra vereceğimiz yeme, alıştırmaya başlamalıyız.

Kuru dönemde ineğimizi şişmanlatmamak en önemli işimiz olmalıdır. Şişman inek doğum yaptığında başımıza çok büyük dertler açılabilir. Güç doğum problemi olabileceğini akla getirelim. Doğum sonrası karaciğer yağlanması, ketozis, sonun atılamaması ve birçok problem birbirini izleyebilir.

Doğum yapacak olan ineğe kuru dönemde gerekli aşılar yapılmalı, parazit mücadeleleri ihmal edilmemelidir.

Doğum yakınlaşan ineğin mutlaka ayrı, temiz, kuru, ışıklandırılmış, suya ulaşımı kolay ve geniş bir bölmeye almalıyız. Doğuma bir hafta kala veya doğumdan 2-8 gün önce yüksek dozda D3 vitamini enjekte etmeliyiz. Bu uygulamayla doğum sonrası olabilecek gizli ve klinik hipokalsemileri önlemiş oluruz.

Doğum bölmesinin geniş olması, ineğin bu bölmede serbest olarak bırakılması kolay doğum yönünden çok yararlıdır. İneklere ıkınmaları, sancılanmaları için yer ve zaman verirsek doğum daha kolay ve kendiliğinden gerçekleşir. Gereksiz ve erken müdahaleden kaçınalım, gözleyelim gerekli olduğuna karar verirsek temiz ellerle, temiz malzemeyle, eldiven kullanarak müdahale edelim.

Holstein ineklerde güç doğum oranı % 3, holstein düvelerde de bu oran % 9′ dur.

Demek ki güç doğum ihtimali az, kolay doğum ihtimali ise yüksektir. İnekler yeterli yer ve zamanda kendiliklerinden doğururlar.

Doğum öncesi aşılar;
Doğan yavrunun septisemi ve ishalden ölmemesi için anneye aşı yapılması şarttır. Kuru dönemde anneye yapılacak aşılar sayesinde ağız sütüyle yavruya koruyucu maddeler aktarılacağını unutmayalım. Programa uygun şekilde anneyi kuru dönemde aşılayalım.

Buzağı doğar doğmaz göbek kordonunu dezenfekte edelim. Soluk almasını sağlayalım. Hemen bir antiserum uygulayarak buzağıyı korumaya alalım. Doğum sonrası en çok dikkat edilecek konu ağız sütünün içirilmesidir. En kısa sürede, mümkünse, ilk 2 saat içerisinde, en az 2 litre ağız sütünün içirildiğinden emin olmalıyız.

Emin olmamızın yolu biberonla içirmektir. Buzağıyı annesinden ayırarak, kuru, temiz bir yere alalım. Ağız sütünü içmesini sağlayalım ve mutlaka içirelim.  Eğer içmiyorsa sabırlı olalım. Gerekli olursa hortumla midesine verelim. Her ne şekilde olursa olsun ağız sütünü almasına dikkat edelim. İlk 2 saat içinde en az 2 litre içirdiğimiz ağız sütünü ilk 12 saat içinde en az 6 litreye tamamlayalım. Anneden buzağıya ağız sütü dışında koruyucu madde aktarmanın başka bir yolu yoktur. Ağız sütü içirilmesi şarttır. Buzağı bakımında temiz ve kuru barınak konusunda özenli davranalım..

SORU: İnek rasyonlarına iç yağı ve bypass yağ katılabilir mi?

CEVAP: Yıllar önce, enerji seviyesini artırmak için rasyonlara bir miktar yağ ilave edilmesi önerilmekte idi.  Ancak 2000 yılından itibaren National Requirement Council (NRC) bu tavsiyelerini kaldırmıştır.  Deli inek hastalığı bulaştırma riski nedeniyle iç yağı özellikle önerilmemektedir.  Suni yağlar da çok pahalı olduğundan aynı sonucu veren pamuk tohumu, fırınlanmış soya fasulyesi veya ayçiçeği ürünleri gibi yağlı tohumlar önerilmektedir.  Rasyona yağ ilave etmek, enerjiyi arttırmanın bir yoludur.  Ancak bölgenizdeki yağlı yem hammaddelerindeki enerji seviyelerine bakılmalı ve hangisi uygun ise onu rasyona ilave etmeye çalışılmalıdır.  Bu soruların pek çoğu, enerji kaynağı olarak nişasta bulunduran dane yemlerin fiyatının yüksek olmasından dolayı sorulmaktadır.

Lindell Whitelock
Teknik Danışman
World Wide Sires

Sütçü sığır işletmelerinde en önemli iki verim süt ve buzağıdır.  Üstelik bu verimler birbiriyle ilişkilidir.

İnekler en fazla miktarda sütü doğumu takip eden 30’uncu ve 100’üncü günler arası verirler.  İlk 180 günlük süt ucuza mal edilen süttür.  Dolayısıyla doğum yaparak bir yavru veren inek, aynı zamanda bol süt vermek suretiyle de kazanç bırakan bir üretim dönemine geçmiş olur.

Uygun kızgınlık takibi döl veriminin anahtarıdır.  İnekler yönünden şanslı sayılırız. İnekler, mevsimine bağlı değil, sürekli periyodlar halinde kızgınlık gösterirler.  Kızgınlık periyodları  20-21 gün aralıkla görülür ve her zaman, yaz, kış, ilkbahar, sonbahar demeden tekrar eder.  Ne zaman kızgınlık görülmez? İnek gebe kaldığı zaman, yumurtalıkta corpus luteum (sarı cisim) kisti olduğu zaman inekler kızgınlık göstermez.  Bunun dışındaki hallerde ise belki kızgınlık göstermektedir, ama biz fark edemeyiz. Buna “gizli kızgınlık” , “sessiz kızgınlık” veya “gösterişsiz kızgınlık” diyebiliriz.  Yeterli enerjiyi sağlayamadığımız ineklerde bu durum ortaya çıkabilir.

Her çiftliğin kendine özel bir kızgınlık takip programı olmalıdır.  Bu işin bir sorumlusu bulunmalıdır.  Herkes kızgınlık takibinden sorumluysa, hiç kimse kızgınlık takibinden sorumlu değildir.  Özellikle süt verimi yüksek olan ineklerde kızgınlık gösterme süresi kısalmaktadır.  Kısa kesilmiş gözlemler veya tesadüfe bırakılan kızgınlık takibi böyle ineklerin kızgınlıklarını yakalamak için yeterli olmaz.  Her kaçırılan kızgınlık 21 günlük bir zaman kaybına sebep olur.  Genel bir doğru olan “Vakit nakittir” sözü burada da geçerlidir.  Bu zaman kaybı eksik buzağı, eksik süt veya pahalıya mal edilmiş süt olarak karşımıza çıkar, kazancımızı azaltır.

İneklerin döl tutma kriterleri aslında kazanç ya da kayıp kriterleridir.  Bunları üç yönde inceleyebiliriz.  Buzağılama aralığı, boş günler ve sağılan gün sayısı.

Buzağılama aralığı ineğin iki buzağısı arasında kaç gün olduğudur.  Başka bir deyişle inek buzağıladığında, bir önceki buzağısı kaç günlüktür?

Bu rakamın teorik olarak 365 gün olacağı düşünülse de, güncel olarak 400-405 günlük aralık normal kabul edilir.  Bu durumda inek doğurduğunda bir önceki doğumda verdiği dana veya düvenin 13,5 aylık olması normaldir.  Ne yazık ki birçok çiftlikte bu rakam 405 günün üzerindedir.  ABD’de 405 günün üzerine çıkan buzağılama aralığının çiftliğe zarar verdiği kabul edilir.  Buzağı ve süt kaybının bir göstergesidir. Buzağılama aralığı eğer 500 güne çıkarsa, yaklaşık 3 yılda 2 buzağı almış, yani 3 yılda 1 buzağı kaybetmiş oluruz.  Böyle olunca da bir “süt verme dönemi” de yitirilmiş olur.  İnek süt veriyor olsa bile, artık 1 kg yemin kuru maddesiyle ancak 1 kg süt, hatta 800 gr. süt elde edilebilir.

İkinci kriter boş gün sayısıdır.  Boş gün sayısı doğum yapan ineğin tekrar gebe kaldığı güne kadar geçen zamandır.  İnekler, kırkı çıkınca tekrar gebe kalmak üzere kızgınlık göstermeye başlarlar.  Genellikle “gönüllü bekleme süresi” dediğimiz bir zaman dilimi vardır.  Kırkı çıktıktan sonra bir kızgınlık dönemi beklersek, zaten 60 gün olur.  Bir dönem daha beklersek 80 gün olur.  O günlerde ineğin tekrar gebe bırakılması hedeflenebilir.  Ancak; inek o günlerde loğusalığı atlatmış, süt veriminin en üst düzeyine çıkmış haldedir.  Biz bir yandan sütü sağmakta, bir yandan da buzağı istemekteyiz.  İnek de bizden hem süt vermek, hem de yavru vermek için yeterince enerji istemektedir.  O günler genelde enerjinin yetersiz geldiği günlerdir. İnek kızgınlığını sessiz geçirebilir veya kaliteli, döl tutmaya elverişli bir yumurtayı üretemeyebilir.  Belki doğumdan sonra sarı cisim kisti ya da rahim iltihabı ile uğraşmış olabilir.  Bunlar gibi birçok sebepten döl verimi aksar, normal zamanında inek döl tutmaz, boş günlerin sayısı uzar, gider.  Boş gün sayısının 120’den aşağıda olması gerekir.

Ne kadar aşağı olursa tabii, daha kazançlı oluruz.  ABD’de 120 günü aşan her gün için 5 dolar zarar kabul ederler.  Örneğin, 150 gün sonra ineğin gebe kalması durumunda 30 x 5=150 dolar inek başına zarara girdiklerini düşünürler.  Çünkü ineklerini olması gerekenden ancak 30 gün sonra gebe bırakabilmişlerdir.  Ne yazık ki ülkemizde de böyle işletmeler vardır.

Üçüncü kriter çiftliğin ortalaması olarak “Sağılan Gün Sayısı” dır.  Herhangi bir günde alınan ortalamanın 180’den aşağı olması gerekir.  İdeali 160-170 gündür.  Gebe kalamayıp, tekrar başa dönememiş olan inekler bu rakamı yükseltirler.

Saydığımız bu kriterler bir bakışta işletmenin kazançlı bir işletme olup olmadığını bize gösterir.  Çiftlikte sürü yönetimi ilkelerinin uygulanıp uygulanmadığına işaret eder.  Tabii ki bir şartla.  Kayıt tutuluyor mu?

Kayıtları bir şekilde doğru tutmayan çiftliklerde bu kriterlerden yararlanamayız.  Önümüzü de göremeyiz.  Kazanç ve kayıpları anlayamayız.  Erken uyarı sistemimizi de oluşturamayız.  Kayıtlar eğer mümkün olursa, bilgisayarda, mümkün değilse defter üzerinde tutulabilir.  Yöntemi ne olursa olsun “kayıt tutmak” gerekir.  İşletmede kayıt tutuluyorsa bu üç kriter, yukarıdaki şekilde yapılan değerlendirmelerle, yol gösterici, uyarıcı ve düzenleyici bilgiler verir.

Özet olarak; iyi kayıt tutmak ve tutulan kayıtları doğru okumakla, inekleri olması gereken aralıklarda gebe bırakıp, bırakamadığımızı kontrol etmiş oluruz.  Eğer rakamlar söylenenlerin üzerindeyse, enerji eksikliği, kızgınlık kontrolü, inek konforu, loğusa inek takip programı gibi sürü yönetiminin temel ilkelerine tam olarak uymadığımız ortaya çıkar. O zaman çareler aramaya başlarız.

İnsanlarla ineklerin benzer ve farklı yönleri vardır.  Benzer yönlerinden en dikkat çekici olanı gebelik süresidir ki, ortalama 273 gün olarak bilinir.  İnekler de insanlar gibi sosyaldirler.  Arkadaş seçerler.  Arkadaşlarının yanında yatmayı, arkadaşlarıyla sağıma gitmeyi tercih ederler.  Birçok boş yer bile olsa arkadaşlarının yanında yatmak ve onlarla bir arada olmak için yer ararlar.  İnekler rahatlarına düşkündürler ve rahatlarını bozan her durumda strese girerler.  Bazı çiftliklerde uygulanan verime göre gruplama yönteminde, arkadaşlarından ayrılan veya gruplarından ayrılarak alışkın olmadıkları bir gruba sokulan inekler kesinlikle stres yaşarlar.  İnekler uzun süre ayakta kalmaktan hoşlanmazlar.  Aynı insanlar gibi, sert yerde yatmaktan hoşlanmazlar.  Islak yerde yatmaktan hoşlanmazlar.  Eğer bir inek bilerek ıslak yerde yatıyorsa, mutlaka sıcaklıktan etkilenmiş ve kendini serinletmeye çalışmaktadır.

ABD’de çoğunlukla kum altlıklar veya yastıklı, yumuşak altlıklar kullanılır.  Hatta yem yerken yemlik önünde daha uzun zaman geçirebilsinler diye oraya da yastıklı matlar koyan çiftlikler vardır.  Sağıma giden yola bile mat döşeyen işletmeler gördük.  Serinletme sistemleri de yine aynı şekilde konulmuştur.  Yemlik üzerinde dizilen fanlar ile sağım bekleme yerine konulan fanlar ineklerin konforu için düşünülmüş olup, “daha çok konfor, daha çok verim” anlayışıyla hareket edilmektedir.
İnekler sadece inekleri değil, insanları da arkadaş seçebilirler veya tam tersi insanlardan korkup strese girebilirler.  Kendilerine iyi davrananlarla kötü davrananları ayırt ederler.  Sağıma giderken ve sağım esnasında korkutulur veya canları yakılırsa sütü keserler.  Sevdikleri bir bakıcı ya da sağımcı değiştiğinde yine strese girerler.  Görüldüğü gibi, çok duyarlı hayvanlardır.

Bu kadar benzer tarafımız olmasına rağmen ineklerle çok farklı taraflarımız da vardır.  İnsanlar kendileri üşüdüklerinde ineklerin de üşüdüklerini sanırlar ve onları iyice kapatarak “soğuktan koruma” gayretine girerler.  Tuhaf olan ise, insanların kendileri sıcaktan bunaldıklarında ineklerin de bunalacaklarını düşünmemeleridir.  İnekler buzdolabı sıcaklığından hoşlanan hayvanlardır.  Bizim üşüdüğümüz sıcaklıklarda onlar üşümezler.

Diğer yandan ciğerleri insanlara göre çok daha büyük olduğundan daha çok oksijen almak isterler.  Sıcakta ise üzerlerini değiştirme şansları olmadığından, bizden daha önce sıcaktan etkilenirler.  Bu durumda verim azalır.  Önce süt, sonra ise buzağı vermekten geri kalırlar.

İnekler bizden farklı olarak düzenli, rutin hayatı severler.  Sık değişiklik yapılmasından hoşlanmazlar ve her değişiklik onlar için stres faktörüdür.  Hava, yer, yem, sağımcı, bakıcı değişikliklerinden olumsuz yönde etkilenirler.

İnsanlardan farklı olarak her gün aynı yem formülündeki yemleri tercih ederler.  Çünkü insanlardan çok farklı, hatta birçok hayvandan çok farklı bir sindirim sistemine sahiptirler.  Dolayısıyla işkembeleri yem formülü değişikliklerinde, hele ani değişikliklerde derhal isyan eder.  İnek iştahsızlaşır ve strese girer. “İnekler rutini sever”demiştik.  Aynı saatlerde ve aynı kişiler tarafından sağılmak isterler.  İnek yemlik önünde durup yem yemiyorsa, ayakta durup yatmıyorsa iyice incelemek gerekir.  Mutlaka bizim anlamadığımız bir derdi vardır.  Yemi beğenmiyor olabilir, yatma yerini beğenmiyor olabilir. Her yatıp kalktığında canı acıyorsa, sert bir yerse, kalkarken veya yatarken demirler başına vuruyorsa, yemlikteki makas sistemi darsa, alçaksa inek bunu belli eder, ancak biz dikkatle bakmazsak bunu anlayamayız.

İnsanlarla ineklerin bir benzer yönü daha vardır.  Acıkınca gözleri bir şey görmez.  O yüzden özellikle yeni yetme düvelerin önüne geçerler ve onları iterek, geride bırakarak düvelerin az yem yemesine sebep olabilirler.

Bu yüzden ineklerle, düveleri farklı gruplarda bulundurmak yararlı bir uygulamadır. Çünkü düveler henüz büyümelerini tamamlamamışlardır ve büyümek için yem tüketmeye ihtiyaçları vardır.  Ayrıca; “açık büfe” tarzında önlerinde sürekli yem bulundurulursa aşırı acıkmaları ve yemliğe saldırırcasına gitmeleri önlenmiş olur. Açlıkla, yemliğe saldırırcasına giden inek yem seçer ve asidoza (işkembe ekşimesi) yakalanır.

İnsanlar çok rutin bir hayattan hoşlanmazlar.  Ara sıra değişiklikten zevk alırlar.  İnekler tam tersi bir davranış sergilerler.  Düzenleri bozulduğunda, günlük yaşam stillerinin dışına çıkıldığında strese girerler.  Stres “daha az verim, daha çok hastalık” demektir. Daha az verim, daha az süt, daha az buzağı ve sonuçta zarar eden bir işletme anlamına gelir.

İneklerin insanlara benzer ve farklı yönlerini bilmek ve bu yönde davranmak gerekir.  Kazançlı bir işletme olmanın yolu inekleri anlamaktan geçer.

Özet olarak; inekleri izleyelim.  Ani değişikliklerden kaçınalım, yazın serinletelim, konforlarını sağlayalım, kaliteli kaba yemi esirgemeyelim ve onlardan verim bekleyelim.

Yine yaz geldi ve biz ince, kısa kollu kıyafetlerimizi giydik.  İnekler ise bunu yapamadı.  Eski alışkanlıklarımızla ineklerimizi kapalı, havalandırmasız ahırlarda tutmaya devam ediyoruz.  İnekler sıcaklık stresi ile karşı karşıya kalıyorlar.  Her yıl aynı zamanlarda bu oluyor, süt miktarı düşüyor.  Bu düşüşe katlansak bile, daha sonra başımıza gelebilecekleri tahmin bile edemiyoruz.

İneklerin kendilerini rahat hissettikleri sıcaklık derecesi konusunda bazı uzmanların farklı görüşleri olsa da, genel kanı -3 ile + 21°C ler arasındaki sıcaklıktan hoşlandıkları yönündedir.  Daha akılda kalıcı olması için “inekler buzdolabı sıcaklığından hoşlanırlar” dersek yanlış olmaz. Yine; uzmanlara göre biraz değişiklik gösterse de +22 veya +24°C nin üzerine çıkan ortam sıcaklığı stresin başlamasına sebep olur ve artan her derece stresi de arttırır.  Çevredeki nemin de etkisiyle, artan sıcaklıklar stresin de artması anlamına gelir.

Bazı sığır ırkları sıcağa, diğerlerine oranla daha dayanıklıdırlar.  Örneğin; Brahman ve benzeri ırklar bunlar arasında sayılır.  Avrupa ırklarından Holstein ırkı sıcaklığa karşı en duyarlı ırktır.  Jersey ve Brown Swiss sığır ırkları ise Holstein ırkına göre daha dayanıklıdırlar.  Yine; melez ırkların safkanlara oranla daha dayanıklı olduğu bilinir.  Holstein ırkında da siyah kısmı çok olanlar diğerlerine göre daha duyarlı olurlar.  Kalabalık barınaklarda bulunan inekler de daha fazla tehlike altındadır.

Uzaktan bakıldığında sarsılarak soluma, sık sık soluma görülen ineklerin sıcaklık stresine girdiği anlaşılabilir.  Ağzını açan ve dilini çıkaran inekler ise sıcaklık stresinden en tehlikeli biçimde etkilenen hayvanlardır.

Sıcaklık stresinin süt miktarında azalmaya sebep olduğunu bu işle uğraşanlar bilirler.  Ek olarak süt yağı oranında düşme, topallık, döl tutmama gibi problemler de ortaya çıkar.  Döl tutmama ve topallık problemleri derhal ortaya çıkmaz. Bu sorunlar bir süre sonra ortaya çıktığından, sıcaklık stresiyle ilgili oldukları akla gelmez.  Sıcak geçen ayları takip eden 2-3 ay içerisinde topallayan ineklerin sıcaklık stresine bağlı olarak topalladıkları düşünülmez, çünkü o günler çoktan unutulmuştur.

Stresin sebep olduğu sorunlar süt yağında ve miktarında azalma, topallık ve döl tutmama ile sınırlı kalmaz.  Stres hormonu sebebiyle baskı altına alınmış olan bağışıklık sistemi ve vücudun savunma mekanizmasının çalışmaması sebebiyle meme yangısı ve rahim yangısı gibi problemler de artar.  Aslında inekler her türlü enfeksiyona hassas hale gelirler.  Enerji dengesinin bozulması sebebiyle ketosis, sonun atılamaması gibi sorunların görülme sıklığı çoğalır.

Sıcaklık stresine giren ineklerin kalp atımları ve solunum sayıları artar.  Vücut daha çok çalışır, daha çok enerjiye ihtiyaç duyar, ancak; iştahı azalan inek, daha çok ihtiyacı olduğu halde, daha az yem yer.  Büyük bir enerji açığı ortaya çıkar.  Aşırı soluma, yem seçme, tükürük salgısının ağızda kuruması gibi sebeplerle asit artışı, alkali azalması söz konusu olur.  Asidoz olayı bir süre sonra ayaklarda sorunların ve topallığın nedeni haline gelir.  Yumurtalıkta ve rahimde hormonal mekanizma bozulur.  Kızgınlık göstermeme, gösterişsiz kızgınlık, kızgınlık süresinin kısalması, kalitesiz yumurta, döllenmiş yumurtanın rahime yuvalanamaması veya erken embriyonik ölümler dolayısıyla döl kayıpları ortaya çıkar.

Sıcakla mücadele etmenin çeşitli yolları vardır.  İneklerin her zaman taze, temiz ve bol suya ulaşabilmeleri sağlanmış olmalıdır.  Otomatik, şamandıralı suluklar ile bu konu son yıllarda halledilmiş gibi görünmektedir.  Barınaklar mutlaka doğal havalandırma olanaklarını değerlendirecek şekilde yapılmalıdır.  Duvarsız, çatıda açıklık olacak şekilde, yüksek tavanlı ahırlar tercih edilmelidir.  Yemlikteki yemlerin uzun süre kalması, kızışması, fermente olması önlenmeli, yem dağıtım saatleri geceye kaydırılmalıdır.

Sıcaklık stresiyle ineklerin daha kolay başa çıkabilmeleri için yem katkı maddeleri kullanılması yerinde olur.  Yemlere selenyum, E vitamini, çinko, potasyum, sodyum, kalsiyum, bikarbonat, A vitamini katılması yarar sağlar. Ayrıca Sodyum bikarbonatın yani yemek sodasının yemlik köşelerine, ineklerin serbestçe ulaşabilecekleri şekilde konulması çok yararlı bir uygulamadır.  Yeme katılsa bile bu uygulama yapılmalıdır.

Yine; yemlere mantar kültürleri, maya kültürleri, niacin ve bazen bypass yağ katılmasının yararlı olacağı uzmanlar tarafından bildirilmektedir.

Bazı ülkelerde sıcaklık stresi sebebiyle ineklerin döl tutmayacağı bilinerek tohumlama zamanları bilinçli olarak sonbahara kaydırılır.  Dişi üzerindeki sıcaklık birikimi döl yoluna verilen spermaları da kötü yönde etkilemektedir.  Stres sebebiyle vücut ısısı 40 °C ye çıkmış bir inek o günlerde kesinlikle döl tutmayacaktır.  Böyle sezonlarda tohumlama yapmamak en akılcı yöntemdir.

Doğal havalandırmaya uygun ahırlar yapılsa, yemlere bazı katkı maddeleri ilave edilse bile, ineklerin serinletmek için çaba harcanması şarttır.  Bunu duş ve fan kombinasyonuyla, evaporatif  soğutma metoduyla yapabiliriz.

Barınak içerisine çapının 10 katı mesafeyle, 2-3 metre yükseklikte, yemlik hizasına dizilmiş fanlar konulur.  Yemlik hizasına fanların dizilmiş olması, ineklerin yemlik önünde daha çok zaman geçirmesini sağlar ve yem tüketiminin artması sonucunu doğurur.  Böylece sıcaktan iştahı azalan inek, yemlik önünde kendisine sunulan konfor dolayısıyla iştahlı hale gelir.  Fanlar ineklerin üzerine doğru bir açıyla yerleştirilir ve 15 dakikada sadece 1 dakika çalışan duşlar da ineklerin sırtını ıslatır.  Böylece “evaporatif soğutma” gerçekleşir.

22°C nin üzerindeki sıcaklıklarda fanlar sürekli çalışır ve zaman ayarlayıcılarla, 15 dakikada, bir dakika süreyle duşların su püskürtmesi sağlanır.

Duş ve fan düzeneğinin sağıma giden yolda, sağım bekleme yerinde ve sağım odasında da kullanılması ile ineğin sıcaklık stresiyle başedebilmesine yardım edilir.  İnekleri serinletmeyi başaramazsak, diğer önlemlerin yararları çok kısıtlı kalır.

Döl tutmama, topallık, süt miktarının azalması, süt yağı oranında düşme, ketosis, metritis, mastitis olaylarında artış gibi problemlerin yaşanmaması için, verilecek tavsiye bellidir.  “İneği Serin Tut”

Soru:
Tarlama ineklerimi otlatmak amacıyla yem bitkisi ekmek istiyorum. Yoncayı taze yediklerinde gaz yapıyor. Gaz yapıp hayvana zarar vermeyecek bir yem bitkisi tavsiye edebilir misiniz?

