Yazılar

Buzağılarda görülen ishallerden çokça söz ettik.  Sebepleri ve koruma yöntemlerini yazdık. Ancak; ergin sığırlarda, özellikle ineklerde görülen ishaller de işletmelerde sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.  Böyle durumlarda basit bir müdahale ile sonuç alınabildiği oluyor.  Fakat bazen uzayan, sonuç alınamayan durumlar da söz konusu.

Ergin sığırlarda ishale sebep olabilecek çok etken var.  Yemleme hatalarının yanısıra virüslerin, bakterilerin, mantar ve küf toksinlerinin, iç parazitlerin ve başka etkenlerin ishale sebep olabileceğini biliyoruz.

İneklerdeki ishaller iştah azalmasına, süt veriminin düşmesine, zayıflamaya ve hatta ölüme sebep olabilir.  Tedavi masrafları önemli rakamlara ulaşabilir.  İshaller kayıplar ve masraflarla birlikte süt sığırcılığı işletmelerinde büyük maliyetlere yol açabilir.

Bazı durumlarda, tedavilerin teşhise dayanmadığı durumlarda, tedavi girişimlerinin zaman ve para kaybı getirdiğini, sonuç alınamayan hallerde hayvanın tedavisinin giderek daha da zorlaştığını gözlüyoruz.

O sebeple ishallerin çeşitli etkenlerden olabileceğini, tedavinin teşhise dayalı olması gerektiğini bilmeliyiz.

Viral etkenler ishal sebebi olup, antibiyotik uygulamaları etken üzerinde tesirsizdir.

Örneğin; Koronavirusun rol aldığı kış ishali, Coryza (MCF), BVD, Torovirus (Bredavirus)’un sebep olduğu ishallerde antibiyotik tedavilerinden sonuç alınamaz.

Sığırların kanlı bağırsak hastalığında küf toksini ve Klostridyumlar birlikte çalıştığı için yine, antibiyotiklerden umulan yararlar elde edilemez.

Ergin sığırlarda sorun oluşturabilecek ishaller arasında salmonellosis ve paratuberkülosis (Johne’s Disease = JD) önemli yer tutar.

İshal başka hastalıklarla birlikte de seyredebilir.  Mastitis, metritis (rahim yangısı), peritonitis (karın zarı yangısı) ishal ile kombine olabilir.

Koliform mastitis kötü kokulu bir ishal ile karşımıza çıkabilir.

Koliformların endotoksinleri, Staph. aureus’un