Cevap (Lindell Whitelock – WWS Teknik Danışmanı):
“İşkembede gaz/şişme” sorunu, hızlı bir büyüme safhasında olan kaba yem bitkisi ile otlatılan veya yemlenen sığırlarda gözlemlenen yaygın bir sorundur.  Bu sorunu kontrol etmek için, sığırlar meraya çıkarıldıklarında yemlenme alışkanlıklarını tespit etmek gerekir.  Bunun için sığırların dikkatlice gözlenmeleri gerekir.  Eğer sığırlar kapalı barınaklarda tutulmakta idiyse ve meraya çıkartılmadan önce zayıf/eksik yemlenmekte iseler, işkembede gazlanma daha çok oranda görünür.  Oysa, iyi bir yemleme programı uygulanmış sürüde, bu sorun daha az görünür.  Mera idaresi üzerine dikkate değer sayıda araştırma çalışması yapılmış olup, yoncanın en iyi ekonomik getiriyi sağlamakta olduğu ortaya konmuştur.  Bununla birlikte yonca yetiştirme, yüksek seviyede idare ve gözlem becerisi gerektirmektedir.  Rumende gaz oluşma riski en çok, hızlı gelişme evresinde olup yüksek seviyede besin maddesi içeren ve düşük seviyede selüloz bulunduran tüm kaba yemlerde mevcuttur.  Bu nedenle ilk kural, kaba yem gelişmenin çok erken safhalarında iken hayvanlara verilmemeli veya bu durumdaki meraya çıkarılmamalıdır.  İkinci kural, merada otlatma zamanını sınırlamaktır.  İşkembede gaz/şişme vakaları en çok, inekler bitkinin en hızlı gelişmekte olduğu sabahın erken vaktinde ya da akşam geç saatlerde merada otlatıldıklarında ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, inek için bir alternatif olarak, yüksek kaliteli kuru ot gibi bir “kuru kaba yem” de temin etmelisiniz.  Meranın çok fazla otlatılmasına izin verilmemelidir.  Araziyi bölerek, ineklerin yaklaşık olarak aynı  gelişme safhasında olan kaba yemi tüketmeleri temin edilir.  İnekleri, üzerinde çok az bir bitki örtüsü olan bir arazide otlattıktan sonra, onları zengin/verimli bir meraya taşımak, tam bir felaketi (işkembede gaz/şişme) çağırmanın reçetesidir!

Eğer yonca merasında hayvanları otlatma konusunda sevk ve idare becerilerinizin yetersiz kalacağını düşünüyorsanız, gazal boynuzu (birdsfoot trefoil/lotus corniculatus) ya da farklı baklagillerle birlikte çayır otu karışımını kullanın.  Bu önlemler dışında alternatif bir mera karışımı kullanmak, hektar başına süt verimini azaltacaktır.

Lindell Whitelock
World Wide Sires
Teknik Danışman

Meme yangıları sütçü sığır işletmelerinin en büyük sorunlarından biridir.  Halbuki inek memesinin kendini korumaya yönelik bir yapısı vardır.  Zaten ahırlarda bulunan ineklerin hepsinin mastitis (meme yangısı) hastalığına yakalanmadıkları, sürüden bazılarının mastitis geçirdikleri bilinir.  Memeyi koruyan mekanizmalar olmasaydı yere yatan her inek memesinden mikrop kapacak ve mastitis olacaktı.

Memenin başında, ucunda, yapısında ve içinde bir takım doğal savunma mekanizmaları vardır.  Meme ucunda, süt çıkan deliğin etrafında mikropların girmesini önleyen ve meme deliğini kapatan fiziksel engeller mevcuttur.  Meme deliğinin etrafında kassal bir yapı, ucunda bir keratin tıkacı, onun biraz içerisinde ise Fürstenberg rozeti adı verilen bir oluşum hep birlikte memenin fiziksel olarak savunmasını üstlenmişlerdir.  Kassal yapı büzülerek, keratin tıkaç sağımı takiben yeniden şekillenerek, Fürstenberg rozeti ise meme içine girmeye çalışan mikropları ağ benzeri yapısıyla tutup etkisiz hale getirerek görevlerini yapmış olurlar.

Fiziksel savunma mekanizmasının yanı sıra meme içerisinde ayrıca mikropları yakalamak ve öldürmekle görevli yapıların var olduğu bilinmektedir.

Meme yangısı, mastitis tüm dünyada süt üreten çiftçilerin en korktuğu hastalıklardandır.  Mastitis süt miktarını azaltır, sütün kalitesini düşürür.  Meme körelmelerine, mecburi sürüden çıkarmalara sebep olur.  Tedavi masraflarını da eklersek ve her tedavinin başarılı olmadığından da yola çıkarsak büyük kayıplara sebep olduğunu hesaplayabiliriz.  ABD’de sütçü işletmelerin toplam mastitis yüzünden uğradıkları kaybın 1 milyar Amerikan Doları olduğu ifade edilmektedir.
Madem ki inek memesinin koruyucu düzenekleri var, neden inekler mastitis oluyor?  Bunda çoğunluk insan hatası olmak üzere birçok etken söz konusudur.  İnsan hatası dışında genetik yatkınlıklar da akla gelebilecek diğer etkenlerdir.

İneğin memesinin doğal savunma mekanizmalarını kötü yönde etkileyecek, bozacak olan problemler çoğunlukla insanlar tarafından oluşturulur.  Öncelikle barınakların, sağım esnasında ise memelerin ” Kuru ve Temiz” olması konusunda duyarlı olmak gerektiğini unutmamak şarttır.

Meme başındaki büzücü kassal yapı sağım esnasında gevşer, keratin tıkaç açılır.  İnek memenin sağılmasına izin verir. Meme başı sağımı takiben tekrar büzülür ve keratin tıkaç en geç 30 dakika sonra tekrar imal edilerek şekillenir.  Bu yönden bakılırsa memeye mikropların girmesi meme deliğinin açık olduğu zamanlarda yani, sağım esnasında ve sağımı takip eden dakikalar içerisinde mümkün olmaktadır. Bunu bilerek sağımda ve sağımı takip eden kısa süre içerisinde meme deliğinden mikrop girmesini engelleyen önlemleri alabiliriz.

Doğum her zaman için stres faktörüdür.  Doğuma yakın zamanda meme dokusunun hazırlanması, memeden ağız sütünün imal edilmesi, doğum stresinden dolayı stres hormonunun salgılanması, meme ödemi, memeye süt inmesiyle birlikte meme ucunun genişlemesi mastitise yatkınlığı beraberinde getirir.  Doğumu takip eden günlerde mastitis vakalarının arttığı bilinen bir gerçektir.

Bütün bu bilgiler ışığında sütçü sığır işletmelerinin büyük dertlerinden biri olan mastitise karşı alınabilecek önlemlerin listesini oluşturabiliriz.

Başlıca önlem Kuru ve Temiz bir doğum padoğudur.  İnek doğumunu böyle bir ortamda yaparsa doğum sonrası meme deliğinden mikropların içeri girme riski azalır.
Diğer önlemleri meme başındaki koruyucu düzenekler üzerinde yoğunlaştırabiliriz.  Özellikle sağım makinası kullanılan çiftliklerde makinanın yanlış kullanımı ile ilgili olarak meme başındaki nasırlaşma, dışarı doğru fırlama koruyucu mekanizmayı bozacağından, vakum ve pulsasyon ayarlarının çok önemli olduğu bilinmelidir.

Mastitis vakalarında tedavi için kullanılan meme tüplerinin meme deliğinden çok içeriye doğru sokulması memeyi büzen kaslarda, Fürstenberg rozetinde ve keratin tıkacı oluşturan hücrelerde yıkıma sebep olabileceğinden bu tüplerin meme deliğinden sadece 2 mm kadar sokulması gerektiği, daha fazla içeriye girmesinin zararlı olacağı kesinlikle bilinmeli, buna dikkat edilmelidir.

Böylesi işlemlerde meme deliği çevresinin uygulama öncesi ve sonrası daldırma solüsyonuyla temizlenmesi şarttır.

Keratin tıkacın sağımı takiben hızla oluşması gerekir.  Bunun için yemliğin dolu tutulması önerilir.  Sağımın ardından dolu bir yemlikle karşılanan inekler ayakta durarak yemlerini yerler.  Böylece ineğin bir süre yatması önlenmiş olur.

Keratin tıkacının oluşması çinko minerali ile yakından ilgilidir.  Çinko eksikliği hallerinde tıkacın oluşumu daha uzun zaman alır.  Özellikle doğumu takip eden günlerde selenyum, çinko, E vitamini takviyelerinin yem katkısı şeklinde verilmesi yerinde olur.  Bu mineral katkılarının ineklerin bağışıklık sistemini desteklediği ve antioksidan etkileri dolayısıyla koruyucu faktör oldukları da bilinmektedir.

Memelerin sarkık olması, dizden aşağıya doğru sarkıklığı, meme başlarının aşırı uzun veya aşırı kısa olması mastitise yatkınlığı arttıran durumlardır.  Bunlar genetik yani kalıtsal özellikler olup, düzeltilmeleri, doğru yönde boğa tohumu kullanmak suretiyle, mümkündür.

Sarkık memeler, meme bağlarının gevşekliği ile ilgili olarak ortaya çıkar. Yaşla ilgisi olsa da bu konunun da kalıtsal olduğu düşünülmektedir.  Böyle memeler sağımda, temizlikte zorluk, yaralanma ve mastitise yatkınlık gibi problemleri beraberinde getirirler.  Uygun eşleştirmelerle gelecek nesillerde doğru yönde yapılan düzeltmeler problemi çözmeye yardımcı olacaktır.

Mastitise sebep olan başlıca etkenin mikropların meme deliğinden meme içerisine girmesi olduğunu, bunun da memenin sağım esnasında ve sonrasında buna izin verdiğini düşünürsek, alınacak önlemlerin başında ön daldırma ve son daldırma solüsyonlarının kullanılması olduğu kanaatine varırız.  Kuru sağım yöntemiyle ön daldırma solüsyonu kullanarak mikrop yükünün çoğunluğundan arındırılmış, son daldırma ile bir süre için korunmuş bir meme başı elde ederiz.  Doğal korunma sisteminin devre dışı olduğu bu zaman diliminde,  meme başının böyle bir yardıma ihtiyacı vardır.

Konunun başında sözünü etmiş olduğumuz meme savunma mekanizmalarının fiziksel engeller, hücresel koruyucu sistemler, kandaki koruyucu sistemler, meme içindeki dokuların kendi doğal koruma sistemleri gibi sistemler bütününden oluştuğunu belirtmiştik.  Koruyucu önlemlerin bir basamağı da bu yönde geliştirilmiş aşılardır.  Meme yangılarına karşı hazırlanmış aşıların kullanımı ise memede var olan savunma sistemlerinin harekete geçirilmesini, doğru yönde geliştirilmesini sağlayacaktır.  Mastitis aşıları mastitisle mücadeledeki silahlardan biri olarak kullanılmaktadır.

Özet olarak; memenin koruyucu düzeneklerini bozmadan, var olan dinamikleri harekete geçirerek mastitisle mücadele yapabileceğimizi, bunun temel dayanağının ise memenin kendi koruyucu sistemleri olduğunu bilmemiz gerekir.

Gazetelerden öğrendiğimize göre ithal, etçi ırk danalar gelecekmiş ve kırk gün içinde yurdumuza gelen danalar, isteğin çok olması dolayısıyla, kura çekilerek satılacakmış.

Habere göre danaların gemilerle uzun yoldan gelecekleri anlaşılıyor.

Sığırlar sanılanın aksine hassas hayvanlardır.  İşin içinde olanlar zaten bilir.  Ama yine de hatırlatmak yararlı olur.  Her türlü değişiklik ve nakliye sığırlar için strestir. Üstelik nakliye her türlü değişikliği de beraberinde getirir.  Danaların yeri, yemi, bakıcısı, iklimi, her şeyi değişir.  Geldikleri gemiler konforlu olsa bile stres kaçınılmaz bir olgudur.  Kısacası nakliye demek, stres demektir.  Danalarda stres ise öksürük veya daha doğru bir deyişle solunum yolu enfeksiyonu ile aynı anlama gelir. Strese giren dananın vücudu stres hormonu salgılayacağı için solunum yolu enfeksiyonu ile ilgili  belirtileri görmemiz sürpriz değildir.

Yoldan gelecek olan danalar geldikten 3-10 gün sonra, ortalama bir hafta sonra öksürmeye başlayacaklardır.  Bir kısmı sık soluyacak, bazılarının gözleri kızaracak, burunları akacaktır.  Danalar yem yemeyi azaltacak, bu alışma döneminde zayıflayacaklardır.

Ne yazık ki, söylemesi zor ama, bazıları ölecektir.  Tedavi girişimleri pahalıya mal olacak, bazıları tedavi olmuş gibi görünse de, hastalık bir süre sonra nüksedecek ve tekrar tedaviye ihtiyaç duyulacaktır.

İthal danaları kazanç elde etmek için alan besicilerimiz bu problemlerle karşılaştıklarında  “ithal danalar uyum sağlamadı” diyeceklerdir.

Canlı ağırlık artışı sağlayarak kazanç elde etmeye çalıştığımız danalar aksine zayıflayarak zarara uğramamıza neden olacak, birkaç tanesi de ölürse zararımız artacaktır.  Bunları söylemek istemesek de, başa geleceklerin önüne geçilmesi için gereken önlemlerin alınmasını vurgulamak amacıyla, söylemek zorundayız.  Danaların nakliyeyi takip eden günlerde solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanmaları bilimsel bir gerçektir.

Solunum yolu enfeksiyonları stresin ardından virusların ve bakterilerin üst üste gelen, birbirini takip eden darbeleriyle danaları hasta etmesi şeklinde ortaya çıkarlar.  Stres, viruslar, bakteriler kombine olarak danaların hasta olmasına sebep olduklarından basit ve kolay tedavi söz konusu değildir.  Tedavi pahalıdır ve aynı zamanda sonucu garantili değildir.

Strese girecekleri kesin olan danalarımızı virus ve bakterilerin eline bırakmayacak şekilde, koruyucu hekimlik ilkeleri uyarınca, önlemlerimizi almalıyız.

Danaların bünyelerini güçlü tutacak, onların solunum ve sindirimlerini rahatlatacak önlemleri alırsak stresli günleri çabucak atlatmalarını sağlarız.

Danalar işletmeye gelir gelmez yemlerine veya sularına uygun yem katkı maddeleri katarak onları vitaminler, mineraller açısından desteklemeliyiz.  Virus ve bakteri aşılarını da ihmal etmemeliyiz.  Doğal olarak şap hastalığına karşı aşılama ve diğer dezenfeksiyon, giriş çıkışlara karantina gibi önlemleri de unutmamalıyız.

Devletin kontrolü ile gelecekleri için iç ve dış parazitlerin problem olmayacağını varsayarak, belki bunlarla ilgili masraflardan tasarruf edilebilir. Yine de kene ve kenelerle nakledilebilecek hastalıklar yönünden gerekli işlemler yapılmalıdır.

Stresle ilgili olan her konu, elde olmayan sebeplerden dolayı, önlem alınmasını gerektirir.  Yol yorgunu danalara ilk girişte uzun etkili antibiyotik yaparak önlem almaya çalışan, bunu alışkanlık haline getiren işletmeler vardır. Böyle bir uygulama yapılsa bile, aşılamayı geciktirmek veya vücudu destekleyici, dayanıklılığı arttırıcı, danaların sindirimini rahatlatıcı önlemleri almayı ihmal etmek doğru değildir.

Tek başına uzun etkili antibiyotiğe güvenildiğinde, ona güvenerek diğer önlemler alınmadığında, yeterli olmadığı görülecek, fakat geç kalınmış olacaktır.  Antibiyotik uygulaması aşı yapmayı geciktirmeyi gerektirmez.  Besi başlatma programındaki aşılamalara derhal başlanması şarttır.  Zaten antibiyotik yaptık, biraz dinlensin şeklindeki gecikmeye yol açan düşünceler telafisi zor durumlara yol açacaktır.  Danaları sık sık yakalamak, onları tekrar tekrar strese sokmak, o sırada işletme çalışanlarını da gereksiz yere yormak yerine enjeksiyonla yapılacak işleri mümkün olduğunca birleştirmek yerinde olur.  Gelir gelmez danalara yem katkı maddeleriyle “profesyonel yardım” da bulunmanın ilk yapılacak işlerden biri olduğunu hatırlatır, besici dostlarımıza bol kazanç dilerim.

Ülkemizde süt sığırcılığı genetik karakter olarak son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir.
Bu gelişmenin hızlanmasında en büyük etken özel sektörün rekabetçi bir anlayışla tanıtım ve bilgilendirme çabasıdır.  Ancak genetik yetenekler yükselirken buna paralel bakım, besleme ve koruyucu hekimlik hizmetlerinin de gelişmesi gerekir.  Elde ettiğimiz üstün verim yeteneğine sahip ineklerin korunması, ırk ıslahını sürdürürken, diğer yandan önem verilmesi gereken en önemli işimizdir. Elde edilen ırkların korunması ve daha da geliştirilmesi için dört ana öge üzerinde durulmasını öngörüyoruz. Konfor, koruyucu hekimlik, uygun bakım-besleme, uygun boğa kullanımı.

İneklerin konforu ilk söylediğimizde çok yadırganıyor.  İnsanlar “bizim konforumuz tam değil, ineğin konforu da ne demekmiş” diye düşünüyorlar. Hatta ilk tepki biraz alaycı oluyor. Şunu bilmek gerekir ki süt inekleri kendisine sağlanmayan konforun intikamını sahibinden mutlaka alır.

Süt ineğinin konforu nasıl olur?  Uygun yemlik, uygun suluk, uygun havalandırma ve uygun ortam sıcaklığı, uygun ışıklandırma, uygun zemin ile olur. İnsan davranışları da çok önemlidir.  İneğe kötü davranan, döven, ürküten bakıcılar yine konforu bozan unsurlardan biridir.  İnekler verimleri yükseldikçe, deyim yerindeyse, nazikleşirler.  Duvarlarla çevrili barınaklar, yirmi derecenin üzerindeki ortam sıcaklığı, kötü havalandırma verim düşüklüğüne sebep olur.  Üstelik bu verim düşüklüğü iki yönlüdür.  Sorun süt verimi ve döl verimi düşüklüğü olarak karşımıza çıkar.  İneklerin yemlikte ve yattıkları yerlerde rahat olmaları sağlanmalıdır. Çünkü süt aslında bu iki mekanda oluşur. Hızla yemini yiyen inek rahat bir ortamda yatarak geviş getirmelidir.  Ortamını beğenmeyen inek verimini azaltır.  Bir sürüyü gözlediğimizde her an ineklerin en az %40’ını geviş getirirken görmemiz gerekir.  İdeal olanı budur.

Sağım yolunun, sağım odasının ve sağım işleminin yine konforlu olması gerekir.  Konforu bozan her şey strese, stres verim azalmasına sebep olacaktır.  İnekler rutine girmeye çok meyilli hayvanlardır ve mutlaka rutin işlemleri ararlar.  Örneğin, her gün aynı saatlerde, aynı sağımcılar tarafından sağılmaları, aynı bakıcıların bulunması, aynı özenin gösterilmesi ineklerin konforu için gereklidir.

Uygun bakım ve besleme hem konfor ile, hem yem ile ilgilidir.  Bunda da yine alışılmışın dışına çıkmak tehlikelidir. Yem değişiklikleri ne yönde olursa olsun risk taşır.  Her değişiklik alıştırarak yapılmalıdır.
Yem formülünün ihtiyaçlara uygun şekilde yapılması, özellikle sağmallar ile kurudakilerin yem formüllerinin farklı olması baş koşuldur. Yemin mineral, vitamin, protein, enerji dengesinin gereksinimlere göre yapılması verimi arttırır.  Hem de daha önce söylediğimiz gibi sadece süt verimini değil, döl veriminde olumlu yönde etkiler.  Doğal olarak bunun tersi de doğrudur. Yani yemdeki her türlü dengesizlik süt verimini azaltacağı gibi döl verimini de olumsuz yönde etkiler.  Ayrıca ineğin yaşamını da tehdit edebilir.
Diğer yandan gebeliğin son üç haftası içerisinde “geçiş dönemi rasyonu” uygulamasının verim ve koruyucu hekimlik yönünden önemi unutulmamalıdır.  Geçiş dönemi rasyonu miktar olarak değil, ama formül olarak, ineğin doğumdan sonraki rasyonuna benzer şekilde bir rasyonla yemlenmesidir.

Bir sütçü işletmede koruyucu hekimlik hizmetleri eksikse kazanç elde edilemez. Dertler adeta yağmur gibi yağar ve bu durum çiftlik sahibinden çalışanlara kadar herkesi bezdirir. Aksine herkes çok çalışır ama başarılı olmak zorlaşır.  Koruyucu hekimlik uygun rasyon, uygun barınak, uygun aşılama programı ve uygun boğa kullanımının tümünden oluşur. Örneğin; rasyonun her yönden dengesi inekleri ketosis’ten, süt hummasından, karaciğer yağlanmasından, yatalak inek hastalığından, hatta rahim ve meme iltihaplarından korur.  Düvelere uygun sperma kullanımı güç doğum oranını azaltır.  Doğum öncesi anneye, doğum sonrası buzağıya yapılacak aşı ya da antiserumlar buzağı ölümlerini, mastitise karşı alınan hijyenik önlemler ve yapılan aşılamalar meme iltihaplarını önlemekte yardımcı olurlar.

Bir başka gerçeği daha vurgulayalım. İnekler memeleri, ayakları ve işkembeleri sağlıklı olduklarında verimli olurlar. Bunların meme ve ayak yapılarıyla çok yakın ilgisi vardır.
Boğa seçerken sürünün meme yapısını, ayak yapısını düzeltecek olan boğalar seçilirse baştan koruyucu hekimlik hizmeti yapılmış olur. Yine kalça ve sağrı yapısını seleksiyonda göz önüne alırsak doğum sonrası rahmin temizlenmesi yönünde koruyucu hekimlik yapmış oluruz.

Sağrısı yüksek bir inek doğum sonrası rahmini temizlemekte zorlanır ve rahim iltihabına yakalanma riski yüksek olur.  Son yıllarda artık sadece verim değil dış görünüşle ilgili özellikler de ön plana çıkmıştır. Çünkü iyi inek tipi uzun ömürlülükle eşdeğerdir. Çok dik ve çok eğri basan ayaklar ayak iltihabına, sarkık memeler zedelenme, yaralanma ve iltihaplara zemin hazırlar. Bu özellikler yavru testleriyle önceden belirlendiği için boğa seçiminde bunları düzeltecek yönde hareket etmek koruyucu hekimliğin başında gelir.

Verimleri yüksek ineklerin ihtiyaçları da yüksektir. Bir süt üretim çiftliğinde başa gelebilecekleri bilmek, önceden tahmin etmek çok kolaydır.  Bunları bir düzen içerisinde sıralayarak önlemlerini almak gerekir. Sütçü işletmeler eski alışkanlıklarından sıyrılarak, çağdaş bilim ve tekniğin gerektirdiklerini yerine getirerek başarıya ulaşabilirler.  En büyük tehlike “ben bu işi kırk yıldır yapıyorum, bu işi iyi bilirim” demektir.  Bilmemiz gerekir ki ülkemizdeki inekler artık kırk yıl öncesindeki inekler değildirler. Artan verim aslında bir stres faktörüdür. Stres hastalık ve problemleri davet eder.

Özet olarak; konfor ve stresle mücadele ölçülebilir değerlerdir.    Konfor “daha çok verim, daha az hastalık” demektir.  Buradan yola çıkarak “ineğin konforu olmazsa, sahibinin de konforu olmaz” diyebiliriz.  Çünkü, konfor sağlayamadığımız inek daha az verim verecek, daha sık hasta olacaktır.

İnekler bize birçok şeyi anlatırlar.  Zaten, insanlarda bile, uzmanların görüşüne göre, iletişimin %30’u sözlü, %70’i ise vücut diliyle olurmuş.  İnekler ise vücut dillerini yüzde yüz kullanarak iletişim sağlarlar.

İneklerin vücut diliyle bize anlattıklarının başında herkesin bildiği, kızgınlık belirtileri gelmektedir.  Bu belirtiler ineklerin konuştuklarını gösteren başlıca delillerden biridir.  Ancak; tercüme edebilirsek, buna benzer konularda ineklerin ifade ettiklerini anlayabilir, onların lisanlarından anlarsak bakım, besleme, konfor gibi ihtiyaçlarını daha iyi karşılarız. Bu ihtiyaçların karşılanmış olması bir çeşit “koruyucu hekimlik” hizmeti olarak bizlere olumlu şekilde geri döner.

İneğin vücut dilinden anlamanın yolu onları izlemektir.  İzledikten sonra ise, sıra vücut dilinin tercümesine gelir.  Yemlik önünde ikinci sıra yapan inek “yemlikte yeterince yer yok.  Açım, ama yemliğe yanaşamadım” der.  Yatıp, geviş getiren inek mutludur.  Ayakta duran, ya da yatma yerine gidip ayakta duran inek ” yatak yerimi beğenmiyorum, dar, ıslak veya kalkarken bana problem yaratıyor” şeklinde mesaj vermektedir.  Yemliğe gittiği ve önünde yem olduğu halde etrafa bakan inek “yemi beğenmedim” demektedir.  Yem kötü kokulu, silaj kötü yönde ekşimiş, saplar aşırı uzun, yem nemsiz olabilir.  Buna rağmen yem içerisinde sürekli araştırıp, karıştıran inek aşırı acıktığı halde ağzına göre bir yem bulamadığını anlatır.  Yemlikte ikinci sıra oluşturan inek görüyorsak yemlik mesafesinin hayvan başına 60 cm’den az olduğu, yemlikte boş bakışlarla etrafa bakıp yemle ilgilenmeyen inek görüyorsak ineğin yemi beğenmeme sebeplerinin neler olduğu konusunda inceleme yapmamız gerektiği ortaya çıkar.

Çok zayıf inek veya çok şişman inek her zaman ” ben döl tutmayacağım” demektedir.  Çok zayıf ise “beni beslemekte başarılı değilsin, ama bir de benden yavru istiyorsun” diyen inek, aşırı yağlı ise “döl tutturamadın, ama halen beni eski günlerdeki çok süt veriyormuşum gibi besliyorsun, ben yemimi o günkü gibi yemeye devam ediyorum, ancak sütüm o günlerdeki kadar çok değil, o sebeple yağlanıyorum” diye şikayet etmektedir.

İnekler doğumdan önce yemlerini az tüketmeye başlarlar.  Doğuma yakın son birkaç gün rahimin yavru sebebiyle aşırı büyümesi işkembe hacmini azaltacağından iştah azalması normaldir.  Ancak; bu durum iyice iştahsızlık tarzında belirgin haldeyse inek bize “doğumdan sonra başına iş açabilirim, bana özen göster” şeklinde sinyal vermektedir.  Doğum öncesi iştahı kesilen ineklerin doğum sonrası mastitis, metritis olma ihtimalleri daha yüksektir.

İnekler sağım sonrası doğruca yemliğe yönelirler.  Sağımdan çıktıktan sonra yemliğe gitmeyen, özellikle yatmaya giden inekleri gözleyelim. İnek ” benim bir derdim var, canım yemek istemiyor” demekte ve bize gizli asidoz, gizli ketosis, gizli hipokalsemi veya topallık yönünden muayene edilmesinin doğru olacağını ifade etmektedir.

Bazı tahliller de ineklerin tercüme edilmesinde yarar sağlar.  Örneğin Kaliforniya Mastitis Testinin (CMT) gizli mastitisi ortaya çıkardığı gibi veya keton ayıraçlarının ketosisi ortaya çıkardığı gibi.  Keton testi yapılması ile ketosis ortaya çıkarsa inek ” beni yanlış besliyorsun, işler kötü, yemleme hatası var” diye adeta bağırmaktadır.  Hatta Ketosis ilerlerse inek gerçekten sinirlenip, bağırabilir.

İnek yemlikte birçok sap, saman, yenilemeyecek kısımlar bırakırsa ” beğenmedim” diyor.  Yatmak varken ahır dışında geziniyor veya pencereye, kapıya yakın yerlerde duruyorsa içerisinin havasını beğenmiyor.  Sırtını kamburlaştırarak yürüyorsa “ayaklarım ağrıyor” , kızgınlık sonrası kan getiriyorsa” kızgınlık dönemim geçti, beni tohumlamak için geciktin” demek istiyor.

İneklerin barınak içerisinde sosyal yaşamları vardır.  Dikkat edilirse inekler yatarken ve sağıma giderken arkadaş seçerler.  Sağımda aynı ineklerin birlikte sağıldıklarına çoğu kez tanık olmuşuzdur.  İnekler gerekmedikçe gruplarından ayrılmamalıdırlar.  Onlar bunu bize “beni arkadaşlarımdan ayırma” diyerek belli ederler.

İneklerin önünde “açık büfe” tarzında yem bulundurulmalı ve “artmayınca yetmez” kuralının geçerli olduğu unutulmamalıdır.  Özellikle sağım dönemi başında ineklerin ihtiyaçları yüksektir.  Bazen, yem artmış gibi görünebilir. Bu durumda yemlikteki “artan” yemin gerçekten yenilebilecek şeylerden ibaret olup olmadığı kontrol edilmelidir.  Yoksa ineğin
“beğenmedim” dediği kısımları boş yere önünde tutmak doğru bir yaklaşım olmaz.

Dışkıların zaman zaman bir elekten geçirilip, yıkanması, elek üstünde kalan kısımların incelenmesi ineklere tercüman olur.  Eğer eleğe konularak yıkanan dışkıda, elek üzerinde sindirilmemiş otlar, yonca sapları veya saman görürsek bu durum ineğin bize “midem ekşiyor, sindirim problemim var” dediğini gösterecektir.  İşkembesinde asidoz oluşan, selüloz sindirimi aksayan ineklerin dışkıları böyle sonuç verir.

Görüldüğü gibi inekleri gözler, gözlediklerimizi yorumlayabilirsek onların konuştuklarını anlayabiliriz.  Ufak-tefek tercümelere ihtiyaç duyulsa da ineklerin hareketleriyle çok şey ifade ettikleri bir gerçektir.  Anlamak için iyi gözlem ve gözlemlerin değerlendirilmesi yeterlidir.

İşletmelerine başka bölgeden, özellikle başka ülkeden inek ya da gebe düve getiren girişimcilerin birtakım problemleri olmaktadır.  Gerekli işlemlerin yapılmadığı, ihmal edildiği durumlarda gelen hayvanların uyum sağlamadığı söylenmekte, sonuçta çiftlik bu sebeple zarara uğramaktadır.  Halbuki gelen hayvanlar yardıma ihtiyaç duyarlar ve bu alışma döneminde onlara profesyonelce yaklaşmadıkça bazı sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.

Ülkemize 100 başın üzerinde, işletme bazında, deli inek hastalığı çıkmamış ülkelerden gebe düve ithal edilmesi mümkündür. Tarım Bakanlığından gerekli izinleri alıp, düveleri getiren çiftlik sahipleri gelen hayvanları ve doğacak olan buzağıları sağlıklı tutmak için, genetik özelliklerinde var olan verimlerini ortaya çıkarmalarını sağlamak için aşağıda sayılan önlemleri zamanında almak zorundadırlar.  Bunlar yapılmazsa dışarıya giden dövizler, onca çaba ve olumlu beklentiler boşa gidecektir.  Hayal kırıklığı oluşacak, yine düvelerin ülkemize uyum sağlamadığı söylenecektir.

Yapılması gerekenler:
1-Düveler yol stresi ile geleceklerdir.  Stresi önlemek ve enerji ihtiyacını karşılamak için acil enerji veren yem katkılarının kullanılması gerekir.  Düvelerin doğurduktan sonra da genetik yeteneklerinden gelen süt verimlerine en kısa sürede ulaşarak pik seviyesine çıkmaları ve pik seviyelerini uzun süre muhafaza etmeleri için de “acil enerji” katkıları yararlı olacaktır.

2-Yoldan gelen düve ya da inekler mutlaka solunum yolu enfeksiyonu riski ile karşı karşıya kalırlar.  Yol stresine maruz kalmış hayvanlar için, önlem alınmazsa, solunum yolu enfeksiyonu kaçınılmaz bir sonuçtur.  Gerekli katkı maddeleriyle düvelere veya ineklere yardımcı olunmalıdır.

3-Yol stresinin sebep olacağı en önemli problem zatürre (pneumoni) dir.  Hayvanlara gelir gelmez, derhal, pasturella aşısı uygulanmalı ve 2?4 hafta içinde tekrarı yapılmalıdır.

4-Alışma dönemini problemsiz olarak atlatmak, vücut direncini yüksek tutmak, doğumu takiben buzağının da sağlığını korumak amacıyla ineklerin yemine aminoasit ve vitamin içeren yem katkıları katılması önerilir.

5-Dışarıdan gelen düvelere Selenyum, Çinko ve E vitamini içeren yem katkıları ile profesyonel yardım yapılırsa, ayak ve meme dayanıklılığı arttırılır.  Doğum esnasında ve takip eden saatlerde rahim kasılmalarının düzenli olması sağlanır.  Bu suretle güç doğum, sonun atılamaması, mastitis, somatik hücre artışı, topallık gibi problemlere karşı önlem alınmış olur.

6-Gebe hayvanlara doğuma 1 ay kala adaleden septisemi aşısı uygulanması başlıca koşuldur.  Hayvanlar gebe kalıp, gebeliklerinin bir bölümünü geçirdikleri yerin mikroplarına karşı koruyucu madde hazırlayacakları için, yeni geldikleri işletmede bulunan mikroorganizmalara karşı koruyucu madde üretimleri yeterli olmaz.  Yetersiz koruyucu maddelerle buzağıları koruyamayız.  Bu sebeple dünyanın her yerinde geçerli olan özel antijenlerle hazırlanmış septisemi aşılarının anneye uygulanması gerekir.  Doğumu takiben buzağıya ağız sütünün en kısa sürede, en az 2 litre olmak üzere içirilmesi, bunu içtiğinden emin olunması şarttır.  Ağız sütü içirilmesinde sabırlı olmak ve ilk seferde 2 litre içtiğinden emin olmak, daha sonra ise ilk 12 saat içinde 6 litre ağız sütünün buzağıya içirildiğinden de emin olmak buzağı sağlığı için en önemli konudur.

7-Doğumu takip eden dakikalarda karma antiserumların adaleden veya deri altından buzağılara verilmesi de septisemi, öksürük, eklem iltihabı gibi hastalıkların en iyi önlemidir.

8-Doğumu takiben görülen problemlerden biri de meme iltihabı, yani mastitistir.  Doğuma 1 ay kala mastitis aşısı yapılması,  15-21 gün içinde tekrarının uygulanması mastitis için büyük ölçüde önlem alınmasını sağlayacaktır.  Düvelerin de mastitis olabileceği akılda tutulmalıdır.

9-Doğumu takip eden dakikalarda, düve bile olsa, hayvanların değişik oranlarda kalsiyum takviyesine ihtiyacı vardır. Kalsiyum takviyesi düvelere daha az dozda, inekler daha çok dozda yapılsa bile, bir ihtiyacın karşılanması gerektiği ortadadır.  Kalsiyum vücudun temel minerallerinden biridir.  Eksikliğin karşılanması sonun atılmasından, rahimin eski hale dönmesine, ayak-tırnak dayanıklılığından, işkembe faaliyetlerine kadar birçok konuda önlem alınmış olmasını sağlayacaktır.  Ağızdan veya adaleden uygun dozda kalsiyum takviyesinde yarar vardır.

10-Doğumu takiben 9 veya 11’inci günlerde veya 40’ıncı günde prostaglandin F2ALFA uygulamalarının yapılması rahimin kendini toplamasına, yeni bir gebeliğe hazır olmasına, rahim iltihaplarının önlenmesine yardımcı olur.  Veteriner hekim kararıyla bu uygulamanın yapılması yararlı sonuçlar doğurur.

11-Doğum sonrası, anneler “Lohusa Gözlem Programı”na alınmalıdırlar.  Her gün vücut sıcaklıkları ölçülmeli, yakından gözlenmeli, memeler ve rahim akıntıları kontrol edilmelidir. Doğumdan sonraki beşinci günde yapılacak olan CMT testi bize meme sağlığı hakkında bilgi verecektir.  Her gün vücut sıcaklığı alınması ve bu işlerin 10?15 gün sürdürülmesi başa gelebilecek olan problemlerin erken teşhisine ve hızlı müdahalesine imkan verir.  Vücut sıcaklığı yüksek olanlara derhal veteriner hekimin tavsiye edeceği antibiyotik ile bir antienflamatuvar ilaç uygulanmalı, ateşi düşük olanlara ise kalsiyum verilmelidir.  Uygun dozlar yine, veteriner hekim tarafından saptanmalıdır.

12-Buzağılar duyarlı, küçük yapılı hayvanlar olduklarından ishaller konusunda her zaman alarmda olunmalıdır. Zaman kaybı her zaman tehlikelidir.  İshal ihmale gelmez. O sebeple ishal kesici ve kayıpların karşılanmasını sağlayıcı olarak hazırlanmış tozlar “başucu ilacı” tarzında hazır bulundurulmalı, ishal başladığında derhal su veya sütle karıştırılarak en az iki litre olmak suretiyle ve sabırla içirilmelidir.  Gerekli görülürse 12’şer saat aralıklarla tekrar edilir.

13-Çiftlikte temizlik, dezenfeksiyon, doğum sonrası göbeğin tentürdiyoda batırılması gibi işlemler kesinlikle ihmal edilmemelidir. “Kuru ve temiz” ilkesi işletmede çalışan herkese öğretilmelidir.

14-Hayvanlar IBR-BVD-BRSV-PI3 gibi hastalıklara karşı aşılanmış değillerse aşı yapılması, aşılanmışlarsa tekrar edilmesi gerekir.

İyi Süt Sığırcılığı Uygulamaları 2004 yılında IDF (Uluslararası Süt Federasyonu) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) tarafından yayınlanmış olan GDFP (Good Dairy Farming Practice) başlığı altındaki kurallar zinciridir.  Bilindiği gibi ülkemizde iyi tarım uygulamaları ( GAP = Good Agricultural Practices) yönetmeliği 08 Eylül 2004 tarihli, 25577 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmişti.  İyi Süt Sığırcılığı Uygulamaları ise iyi tarım uygulamalarının ayrıntısı olarak Roma’da 2004 yılında yayınlanmış olan bir yönetmeliktir.

İyi Süt Sığırcılığı Uygulamaları yönetmeliği,19 ülkeden, 31 uzmanın 2001 Kasım ayı ile 2003 Kasım ayı arasındaki iki yıllık çalışması sonucunda kaleme alınmıştır.  İngiltere, Almanya, Kanada, Belçika, Fransa, Avustralya, İsviçre, İsveç, Danimarka, Meksika, Hollanda, Hindistan, Avusturya, Yunanistan, Yeni Zelanda, İrlanda, Kenya, Çin ve ABD’den uzmanların katıldığı çalışma sonucu bir iyi süt sığırcılığı uygulamaları rehberi yayınlanmış olup, rehber çiftlikteki problemleri önlemeye yönelik olarak tasarlanmıştır.  Ele alınan problemler arasında hayvan hastalıkları da yer almaktadır.  Diğer bir deyişle rehber aynı zamanda bir koruyucu hekimlik kitapçığı halindedir.

Rehber hayvan sağlığı, süt hijyeni, hayvan besleme ve su hijyeni, hayvan refahı ve çevre ana başlıklarını kapsamaktadır.  Hayvan sağlığı ile ilgili bölümde; çiftliğe hastalık taşımama, fare, sıçan ve yabani hayvanların uzak tutulması, hayvanların işaretlenmesi, hasta hayvanların işaretlenmesi ve ayrılması, kayıt tutma, ilaçların kullanımı, kalıntı riskleri, kullanılmış ilaç artıklarının yok edilmesi, ilaçların arınma sürelerine dikkat edilmesi, çalışanların eğitimi, koruyucu hekimlik uygulamalarına önem verilmesi konuları işlenmektedir.

İkinci başlık süt hijyenidir.  Sağım öncesi memenin hazırlanması, uygun sağım teknikleri, sağım makinalarının bakım ve temizliği, sağım odasının temizliği, sütün soğutulması ve soğuk olarak nakledilmesi, hasta hayvanların veya ilaçlı sütlerin ayrı sağılması, meme yangıları yönünden CMT, süt tahlili gibi kontrollerin yapılması bu başlık altında ele alınmıştır.

Üçüncü başlık hayvan besleme ve su hijyeni olarak elen alınmış olup, bu başlık altında; hayvanlara kaliteli ve temiz su temini, yemde ve suda kimyasal bulaşanların önlenmesi, küflü yem verilmemesi, yem saklama koşullarına dikkat edilmesi, çiftlikte farklı türden hayvanlar varsa, yemlerinin birbirine karışmaması, hayvanların uygun miktarda kaliteli yemle beslenmesi, çiftliğe alınan yemlerin izlenebilirliği gibi konuları içermektedir.  İzlenebilirlik konusunda geriye yönelik olarak yemin faturası, nereden alındığı ve nakliyesinin kim tarafından nasıl yapıldığı ile ilgili bilgilerin yer almasının gerekliliği ortaya konulmaktadır.

Dördüncü bölüm yeterli gıda, yeterli su, yeterli ve temiz altlık, toksik veya zararlı olabilecek her şeyden hayvanların uzak tutulması, kaygan olmayan zemin, yeterli havalandırma, uygun barınak, topallığa karşı önlemler, hayvanların gözlenmesi, hayvanların yaralanmasına sebep olabilecek her şeyin gözden geçirilmesi, bakıcıların eğitilmesi, doğuma uygun müdahale gibi konuları kapsayan hayvan refahı bölümüdür.

Son bölümde ise çevre konusu işlenmektedir.  Çevreden çiftliğe ve çiftlikten çevreye olan kirliliğini asgari düzeyde tutulması ve atıklara özen göstererek, çevredeki suların kirletilmemesi konuları da son bölümde ele alınmaktadır.

Bu konulara ülkemizde birçok işletmenin kendiliğinden uygun hareket ettiğini biliyoruz.  Ancak; yine biliyoruz ki onlardan daha çok işletme ise bunların hiçbirine uymamaktadır.  Sözü edilen önlemler; işletmenin kazancı için alınması gereken önlemlerdir.  Rehberde anlatılmaya çalışılanlar yapılmazsa, hatalar zinciri oluşarak, işletme zarara uğrayacaktır.

İleriki yıllarda iyi tarım uygulamalarının devamı ve ayrıntısı olarak ülkemizde de yayınlanacak olan GDFP ( İyi Süt Sığırcılığı Uygulamaları) rehberi ülkemizdeki işletmelere bir düzen getirecektir.  İşletmelerin yararına olduğu su götürmez bir gerçek olan uygulamalara şimdiden başlamak sektörün çıkarınadır.

İnekler sıcaktan umulmadık derecede zarar görürler.  Süt sığırcılığı yapanlar yaz aylarında süt miktarlarında azalma olduğunu her zaman gözledikleri halde “her yaz böyle olur, başa gelen çekilir” anlayışıyla hareket ederler.  Süt miktarındaki azalmayı sineye çekmek zorunda değiliz.  Ancak; asıl onun kadar önemli problemler döl kayıpları, ayak hastalıkları olarak, sıcak günleri takiben, ortaya çıkacaktır.

Sıcak günlerde ineklerin başına neler gelir?
Sıcak günlerde inekleri inceleyelim.  Her zamankinden daha sık soluduklarını görürüz. Daha az yem yediklerine şahit oluruz.  Eğer vücut ısılarını ölçersek normalin üstündedir.  Günlük aktiviteleri azalmıştır.  Bazen solurken ağızlarını açarlar, dillerini dışarı çıkarırlar.  Nabız sayıları azalır ve nabız güçsüzleşir.  Aktivitesini azaltan inek kızgınlık gösterse bile, kızgınlık gözden kaçabilir.

Sıcaklıkla mücadele etmeye çalışan ineğin, deyim yerindeyse, vücudunun “kimyası” bozulur.  Kortisol seviyesi yani stres hormonu seviyesi yükselir.  Tiroid bezinden salgılanan, vücutta karbonhidrat, protein, yağ, vitamin, enzim ve hormon metabolizmalarının ayarlanmasında rol oynayan Thyroxine (T4) seviyesi düşer.  Sıcaklık stresi altındaki ineklerin kolostrum kalitesi (IgG seviyeleri ve IgA) ve buzağıların doğum ağırlıkları azalır.  Ortam sıcaklığı 200C iken 18 kg kuru madde tüketen bir inek, sıcaklık 350C ye yükseldiğinde 16,5 kg, sıcaklık 400C ye  yükseldiğinde ise, ancak 10 kg kuru madde tüketebilir. Çevre sıcaklığı 200C deyken 27 kg süt veren bir inek, çevre sıcaklığı 400C ye çıktığında verimini 12 kg’a kadar düşürür. Doğal olarak su ihtiyacı arttığı ve daha çok su içtiği halde daha az süt verir.

İnekler terleyebilir.  Ancak, insanlar kadar terleyemezler.  Terleme, insanlara oranlarsak ancak %10’u kadardır.  Bu durumda ineklerin sıcak ortama uyumu vücuttaki kimyasal değişikliklerle ve ağzını açmak suretiyle solup alıp vererek olur. Böyle olunca, vücudun alkali rezervi azalır.  Tükrük kurur ve miktarı düşer.

Sıcaklık ineklerin üzerinde ne gibi etkiler gösterir?
Sıcak havalarda stres hormonu kortisol’ün kanda daha çok bulunduğu saptanmıştır. Bu durum ineğin bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkiler.  Yukarıda Thyroxine (T4) hormonunun azaldığını belirtmiştik.  Thyroxine hormonunun yumurta oluşumunda çok önemli fonksiyonu olduğu bilinir.  Diğer yandan iştahın azalması, kuru madde alımındaki azalma negatif enerji dengesine, IGF1 azlığına, LH hormonu azlığına, yumurtanın, oluşsa bile, döl yoluna atılamamasına, kistik yumurtalık olaylarına sebep olur.

Sıcaklık stresi hafif, orta veya şiddetli olabilir.  Çevre sıcaklığı ve nem ile bağlantılı olarak değişen şiddetli sıcaklık stresi yumurtalıktaki yumurtayı oluşturacak olan folliküllerin gelişimindeki aksaklığa, embriyonun düşük kalitede oluşumuna, kızgınlık belirtilerinin azalmasına, döl veriminin düşmesine neden olacaktır.  Yumurta kaliteli olsa bile, embriyo rahime yerleşirken gerekli damarlaşmayı yapamadığından erken embriyonik ölümlerle karşılaşılabilir.  Sıcaklık stresine bağlı olarak sonun atılamaması, abomasumun ( şirdenin) yer değiştirmesi, rahim iltihabı  (metritis), hipokalsemi ve gizli hipokalsemi olaylarında artış olduğu bildirilmiştir. Yaz aylarında mastitis riskinin arttığı, işkembe asidozunun ve hatta metabolik asidoz olaylarının ortaya çıktığı bilinmektedir.  Sıcaklık stresi ile uğraşan ineklerin GnRh-LH hormonu seviyeleriyle birlikte, östradiol seviyelerinin de düştüğü saptanmıştır.  Asidozu takip eden
2-3 ay içerisinde ayak hastalıklarının arttığı da gözlenen olumsuzluklar arasında sayılabilir.

Sütçü sığır ırkları üzerinde yapılan araştırmalarda ise; sıcaklığa karşı Jersey ve Brown Swiss ırkı ineklerin Holstein ırkı ineklere oranla daha dayanıklı olduğu ortaya konulmuştur.

Sıcaklıkla mücadelede ineklere nasıl yardımcı olabiliriz?
Bu konuda rasyon, yemleme yönetimi, yem katkılarıyla profesyonel yardım ve serinletme olanaklarının kullanılmasını sırayla sayabiliriz.

Rasyon ve yemleme yönetimi:
Kaliteli kaba yem, rasyona bypass yağların ilavesi, yemin azar azar, ama sık dağıtılması, yemlemenin geceye kaydırılması gibi önlemler alınabilir.  Yemlik başlarına serbest ulaşımlı yemek sodası ( sodyum bikarbonat) kovaları konulması büyük ölçüde yarar sağlar.  Suluklar sık sık kontrol edilmelidir.

Yem katkılarıyla profesyonel yardım:
Yemlere maya, selenyum, E vitamini, A, D vitaminleri, Niacin katılmasının yararlı olduğu görülmüştür.  Özellikle yaz aylarında tohumlama zamanı beta-karoten ilavelerinden gebelik oranını arttırıcı yönde yarar sağlanmıştır.

Serinletme:
Rasyon, yemleme yönetimi ve yem katkıları ile yapılabilecek olanlar sınırlıdır.  Eğer inekler serinletilmezlerse sıcaklıkla yaptıkları mücadelede onlara uygun yardımı sağlamış olmayız.  Bu konuda en çok kullanılan ve başarısı kanıtlanmış yöntem “evaporatif soğutma” dır.  Evaporatif soğutma yöntemi çevrenin değil, ineğin soğutulmasına dayanan bir yöntemdir.  Sistem fanların çalışması ve duşlarla oluşturulur.  Genellikle fanlar sürekli çalışır ve her on beş dakikada bir, 1 dakika duşlar devreye girerek ineğin üzerine püskürtülür.  Eğer sorun daha büyükse, yani sıcaklık aşırı derecede yüksekse, her on dakikada bir, 1 dakika, her beş dakikada bir, 1 dakika süren duşlama yapılabilir.  Fanlar ineklerin üzerine doğru bir açıyla çalıştırılmalı ve çapının on katı mesafeyle, 3 metre yüksekliğe sıralanmalıdır.  Fanlar ineklerin yem yemesini teşvik etmek için yemlik önünde bulundurulmalı, ayrıca, sıcaklığın yüksekliğine göre, yatak yerlerinin üzerlerine de konulmalıdır.  Ek olarak sağım öncesi bekleme yerine de fan ve duş sistemi kurulmasında, ineklerin bunalmaması açısından, büyük yarar vardır.

Özet olarak; inekler sıcaktan zarar görürler.  Onların sıcakla mücadele etmelerine, yem katkıları, yemleme yönetimi ve serinletme sistemleri ile yardımcı olursak, süt ve döl verimindeki azalmaların, ayak hastalıklarının, rahip iltihaplarının, sonun atılamaması olaylarının ve daha başa gelebilecek birçok sorunun önüne geçmiş oluruz.

Özetin özeti, yazın inekleri serinletmek şarttır.

İç parazitler verimi engelleyen, azaltan veya hayvan varlığımızı tehdit eden, çeşitli iç organlara yerleşen zararlılara verilen genel bir addır.  Çok geniş bir yelpaze içerisinde yer alırlar.  O yüzden bu yazıda sadece ruminantlardaki iç parazitler ele alınacaktır.

Koyun, keçi ve sığır varlığımızda problemlere sebep olan iç parazitleri sıralarsak, nematodlar (yuvarlak kurtlar), cestodlar (şeritler, tenyalar, yassı kurtlar) ve trematodlar (karaciğer kelebekleri) sayılabilir.

İç parazitler deyince; kan protozoonları olan Babesia, Theileria, barsak protozoonları, Coccidia ( Eimeria) akla gelirse de bunlar başka bir yazıya konu olacaktır.

İç parazitler çeşitli iç organlara, barsak, akciğer, böbrek, karaciğer gibi organlara yerleşirler.  Bunlar dışında göze yerleşen Telazia gibi, koyunlarda larvası sinuslara yerleşen burun kurdu (östrus ovis) gibi parazitlerde vardır.

Nematodlara, yani yuvarlak kurtlara birkaç örnek verirsek, ascaris, bunostomum, ostertagia, cooperia, strongylus, protostrongylus, müllerius gibi parazitleri sayabiliriz.  Akciğere yerleşen Dictyocaulus’lar da çok yaygın görülen nematodlardır.  Cestodlar genel olarak tenyaları kapsar, koyunlarda çok görülen moniezia’lar da bu gruptaki iç parazitlerdendir.

Trematodlar karaciğer kelebeklerinin genel adı olup, Fasciola hepatica, Fasciola gigantica ve kum kelebeği adı verilen Dicrocoelium dentriticum’u içine alan bir gruptur.

İç parazitleri dökmek için yıllar içerisinde çok çeşitli ilaçlar kullanılmıştır.  Modern, toksisite sınırı geniş ilaçlar çıkmadan önce hayvanların aç bırakılmasını gerektiren, tedavi ile toksisite sınırı birbirine yakın ilaçlar söz konusuydu. İlk defa 1960’lı yılların sonlarında Levamisol’ün keşfi, 80’li yılların başlarında Closantel ve Ivermektin’in, 1990 da Albendazolun, 1995 de ise Moxidectin’in piyasaya verilmesiyle iç parazit mücadelesi daha kolay hale geldi.  Yine de iç parazit mücadelesinin önünde bazı engeller hala durmaktadır.  Bunların başında parazitlerin ilaçlara direnç geliştirmesi gelmektedir.  Etki spektrumunun değişken olması ve dozaj ayarının da veteriner hekim tavsiyesi dışında bilinçsiz yapılması parazitlerle mücadeledeki başlıca engellerdir.  Örneğin normal dozu; 7,5 mg/kg olan Albendazole’un kelebeklere karşı iki kat dozunda, kum kelebeklerine karşı ise 2,6 kat dozunda kullanılması gerekmektedir.  Böyle bir bilinçli dozajlama yapılmadığı sürece etkin sonuç almak mümkün olmaz.  Yine bazı enjektabl antiparazitlerin, dış parazitlere ve iç parazitlere karşı kullanıldığı bilinmekle birlikte iç parazitlere kullanımında etki sahası nematodlarla sınırlıdır.  Bu durumda trematod ve cestodlara karşı başka bir ilaçla desteklemek gerekir.

Antiparaziter veya antelmentik adını verdiğimiz ilaçlar canlı ağırlık ile ilgili bir doz ile verilirler.  Canlı ağırlıklar iyi tahmin edilemez ve eksik dozda ilaç kullanılırsa sonucun başarılı olmaması veya direnç gelişmesi söz konusudur.

Antiparaziter ilaç kullanımında diğer bir konu teşhistir.  Eğer dışkı muayenesi ile teşhis yapılmadan, piyasada “kör atış” denilen tarzda ilaç kullanılıyorsa ilacın hangi parazite karşı kullanıldığını tam olarak bilemediğimizden, bazı parazitlerle mücadelede başarılı, bazılarına karşı ise başarısız olunabilir.

Örneğin; nematodlara karşı etkin bir antelmentik kullanırsak, şeritlere karşı bir şey yapmamış oluruz.  Başka bir örnekte, az dozda bir antelmentikle nematodları dökerken, karaciğer kelebeklerini dökemeyiz.  Piyasada genellikle dışkı muayenesine dayalı antelmentik kullanılmadığı gibi, kullanıldıktan sonra ise, iç parazitlerden sürümüzü kurtarıp kurtarmadığımızı teyid edemeyiz.

Canlı hayvanda kansızlık, zayıflık, her türlü verim düşüklüğü, yemden yararlanamama, döl tutma zorlukları, buzağı aralığının uzaması gibi problemlerle karşımıza çıkan parazitler, mezbahalarda ise organ atıklarıyla, özellikle karaciğer atıklarıyla ekonomimize zarar vermektedirler.  O yüzden antelmentik ilaç kullanımında dışkı muayenesine dayalı kontroller yapılmasında yarar vardır.

Antelmentiklerin başlıcaları makrosiklik lakton grubu olan Avermektin türevleridir.  Bunların içerisinde abamectin, doramectin, ivermectin, selamectin, eprinomectin ve moxidectin’i saymak mümkündür.  Diğer etken maddeler benzimidazole grubu altında toplanırlar.  Bunlar fenbendazole, albendazole, oxfendazole ve levamisolu ihtiva ederler.

Bunlara ilave olarak antiparaziter ilaçlardan clorsulon, closantel, nitroksinil, morantel tartrate, milbemycin, fluazuron, praziquantel, naphtalophos, rafoxanide sayılabilir.  Fasciolalar üzerinde özel etkisi olan triclabendazole isimli etken maddeyi de saymak gerekir.  Özellikle nitroksinil, clorsulon, closantel, rafoxanide ve triclabendazolun trematodlar yani kelebekler üzerindeki etkilerinden son yıllarda veteriner hekimlikte çok büyük yararlar sağlanmıştır.

Ruminantlarda antelmentik kullanımının sorunlarından birisi de arınma süresidir.  Makrosiklik lacton grubunda, Avermectin türevlerinin eprinomectin dışındakileri süte ve ete geçtiklerinden bunların bir kısmı sütü insan gıdası olarak kullanılan hayvanlara verilmezler, ette ise kırk günü aşkın sürelerde ancak arınırlar.

Son yıllarda çokça sözü edilen organik hayvancılık işletmelerinde ise bitkisel kökenli, arınma süresi olmayan, ekolojik, alternatif, antiparaziter uygulamalar yapılmaktadır.  Bunlardan pelin otu (acı yavşan = Artemisia vulgaris) çok kullanılmaktadır.  Alternatif, organik kurt düşürücüler olarak, yabani zencefil (Asarum canadense), sarmısak (Allium sativum), kabakgiller, lahanagiller, söğüt kabuğu, eğrelti otu (Dryopteris filix-mas), hindiba, rezene (Foeniculum vulgare) tohumu, kazayağı (Chenopodium ambrosioides), hardal (Brassicacea), dereotu (Anethum graveolens), karaman kimyonu (Keraviye = Carum carvi), solucan otu (Tanacetum vulgare), Frenk maydanozu (Anthriscus cerefolium), tarhun (Artemisia dracunculus), ardıç (Juniperus communis) gibi bitkilerden yararlanmak mümkündür.

Karaciğer kelebekleriyle mücadele ise gerçekten zordur.  Ergin kelebekleri vücuttan uzaklaştırmak kolay, ancak erken evredekileri dökmek zor olmaktadır.  Erken evredekiler daha sonra gelişmekte, tedaviyi aksatmaktadırlar.  Sürekli olarak mera kirlenmesi olduğundan merada otlayanlar ve özellikle nemli, yağışlı aylarda meraya çıkan ruminantlar her zaman tehlikeye maruz kalmaktadırlar.

Antelmentikler çeşitli yöntemlerle ruminantlara verilebilir.   En çok uygulanan yöntem ilacın ağızdan verilmesidir.  Ağızdan tablet, bol şeklinde, doğrudan veya yutturma tabancası ile verilebilir.  Yurtdışında çok kabul gören yöntem dozajlı biçimde sıvı ilaç kullanımıdır (Drenching).

Diş macunu gibi kullanım söz konusu olabilir.  Yine yurtdışında yem katkı maddelerine, yemlere antelmentik toz koymak, hatta yalama kovalarıyla antelmentik vermek mümkündür. Ülkemizdeki yönetmelikler henüz bu yönde hazır değildir.  Çoğunlukla kullanılan, ülkemizde de başarıyla uygulanmakta olan yöntem ise enjeksiyondur.  Özellikle Avermectin türevleri enjeksiyon yöntemiyle kolay doze edilir ve kolayca uygulanabilir.

Parazitlerin direnç kazanması sebebiyle ve tek uygulamayla daha çok parazit dökmek amacıyla ikili kombinasyonlar dışında üçlü, dörtlü kombinasyonlar da yurtdışında yaygın olarak kullanılmaktadır. Abamectin+ Levamisole+ Closantel + Albendazole kombinasyonu ile Ivermectin+ Levamisole+Oxfendazole kombinasyonları bunlara örnektir.

Başka bir antiparazit ilaç kullanma yöntemi aşılarla birlikte uygulamadır.  Yurt dışında clostridyum aşıları ile birlikte yapılan antiparaziter ilaç uygulamaları yaygınlaşmaktadır.  Enterotoksemi, yanıkara, tetanoz, nekrotik hepatit, bradzot gibi hastalıklara karşı koruyucu aşılama yapılırken aynı enjeksiyonla birlikte moxidectin, levamisole gibi antiparazitler de verilebilmektedir.  Yine başka kombine aşı çalışmalarında kuzuların beyaz kas hastalığına karşı selenyum uygulaması clostridyum aşılarının içine konularak ve levamisol eklenerek yapılabilmekte, hatta aynı enjeksiyonla koyun pseudetüberkülozu aşısı da yapılabilmektedir.

Özet olarak; iç parazitlere karşı ilaç uygulamalarında göz önüne alınması gerekenler uygun dozaj, uygun etki spektrumu, dışkı muayenesine dayalı uygulama öncesi karar ve uygulama sonrası kontroldür.  Arınma sürelerine dikkat etmek ise gıda güvenliği için vazgeçilmez bir koşuldur.  Antelmentik ilaç kullanımı bilinçli yapılırsa süt, et, yapağı ve döl verimindeki kayıplar, aynı zamanda mezbahadaki atıklar önlenecektir.

İŞTE IRK ISLAHI!
Erzurum’da Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan IRK ISLAHI çalışmalarından birkaç görüntü.

Proje yöneticisi Dr. Abdülkadir Özlütürk Cep Tel: 0505 796 19 90 İş Tel: 0442 327 14 40

THOMAS GRADE UP 
014AN00291
15356040

Pedigrisini görüntüleyebilmek için tıklayınız.

Doğum Tarihi: 03.07.2006
BW (doğum ağırlığı):  kg
WW (210 günlük ağırlığı): 335 kg
YW (365 günlük ağırlığı):

602 kg

Yr.Sc.Cir (1 yaşındaki scrotum çevresi):  cm

İspanya’nın kuzeyinde Bilbao yakınlarında, Ugartze bölgesinde bulunan çiftlikte 40 baş Limousin inek bulunuyor. Sahibi Fidel Abans Arza. Bir aile işletmesi olan çiftlikte doğal aşım ve suni tohumlama yapılıyor. Damızlık adayı boğa yetiştiriliyor. Damızlık düve ve besicilere erkek dana satılıyor. Embriyo transferi uygulamaları yapılıyor. Fidel Arza Limousin ırkının rahat bakılan, sorunsuz, kolay yetiştirilen bir ırk olduğunu söylüyor. Limousin ırkının daha hızlı canlı ağırlık artışı sağladığını, kesim sonrası kasapların çok tercih ettiği bir ırk olduğunu, güç doğum problemi olmadığını, buzağılar dahil, ırkın dayanıklı bir ırk olduğunu ifade ederek, her işletmeye tavsiye edebileceğini anlatıyor.

İspanya’nın kuzeyinde Bilbao yakınlarında bir çiftlik. Dört ortağı var. Ortaklar bizzat çiftlikte kendileri çalışıyorlar. 170 baş sağmal inek var.

Süt ortalaması 10.600 kg, somatik hücre sayısı 150.000. Süt verimi çok yüksek olanlarda bazı döl verimi problemleri olmakla beraber, bunun dışında hiçbir şikayetleri yok. Başarılarını ortakların kendilerinin çalışmalarına, dışarıdan işçi çalıştırmamalarına bağlıyorlar. Geniş bir arazide silajlık mısır yetiştiriyorlar ve bol miktarda silaj veriyorlar. Buzağılarına ECOMİLK 100 buzağı maması veriyorlar. Buzağı başlangıç yemleri özel olarak mısır gevreğinden yapılıyor. Havalandırmaya son derece büyük özen gösteriyorlar. Süt sağım sistemleri De Laval. Ortaklar bu sistemden çok memnunlar.

İnekler yaz aylarında bir dizi problemle karşılaşabilirler. İnekleri aşırı sıcaklık rahatsız eder ve strese sebep olur. “Aşırı sıcaklar çok sürmez” diye düşünülebilir. Ancak; inekler için 22°C’nin üzerindeki sıcaklıklar strese sebep olabileceğinden, ülkemizin hemen hemen her yerinde yaz ayları “stres ayları” olarak kabul edilebilir. Diğer bir yaz problemi sineklerin yarattığı stres ve taşıdıkları mikroplardır.

Sineklerin naklettiği mikropların başında da meme iltihabı yapan mikroplar gelir. Çoğunlukla “yaz mastitisi” adı verilen bu problemin yanı sıra, sineklerin mavi dil hastalığı, üç gün hastalığı, pembe göz hastalığı, epizootik hemorajik hastalık, Akabane gibi hastalıkların bulaşmasından, IBR ve brusellozun ise mekanik olarak naklinden sorumlu oldukları da unutulmamalıdır. Demek ki; yazın sinek mücadelesine, sağım esnasında “temiz ve kuru” sistemine dikkat edilmezse “mastitis” le karşılaşmak kaçınılmaz bir sonuçtur. Sıcaklık stresiyle ilgili olarak ise bunun çok daha fazlası problemler ortaya çıkar. Yazın inekleri serinletmezsek süt miktarları düşecektir. Böylece başlayan problem orada kalmayacak, “zincirleme kaza” şeklinde son atmama, döl tutmama, rahim iltihapları, ketosis, süt yağının azalması ve topallık olarak devam edecektir.

Süt miktarının azalması ilk görülen ve en belirgin sonuç olduğundan çoğu üreticilerimiz tarafından bilinir, farkına varılır. Fakat; hemen farkına varılmayan problemlerin başında döl tutmama gelmektedir. Sıcak günlerde yapılan tohumlamaların başarısızlıkla sonuçlanma ihtimali çok yüksektir. İneklerin döl yoluna döllenme yeteneğinde yumurta atamamaları, yumurtanın enerji noksanlığından yumurtalıktan atılamaması, ya da erken embriyonik ölümler sıcak günlerde başa gelebilecek dertlerdendir.

Sıcakta, eğer serinletme tedbirleri almamışsak, inekler sarsıla sarsıla, sık sık ve ağızlarını açarak nefes alırlar. Bu durum enerji kaybına sebep olur. İneğin kalbi daha çok atar. Vücut daha fazla efor sarfeder. İnek adeta sıcaktan yorgun düşer. Ama; bunu karşılayacak miktarda yemi tüketemez. İhtiyacı arttığı ve daha çok enerji alması gerektiği halde, daha az yem yer, daha az enerji alır. Enerji eksikliğiyle ilgili problemlere yatkınlık kendini gösterir. Çok soluma karbondioksit atılımı ile birlikte vücudun asit rezervini azaltır. Vücut otomatikman asit – alkali dengesini kurabilmek için idrarla karbonat atar. Vücudun alkali rezervi tüketildiğinden asidoz olayı şiddetlenir. Görüldüğü gibi sıcaklık, vücudu normal işleyişinden başka bir yola saptırır. Sıcak günlerde doğum yapan inekler sonunu atmakta, ya da rahim içerisindeki kalıntıları kasılma suretiyle dışarı çıkarmakta zorlanır. Rahim içi boş ve pörsümüş bir balon gibi kalır. Kendini temizleyemez ve iltihaplanır.

Öte yandan asit ortam ayaklarda, tırnak içindeki canlı bölgenin şişmesine ve iltihabına sebep olur. Yazın sıcak günleri geçer. Sonbaharda ayak hastalıkları artar. Aslında asıl problem olmuş, geçmiştir. Hasar topallık ile devam eder. Bunun yazın sıcak günlerinin yarattığı bir problem olduğu da çok kimsenin aklına gelmez.

Süt miktarının ve yağının azalmasını, döl tutma problemlerini, ketosisi, rahim iltihaplarını ve topallığı önlemenin yolu, yaz aylarında inekleri serin tutmaktır. Barınak dizaynında duvarların olmaması, çatıda bir açıklık bırakılması, çatının yüksekliği gibi doğal havalandırma yöntemlerinin yanısıra, çapının on katı mesafede dizilen vantilatörler ve duşlama gibi mekanik soğutma önlemleri de alınmalıdır. Ayrıca ineklerin özellikle gece saatlerinde önlerinde yem bulundurulması, gündüz aşırı sıcak saatlerde yemek istemedikleri miktarın gece alınmasını sağlamak açısından yararlı olur. Yemlere asidoz dengeleyici katkı maddelerinin katılması da iştahın kesilmemesi ve ileride topallık oluşmaması için özellikle tavsiye edilir.

İneklerin yazlık dertleri arasında keneleri ve kenelerin naklettiği kan parazitlerini de saymak gerekir. Bölgesel olarak görülebilecek bu hastalıklar theileriosis, babesiosis ve anaplasmosis olarak sıralanabilir. Kene mücadelesi en öncelikli yapılması gereken işlemdir. Theileriosis için aşılama ve tedavi, diğer iki kan paraziti hastalığı içinse tedavi şansı vardır.

İneklerin, buzağıların, danaların büyüme, verim ve üreme için vitaminlere ihtiyacı vardır. İnekler vitaminleri yemleriyle aldıkları gibi, B grubu vitaminleri vücutlarında sentezlerler.

İneklerde yüksek verim, çeşitli stres dönemleri, buzağılarda ishal veya herhangi bir hastalık vitamin ihtiyacını arttırır. Normal koşullarda B grubu vitaminlere ineklerin ihtiyacı yokken hastalık ya da stres durumlarında bu grup vitaminlere de ihtiyaç başgösterir. Vitaminler yem hammaddelerinden alınabilir ya da yemlere katkı maddesi olarak eklenebilir.

A,D, E ve K vitaminleri yağda eriyen vitaminlerdir. Vücutta sentezlenmezler. Yemle ya da yem katkılarıyla verilmeleri gerekir. A vitamini görme fonksiyonunda, solunum, üreme ve sindirim faaliyetlerinde gerekli en önemli vitamindir. Ayrıca hastalıklara karşı direnç sağlanmasında rol oynar. Eksikliğinde buzağılar ölü, kör ya da zayıf doğarlar. İneklerin döl tutma problemleri ortaya çıkar ve hastalıklara karşı dayanıksız hale gelirler. D vitamini vücudun kalsiyum ve fosfor dengesini kuran, bu minerallerin emilimi ve kullanımını ayarlayan vitamindir. Hücrelerin bağışıklık fonksiyonlarını düzenleyen D vitamini, süt hummasının önlenmesi için de kullanılır. Eksikliğinde kemik eğrilmeleri, ölü doğum, buzağılarda zayıflık, büyüme geriliği, iştahsızlık ve solunum problemleri göze çarpar.

E vitamini vücudun antioksidan sistemlerini destekler. Selenyum ile birlikte işlev görür. Kas ve damar sistemlerinin yapısal bütünlüğünü korur. Eksikliğinde hastalıklara karşı duyarlılık artar. Vücut selenyum ve E vitamini ile desteklendiğinde doğum sonrası rahimin tekrar toparlanması hızlanır. Rahim iltihapları ve sonun atılamaması gibi problemler azalır. Stres dönemlerinde, özellikle doğumu takip eden günlerde vücutta A, E vitaminleriyle, Selenyum ve Çinko seviyelerinin düştüğü, ineklerin meme iltihabı, rahim iltihabı gibi hastalıklara daha yatkın olduğu gözlenmiştir. E vitamini eksikliğinin beyaz kas hastalığına, sütte koku ve tat bozukluklarına, çeşitli kas problemlerine sebep olduğu bilinmektedir.

Yağda eriyen diğer bir vitamin olan K vitamini ise kanın pıhtılaşması için gereklidir. Eksikliğinde kanamalar görülür.

B grubu vitaminlerinden Kolin ve Niasin suda eriyen vitaminlerdendir. Kolin vücut yağlarının metabolizmasından sorumludur. İşkembedeki protozoalar tarafından sentezlenen kolin gebeliğin son döneminde ve laktasyonun ilk döneminde yemlere katılırsa karaciğer yağlanması, ketosis gibi riskler önlenmiş olur. Gebeliğin son dönemiyle, süt veriminin başladığı dönem inekler için en stresli, en kritik dönemdir. Bu yüzden özellikle Kolin’in yem katkı maddesi olarak kullanılmasında büyük yararlar vardır. Kolin ayrıca besi danalarında performans arttırıcı olarak kullanılan bir vitamindir. Kolin eksikliğinde buzağılarda kas zayıflığı ve böbrekte kanamalar oluşur.

Niasin ise bazen B3 vitamini olarak anılan, karbonhidrat, yağ ve aminoasit metabolizmalarında rol oynayan B grubu vitaminlerinden biridir. Yine ineklerin en hassas dönemi olan, gebeliğin son, süt veriminin ilk günlerinde ketosis ve yağlı karaciğer hastalıklarını önlemek için, yemlere katılmasında yarar görülen bir vitamindir. Niasin vücutta bir çok hormonun da üretilmesi için gereklidir. Niasin ineklerde süt yağını ve süt proteinini arttırıcı etki gösterir. Buzağıların yemlerine sütten kesilmeden önceki dönemde katılması bu dönemdeki stresi önler.

Görüldüğü gibi ineklerin özellikle gebeliğin son ve laktasyonun ilk dönemlerinde yardıma ihtiyaçları vardır. Yüksek verimli ineklerde yemlere vitamin ilaveleri bu yardımın bir bölümünü oluşturur. Çok küçük ölçekli profesyonel yardımlarla verimde büyük kazançlar sağlanabilecek, aynı zamanda sağlık yönünden de koruyucu önlemler alınmış olacaktır.

Hep duyarız “İnekler bu bölgeye uyum sağlamadı”, “Bu ırk bu bölgeye uyum sağlamaz”, “Daha önce getirilmişti, uyum sağlamamıştı” derler. Evet, doğrudur. Özellikle yüksek verimli ırkların uyumu zordur. Süt sığırcılığı yapacak olanlar, yeni başlayanlar hemen bu soruyu sorarlar. “Acaba bizim oralara uyum sağlar mı ?”

Uyum sözcüğünden ne anlıyoruz? Hayvanların neye uyum sağlamasını bekliyoruz? Öyleyse; konuyu tersten alalım. İnekler nelere uyum sağlamaz? Bunlara bir göz atalım. İneklerden, özellikle yüksek verimli ineklerden nelere uyum sağlamalarını bekliyoruz? İnekler tüberküloza, bruselloza, buzağılar septisemiye tabii ki uyum sağlamazlar. İnekler, tayleriyoza, sıcaklık stresine, Staphylococcus aureusa, kötü besleme ve kötü barınak koşullarına, kötü kaliteli kaba yeme, enerji noksanlığına, parazitlere ve vitamin eksikliklerine, havasız ahırlara, kötü koşullara uyum sağlayamazlar. Bakıcıların kötü davranışlarına, kötü ahır zeminlerine, yanlış vakumlu sağım makinalarına, sert yatak yerlerine, ıslak ve çamur içindeki ahırlara da uyum sağlayamazlar.

Tekrar soralım; ineklerden nelere uyum sağlamasını bekliyoruz? Geriye ne kaldı? Sonuç olarak; inekler uyum sağlamaz. Verim bekliyorsak, biz onlara uyum sağlamalıyız. Barınağından, yemine, sağımından, aşısına, parazit mücadelesinden havalandırmasına kadar her konuda onların ihtiyaçları doğrultusunda hareket edersek, onlar da uyum problemi çekmezler. Artık “uyum sağlamaz”, “uyum sağlamadı” gibi bahanelerden vazgeçelim ve ineklerimize gerektiği gibi bakalım. Hakettiklerini verelim ve verim bekleyelim. İneklerin “Uyum sorunu” yoktur. Yarattığımız sorunları ineklere yüklemeyelim.

1-Genetik: Bir ineğin yüksek miktarda süt verebilmesi için öncelikle sütçü bir ırktan ve bu ırkın soylu ailelerinden gelmesi gerekir. Ülkemizde bilinen sütçü ırklar Holstein, Brown Swiss ve Jersey’dir. Sütçü ırkı olmamasına, etçi- sütçü kombine ırk olmasına rağmen Simmental ırkı da bazı bölgelerimizde sütçü ırk olarak beslenmektedir. Bu ırklardan genetik seleksiyon ile elde edilmiş yüksek verim özelliğine sahip ailelerden gelen boğa ve inekler seçilirse ırkın süt verim özelliği giderek artar. Döl kontrolü yöntemiyle üstün özellikleri belirlenen boğalar kullanarak sürünün süt verimi arttırılabilir.

2-Besleme: Üstün verim özelliklerine genetik olarak sahip bir inek, eğer verimine uygun şekilde beslenmezse beklenen sütü vermez. Üstelik hasta olur. Süt verimindeki azalmanın yanı sıra ketosis, döl tutma güçlüğü gibi problemlerle sürekli karşı karşıya gelir. Süt inekleri hem süt verdikleri dönemde, hem de kuruda kaldıkları dönemde miktar ve kalite olarak belli bir oranda yem almalıdırlar. “RASYON”adını verdiğiniz bu oran günde 20 litreye kadar süt veren ineklerde daha kolay ayarlanabilir. Ancak 20 litre’den fazla günlük süt verimi olan ineklerde rasyona mutlaka bazı

YEM KATKI MADDELERİ katmak gerekir. İnek rasyonları enerji , protein,vitamin, mineral gibi bölümlerden oluşur. Enerji; genellikle tane yemlerden, protein; yağlı tohum küspelerinden, vitamin ve mineraller ise yeme katılan maddelerden elde edilir. Tane yemler arasında mısır, buğday ,arpa, yulaf,çavdar sayılabilir. Yağlı tohum küspeleri deyince akla; pamuk tohumu küspesi , ayçiçeği küspesi, soya fasulyesi küspesi ve benzeri küspeler, gelebilir. Bunlarla rasyonun yoğun kısmı elde edilir. Ancak süt inekleri için günlük yemin en önemli bölümü KABA YEM’dir. Kaba yemleri yonca, kuru ot, çayır otu, posalar olarak sayabiliriz. Silaj ise yapısına göre kaba yem olarak değerlendirilse de içeriğine göre karar verilmelidir. Sığırcılıkta çokca kullanılan saman süt hayvancılığında KABA YEM olarak düşünülmemelidir. Kaliteli ve uygun miktarda kaba yem süt hayvancılığının vazgeçilmez unsurudur. Sütçü inekler için besleme ile sağlık çoğunlukla içiçedir. Öncelikle sağlıksız bir inek yemini tüketmez. İştahsızdır. Yine uygun, dengeli bir rasyon almayan inek asidoz, alkaloz, ketosis, hipokalsemi, v.b. bir çok hastalığa yakalanabilir. Bu problemler rasyonun gözden geçirilip ayarlanması ile önlenebileceği gibi, yüksek verimli ineklerde ancak bazı yem katkı maddeleriyle önlenebilir. Buraya kadar olan bölümü özetlersek; süt verimi yüksek ırklardan ve soylardan gelen inekleri uygun, dengeli bir şekilde beslersek yüksek süt verimi alabiliriz.

3-Sağlık: Süt inekleri sağlıklı bir meme, sağlıklı bir ayak, sağlıklı bir işkembe yapısına sahip olduklarında süt verirler. Bunlar bazen rasyon ile ilgili de olabilir. Örneğin işkembesi iyi çalışmayan bir inek sağlıksızdır. Sütü ya yoktur, ya da çok azdır. Görünen veya gizli asidoz, yine, görünen veya gizli mastitis olayları süt ineklerinin verimini azaltır. Özellikle yüksek verimli ineklerin rasyonları enerji, protein ve işkembe Ph’sı yönünden dengelenmelidir. Yüksek verimli inekler daha çok enerjili yemlere ihtiyaç duyduklarından yem katkı maddelerinin yardımına muhtaçdırlar. Doğum sonrası hızla zayıflayan inekler sütün pik dönemine çıkamazlar ve hastalanırlar. Sütün pik döneminde süt sığırları özellikle desteklenmelidir. Böylece inek, genetiğinden gelen süt verimini ortaya çıkarabilir.

İneklerde gizli mastitis (meme yangısı), şiddetine göre, %5-25 oranında süt azalmasına sebep olur. Bunu önlemek için; mastitis aşılaması (MASTİVAC) yapılmalı ve kuru dönem tedavisi için ilaç (DRYMASTİPHEN) kullanılmalı, sağım tekniklerine dikkat edilmelidir.

Tırnak çürüğü, ayak ağrısı olan inekler süt verimi yönünden genetik yeteneklerini ortaya koyamazlar. Tırnak arası yangısı olan ineklerde öncelikle yem incelenmelidir. Değişik şiddette rumen asidozu ilerde tırnak çürüğüne yol açar. Sürüde panarisyum (tırnak çürüğü) yaygın ise mutlaka rasyon gözden geçirilmelidir. Ayrıca tırnak direncini arttıran yem katkı maddelerinin yeme katılması, diğer yandan ayak hastalığına sebep olan mikroorganizmalarla mücadele etmek üzere organik iyot içeren yem katkı maddelerinin (EDDİ) yeme katılması bu tip problemlerin çıkmasını önler.

Metabolizmaları düzgün çalışan, memeleri,ayakları ve işkembeleri sağlıklı olan inekler,uygun şekilde beslendiklerinde genetik yeteneklerinin öngördüğü sütü verirler. Genetik yetenek bakım ve beslenmeyle desteklenmedikçe iyi sonuç alınmadığı gibi, genetik yeteneği olmayan ineklerden de uygun verimi almak mümkün değildir. Bir yandan sürünün ırkını ve soyunu her geçen gün yükseltmek hedeflenmeli, diğer yandan bu üstün genetik özellikleri karşılayacak şekilde bakım ve besleme uygulanmalıdır.

1. Kaba Yem Kalitesi
Bir ineğin tüketebileceği yem miktarını doğrudan kaba yemin kalitesi belirler. Tıkayıcı selüloz yemden artarsa yem alımı azalır. Yem alımının azalması, önce metabolik, sonra da döl verimi ile ilgili problemleri ortaya çıkarır. Kaba yemin kalitesine en çok etki eden ” biçim zamanıdır”. Biçme işleminde gecikme yemin değerini düşürür. Erken biçim ise değeri düşürdüğü gibi, elde edilecek miktarı da azaltır. Örneğin, yonca biçiminde çiçekten önce, tomurcuklar varken biçmek uygundur. Kaba yemlik tohumları satan şirketlerden boy olarak tahmini cm cinsinden kesim zamanını öğrenmek ve ona göre hasad yapmak yararlı olur. Bu uygulama her türlü kaba yem materyalinde yapılmalıdır. Saman tıkayıcı selülozun en yüksek olduğu maddedir. Sindirilebilen selüloz içeren kaba yemler tercih edilmelidir.

Uygun Nem ve Uygun Kesim Ölçüsü Kaba yemde en çok üzerinde durulması gereken husustur. Uzun lifleri inek yemez. Kısa olanları ise yeterli rumen stimulasyonu yaratmaz. Silaj yaparken iyi sıkıştırmaya, oksijenin dışarıya atılmasına özen göstermek gerekir. Silajı verirken yemlikte veya dış ortamda 12 saatten daha fazla kalmamasına dikkat edilmelidir. Oniki saat etrafta kalan silaj değerini kaybeder. Yem karıştırıp dağıtan römorklar işletmelerin en büyük yardımcılarıdır. Ancak; kaba yemi aşırı kıyarak çok küçük parçalar haline getiren ve yemi çamur halinde ineklerin önüne taşıyan mikser vagonlar tehlikelidir. Bıçakların karıştırma yaparken veya dağıtım yaparken fazladan çalışmaları toplam yemin çok incelmesine, selülozun değer kaybına sebep olabilir. Mikser vagonun tüm hammaddeler konulduktan sonra 8 dakika çalışması yeterlidir. Daha sonra kapatılmalı ve yemlik önünde açılmalıdır. Bu işlem için karıştırıcının ” Kullanıcı El Kitabı” dikkatle okunmalı ve kesinlikle uyulmalıdır.

2. Yemleme Programında İstikrar 
Yemliğe konulan toplam yem % 45-55 oranında nemli olmalıdır. Daha fazla nem kuru madde alımını azaltacaktır. Yemler hergün aynı saatte dağıtılmalı ve mutlaka yetkili bir kişi tarafından yemlikler kontrol edilmelidir. Bu işleme ” yemlik okuma” adı verilir. Bir önceki dağıtılan yemden kalan partiküller, miktar olarak ve büyüklük olarak incelenmelidir. İnekler yemin hangi kısımlarını bırakmıştır ? Hangi bölümleri yememiştir ? Kalan partiküllerin gıda değeri var mıdır? Bu gibi soruların yanıtları aranmalıdır. Tamamen boş yemlik, ya da sadece uzun, sindirilemeyecek sapların kaldığı bir yemlik ineklerin aç olduğunu gösterir. Yemlik; bir önceki bitmeden tekrar doldurulmalı, ineklerin önünde daima yem olmalıdır. Yemlik boşalırsa inekler yeni dağıtılan yemden, açlık sebebiyle, önce kesif yemin bulunduğu kısımları seçip yemek isterler. Bu durum asidoza, abomasum deplasmanına ve giderek ayak problemlerine sebep olabilir. Bir kontrol mekanizması da ineklerin dışkılarına bakmaktadır. Dışkı mutlaka şekilli olmalıdır. Dışkı içerisindeki partiküller yemin hazırlanması, dağıtılması gibi konularda bize bilgi verir. Dışkı aşırı kuru ya da çamur gibi olursa mutlaka problemin ne olduğu araştırılmalıdır.

3. İnek Konforu 
İneklerin konforlu bir ortamda olduğundan emin olmalıyız. Konforlu ortam; rahat, temiz ve iyi havalandırmalı ortamdır. İyi havalandırma yaz ve kış önemlidir. İneğin yattığı yer kuru ve yeterince geniş olmalıdır. İnek mutlaka soğuk tutulmalıdır. Sıcak ineğe en çok zarar veren stres faktörlerinin başında gelir. Yemlik hizasına ve eğer ihtiyaç duyulursa yatak yeri hizasına fanlar konulmalıdır. Fanlar yerden 3 metre yüksekte olmalı, her fanın arası çapının on katı olarak hesap edilmelidir. Yemlik önünde 15 dakikada bir 3 dakika su püskürten spreyler olmalı ve sprey doğrudan ineğin sırtına yönlendirilmelidir. Spreyler bu yüzden % 10-20 eğimle ineğin sırtına gelecek hizada ayarlanmalıdır.

4. İnekler suya ve yeme istedikleri anda kolayca erişebilmelidir.
İnekler sıksık yerler ve su içerler. İnek bunu arzu ettiğinde yapabilmelidir. İnekler makaslarda ya da sağım yolunda çok bekletilmemeli, yem ve su isteklerinin önüne geçilmemelidir.

5. Sık sık değişimden sakınılmalıdır.
Gruplar ineklerin sosyal ortamlarıdır. Uzun süre aynı grupta kalmaları gerekir. İşletmede üç ana grup oluşturulmalı ve mümkün olduğu kadar bu gruplar muhafaza edilmelidir.
a- Laktasyon grubu
b- Erken kuru dönem grubu
c- Loğusa grubu (doğumdan sonraki ilk 21 gün)

6. Doğum öncesi ve sonrası gruplar aşırı kalabalık olmamalı.
Grup besleme kuru madde alımına dayalı bir sistemdir. Kalabalık gruplar kuru madde alımının düşmesine sebep olabilirler. İneklerin verimini besin maddelerinin yoğunluğu etkiler. Yemin içeriği ideal kompozisyonda olmalıdır. Daha çok süt veren inek daha çok yem yer.

7. Kronik hastalık taşıyıcıları derhal sürüden çıkartılmalıdır.
Sık sık hasta olanlar, hastalığı tedavi edilip tekrar tekrar nüksedenler tespit edilerek sürüden çıkarılmalıdır. Bu konuda özellikle duygusal bağ kurmak yanlıştır.

8. Yeni doğurmuş ve hasta hayvanları bir arada tutmayın.
Yeni doğum yapmış olanların bağışıklık sistemi hassastır. Bu gibi inekler özenli bakım isterler.

9. Döl verimi için kızgınlık kontrolü ve doğru tohumlama zamanı anahtardır.
İneklerde en iyi döl verimi zamanı ” durma”dan sonraki 8-12 saattir. Ancak; günde otuzbeş litreden daha çok süt veren ineklerin sadece dört saat kızgınlık gösterdiği saptanmıştır. Bu durum sık sık ve sıkı kontrol gerektirir. İneklerin genetik olarak verimi yükseldikçe ve inek sayısı çoğaldıkça kızgınlık kontrolünde aksama olacağı düşüncesiyle östrus senkronizasyonu tercih edilir. İşletmelerde en gerçekçi şekilde döl verimi ya da döl tutma oranını hesap edebilmek için yapılan tohumlama ile 40-45 gün sonra yapılan gebelik muayenesi sonuçları birbirine oranlanır. Örneğin; 10 tohumlama yapılmışsa, 40-45 gün sonra gebelik muayenesinde 4 gebe tespit edilmişse gebelik oranı %40’dır. Aylık olarak bunun takibi ve gözden geçirilmesi işletme için çok önemlidir.

10. İneklerde topallık kontrolü 
Topallık aktiviteleri azaltır. Ağrı çeken inek yemliğe gitmekten ve kızgınlık belirtilerinin başlıcası olan atlamaktan sakınır. Yemliğe az giden, iyi doymayan inek başka bir takım problemlerle karşımıza çıkar. Kızgınlık tespitine yarayan aletler olmakla birlikte esas olan insanların gözlemleri ve değerlendirmeleridir.

İneklerin ömürlerini kısaltan, süt ve döl verimlerini azaltan gizli dertleri vardır. Gizli oldukları için mücadelesi ve üstesinden gelinmesi zor dertlerdir. Bunlara ” subklinik” adını veriyoruz. Bunlar klinik olarak bir belirti göstermeyen, dış görünüşte normal gibi görülen, derin problemlerdir. Aslını araştırdığımızda ” sürü yönetimindeki eksiklikler” ortaya çıkar. Bu gizli dertler subklinik mastitis, subklinik ketosis, subklinik asidosis ve subklinik hipokalsemidir. Belirti göstermediklerinden uzun yıllar inekleri ve dolayısıyla çiftliğin kazancını kemirir dururlar. İçerideki gizli düşman olduklarından çok geç farkedilirler. Farkedildiklerinde iş işten geçmiş olur.

Subklinik ya da gizli mastitis olaylarında ineğin sütü ya da memesi gözle bakıldığında normal görünür. Süt pıhtısız, kansız, normal renk ve kıvamındadır. Meme şiş ve kızarık değildir. Kaliforniya Mastitis Testi yapılmaz veya somatik hücre sayılmazsa gizli meme iltihabı olduğu anlaşılmaz. Halbuki bu gizli düşman memeyi içeriden kurutmaya başladığı gibi, diğer inek ve düvelere de bulaşır. Farkedilmeden adeta sürüyü sarar. Gizli meme iltihabının en başta gelen sebebi Staph. aureus adı verilen bir mikrop olup, buna ” akıllı mikrop” denir. Dokuların içine yerleşip etrafını bir duvarla örerek antibiyotiklerden kurtulmayı başarır. İltihabın derecesine göre sütte % 25 in üzerinde eksilmeye ve aynı zamanda kalitesizliğe sebep olur. Meme daldırma solüsyonları, temiz ve kuru barınaklar, aşılama , kuru dönem tedavisi ve uygun sağım teknikleriyle önlenebilir. Subklinik ketosis doğumdan sonraki günlerde zayıflayan ineklerde görünür. Normal olarak doğumdan sonra yüksek süt verimine geçen ineklerde zayıflama her zaman görülür. Bu zayıflama olayının makul bir seviyede olması, günde 1 kg’dan daha fazla ağırlık kaybının olmaması, 60 günden sonra ise durması gerekir. Böyle olduğunda bile keton cisimciklerinin vücuttan arınması on yedi gün kadar zaman alır.

Kuru dönemin sonlarında ve süt verim döneminin ilk günlerinde yanlış beslenen inekler olayın şiddetine göre klinik ketosis belirtileri gösterebilirler. Belirtilerden şüphelenerek yola çıkıldığında teşhis ve tedavi kolay olur. Ancak; klinik belirti göstermeyen gizli ketosis olgularında ise şüphelenilmediği için teşhise ve tedaviye gidilmez. Gizli ketosis ineğin genetik olarak verebileceği süt verimine ulaşmasını engeller. Daha kötüsü ineğin döl verimini engeller. İnek bir türlü gebe kalmaz. Kızgınlık gösterir. Yine gebe kalmaz. Çaresi doğuma üç hafta kala özel bir rasyonla beslemek, doğuma bir hafta kala ve sağımın ilk günlerinde ” profesyonel yardım” da bulunmaktadır.

Subklinik asidosis ineğin işkembesinin için için yanması yani işkembe asitliğinin normalin altına düşmesi, başka bir deyimle midenin ekşimesidir. İnekler alışkın olmadıkları karbonhidratlı yemleri, özellikle ince öğütülmüş tane yemleri yediklerinde mideleri ekşir. Klinik belirtilere bakılarak şüphe üzerine teşhise ve tedaviye yönlenmek mümkündür. Ama gizli olursa teşhis ve tedavi söz konusu olmaz. Gizli asidosis çiftlikteki ayak iltihaplarının, karaciğer apselerinin ve yine ineklerin döl tutmamasının en büyük sebepleridir. Eğer bir çiftlikte ayak iltihapları çok görülmekteyse asidosis’e ya da gizli asidosis’e dikkat etmek gerekir. Tabii işkembe yanmasından sürekli dertli bir inek yeterince yem tüketemeyecek ve enerji noksanlığı, döl tutmaya hazır olmayan yumurta üretimi ile kısırlığa kadar varan problemlerle karşılaşacaktır. Subklinik asidosise kaba yemle kesif yemi ayrı ayrı vermek, kötü kaliteli kaba yem, dengesiz rasyon ya da rasyonun yanlış hazırlanması sebep olabilir. Bazı yanlışların kaza yoluyla oluşması durumuna hazırlıklı olmak için yemliklerin iki başına yemek sodası doldurulmuş kovalar konulması yararlı olur. İşkembesinde yanma hisseden inekler karbonat kovalarını yalayarak bir çeşit asidoz tedavisi yaparlar. Yine de bilmek gerekir ki doğru olan inekleri subklinik asidoza yol açmayacak şekilde beslemektir.

İneklerde süt humması özellikle üçüncü doğumunu yapmış olanlarda ve daha yaşlılarda görülen metabolik bir problemdir. Doğumu takip eden saatlerde inek yatar, kalkamaz. Uygun dozda kalsiyum enjeksiyonu ve gerekirse bazı ilave ilaçlarla tedavi edilir. Ancak; bazen hipokalsemi yani doğum felci olayı klinik olarak belirgin olmaz. İnek ayaktadır. Yatar ve tekrar kalkabilir. Bu durumda süt humması akla gelmez ve bu yönde bir tedavi uygulanmaz. Böyle inekler süt verimlerini arttıramadıkları gibi, çoğunlukla sonlarını atamazlar. Subklinik hipokalsemi sebebiyle rahim durgunlaşmıştır. Yavru zarları atılamaz, aynı zamanda rahimde doğumdan sonra kalmış olan ve atılması gereken sular, benzeri kalıntılar atılamadığından metritis için zemin hazırlanmış olur. Metritis’in yani rahim iltihaplarının bilindiği gibi en önemli sonucu ineğin tekrar döl tutmamasıdır. Gizli hipokalsemiden inekleri korumak için doğumdan önceki üç hafta içerisinde kalsiyumdan zengin yemler vermemek, vücudun Kalsiyum?Fosfor dengesini bozmayan bir yemleme programı uygulamak, doğuma bir hafta kala yüksek dozda D3 vitamini enjekte etmek, doğum esnasında ve takip eden saatlerde ağızdan, bu iş için hazırlanmış kalsiyum ilaçları kullanmak yerinde olur.

Görüldüğü gibi, gebeliğin sonu, laktasyonun başı ineğin hayatı, verimi ve tekrar döl tutması için en önemli dönemdir. Yapılacaklar basit olmakla beraber, tamamen bir “sürü yönetimi programına” dayanmaktadır.

İNEKLERİN DAVRANIŞLARI:

İnekler akıllı ve duyarlı hayvanlardır.  Davranışları ile bizlere birçok şey söylerler.  İnekleri iyice izlersek dertlerini, streslerini erkenden sezer ve önlem alabiliriz.

Süt sığırcılığı işletmelerinde çalışanların ya da inek sahiplerinin en çok gördüğü davranış biçimi kızgınlık dönemidir.  Kızgınlık gösteren ineğin davranışları nasıl bizim için bir şeyler ifade ediyorsa, izlendiğinde görülecek olan diğer davranışlar da öyle ipuçları verecektir.  İneklerin doğal davranış biçimlerini sergileyebilmeleri için öncelikle, bağlı olmamaları gerekir.  Bağlı olmayan inekler barınakları içerisinde serbestçe suya, yeme, yatak yerine ulaşabilecekleri şekilde bulundurulurlarsa dört ana davranış biçimi gözlenir.  İnekler ya sağımdadır, ya yem yerler, ya su içerler ya da yatarlar.  Yatanların çoğunluğu geviş getirir.  Sağlıklı bir sürüde, günün her saatinde, ineklerin yarısı geviş getirir durumdadır.  Bu dört halin dışında başka hallerde görülen inekler bize bir şeyler söylemeye çalışırlar.   Barınak içinde ayakta duran inek sayısı çoksa yatak yerini beğenmiyor olabilirler.  Yatak yeri dar, ıslak, boyun demiri alçak olabilir.  Yattığı yer sertse, her yatış kalkışta dizleri ağrıyorsa, bu hareketi sıklıkla tekrar etmek istemezler.  Yoksa, inek beş yüz kg. canlı ağırlığı dört bacağının üzerinde taşıyıp neden ayakta dursun?  İnekler yatmak ve geviş getirmek isterler.   İneklerin çoğunluğu, eğer gezinti yerindeyse, barınaklarını beğenmediklerindendir.  Barınak havası veya sıcaklığı onlara uygun değildir.  Beğenmiyor ve dışarısını tercih ediyor olabilirler.  Dikkat edilecek konulardan biridir.

İnekler yürürken kamburlarını çıkarıyorlarsa “ayakları ağrıyor” demektir.  O zaman yem formülasyonu gözden geçirilmelidir.  Asidoz, mide ekşimesi yapabilecek formülasyon ya da sunuş biçimi daha sonra topallıkla karşımıza çıkar.  Bu akıllı yaratıklar yemlik başlarına kovalar içinde konulan sodyum bikarbonatı yani yemek sodasını istedikleri kadar yalayarak işkembe asitlerini dengelemeye çalışırlar.  Sadece ihtiyaçları kadar yalarlar.

İnekler ihtiyaçları kadar yem yer, ihtiyaçları kadar su içerler.  Eğer yemliğe hırsla gelen, saldırırcasına yem yemeye başlayan inek varsa, önünde uzun süre yem bulamadığındandır.  Suluklar nasıl otomatik hale geldiyse ve inek istediği zaman istediği kadar su içebiliyorsa, istediği zaman istediği miktarda yem yiyebilmelidir.  Serbest barınak sistemlerinde kendi haline bırakılan ineklerin günde 11 kez yemliğe, 13 kez suluğa gittikleri saptanmıştır.  Yemlik boşsa, ya da inek yemlik çevresindeki hava koşullarını beğenmiyorsa, havayı kirli, barınağı sıcak buluyorsa yemliğe gitmez.  Sonra yem dağıtıldığında, açlık sebebiyle, aşırı bir istekle yemliğe gittiğinde ise yem seçer.  Yem seçme asidozun başlıca sebebidir.  Üstelik biz ona dengeli bir rasyon verdiğimizi sanarak bu konuda rahat davranırız.

İneklerin barınak içinde ve dışında bir araya toplanmış olmaları da problem göstergesidir.  Barınak içinde kapılara, pencerelere yakın durmak isteyen inekler barınağın daha iç kısımlarındaki havayı beğenmediklerini anlatmaya çalışırlar.  Daha temiz, daha serin hava bulacakları pencere ve kapı önlerini tercih ederler.  Eğer birkaç inek birden aynı yerde birikmişse bu yönde düzeltici önlemler almak gerekir.  Açık mekanda toplanma ise, ani hava değişimleri olduğunda, ineklerin üşüdüklerini bir araya sokulup ısınmak istediklerini akla getirir.  Açık mekanda sarsılarak soluyan inekler ise “ne yaparsam yapayım, bu sıcaktan kurtulamadım” demektedir.  Barınak havasını beğenmemiş, dışarı çıkmış, ama oradaki sıcaktan da bunalmıştır.  Sık ve sarsılarak solumaktadır.  Barınak içi konforu ve serinliği sağlamak için gerekli önlemlerin alınmasını arzu etmektedir.

İneklerin akıllı ve duyarlı hayvanlar olduklarını söylemiştik.  İnekler cüsselerinden beklenmeyecek kadar duyarlıdırlar.  Çünkü onların yaptığı işi, üretimi hiçbir varlık yapamaz. Böylesine bir üretim gerçekleştiren ineğin nazik olması doğaldır.  İnekler insan davranışlarından çok çabuk etkilenirler.  Bir barınağa giren insana merakla yaklaşan inek her zaman bakıcılarından iyi muamele gördüğünü, aksine insandan kaçan inek ise bakıcılardan kötü muamele gördüğünü ifade eder.  Kötü muamele ise stres sebebidir.  Her türlü stres, insanların kötü muamelesi, ani değişiklikler, sıcaklık mutlaka verim düşüklüğüne ve hastalıklara yol açar.  Stres daha az süt, daha az buzağı ve daha çok hastalık anlamına gelir.

İnekleri doğum sonrası günlerde de dikkatle gözlersek erken teşhis, hızlı tedavi girişimi olanaklarına sahip oluruz.  Özellikle düşkün halde, kederli bakışlı ineklerin derhal kulaklarını kontrol ederek, kulakları soğumuş olanlara erken müdahale etme şansını elde ederiz.  Konunun başında sözünü ettiğimiz kızgınlık belirtilerini gözlemek ise başlı başına bir iştir.  İneklerin verimleri doğrultusunda beslenememesi ve verimlerinin de yüksek olması kızgınlık belirtilerinin “gösterişsiz” olmasına sebep olur ki,  bu da daha dikkatli gözlem yapmamızı, gözlem zamanını da arttırmamızı gerektirir.

Özet olarak; inekler akıllı ve eşsiz hayvanlardır.  Sürü yönetiminde onların içgüdüsel davranışlarını ve bu davranışlardan sapmaları kontrol ederek başarılı olabiliriz.  Onlar bize, eğer izler ve algılayabilirsek, mutlaka yardımcı olacaklardır.

İneklerde süt humması genellikle doğum sonrası felç ile karakterize bir metabolik hastalıktır. Doğum yapan ineğin yaşıyla çok yakın ilişkisi olan süt humması hastalığına; aynı zamanda ırk ve vücut kondüsyonu bakımından da bazı yatkınlıklar olduğu bilinmektedir. Genelin dışında doğumdan önce olduğu durumlara da rastlanır. Üçüncü doğumunu ve daha sonraki doğumlarını yapan ineklerde görülme sıklığı fazladır. Ancak daha erken görülen durumlar da söz konusu olabilir.

Süt humması ya da doğum felci adıyla adlandırılan problemin çözümü kolaydır. Damar içi verilen kalsiyum serumlarıyla problem çözülür ve yatmakta olan inek ayağa kalkar. İştahı yerine gelir. İdrar ve dışkı yapar, normale döner. Ancak; ne yazık ki bu iş burada kalmaz. Hatta, birçok problem bundan sonra başlar. Hipokalsemik olaylar komplikasyonu en fazla olan olayların başında gelir. Öncelikle; hipokalsemi ya da süt humması bazen tekrarlar. Aynı tedavinin yeniden uygulanması gerekebilir. Tedavi girişimi esnasında bazen inek kaybedilebilir. Kalkma denemeleri esnasında kalça kırıkları, obturator sinirlerin zedelenmesi, çıkıklar söz konusu olabilir. Olay ileri bir durumda downer cow sendromuna (yatalak inek hastalığı) dönüşebilir. Süt hummasının bu adı geçen komplikasyonları atlatılmış olsa bile süt üretiminde azalma, metritis, abomasumun yer değiştirmesi, mastitis, döl tutma güçlükleri, ketosis gibi problemlerin bir ya da birkaçı ile karşılaşma riski ortaya çıkacaktır. Klinik hipokalsemi ya da subklinik hipokalsemi dolayısıyla güç doğum olması ihtimali de her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Yine uterus prolapsusu da bu konudaki risklerden biridir. Hipokalsemik durumlar kas tonusunun azalmasına ya da yitirilmesine sebep olduğundan tonusunu yitiren rahim gerekli kasılmaları tam olarak yapamayacağı için güç doğum, uterus prolapsusu ya da sonun atılamaması, doğumu takip eden günlerde uterus envolüsyonunun oluşamaması, buna bağlı olarak metritis şekillenmesi birbirinin ardına gelebilecek problemlerdir.

Doğumu takip eden saatlerde meme başının kapanamaması çevresel mastitis olaylarına zemin hazırlar. Hipokalsemi ineğin başına gelebilecek en önemli stres faktörlerindendir. Stres dolayısıyla vücudun immun sistemi çöker ve savunma zayıflar. Hipokalsemi problemi çözülse bile, onu takip eden günlerde, mastitis, metritis gibi enfeksiyonların artması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu arada işkembenin hipokalsemi dolayısıyla durması bir sindirim bozukluğuna, ileriki safhada laminitise ve diğer ayak hastalıklarına sebep olacaktır.

Görüldüğü gibi; hipokalsemi oluşumu birçok komplikasyonu da beraberinde getireceğinden koruyucu hekimliğe önem verilmesi gerekir. Hipokalseminin subklinik olarak da seyredebileceği göz önünde bulundurulursa, zincirleme kazaya meydan vermemek için hipokalsemi önlenmelidir.

Hipokalsemiyi önlemek mümkündür. Özellikle geçiş dönemi yemlemesindeki inceliklere dikkat etmek önlemlerin başında gelir. Doğum öncesi günlerde, doğuma 2-8 gün kala, yüksek dozda D3 vitamini enjeksiyonu ile, doğumu takip eden saatlerde ve ertesi gün ağızdan verilen özel hazırlanmış kalsiyum preparatlarıyla veya yeme anyonik tuzların katılmasıyla hipokalsemi önlenir. Bu uygulamalarla sadece hipokalsemi önlenmekle kalmaz yukarıda sözü edilen mastitis, metritis, laminitis, asidosis, sonun atılamaması, abomasumun yer değiştirmesi, ketosis, döl tutmanın gecikmesi, downer cow (yatalak inek), uterus prolapsusu, süt veriminin azalması gibi problemler de önlenmiş olur.

İneklerde stres konforun bozulmasıyla ortaya çıkan bir sorundur. İneklerin konforu insanların kötü davranışlarından, bakıcı ya da sağımcının değişmesinden, her türlü ani değişiklikten, durak yerlerinin uygun olmayışından, kötü yürüme zeminlerinden, ışık yetersizliği veya yönünden, gürültüden, barınak içerisindeki havalandırmanın uygun olmayışından, aşırı sıcaktan bozulabilir. Konforun bozulması stresi davet eder. Stres ölçülebilen, hissedilen ve zararları hesap edilebilecek bir olgudur. İlk belirti süt veriminin düşmesi olmakla birlikte, daha sonra döl verimi düşen inek ya kızgınlık göstermez, ya kızgınlık gösterse bile gebe kalmaz veya gebe kalsa bile cılız yavru doğurur. Güç doğum veya sonunu atmama olayları da bununla ilgili olarak ortaya çıkabilir. Stres bağışıklık sistemini de bozacağından başta solunum yolu enfeksiyonları olmak üzere inek her türlü hastalığa duyarlı hale gelir.

Sağım esnasında oluşan stres, örneğin gürültü, sağımcının değişmesi, ani korku, kötü davranış sütün memeye inmesini engeller. Bu durum meme iltihabına (mastitis) ve sütün azalmasına sebep olur.

İnekler için konfor kazancın ve sağlığın anahtarıdır. Durak ölçülerinin ırka uygun şekilde doğru olması, temiz ve taze su için otomatik ? şamandıralı sulukların kullanılması, iyi-uygun şekilde yapılmış yürüme zeminleri, uygun yemlik dizaynı, açık ahır sistemleri ve açıkta buzağı boksları çiftlikte konfor sağlayan unsurlardır. İnekler için en önemli konfor KURU ve TEMİZ bölümlerdir. Durak yerlerinde, sağım odasında ve gezinme yerlerinde ne kadar kuru ve temiz bölümler sağlanabilirse verim o derece yüksek, hastalık riski o derece düşük olur. Bunun tersi; yani ıslak, çamurlu zeminler ve kirli bölümler ise stres faktörleri olarak karşımıza çıkarlar.

İneklerin önünde daima yem bulunmalı, istediklerinde istedikleri miktarda yem tüketmelidirler. İnekler böyle durumlarda yaklaşık günde 11 kere yemliğe giderler. Ancak ; yemlik günde 2 kez doldurulursa yem tüketimi, dolayısıyla gıda alımı düşer. Eğer zemin sert olursa inek her defasında yatarken ve kalkarken canı yanacağından bu işi azaltır ve az yemliğe gider. Her iki durumda da gıda eksikliği, özellikle enerji eksikliği ortaya çıkar. Enerji eksikliği, süt miktarında düşüş, döl tutmama, sonun atılamaması, doğum sonrası problemleri beraberinde getirir.

İnekler günlerinin yaklaşık 51 dakikasını sağım odasında , 135 dakikasını bekleme ve yem yeme esnasında, ama; 1254 dakikasını dinlenme alanlarında geçirir. İneklerin süt üretimine ayırdıkları bu önemli zaman dilimini konfor içerisinde geçirmeleri gerekir.

Yatak yerlerinin yumuşak olması ve sağlık açısından inorganik maddeyle yani kumla kaplı olması tercih sebebidir. Saman, sap ve hızar talaşı gibi organik kökenli altlıkların meme iltihabı (mastitis) yönünden sakıncalı oldukları belirlenmiştir. İneklerin yem yerken ve yatarken konforlu olmaları, barınak içi sıcaklığıyla çok yakın ilişkilidir. İnekler soğuktan rahatsız olmazlar, fakat 22°C nin üzerindeki sıcaklıklardan çok rahatsızlık duyarlar. Sıcaklığın 8°C – 10°C derece artışı ineklerde sütün %15 eksilmesine ve döl veriminin düşmesine sebep olur. Bunu önlemek için yemlik hizasına ve yatak yerleri hizasına iki sıra vantilatör konulması önerilir. Ayrıca sıcak günlerde ineklerin üzerine serinletici olarak su püskürtülmesi çok iyi bir önlemdir.

İneklerin iyi gözlenmesiyle stres altında oldukları, konforlarının bozulduğu kolayca anlaşılabilir. İnekler meraklı hayvanlardır. Barınağa giren birini merak ederler. Dillerini uzatırlar, merakla bakarlar ve koklamak isterler. Ancak; birisi içeri girdiğinde korkar ve kaçarlarsa o işletmede bir insan davranışı problemi vardır. Bakıcıların ineklere kötü davrandıkları şüphesi uyanabilir.

Bir barınağa girildiğinde, sağım esnasında değilse, inekler yatıyor ve geviş getiriyor olmalıdırlar. Sağlıklı, stressiz ortamlarda ineklerin %40’ı geviş getirir durumda tespit edilmelidir. İneklerin çoğunluğu ayakta ya da barınağın dışında ise, yatmaları gereken saatte dışarıda geziniyorlarsa “içerideki havadan veya yatma yerlerinden memnun değiller” demektir.

İnekler yürürken izlenmelidir. Yürürken sırtını kamburlaştıran ineklerin ayaklarından veya zeminden dolayı problemleri olabileceği akılda tutulmalıdır.

İneklere sağlanacak olan konfor iştahı, süt verimini, döl verimini, özetle karlılığı arttırır. KONFOR sağlık ve verim demektir.

METRİTİS uterus yangıları için kullanılan genel bir terimdir. Uterusun iç duvarının yangısına endometritis, uterusun kas yapısını da içine alan yangıya METRİTİS adı verilir.Serviks uterinin kapalı olduğu, anöstrus (kızgınlık göstermeme) ve rahim içinin irinle dolması ile karakterize olan şiddetli metritis durumlarına ise Pyometra adı verilmektedir.

Metritis ve pyometra genellikle doğum sonrası oluşan problemlerdir. Uterusun kontraksiyonlarını azaltan , uterus involusyonunu (rahimin doğumdan sonra kendini toparlamasını) geciktiren her türlü sebep METRİTİS sebebi olarak karşımıza çıkar. Bunlar uterusu strese sokan, çoğunlukla önlenebilmesi mümkün olan sebeplerdir. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz.

  1-İkizlik
  2-Enfeksiyonlar
-IBR ? BVD
-Ureaplasma, Mycoplasma, Haemophilus (Histophilus) enfeksiyonları,
-Arcanobacterium pyogenes (Corynebacterium pyogenes = Actinomyces pyogenes = Trueperella pyogenes)
-Streptococlar, Staphylococlar
-E.coli enfeksiyonları
-Brucellosis, Camphylobacteriosis
-Leptospirosis, trichomoniasis, clostridiumlar
  3-Doğuma müdahalede lüzumsuz, kaba ve pis davranışlar
  4-Her türlü stres
Kötü doğum boksu
Sıcaklık stresi
  5-Fosfor ve A vitamini noksanlığı
  6-Selenyum ve E vitamini noksanlığı,
  7-Sonun atılamaması
  8-Anyon – katyon dengesizliği (süt humması veya gizli hipokalsemi)
  9-Besleme dengesizlikleri (Enerji noksanlığı, aşırı şişman inekler)
10-Güç doğum

METRİTİS; döl tutmamanın, ineklerin sürüden çıkmasının en önemli sebeplerinin başında gelir. ABD’de yapılan çalışmalarda ineğin boş kalma süresinin % 11 oranında uzamasına, sperma ziyanına ve % 28 daha fazla sperm harcanmasına sebep olduğu ortaya konulmuştur. Septik metritis nedeniyle bazen ölüme kadar varan problemlerle karşılaşılabilir.

Metritislerde Arcanobacterium pyogenes ( Actinomyces pyogenes = Trueperella pyogenes) en çok izole edilen mikroorganizmadır. Ancak bu mikroorganizma Fusobacterium necrophorum tarafından desteklenir ve sinerjik (birbirini destekleyen) bir çalışma gösterirler. Fusobacterium necrophorum’un leukositleri öldürücü etkisi Arcanobacterium pyogenes’in dokulara girişini sağlar, Arcanobacterium pyogenes ise Fusobacterium necrophorum’un üremesini arttırıcı, onu güçlendirici bir etki yapar. Doğum sonrası yapılan çalışmalarda ineklerin bu stres ile immun fonksiyonlarının zayıfladığı, kandaki selenyum, E vitamini ve A vitamini seviyelerinin düştüğü tesbit edilmiştir. İmmun fonksiyonların azalması METRİTİS’in oluşumuna zemin hazırlar.

Doğuma müdahalede ellerin pis olması, gereksiz müdahale etme, ineklere yeterli ıkınma ve doğurma süresinin verilmemesi, doğum boksunun ıslak, dar ve pis olması metritise sebep olur. Müdahale esnasında çoğunlukla mikroorganizmalar rahim içine bulaşarak metritisin oluşumunu başlatırlar. Rahimi hırpalayan, leukositlerin bakterileri yok etme yeteneklerini engelleyen her şeyden sakınmak gerekir. Güç doğum, ikizlik gibi uterusu yoran etmenlerin yanı sıra, sonun atılamaması ya da buna müdahale ederken irritan antiseptikler kullanılması veya antibiyotik içeren bolusların gereğinden fazla sayıda uterusa bırakılması yine metritise sebep olabilir. Yavru atmalar ve yavru atmaya sebep olan her türlü enfeksiyöz veya enfeksiyöz olmayan etken metritise yol açar.

Kalsiyum’un vücuttaki önemi bilinmektedir. Ancak; özellikle üç organ, rahim, işkembe (rumen) ve abomasum, fonksiyonları bakımından kalsiyum’la yakından bağlantılıdır. Hipokalsemi veya subklinik hipokalsemi vakalarında rahim kasılmaları azalacağından doğum sonrası temizlenme ve envolüsyon gecikir. Bu suretle hipokalsemik ineklerin metritise yatkınlığı artar.

Metritis’in teşhisi ultrasonla veya rektal muayeneyle kolayca yapılır. Aslında bu muayenelere bile gerek kalmadan, döl yolundan gelen kötü kokulu ve renkli akıntı ile teşhis konulmuş olur. Pyometra’nın teşhisi daha zor olabilir. Pyometra anöstrus ve uterus dolgunluğu ile gebeliği taklit eden bir durum oluşturur. Ayrıca rahimden akıntı gelmediği için dış bakıda şüphe uyandırmaz.

METRİTİS’ten Korunma ve Tedavi:
Her konuda olduğu gibi , Koruma Esastır. Metritis korunulabilecek ve tedavi edilebilecek bir problemdir. Uterusu koruyan en önemli olay ÖSTRUS siklusu, yani kızgınlık göstermedir. Östrus siklusunda uterusun tonusu artar, uterusa kan hücumu olur ve mucus çoğalır. Böylece uterus kendi kendini temizler. Yine vücutta salgılanan östrojenin uterus üzerinde koruyucu ve sağıtıcı özelliği vardır. Doğumdan sonra normal süresinde envolüsyon oluştuğunda uterus yangısı ihtimali azalır. Envolüsyon 26-56 gün arasında gerçekleşmekle birlikte bu zaman ortalama 42-47 gün arasıdır.

Uterusun kontraksiyonların arttırıcı tedaviler daima yararlıdır. Oksitosin ve prostaglandin F2 (alfa) uygulamaları metritis’te tedavinin anahtarıdır. Pyometra tedavisinde Luteolitik etki olmaksızın tedavi söz konusu olmayacağından, zaten prostaglandin F2 (alfa) kesinlikle tedavide kullanılacaktır. Septik metritislerde sistemik antibiyotik ve damar içi sıvı tedavisi uygulanmalıdır.
Uterus içerisine antibiyotik verilmesi konusu çeşitli literatürlerde karışık fikirlere sebep olmaktadır. Bazı uzmanlar rahim içindeki kötü kokulu içeriğin antibiyotiklerin etkisini yok edeceğini savunmaktadırlar.

METRİTİS’ten Korunma Yolları: 
1-Aşıların belli bir takvime uyularak, sırasıyla yapılması gerekir (IBR-BVDLeptospirosis v.b).
2-Doğuma müdahalede acele edilmemeli, eğer müdahale gerekliyse temizlik kurallarına uyulmalıdır. Doğum öncesi ıkınma ve doğum esnasında yavrunun çıkması için ineğe bir zaman tanınmalıdır. Doğum boksu 3,5 * 3,5 m ebatlarından daha dar olmamalı, hatta mümkünse daha geniş olmalıdır. Doğum yeri ayrı, bol altlıklı ve kuru olmalıdır.
3-Doğum sonrası izleme programı uygulanmalı, her gün ateş alınmalı, vücut ısısı yükselmişse antibiyotik ve antiinflamatuvar ilaçlar verilmelidir. Doğum yapan inek ayrıca gözle dikkatli bir şekilde izlenmelidir.
4-Doğum sonrası yaşlı ineklere ağızdan kalsiyum takviyesi ile birlikte, enerjiye çevrilebilen katkılar veya hazır şekerler verilmelidir.
5-Koruyucu olarak doğumu takiben ve 28. günlerde prostaglandin F2 (alfa) enjeksiyonu yararlı olur. Bazı uzmanlar bu enjeksiyonun 40. gün tekrar yapılmasını önermektedirler.
6-Çiftlikteki sevk ve idareye dikkat edilmelidir. İneklerin temiz ve kuru mekanlarda bulunmasına özen gösterilmelidir.
7-Geçiş dönemi yemlemesi çok önemli bir konudur. Doğum sonrası aşırı canlı ağırlık kaybına yol açan besleme rejimleri metabolik hastalıklara ve metritise yol açar. Enerji dengesi bozuk ineklerin metritise daha yatkın oldukları bilinmektedir. Zaten ketosis ile metritis çoğunlukla bir arada görülürler.
8-Özellikle düveleri tohumlarken güç doğum oranı düşük boğa spermalarını tercih etmek en başta düşünülecek koruyucu hekimlik ilkesidir.
9-Vücut kondüsyon skoruna mutlaka dikkat edilmeli, gebeliğin sonuna doğru inekler aşırı şişmanlatılmamalıdır.
10-Barınak yapıları olarak ineklerde ısı stresi yaratabilecek ortamlardan kaçınılmalı, böyle barınaklarda gerekli önlemler alınmalıdır.
11-Doğuma en az bir ay kala ineğin yemine Selenyum ve E vitamini içeren yem katkı maddeleri katılmalıdır.
12-Çiftlikte çok dikkatli bir şekilde kayıt tutulmalıdır. Doğum müdahale ile gerçekleştiyse, son atılamadıysa mutlaka not alınmalıdır. Ayrıca bir yılda müdahale ile gerçekleşen doğumların sayısı, bir yılda oluşan son atılmaması vakaları istatistiksel olarak değerlendirilmelidir.

Yüksek verimli düve ve ineklerde doğumdan önce ve sonra görülen bir problemdir. Memede ve çevresindeki dokularda aşırı sıvı birikmesiyle ortaya çıkar. Meme şişkin ve gergin bir hal alır.

Meme ödemi çoğunlukla yem ile ilgili olur. Tuz ve enerji alımı ile ilgili olduğu bilinmektedir. Ancak sürüde kontrol altına alınması her zaman başarılı olmaz.

   

Sık sağım tedavide yardımcı olur. İlk başta buz ile masaj, eğer gecikmiş olaylar söz konusu ise sıcak masaj faydalıdır. Uzun sürede tedavisi gerçekleştirilemeyen meme ödemleri kalıcı olabilir ve sarkık memelere yol açabilir.

İlaçla tedavide idrar söktürücüler, antienflamatuar ilaçlar ve doğum sonrası oluşan vakalarda deksametazon preparatları kullanılır.

     

Meme Ödeminin Önlenmesi İle İlgili Görüşler:

Meme ödeminin çoğunlukla ilk doğumda görüldüğü bildirilmektedir. Meme ödemi genel olarak her doğumda bir öncekine nazaran daha azalır. Doğum öncesi şişmanlatılan ineklerde görülme ihtimali daha fazladır. Uzun süren kuru dönemin ardından doğum yapan ineklerde meme ödemi görülmesi daha çoktur. Çok verimli ineklerde görüldüğü belirtildiğinden kalıtımla ilgili yönleri olduğu düşünülmektedir. En önemli etken sodyum ve potasyum fazlalığıdır. Doğuma yakın potasyum ve sodyum yönünden sınırlandırılmış yemleme yapılması önleme açısından çok önemlidir. Yine son yıllarda yapılan araştırmalarda meme ödeminin oksidatif savunma mekanizmasıyla ilişkili olduğu savunulmaktadır. Vücudun antioksidan sistemlerini oluşturan superokside dismutase ve glutathion peroxidase enzimlerinin harekete geçirilmesinin, sonun atılamaması, kistik ovarium gibi problemleri önlediği gibi meme ödemlerini de önleyeceği bildirilmiştir. Superoxide dismutase enziminin bakır, manganez, çinko, glutathion peroxidase enziminin selenyum ile aktive olacağı bilindiğinden bunların yemlere katılmasının, diğer yandan antioksidan oldukları bilinen E ve C vitaminlerinin yemlere katılmasının meme ödemlerinde önleyici bir rol oynadığı bildirilmektedir. Zaten bu yem katkılarının geçiş döneminde kullanılmasının doğum sonrası mastitis olaylarını azalttığı da araştırmacılar tarafından doğrulanmıştır.

Bu tip katkılar yeme katıldığında döl verimi konusunda da son derece yararlı olmaktadır.

Bilindiği gibi inekler ortalama üç haftada bir kızgınlık gösterirler.  Bu olay doğumu takiben “ineğin kırkı çıkınca”  başlar.  Genelde 18-24 gün içerisinde tekrarlayan kızgınlıklar 18 saat civarında sürer.  İnek tekrar gebe kalmazsa, normal koşullarda böyle devam eden kızgınlıklar, eğer daha sık ya da daha uzun aralıklarla görülürse “bir anormallik var” demektir.

Genetik olarak verim yetenekleri yükseltilmiş olan ineklerin kızgınlıkları on sekiz saatten daha az sürebilir.  Kızgınlık birtakım belirtilerle ortaya çıkar.  Eğer belirtiler aşikar biçimde ortaya çıkmışsa kızgınlığın tesbiti kolaydır.  Yüksek verimli inekler ise daha sessiz kızgınlık gösterebilirler.  Bu durum kızgınlığın ve dolayısıyla tohumlama zamanının saptanmasında sorunlar çıkarır.  Tohumlama zamanı doğru olarak saptanamazsa sürüdeki döl verimi düşer.  Gösterişsiz kızgınlıklar daha uzun süreli ve daha sık gözlem yapılmasını gerekli kılar.

Kızgınlık belirtilerini kısıtlayan en önemli unsurun ineklerin boynundan bağlı olmalarından kaynaklanabileceğini unutmamak gerekir.

İnekler birbirinin üzerine atlama, birbirinin sağrılarına çenelerini dayama, çara akıntısı denen berrak akıntı getirme, sık işeme, iştahta ve süt veriminde azalma, biraraya toplanma, aşırı hareketlilik, böğürme gibi belirtilerle döl tutmaya hazır olduklarını ifade ederler.  Doğumu takip eden kırkıncı günden sonra kızgınlık göstermesi beklenen çok yüksek verimli ineklerde bu süre 60-90 güne kadar çıkabilir.  Daha fazla uzaması sürüde “döl kaybı” demektir.

Temiz, yumurta akı kıvamındaki akıntı en çok gözlenen belirti olup, bu akıntıda kirli noktacıkların olması rahim iltihaplarına, kan olması ise genelde döl tutma saatinin geçtiğine birer kanıttır. Kanlı akıntı görüldüğünde bir sonraki kızgınlık döneminin beklenmesi gerekecektir.

ABD’de bilim adamları kızgınlık belirtilerini yumurtanın döl yoluna atılma saatiyle ya da başka bir deyişle uygun tohumlama saatiyle uyumlu olarak puanlamışlar. En önemli belirti olarak kabul ettikleri ineğin üzerine atlamasına izin vermesine yani “durma”  ya 100 puan vermişler.  Diğer belirtilere, ikinci derece kızgınlık belirtileri dediğimiz belirtilere, ise verdikleri puanlar şöyle; vaginal berrak akıntı 3, çene dayama 15, bir araya gelme 3, vagina koklama 10, atlama 35, diğer ineğe baş tarafından atlama 45, yerinde duramama, aşırı hareketlilik 5 puan.  Yine bilim adamları ikinci derece belirtilerin bir kombinasyon halinde görülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. 

En önemli,  daha doğrusu tohumlama saatinin belirlenmesinde bize en iyi bilgiyi veren hareketin “durma”, “atlayana izin verme” olduğu ortadadır.  Bu hareketi görmek iyi gözlem ve yardımcı aletlerle mümkün olabiliyor.  Yüksek verimli süt inekleri atlayana izin vermeyi daha çok gece yarısıyla sabaha karşı olan zaman diliminde yapıyorlar.  Eğer bir günde, 24 saatlik bir periyotta her biri 20 dakika olan dört gözlem yapılırsa kızgınlığın saptanmasındaki başarı %98 oluyor.  Gözlem adedi ve süresi düştükçe kızgınlığı kaçırıyor ve bu sebeple de üç hafta sonrayı beklemek zorunda kalıyor, giderek sürüde döl kaybı problemiyle karşılaşıyoruz.  Örneğin; gün içinde her biri 10 dakika süren üç periyodik gözlem yapılırsa % 98 rakamı %79’a, her biri beş dakika süren iki gözlem yapılırsa %36’ya düşüyor.

Özet olarak; bilimsel çalışmaların ışığında kızgınlık ve buna uygun olarak tohumlama saatinin tesbiti son derece önem verilmesi gereken bir iş olarak karşımıza çıkmakta, bu konudaki ihmallerin “döl kaybı” halinde işletmeye zarar vereceği ortaya konulmaktadır.

GnRH’ın döl tutma yönünde yararı var mıdır? Varsa ne zaman uygulanmalıdır?

Cevap: GnRH’ın suni tohumlama esnasında veya tohumlama sonrası, genellikle 5’inci – 9’uncu günlerde kullanılması ile ilgili pek çok çalışma yapılmıştır.

Yapılmış olan çalışmaların sonucunda, kontrol grubuna kıyasla yaklaşık olarak elde edilen %3’lük bir sayısal artış, emek ve masrafı karşılayacak derecede değildi.  Ayrıca bu sonuç, kontrol grubundaki hayvanlardan elde edilenle kıyaslandığında belirgin şekilde farklı değildi.

Suni tohumlama esnasında verilen GnRH’ın çalışma mekanizması, ovulasyonun oluşmasını temin etmektedir/desteklemektedir.  Suni tohumlama zamanı ineklerin pek çoğunda, LH salınımı meydana gelmiş olduğundan, GnRH doğal olarak açığa çıkarak ovulasyonu başlatır.  Ovulasyon, GnRH uygulamasını takiben yaklaşık 24 saat sonra meydana gelir.  Ancak, gebe kalması sorunlu olanlarda veya ineklerde ovulasyonun gecikmesi, infertiliteye neden olabileceğinden GnRH uygulaması çoğu kez önerilmektedir.

(GnRH uygulaması, üçüncü veya daha fazla suni tohumlama yapılması gereken durumlarda önerilmektedir. )

Suni tohumlama sonrasında GnRH verilmesi ise ovulasyonu takip eden folliküler dalgadaki yeni gelişmekte olan follikuüden corpus luteum (CL)’un gelişmesini temin etmek içindir.

Eşlik eden CL, kandaki progesteron seviyelerini arttırır ve gebeliğin devam etmesine yardım edebilir.  GnRH, eşlik eden CL’u, yaklaşık %66 oranında arttırır (teşvik eder). Tekrar vurgulamak isterim ki, ek progesterona ihtiyacı olan ineklerde en etkili olacaktır.

Tohumladıktan 35-50 gün sonra gebeliği teyit edilen ineklerde bu uygulama ile %3’lük bir artış elde edilmiş olup bu sonuç da GnRH uygulanmayan ineklerle kıyaslandığında istatistiksel olarak belirgin bir fark yoktu.

Bu verilere bağlı olarak verilecek diğer bir kısa cevap da şu olabilir, tüm suni tohumlamalarda GnRH’ı kullanmayı tavsiye etmek güçtür, fakat döl tutması problemli olan ineklerde etkili olabilir.

Dr Ray Nebel
Kıdemli Dölverimi Uzmanı-Select Sires

İneklerde güç doğum buzağı kaybı, bazen ineğin kaybı ve çoğunlukla da bir sonraki gebeliğin gecikmesi sebebiyle döl kaybı ile sonuçlanabileceğinden, bir süt sığırı işletmesinin önemle üzerinde durması gereken bir konudur. Büyük yavru, ikizlik, döl yolunun kayganlaşmaması, yavrunun ters pozisyonda gelmesi gibi birçok konu güç doğuma neden olabilir. Ancak; güç doğum konusunun da birçok konuda olduğu gibi “koruyucu hekimliği” vardır. Baştan alınabilecek bazı küçük önlemler işletmeyi önemli kayıplardan kurtaracaktır.

Holstein ırkı süt verimiyle dünyada kendini ispatlamış bir ırk olmakla beraber kötü bir özelliği ilk doğumunu yapan düvelerin güç doğum yapma ihtimalinin yüksekliğidir. Bu oran ortalama düvelerde %9, ineklerde ise %2.5’tur. Görüldüğü gibi ne olursa olsun normal doğum ihtimali her zaman yüksektir. Düve ve inekleri tohumlarken, boğa kataloglarında yazan güç doğum oranlarına özellikle dikkat etmek gerekir.

İneklerde, özellikle biraz yaşlı olanlarda ıkınmanın gücü ve sıklığı ile süt hummasının yakın ilgisi vardır. Güçlü ıkınmalar kalsiyum azlığında gerçekleşemez ve yavru dışarıya kolayca itilemez. Yine selenyum azlığı kasların güçlü kasılmasını engeller. Enerji eksikliği de aynı sonucu doğurur. Diğer yandan işkembede sindirilemeyen protein seviyesi yüksekliği rahim içerisindeki yavrunun aşırı büyümesine ve dolayısıyla güç doğuma sebep olur. Doğumdan önceki günlerde aşırı yağlandırılmış inekler de güç doğum yapmaya adaydırlar. Demek ki güç doğum ile besleme arasında yakın ilişki vardır. Bu durumda güç doğumun önlemlerinden bazıları uygun besleme ile alınmış olacaktır.

Düvelerin erken tohumlanmış olması da düveler için güç doğum tehlikesi yaratabilir. Genellikle ondört aylıktan önce tohumlama yapılması önerilmez.

Düveler ya da inekler en az 3.5×3.5 metre boyutlarında, ayrı bir doğum boksunda doğum yapmalıdırlar. Doğum yapacak ineğe belli genişlikte bir alan ayırmak her zaman yararlıdır. İnekler sık sık yer değiştirerek ıkınmak isterler. Bu imkan kendilerine sağlanırsa güç doğum ihtimali azalır.

İneklere doğum için bir zaman tanınmalıdır. Eğer böyle bir zaman tanınırsa kendiliklerinden doğuracaklardır. Doğuma müdahale etmeden önce sabırla gözlemeli, ancak gereksiz ve erken müdahale etmekten kaçınılmalıdır.

Güç doğumun özellikle çatı ve kalça yapısıyla yakından ilgili olduğu bilinir. Kalça genişliği açısından sürüyü geliştiren boğa tohumları bellidir. Bunlar kataloglarda belirtilmiş olup, eşleştirme programlarına da girilmiştir. Eğer işletmede güç doğumlara karşı kalıcı, etkin bir önlem alınmak isteniyorsa, eşleştirme programlarından da yararlanarak kalça genişliği yönünden pozitif boğa tohumlarının seçilmesi uygun olur.

Görüldüğü gibi; güç doğum problemi de “koruyucu hekimlik” uygulamalarıyla üstesinden gelinebilecek problemlerden biridir. Özet olarak; uygun boğa seçimi, uygun besleme, uygun tohumlama yaşı, uygun doğum boksu, uygun zamanda müdahale.

Sütçü işletmelerde görülen, genellikle işletmenin yönetimiyle, bakım ve besleme koşullarıyla ilgili olduğu bilinen dokuz adet önemli hastalık ya da problem vardır. Bunlar mastitis, topallıklar, güç doğum, süt humması (doğum felci), sonun atılamaması, şirdenin yer değiştirmesi, ketosis, metritis ve yumurtalık kistleri olarak sayılabilir. Adı geçen hastalık veya problemlerden değişik şekillerde korunmak mümkündür. Ancak bir takım önlemler alınmadığında başa gelebilecek dertlerin sonucu öncelikle çiftlik, genel olarak bakılırsa ülke büyük zarar görür. Özellikle ABD’de ekonomik kayıplar yönünden yapılan çalışmalar sonucunda ülkenin ve hayvan sahiplerinin ne kadar zarara uğradığı ortaya konulmuştur. Son yıllarda bu yönde, özellikle mastitis konusunda ülkemizde de ekonomik kayıp analizleri yapılmış ve yayınlanmıştır. Zaman zaman diğer hastalıklarla ilgili olarak da çeşitli ekonomik değerlendirmeler yapılmaktadır.

ABD’de hastalıkların ekonomik boyutunu hem süt sığırcılığı yapanlara hem de ülkeyi yönetenlere göstererek, işletme bazında ve ülke bazında önlem alınması gerektiği anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu rakamların ne kadar büyük boyutlara ulaştığı görüldüğünde ise, alınacak önlemler için ayrılacak bütçenin zarara oranla çok düşük olduğu ortaya çıkmakta, herkes elbirliğiyle bunların üstesinden gelmek için uğraşmaktadır. İnek ya da vaka başına yapılan analizleri ülkeye genelleştirirsek, bir takım önlemlerle korunabileceğimiz hastalıklardan dolayı ne kadar zarara uğradığımızı biz de görebiliriz. Kayıpları değerlendirdiğimizde; süt kaybı, döl kaybı, buzağı kaybı, ineğin kaybının yanı sıra ilaç masrafları hemen hemen her hastalık grubunda karşımıza çıkacaktır. Klinik mastitis olaylarında vaka başına kayıp ABD’de 125-180$ olarak tesbit edilmiştir. Gizli mastitisi göz önüne alırsak bu rakam çok daha büyük boyutlara ulaşır. Topallıklarda bu rakam 90-300$, süt hummasında 334$, sonun atılmaması hallerinde 285$, şirdenin yer değiştirmesi olaylarında 340$, ketosis’de 145$, yumurtalık kistlerinde 687$ olarak bildirilmektedir.

Güç doğumlar ise güçlüğün derecesine göre sınıflandırılmış ve 25.16$’dan 379.61$’a kadar varan kayıpların söz konusu olduğu saptanmıştır. Metritis yani rahim iltihaplarıyla ilgili çok net rakamlara ulaşılamamıştır. Rahim iltihapları sonun atılamamasıyla ilişkili olabildiği gibi, güç doğumla, doğum felciyle de ilgili olabilir. Bu durumda birbirini takip eden problemler üstüste gelerek maliyeti arttırır.

Görüleceği gibi bazen zincirleme kaza gibi bütün dertler birden gelir ve işletmeyi zarara uğratabilir. Korunma ucuz, tedavi pahalıdır. Tedavi, her zaman garantili bir uygulama değildir. Sürü yönetimi ile ilgili bilgiler ve bunların çiftlikte uygulanması sözünü ettiğimiz hastalıkların önlenmesi için yeterlidir. Sadece sürü yönetimine kulak vermek, uygun besleme, uygun sağım, uygun tohumlama, uygun bakım koşullarını takip etmekle hem işletmeyi, hem de ülke ekonomisini büyük zararlardan kurtarmak mümkündür.

Bilindiği gibi düvelerde döl tutma oranı ineklere göre her zaman daha yüksektir. Dünya’daki istatistiklere göre, genetik olarak süt verim yeteneği artan inekler daha zor döl tutuyor. İneklerde döl tutma oranı yıllar içerisinde giderek düşüyor. Düvelerde ise böyle bir düşüş söz konusu değil. Neden ? İnekler süt veriyor. Döl tutmasını istediğimiz günler ise süt veriminin ” pik” yaptığı günlere denk geliyor. İneklerin enerjileri; yüksek süt verimine ve döl tutma yeteneğine sahip yumurta üretimine aynı anda yetmiyor. Hızla süt vermeye başlayan inek zayıflıyor ve vücut yağlarını yakmaya başlıyor. Mutlaka keton cisimcikleri açığa çıkıyor. Bu açığa çıkan miktar inekte klinik olarak ” Ketosis” hastalığına sebep olmasa bile, yumurtalıktan döl tutacak bir yumurta salınımını engelliyor. Yani bir şekilde subklinik ketosis vakasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Enerji dengesinin tekrar kurulması altmış gün vakit alıyor. Enerji dengesi kurulduktan sonra keton cisimciklerinin vücuttan tamamen arınması da onyedi gün sürüyor. Demek ki doğumu takiben ilk yetmiş yedi gün ineklerin döl tutmama ihtimali gayet yüksek. Halbuki inek bu dönemde kızgınlık gösterebilir. Doğumu takiben yetmiş gün civarında kızgınlık gösteren inekleri tohumlarsak spermayı ziyan etme ihtimalini göze almamız gerekir. Bu bakış açısıyla, özellikle yüksek süt verimli ineklerde doğumu takiben, en iyi koşullarda bile seksen günü geçmeden suni tohumlama yapmamak gerekir. Görüleceği gibi; doğumdan hemen önce ve doğumdan hemen sonra uygun besleme teknikleriyle, profesyonel yardımın önemi ortadadır.

Döl tutma konusunda başarısızlığın diğer bir sebebi “kızgınlık kontrolü” dür. Bu konuda hiçbir çiftlik hatalı davrandığını düşünmez. Herkes doğru kızgınlık takibinin yapıldığını sanmakla birlikte, kayıt tutulmadığı için gerçek ortaya çıkmaz. Yine hatanın sebebi özellikle süt verimi yüksek olan ineklerin “gösterişsiz kızgınlık” göstermeleridir. Süt verimi yüksek ineklerin gerçek kızgınlık periyodu sadece 4-6 saat sürer. Halbuki biz kızgınlığın 12-18 saat süreceğini biliriz. Süt verimi arttıkça kızgınlık süresi de negatif yönde etkilenmiştir.

Atlama ve durma zamanı sadece 4-6 saat gibi kısa bir periyod olmakla kalmayıp çoğunlukla gece yarısıyla sabaha karşı olmakta, yani 00-06 saatleri arasına rasgelmektedir. Bu saatler arasında bile atlama-durma sayısı ortalama 2 kereyi bile bulmaz. Görülüyor ki kızgınlığı kaçırma ihtimali gayet yüksektir. Zaten kayıt tutulsa durum hemen ortaya çıkar. Örneğin; bir çiftlikte doğumu takip eden günlerde boş inek sayısı 100 adet olsun. Kayıt tutularak 30 gün içinde kızgınlığa gelenler not edilsin. Örnek olarak 40 ineğin kızgınlık gösterdiği not edildiyse, o çiftliğin kızgınlık kontrolündeki etkinliği sadece % 40’tır. Halbuki bu rakam iyi bir şekilde %70-80 olmalıdır. Eğer oran %70-80 olursa başarılı bir döl verim programının olduğu söylenebilir. Otuz gün sonra 40 adet kızgınlığı saptanan inekten 20 adedi yani yüzde 50 si döl tutsa gebelik oranı %20’dir. Ne kadar az, değil mi? Problem; kızgınlık kontrolündeki başarısızlık. Çözüm, daha dikkatli ve kayıt tutulmasına dayalı kızgınlık kontrolü ile, yardımcı araçların kullanılması.

Özet; birinci olarak, ineklerde doğumu takiben 80 inci günden önce yapılacak tohumlamalar başarısız olabilir ve sperma ziyanına sebep olur, ikinci olarak; iyi bir kızgınlık takip sistemi uygulamayan çiftliklerin döl tutma problemi yaşayacağı kesindir.

KAZI – KAZAN

Bu problemler “ineklerde enerji metabolizması ile ilgili problemler” ve “Kalsiyum/Fosfor metabolizması ile ilgili problemler” olarak da sayılabilir.

Hipokalsemi = Süt Humması
Retentio Secundinarum = Sonun atılamaması
Şirdenin (Abomasum) yer değiştirmesi
Ketosis
Metritis
Mastitis

İNEKLERDE DOĞUMDAN SONRA GÖRÜLEBİLECEK ÖNEMLİ PROBLEMLER:

İneklerde doğumdan sonra görülebilecek önemli problemlerin başlıca sebepleri, yazımızın devamında da görüleceği gibi, beslemede eksiklikler ve dengesizlikler ile kötü yönetimdir.

Bu problemleri şöyle sıralayabiliriz:
– Yağlı inek sendromu (şişman inek hastalığı = Fat Cow Sendrom)
– Ketosis
– Sonun atılamaması
– Döl tutmama
– Selüloz azlığı / asidoz / karın şişmesi
– Laminitis
– Abomasumun (Şirden’in) yer değiştirmesi
– Doğum Felci (hipokalsemi, süt humması)

Ketosis:
Doğumu takip eden birkaç gün veya birkaç hafta içinde ortaya çıkar. İştahsızlık, zayıflama, sütün azalması, kabızlık, sümüksü dışkı, durgunluk, kambur duruş, sinirli haller ve boş çiğneme hareketleri ile kendini gösterir. Yağlı inek sendromu ile de ilişkili olabilir. Günde 2 kez 150 ml. propilen glikol veya sodyum propionat verilerek ve bu uygulamaya en az 4 gün devam edilerek sağıtılabilir.

Ayrıca damardan hipertonik glikoz solüsyonu ile glukokortikoidler enjekte edilir.

Ketosis’ten Korunma ve Önlemler:
İnekler çok zayıf ve çok şişman olmamalıdır. Kuru dönemin son iki haftasında yavaş yavaş arttırmak suretiyle alıştırarak konsantre yeme adaptasyon sağlanmalıdır. Doğuma iki hafta kala yeme NİACİN ilave edilmesi yararlı olur.

Doğum Felci (Hipokalsemi ? Süt Humması):
Doğumdan hemen sonra, 1-2 gün içinde veya doğuma 1-2 gün kala oluşabilir. Vücut ısısı düşer, kulaklar ve merme soğur, sallantılı yürüyüş veya tamamen yatma, başı omuza dayama haliyle ortaya çıkar. Bakışlar donuklaşır, gözbebeği genişler, çok şiddetli vakalarda koma hali ve ölüm görülebilir.

Tedavisi damar içi yavaş yavaş Kalsiyum solüsyonu enjeksiyonu ile mümkündür.

Doğum Felcini Önleme Yolları:
Kuru dönemde yüksek kalsiyum içeren rasyonla besleme hipokalsemiyi arttırır. Kuru dönemde 550 kg canlı ağırlıktaki bir ineğin kalsiyum ihtiyacı günde 40 gr kadardır. Bu durumda düşük kalsiyum içeren rasyonlar, doğum sonrası felçleri önleyeceğinden yüksek oranda KALSİYUM içeren kuru yoncanın KURUDAKİ ineklere verilmemesi, yerine düşük kalsiyum içeren kaba yemlerin örneğin; çayır otunun verilmesi yararlı olur. Doğuma 3-7 gün kala özellikle D vitamini enjeksiyonunun doğum felcini önleyeceği araştırmacılar tarafından bildirilmiştir. Sürüde doğum felci olayları ANYONİK tuzların yeme katılmasıyla kontrol altına alınabilir.

Hipokalsemi başlı başına bir problem olduğu gibi başka problemlere de yol açabilir. Kan zayıflığına bağlı güç doğum, uterus prolapsusu olaylarında artış, sonun atılamaması, metritis’e yatkınlık, tekrar gebe kalma oranında düşüş, rumen atonisi dolayısıyla karın şişkinliği, şirdenin yer değiştirmesi, ketosis, mastitis, sütün azalması gibi problemler hipokalsemiyi takip edebilir.

Şişman İnek Sendromu (Fat Cow Sendrom)
Gebelikte çok beslenen ineklerde görülür. Doğumdan sonra iştah kaybı ve hızlı zayıflama ile ortaya çıkar. Nabız ve solunum hızlanır, inek yatar, kalkamaz. Bu belirtilerin ardından bir hafta içinde koma hali ve ölüm gözlenir. Destek tedavisi için propilen glikol ve sıvı elektrolitler denense de, genellikle tedavi başarılı olmaz. Önlemek için kuru dönemde ineklerin yağlandırılmaması gerekir. Kuru dönem boyunca mısır silajından uzak durmak yararlı olur.

Abomasumun Yer Değiştirmesi :
Bu olay doğumu takiben iki ? üç hafta içerisinde meydana gelir. Dördüncü midenin normal yerinden sağa veya sola doğru bükülmesiyle oluşur. Kesif yem-kaba yem dengesizliği, kaliteli kaba yem eksikliği abomasumun yer değiştirmesine zemin hazırlar. Abomasum çoğunlukla SOLA doğru yer değiştirir.

Abomasumun Yer Değiştirmesini Önleyecek Tedbirler:
İneğe vücut ağırlığının en az %1’i kadar kaliteli kuru ot verilmelidir. Kuru dönemde silaj tüketimi kısıtlanmalıdır. Mastitis, yağlı inek sendromu, süt humması, sonun atılamaması gibi problemler abomasumun yer değiştirmesine dispozisyon yaratacağından bu problemler için mutlaka önlem alınmalıdır. Kuru dönemde, özellikle doğuma 2 hafta kala ineğe verilen kesif yem 100 kg ağırlığa 750 gr oranını geçmemelidir. Örneğin; 500 kg canlı ağırlığındaki bir ineğe verilen kesif yem 3,750 gr’dan fazla olmamalıdır.  Doğumu takip eden dakikalarda kalsiyum takviyeleri yararlı olabilir.  Kalsiyum/fosfor dengesini sağlayan ve subklinik ya da klinik hipokalsemiyi önleyen D3 vitamininin doğuma 2-8 gün kala enjeksiyon olarak uygulanması büyük oranda yararlı olacaktır.

Sonun Atılamaması:
Doğumdan sonra görülebilecek yaygın problemlerden biridir. Süt azalmasına ve tekrar gebe kalmanın gecikmesine, dolayısıyla ekonomik kayıplara sebep olur. Uterus envolusyonu yani rahimin tekrar eski halini alması gecikir, rahim iltihabına ve kısırlığa sebep olabilir. Sonun atılamamasının sebepleri arasında Bruselloz, BVD, IBR, Leptospirosis gibi enfeksiyöz hastalıklar, vitamin – mineral eksiklikleri sayılabilir. Ca/p dengesizliği, selenyum, iyot ve A vitamini eksikliği olan sürülerde sonun atılamaması olaylarının arttığı gözlenmiştir. Plasenta bağlantısının olgunlaşamaması yani erken doğum olayları, doğuma yakın dönemde ineğin aşırı kilo alması ve mısır silajı tüketimi sonun atılamamasına sebep olabilir.

Alınması Öngörülen Önlemler:
Kuru dönemin en az 45 gün olması, günlük hareket imkanı, vitamin A, D, E ve selenyum enjeksiyonları ya da bunları içeren yem katkıları, enfeksiyöz hastalıklara karşı aşılamada önlem olarak düşünülebilir. Buzağılama bölümünün temiz, kuru, geniş, rahat olması, iyi havalandırmalı, aşırı sıcak, nemli ve kalabalık olmayan barınaklar sonun atılamaması konusundaki önlemlerin başında gelir.  Kalsiyum/fosfor dengesi için doğumdan önceki bir hafta içerisinde D3 vitamini uygulaması ve doğumu takip eden en kısa sürede enjeksiyon ya da ağız yoluyla kalsiyum verilmesi koruyucu hekimlik yönünden başarı sağlar.

Döl Tutmama:
Çok yağlandırılmış ve doğum sonrası hızlı zayıflama gösteren inekler sonunu atamama, rahim iltihabı ve ovariyum kistleri gibi problemlere daha yatkın olurlar. Bunlar döl tutmama sebepleri olarak karşımıza çıkar.

Selüloz azlığı, Asidosis, karın şişmesi olayları kaba ve konsantre yem oranındaki dengesizliklerden, kaba yemde taze baklagillerin çok olmasından kaynaklanır.

Laminitis: 
Yine kaba yem ? konsantre yem oranının bozukluğu ile ortaya çıkan topallık ile kendini gösteren bir problemdir. İnek ayakta durmakta rahatsızlık çeker, verim düşüklüğü ortaya çıkar. Daha çok işkembede oluşan aşırı histaminin kan dolaşımıyla ayaklara gitmesi sonucu meydana gelir.
Karaciğer apseleri de kaba ve kesif yem oranının bozukluğu ile ilgili olarak, işkembede oluşan asitin işkembeyi zedelemesi sonucunda mikropların kan dolaşımına girmesiyle ortaya çıkan problemlerdir. Kan dolaşımına giren bakteriler vena porta yoluyla karaciğere ulaşarak karaciğer apselerine ve ilerlemiş olaylarda ise karaciğer fonksiyonlarının bozulmasına sebep olurlar.

Süt yağı oranının düşmesi ile karşı karşıya kalındığında yine asidoz yönünden bir inceleme yapılmalıdır. Kaba-kesif yem oranı gözden geçirilmeli, ayak problemi olup olmadığına dikkat edilmelidir. Çok ince kıyılmış kaba yemler süt yağı oranının düşmesine sebep olabilir. Böyle bir problemde rasyonun kuru maddesinin binde beşi kadar sodyum bikarbonatın yeme ilavesi yararlı olur.

Kuru dönem iç ve dış parazit mücadelesi için en uygun dönemdir. Yeme katılarak ya da enjeksiyon tarzında A, D, E vitaminleri ile kuru dönemdeki inekleri desteklemek gerekir. Doğumdan 3 hafta önce uygulanan Selenyum ve E vitamini enjeksiyonları ya da bunların yeme katılmaları sonun atılamaması olaylarını önler. Kurudaki inekler temiz rahat bir ortamda bulundurulmalı ve hareket edebilmelidirler. Aşırı sıcaklıkla ilgili tedbirler mutlaka alınmalıdır.

İNEKLER VE SİNEKLER

Sineklerin çevreye, hayvanlara ve çalışanlara rahatsızlık verdiği, stres kaynağı olduğu bilinmektedir.  Bunların yanısıra sinekler birçok hastalığın bulaşmasında ya mekanik ya da biyolojik olarak rol oynamaktadırlar.  Sinekler mavi dil hastalığı, üç gün hastalığı, Epizootik hemorajik hastalık, Akabane, LSD (Lumpy Skin Disease) hastalığı, pembe göz hastalığı, yaz mastitisi, IBR ve Bruselloz gibi hastalıkların bulaşmasından, naklinden sorumlu olurlar.  Ortamın ısınmasıyla birlikte sinekler ortaya çıkacak, tehdit oluşturmaya başlayacaklar.  Öyleyse; sinek mevsimi gelmeden önce alınacak önlemleri gözden geçirmekte yarar vardır.

Çok çeşitli sinek türleri söz konusudur.  Biz en çok karasinek ve sivrisineği biliriz.  Sineklerle mücadele onların biyolojik döngülerine bağlı olarak, bir bütün halinde sürdürülürse başarı şansı olur.  Sürü yönetiminin vazgeçilmez ilkesi olan “Kuru ve Temiz” ilkesi, bu mücadelenin de başlıca koşuludur.  Sineklerle mücadele temizlik, nem kontrolü, gübre yönetimi ile yakından ilgilidir.  Mücadele esnasında sadece ergin, uçan sineklerle uğraşmak tek başına çözüm getirmez.  Sinekler yumurtadan çıkmadan önce mücadele başlatılmalıdır.  Sineklerin biyolojisinde sıcaklık ve nem en önemli faktörlerdir.  Nem %40-70 arasında olduğunda yumurtadan çıkma süreci başlar.  %30 nemliliğin altındaki ortamlarda yumurtadan larva çıkması mümkün olmamaktadır.  Sinek biyolojisinde nem ve sıcaklığın yanısıra organik ortam da onlar için olumlu faktörlerdendir.  İnek barınakları ise sineklere bu organik ortamın tam olarak sağlandığı yerlerdir.  Özellikle yemliğin inek tarafındaki kısmı her zaman yem artıklarının döküldüğü, nem ve sıcaklıkla da sinek yumurtaları için uygun ortamın yaratıldığı bölgelerdir.  Sinek populasyonu ile mücadelede sineklerin üreme ortamlarının bilinmesi bizi başarıya götürecektir.  Sineğe yarar sağlayan, bizim sineklerle mücadelemize engel olan bölgelerden biri de suluk çevreleridir. Suluk çevrelerindeki ıslaklık, kaçıran vanalardan sızan ya da ineklerin ağızlarından etrafa yayılan sular sineklere yaşam ortamı oluşturur.

Sivrisinekler için en önemli yaşam ortamı birikinti, durgun sulardır. Çiftlikte birikinti sular görünür haldeyse önlem almak gerekir.  Ancak; çiftliklerde gizli durgun su kaynakları da vardır.  Örneğin; eski araba lastikleri, atık pet şişeler, kırık kovalar ve benzerleri etrafta gizli sivrisinek üreme ortamları meydana getirirler.

Sinekler özellikle yaz aylarında sürünün en önemli risk faktörü halindedirler.  Süt verimini, işçi aktivitesini düşürdükleri gibi, ilaç masraflarının da artmasına sebep olurlar.

Sinekler, bir biyolojik döngü içerisinde yaşar ve çoğalırlar.  Ergin sinek yumurtlar, yumurtadan larva çıkar.  Larvalar pupa haline gelir.  Pupalardan ergin sinek çıkar, böylece döngü devam eder.  Mücadelede ise döngünün her safhası ile uğraşmak gerekir.  Ergin sineklerle uğraşırken, diğer yandan yumurtaları, larvaları ya da pupaları nasıl yok ederiz? Nasıl, ergin hale gelmeden sineklerle baş edebiliriz? diye çaba göstermek gerekir.  Uçan, ergin sineklerle uğraşıp durursak, daima bu savaşı biz kaybederiz, sinekler kazanır.

Sineklerle mücadele yöntemleri:

1- Sineklere iyi bir ortam sağlayan gübrelerin temizliği ihmal edilmemelidir.
2- Mücadelede üç ana yöntem uygulanır.  Fiziksel, biyolojik ve kimyasal yöntemler.  ABD’de inorganik altlık materyali olarak yatak yerlerinde kum kullanımı biyolojik mücadele yöntemi olarak değerlendirilir.  Çünkü; kum altlık organik olmadığı için, sineklere üreme ortamı sağlamaz.
3- Mücadelede her bir yöntemi ayrı ayrı uygulamak, yani toplu mücadele yöntemlerini birlikte uygulamak gerekir.
4- Yemlik makaslarının inekler tarafındaki kısmında sineklere uygun bir ortamın oluştuğunu söylemiştik. Bu bölgenin haftada bir kompresörle üflenmesi sineklerin üreme ortamını bozacaktır.  Çok yararlı bir yöntemdir.
5- Sinek larvalarıyla, yumurtalarıyla, pupalarıyla beslenen böceklerin kullanılması biyolojik mücadelede başarı sağlar.  Özellikle ABD’de insan ve hayvanları sokmayan, sadece sinek pupalarına zarar veren bir çeşit yaban arısı biyolojik savaşta çok kullanılır.
6- Sineklerin doğal düşmanlarının kullanılması yaygın bir uygulamadır.  ABD’de sinek yumurtası yiyen, başka hiçbir şeye zararı dokunmayan böcekler hayvan başına hesabıyla üretici firmalardan alınıp çiftlik arazisine salınırlar.
7- Sinek yumurtalarıyla savaşın diğer bir yolu ağızdan verilerek, hiçbir sistemik etki göstermeden dışkıyla çıkan ve gübrede yumurta yaşamasına olanak tanımayan oral larvisid‘lerdir. Bu yöntem de yine ABD’de yaygın olarak kullanılmaktadır.  Bunlar kesinlikle süte, ete geçmezler, vücutta emilmezler.  Zararlı hiçbir etkileri yoktur.  Sadece dışkıda yumurta üremesine engel olan oral larvisidler daha çok yalama taşı, yalama kovası tarzında ineklere, danalara verilirler.  Kalıntı bırakmaz, yalama kovasını tuz, vitamin ihtiyacı için yalayan sığırlar tarafından ağızdan alınır, bağırsaktan emilmeden geçer.  Çok yararlı bir uygulamadır.  Binlerce dananın, yüzlerce ineğin bulunduğu bir çiftlikte hiç sinek görmemenin yolu bu tip mücadelelerin sonucudur.
8- Fiziksel mücadelede temizlik dışında, sinek telleri, yapışkan sinek tutucular, tuzaklar kullanılabilir.
9- En çok kullanılan yöntem kimyasal savaştır.  Çeşitli kimyasal bileşikler sinek öldürücü olarak kullanılırlar.  Bunlar çevreye zarar vermeyen maddeler olmalıdır.  Sprey şeklinde, kalıcı olarak sürme şeklinde, ilaçlı perdeler, kulak küpeleri şeklinde kullanılan sinek öldürücü preparatlar mevcuttur.
10- Yukarıda sayılanların hepsinin sineklerle savaşmamızda önemli rolleri vardır.  Yapılması gereken mevsim başında harekete geçerek, tümünü kombine şekilde, düzgün aralıklarla kullanmaktır.  Bütün bilinen yöntemler birlikte kullanılırsa kimyasal madde kullanımı da en az düzeyde tutulabilir.

Yumurta, larva ve pupalarla ilgili savaş yöntemlerini uygulamak, temiz, kuru barınak temini, koruyucu hekimlik gibi, ergin sineklerle uğraşmak ise tedavi etmeye çalışmak gibidir. Her zaman söylediğimiz şekilde, koruyucu hekimlikte başarı şansı yüksektir. Tedavi ise koruyucu hekimliği iyi yapamamış olduğumuzun göstergesidir.

İneklerin bazen sonunu atmadığı gözlenir. Doğumu takip eden on iki saat içerisinde yavru zarlarının atılamaması durumuna retensiyo secundinarum veya halk arasında eteğinin düşürülmemesi, eşin düşürülmemesi, sonun atılamaması gibi yöreden yöreye değişen isimler verilir. Normalde doğumu takiben birkaç saat içinde rahim duvarında yapışık olduğu yerlerden ayrılması gereken yavru zarları; yavruların ikiz olması, doğumun beklenenden erken ya da geç olması, yavrunun anormal olması, düşük yapma ya da hastalıklar sebebiyle atılamazlar. Hastalıklar deyince akla bruselloz, leptospiroz, camphylobacteriosis, IBR, listeriosis gelir. Güç doğum ya da sezaryan operasyonu sonrasında sonun atılamaması söz konusu olur. Sonun atılamadığı durumlarda yavrunun ölü olması %11,5 civarında iken canlı doğum oranı % 88,5 tur. ABD’de yapılan istatistiksel çalışmalarda, sürülerde sonun atılamaması olayları ortalama % 9 olup, bu oran % 0-22 arasında değişmektedir. Sürülerde kayıt tutulursa % 9’un üzerindeki yıllık son atmama olaylarında alarma geçmek gerekir. Yukarıda adı geçen problemler dışında sonun atılamaması sebepleri olarak klinik ve subklinik hipokalsemi, selenyum, E vitamini ve A vitamini noksanlıkları, ineklerin kuru dönemde şişmanlatılmış olması ve stres yaratan ortamlarda bulunmaları sayılabilir. Sonun atılamaması durumlarının kalsiyum ?fosfor ve enerji ? protein dengesiyle çok yakın ilişkisi vardır. Sonun atılamaması tek başına bir olay olarak kalmaz. Geçmişinde bir takım olaylarla kombine olduğu gibi, sonrasında da bir takım olaylarla kombine olur. Örneğin; sonun atılamaması rahim iltihaplarının ve döl tutmama problemlerinin öncüsüdür. Yine sonun atılamaması ile karaciğer yağlanması arasında da çok yakın ilişki olduğu ortaya konulmuştur. ABD’de sonun atılamaması olaylarının diğer kayıplarla kombine olarak vaka başına 285 dolara mal olduğu hesaplanmıştır. Gebeliğin son dönemlerinde inek konforuna dikkat edilmemesinin, yazın aşırı sıcak geçmesi ve bu konuda gerekli stres önleyici tedbirlerin alınmamasının sonun atılamamasında etkili olduğu, sonbahardaki doğumlarda, diğer mevsimlere göre daha çok sonun atılamaması olayının görüldüğü iddia edilmektedir. Sonun atılamaması sütçü sığır işletmelerinde döl tutma zorluğu, sperma ziyanı, iki buzağılama arasının uzaması gibi zararların yanı sıra, kısır kalma ve sürüden çıkarmaya kadar varabilen problemlere sebep olabilir. Sonun atılamaması önceden alınacak tedbirlerle önlenebilir. Burada da yine “koruyucu hekimlik” ön plana çıkmaktadır.

Sonun atılamaması yönünden koruyucu hekimlik: 
Güç doğum oranı düşük boğa spermaları kullanmak, enerji, kalsiyum- fosfor dengesi sağlanmış rasyonlar, adı geçen enfeksiyonlara karşı sistematik aşılama, kuru dönemde uygun besleme, stres ortamlarından kaçınmak akla gelebilecek önlemlerdir.

Stresin doğumu takiben kanda selenyum, E vitamini, A vitamini ve çinko seviyelerini düşürdüğü bilinmektedir. Doğuma bir ay kala selenyum ve E vitamini içeren enjeksiyonların sonun atılamaması olaylarını önlediği bilinmekle birlikte, bu kombinasyonun yem katkısı olarak her gün az miktarda, sürekli kullanılmasının daha yararlı olduğu vurgulanmaktadır. Stres yapıcı faktörlerin başında aşırı sıcaklık gelmektedir. Bunun yanısıra doğum boksunun dar olması, kirli, ıslak, altlıksız olması da stres yaratır. Doğuma 2-8 gün kala ineklere yüksek dozda D3 vitamini enjeksiyonu doğum felcini ve dolayısıyla da sonun atılamaması durumunu önleyici rol oynar. Doğumu takip eden saatlerde ağızdan verilecek olan kalsiyum jelleri ya da bolleri yine bu yönden faydalı olacaktır. Doğuma gereksiz ve erken müdahale etmemek, müdahale gerekiyorsa temizliğe son derece dikkat etmek tavsiyelerin başında gelir.

Sonun atılamaması ve takip edebilecek olan diğer problemlerin önlenmesi bir takım  “profesyonel yardım” ların zamanında yapılmasını gerektirir. Başa gelmiş olayların tedavisi de yine profesyonel girişimle çözülür. Tedavi veteriner hekimin kararıyla ve müdahalesiyle mümkündür. Bazı uzmanlar elle müdahaleyi, bazı uzmanlar ilaçla müdahaleyi, bazıları ise bu ikisinin kombinasyonlarını tercih edebilirler. İlaçla müdahale rahim kasılmalarını arttırmak, antibiyotikli ilaçların rahim içine ve adele içine uygulanmasını sağlamakla olur. Elle müdahale ise rahim içerisini hırpalamadan yapılmalı ve ilaçla müdahale ile desteklenmelidir.

Ülkemizde süt sığırcılığı genetik karakter olarak son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir. Bu gelişmenin hızlanmasında en büyük etken özel sektörün rekabetçi bir anlayışla tanıtım ve bilgilendirme çabasıdır.  Ancak genetik yetenekler yükselirken buna paralel bakım, besleme ve koruyucu hekimlik hizmetlerinin de gelişmesi gerekir.  Elde ettiğimiz üstün verim yeteneğine sahip ineklerin korunması, ırk ıslahını sürdürürken, diğer yandan önem verilmesi gereken en önemli işimizdir. Elde edilen ırkların korunması ve daha da geliştirilmesi için dört ana öge üzerinde durulmasını öngörüyoruz. Konfor, koruyucu hekimlik,uygun bakım-besleme, uygun boğa kullanımı.

İneklerin konforu ilk söylediğimizde çok yadırganıyor.  İnsanlar “bizim konforumuz tam değil, ineğin konforu da ne demekmiş” diye düşünüyorlar. Hatta ilk tepki biraz alaycı oluyor. Şunu bilmek gerekir ki süt inekleri kendisine sağlanmayan konforun intikamını sahibinden mutlaka alır.

Süt ineğinin konforu nasıl olur?  Uygun yemlik, uygun suluk, uygun havalandırma ve uygun ortam sıcaklığı, uygun ışıklandırma, uygun zemin ile olur. İnsan davranışları da çok önemlidir.  İneğe kötü davranan, döven, ürküten bakıcılar yine konforu bozan unsurlardan biridir.  İnekler verimleri yükseldikçe, deyim yerindeyse, nazikleşirler.  Duvarlarla çevrili barınaklar, yirmi derecenin üzerindeki ortam sıcaklığı, kötü havalandırma verim düşüklüğüne sebep olur.  Üstelik bu verim düşüklüğü iki yönlüdür. Süt verimi ve döl verimi düşüklüğü olarak karşımıza çıkar.  İneklerin yemlikte ve yattıkları yerlerde rahat olmaları sağlanmalıdır. Çünkü süt aslında bu iki mekanda oluşur. Hızla yemini yiyen inek rahat bir ortamda yatarak geviş getirmelidir.  Ortamını beğenmeyen inek verimini azaltır.  Bir sürüyü gözlediğinizde her an ineklerin %40’ını geviş getirirken görmeniz gerekir.  İdeal olanı budur.

Sağım yolunun, sağım odasının ve sağım işleminin yine konforlu olması gerekir.  Konforu bozan her şey strese, stres verim azalmasına sebep olacaktır.  İnekler rutine girmeye çok meyilli hayvanlardır ve mutlaka rutin işlemleri ararlar.  Örneğin, hergün aynı saatlerde, aynı sağımcılar tarafından sağılmaları, aynı bakıcıların bulunması, aynı özenin gösterilmesi
ineklerin konforu için gereklidir.

Uygun bakım ve besleme hem konfor ile, hem yem ile ilgilidir.  Bunda da yine alışılmışın dışına çıkmak tehlikelidir. Yem değişiklikleri ne yönde olursa olsun risk taşır.  Her değişiklik alıştırarak yapılmalıdır. Yem formülünün ihtiyaçlara uygun şekilde yapılması, özellikle sağmallar ile kurudakilerin yem formüllerinin farklı olması baş koşuldur. Yemin mineral, vitamin, protein, enerji dengesinin gereksinimlere göre yapılması verimi arttırır.  Hem de daha önce söylediğimiz gibi sadece süt verimini değil, döl veriminide olumlu yönde etkiler.  Doğal olarak bunun tersi de doğrudur. Yani yemdeki her türlü dengesizlik süt verimini azaltacağı gibi döl verimini de olumsuz yönde etkiler.  Ayrıca ineğin yaşamını da tehdit edebilir.

Bir sütçü işletmede koruyucu hekimlik hizmetleri eksikse kazanç elde edilemez. Dertler adeta yağmur gibi yağar ve bu durum çiftlik sahibinden çalışanlara kadar herkesi bezdirir. Aksine herkes çok çalışır ama başarılı olmak zorlaşır.  Koruyucu hekimlik uygun rasyon, uygun barınak, uygun aşılama programı ve uygun boğa kullanımının tümünden oluşur. Örneğin; rasyonun her yönden dengesi inekleri Ketosis’ten, süt hummasından, karaciğer yağlanmasından, yatalak inek hastalığından, hatta rahim ve meme iltihaplarından korur.  Düvelere uygun sperma kullanımı güç doğum oranını azaltır.  Doğum öncesi anneye, doğum sonrası buzağıya yapılacak aşı ya da antiserumlar buzağı ölümlerini, mastitise karşı alınan hijyenik önlemler ve yapılan aşılamalar meme  iltihaplarını önlemekte yardımcı olurlar.

Bir başka gerçeği daha vurgulayalım. İnekler memeleri, ayakları ve işkembeleri sağlıklı olduklarında verimli olurlar. Bunların meme ve ayak yapılarıyla çok yakın ilgisi vardır.

Boğa seçerken sürünün meme yapısını, ayak yapısını düzeltecek olan boğalar seçilirse baştan koruyucu  hekimlik hizmeti yapılmış olur. Yine kalça ve sağrı yapısı seleksiyonda göz önüne alınırsa doğum sonrası rahmin temizlenmesi yönünde koruyucu hekimlik yapılmış olur.

Sağrısı yüksek bir inek doğum sonrası rahmini temizlemekte zorlanır ve rahim iltihabına yakalanma riski yüksek olur.  Son yıllarda artık sadece verim değil dış görünüşle ilgili özellikler de ön plana çıkmıştır. Çünkü iyi inek tipi uzun ömürlülükle eşdeğerdir. Çok dik ve çok eğri basan ayaklar ayak iltihabına, sarkık memeler zedelenme, yaralanma ve iltihaplara zemin hazırlar. Bu özellikler yavru testleriyle önceden belirlendiği için boğa seçiminde bunları düzeltecek yönde hareket etmek koruyucu hekimliğin başında gelir.

Verimleri yüksek ineklerin ihtiyaçları da yüksektir. Bir süt üretim çiftliğinde başa gelebilecekleri bilmek, önceden tahmin etmek çok kolaydır.  Bunları bir düzen içerisinde sıralayarak önlemlerini almak gerekir. Sütçü işletmeler eski alışkanlıklarından sıyrılarak, çağdaş bilim ve tekniğin gerektirdiklerini yerine getirerek başarıya ulaşabilirler.  En büyük tehlike  “ben bu işi kırk yıldır yapıyorum, bu işi iyi bilirim” demektir.  Bilmemiz gerekir ki ülkemizdeki inekler artık kırk yıl öncesindeki inekler değildirler. Artan verim aslında bir stres faktörüdür. Stres hastalık ve problemleri davet eder.  Tüm üreticilerimize çağdaş, bilgi ve teknikleri, uygun rasyonları, dünyaca etkinliği kanıtlanmış koruyucu aşılama programlarını, uygun barınak planlarını, denenmiş ve üstün verimleri ispatlanmış boğa spermalarını, kaliteli ilaçları sunmaya hazırız. Süt üreticilerimizin kazançlı bir iş yapmaları için her türlü yardımı yapmayı, çabalarına katkıda bulunmayı görev biliyor, üreticilerimize en derin saygılarımızı sunuyoruz.

Yazıyı görüntülemek için tıklayınız.

Bizim süt ve buzağı istediğimiz bir inek bizden ne ister ? İnek öncelikle rutin bir hayat ister. Sağım zamanının, yem saatinin, hep aynı olmasını ister. İnek ani değişikliklerden hoşlanmaz. Bakıcı, yem, yer, hava değişiklikleri stres yaratır. Stres her türlü verimin azalması ve hastalıklara kapı açılması demektir.

İnek bakıcısından iyi muamele görmek ister. Özellikle sağıma giden inek itilip kakılırsa sütü indirme problemiyle karşılaşır. Sütün alınamamasına, eksik alınmasına veya mastitise sebep olabilir.

İnek temiz ve kuru bir barınak ister. Yine sağım esnasında memelerin temiz ve kuru olmasını da ister. İneğin gününde en önemli bölümü dinlenme ve geviş getirme zamanı oluşturur. Dinlenme alanlarının, yatak yerlerinin temiz , kuru ve konforlu olması gerekir. Konfor uygun ölçüleri, yumuşak bir yatak yerini ve havalandırma koşullarını kapsar. Olması gerekenden dar ya da kısa yatak yerleri, gereksiz şekilde konulmuş boyun demirleri, beton yatak yeri, havalandırma koşulları kötü olan dinlenme alanları ineğe stres yaratır. Yukarıda söylediğimiz gibi yine sonuç verim düşüklüğü ve hastalıktır.

İnek tüketebileceği miktarda yem ister. Bu da yetmez. Kaliteli kaba yem ve uygun formülasyonda kesif yem ister. Uzun kesilmiş, odunlaşmış kaba yemleri sevmez. Mecburen yese bile yararlanamaz. Küflenmiş, kızışmış, yanlış fermantasyonla ekşimiş, bozulmuş silajları istemez. Karnı aç olsa bile yemez. Sonuçta döl verimi, süt verimi aksar.

İnek kendi istediği zaman, istediği miktarda yem yemek ve su içmek ister. Serbest bırakılırsa günde on bir kez yemliğe, on üç kez suluğa gider. Yemlikte yeterince mesafe ve yemini rahat yiyebileceği bir dizayn ister. Yeme ve suya kolay ulaşmayı ister. Su içmek için yirmi beş metreden daha fazla yürümek istemez.

İnek çevre sıcaklığı 22 0C nin üzerine çıktığında serinlemek ister. Bu koşulları sağlamamız gerekir. Doğal havalandırma yöntemleri, ortası açık çatılar ve çevrenin açık olması yeterli serinletmeyi sağlayamıyorsa fanlar ve duşlar ile serinletme yapılması şarttır. Fanlar ineğin üstüne doğru açı yapacak şekilde, barınak içerisinde çapının on katı aralığıyla dizilirler. Genellikle ineğin bastığı yerden üç metre yükseklikte olur. Yirmi iki derecenin üzerinde her zaman çalışır. Bunu desteklemek için on beş dakikada bir üç dakika çalışan duş sistemi kurulur. Böylece sıcakta kürkünü çıkarma şansı olmayan ineğe serinlemesi için yardım etmiş, onu stresten kurtarmış oluruz.

İnek doğuma yaklaşan günlerde kendisi ve yavrusu için enerji ister. Doğumu takip eden günlerdeki süt verimi için de bu enerjiye çok ihtiyacı olacaktır. Normal yemleme düzeniyle sağlanamayan enerjiyi doğum öncesi ve doğum sonrası takviye etmemizi ister. Bir profesyonel yardım olarak bugünlerde acil enerji destekleri, çinko, selenyum ve E vitamini gibi vitamin-mineral destekleri gerekir.

İnek eğer bir yerden bir yere nakledilmişse, ani hava değişikliğiyle karşılaşmışsa alışma dönemi için yine bizden ” profesyonel yardım” ister. Sindirimini rahatlatacak, enfeksiyonlara karşı vücut direncini arttıracak yem katkıları verirsek alışma dönemi hasarsız bir şekilde aşılabilir.

İnek paraziter ve enfeksiyon hastalıklarla ilgili yardımlar ister. İç ve dış parazitlerle mücadelede uygun ilaçları, enfeksiyöz hastalıklara karşı uygun aşıları ona sunmamız gerekir. Bunların yanı sıra başa gelebilecek problemleri önceden kestirip, geçmiş deneyimlerden yararlanıp, uygun besleme, uygun tohum kullanma gibi “koruyucu hekimlik” gereklerini yerine getirmemizi ister.

İnek ayağına zarar vermeyecek şekilde yapılmış yürüme yolları ve zeminler ister. Kuru ve temiz olma koşulu burada da söz konusudur. Yaşlandıkça ineklerin kalsiyum ihtiyaçları artar. Doğum öncesi D vitamini takviyesi ile kalsiyum metabolizması ayarlanabileceği gibi, doğum sonrası ağızdan kalsiyum ilaveleri ile ihtiyaçlar karşılanabilir.

İnek doğumunu yaptıktan sonra her zamankinden fazla gözlerin üzerinde olmasını ister. Doğumunu takiben yorgunluk ve süt vermeye başlama yüzünden ineğin ihtiyaçları artar. İhtiyaç artışına ek olarak bağışıklık sistemi zayıflar. Bu günlerde ineği yakından izlemek, hatta her gün ateşini almak ve durumunu yakından gözlemek gerekir. Genel olarak hasta görünümlü müdür ? Kulakları soğumuş mudur? Titreme var mıdır ? Döl yolundan istenmeyen bir akıntı gelmekte midir? Yatıp kalkarken güçlük çekmekte midir? Özellikle doğumu takip eden 10 gün içerisinde gözümüz ineğin üzerinde olursa başa gelecek olan problemler erken farkedilerek gerekli müdahale zamanında yapılır.

İnek boynundan bağlı, kapalı, ışık görmeyen bir yerde bulunmak istemez. Boynundan bağlı olması zaten bir stres kaynağıdır. Bununla beraber kızgınlıkta olduğu sürede yeterince kızgınlık belirtisi gösteremez. İnek kızgınlıktayken atlamak, daha çok hareket etmek, kızgınlık belirtilerini açıkça göstermek ister.

Özet olarak; inekler çok şey ister. Biz de çok süt ve her yıl bir buzağı istiyorsak isteklerini karşılamak için çaba göstermeli, ne gerekiyorsa eksiksiz yapmalıyız.

İnek geviş getiren bir hayvandır.  Bilindiği gibi midesi dört bölmeden oluşur ve genel olarak “işkembe” denir.  Ancak işkembe dört bölmenin sadece biri ve en büyüğüdür. İneğin gerçek midesi ya da geviş getirmeyen hayvanlardakine karşılık gelen midesi abomasum, yani şirdendir.

Şirden bazen yer değiştirir.  Bulunması gereken yerden kayarak burkulur.  Şirdenin yer değiştirmesi karın boşluğunun her iki tarafına doğru olabileceği gibi, çoğunlukla sol tarafa doğru olur.  Bu olay, süt kaybı, tedavi ve operasyon masrafları gibi ekonomik kayıpların yanı sıra ineğin erken sürüden çıkarılmasına ya da ölümüne sebep olabilir.  ABD’de yapılan istatistiksel çalışmalarda sürülerde şirdenin yer değiştirmesi olaylarına %1,4-5,8 oranında rastlandığı bildirilmiştir. 

Şirdenin yer değiştirmesi genellikle yaşlı, çok süt verimli ve sağılmakta olan ineklerde görülür.  Çoğunlukla doğumu takip eden, 2-4 hafta içerisinde oluşur.  Problemi hazırlayan üç ana unsurun olduğu bilinmektedir.  Doğum, kalsiyum eksikliği ve ineğin kuru madde açısından aç kalması. Hastalık çoğunlukla sonun atılamaması, metritis (rahim iltihabı), mastitis ve ketosis ile kombine olur.

Kalitesiz kaba yem, geçiş dönemi rasyonunun uygulanmamış olması, hipokalsemiyi önleyici tedbirlerin alınmamış olması, rasyondaki selülozun işe yarar selüloz olmaması hastalığa zemin hazırlar ve doğumu takiben daha önce karın içerisinde yavrunun doldurduğu boşluğa doğru şirden kayabilir.  Bütün yukarıda sayılan sebepler şirdenin gerginliğini kaybetmesine, içinin gaz toplamasına neden olmaktadır.  Çok süt verimli ve yaşlı ineklerde doğumu takip eden günlerde hastalığın ortaya çıkmasından da anlaşılacağı gibi şirdenin kayarak yer değiştirmesinde hipokalseminin rolü çok önemlidir.  Yapılan çalışmalarda hipokalsemi vakalarının riski beş kat arttırdığı saptanmıştır. 

Diğer risk faktörleri mastitis ve metritis’tir.  Şirdenin kayması vakalarının metritis, sonun atılamaması ve ketosisle birlikte olması neredeyse kesin gibidir. Şirdenin yer değiştirmesine sebep olan önemli etmenlerin başında ineklerin önlerinde daima yem bulundurulmaması yani öğünle yemleme gelir.  İki öğün arasında acıkan inek aniden yemliğe hücum eder ve yem seçer.  Bu durum yeterince  kaba yem alınamaması, asidoz, gaz oluşumu gibi problemlere yol açar ve şirdenin yer değiştirmesine uygun ortam hazırlar.  Başka bir hata toplam rasyon hazırlayan karıştırıcıların aşırı çalıştırılması sonucu kaba yem partiküllerinin aşırı küçültülmesi, rasyonun selüloz değerinin düşürülmesidir.  İnce kıyılmış kaba yemler çiğneme kapasitesini ve işkembe hareketlerini azaltacağından yine probleme zemin hazırlayıcı etken olur.

Aşırı yağlanmış inekler, kuru dönemde şişmanlatılmış, vücut kondisyon skoru 3,75’in üzerine çıkmış inekler bu probleme yatkındırlar.  Ani yem değişiklikleri de risk faktörüdür.  Yüksek konsantre yem, düşük selüloz oranı her zaman inekleri tehlikeye atabilir. 

Şirdenin yer değiştirmesinin ekonomik kayıplarının yanı sıra yarattığı en büyük problemlerden biri de döl tutmanın gecikmesidir.  Yine, ABD’de yapılan çalışmalarda bu sebeple ineklerin % 2 oranında ölüm, %10 oranında erken sürüden çıkarma, ortalama 6 gün daha geç döl tutma ve ortalama 381 kg eksik süt verme gibi problemlerle karşı karşıya kaldığı bildirilmiştir.  Şirden yer değiştirdiğinde sütün azalması, iştahsızlık, durgunluk, dışkının anormalleşmesi ve miktarının azalması gibi belirtiler görülür.  Doğumu takip eden 2-4 hafta içinde bu belirtileri gören inek sahibi veteriner hekim çağırdığında, veteriner muayenesi sonucu ketosis ve  ping sesi tesbit edildiğinde teşhis konulur. 

Hastalığın tam olarak tedavisi operasyonla mümkün olur.  Kapalı usul ile, yani operasyona başvurmadan ineğin yuvarlanması ile yapılmaya çalışılan tedavi çoğunlukla başarıyla sonuçlanmaz.  Veteriner hekimin yapacağı operasyon, uygun zamanda yapılmışsa, genellikle şifa ile sonuçlanır.  Birçok konuda olduğu gibi esas olan korumadır.  Şirdenin yer değiştirmesi hastalığından inekleri korumak için, kaliteli kaba yem kullanmak, ince kıyılmış kaba yemlerden kaçınmak, karıştırıcıları altı defadan fazla döndürmemek, doğuma üç hafta kala geçiş dönemi yemlemesine geçmek, doğum öncesi kalsiyum klorür veya amonyum klorür gibi anyonik tuzları ve selenyum içeren yem katkı maddelerini yemlere katmak, doğuma 2-8 gün kala yüksek miktarda D3 vitamini enjekte etmek, doğuracak ineği kuru ve temiz bir doğum boksuna almak, ineğin önünde her zaman yiyebileceği kalitede yem bulundurmak, kaliteli kaba yeme ek olarak rasyona bütün pamuk çekirdeği ilave etmek yerinde olacaktır.

Sürülerde şirdenin yer değiştirmesi olaylarının görülmesi sürü yönetimi ilkelerine tam olarak uyulmadığının, bazı hatalar yapıldığının göstergesidir.

A vitamini
E vitamini
Çinko
Selenyum

Bunların immun sistemi destekleyici kan seviyelerinin ineklerde kuru dönem ile buzağılama arasındaki zaman içerisinde düştüğü ve hayvanların mastitis ile metritis’e karşı daha hassas bir hale geldiği bilinmektedir. 

Selenyum ve E vitamininin yemlere katılmasıyla sonun atılamaması ve metritis problemlerinin azaldığı, uterus involusyonunun hızlandığı belirlenmiştir.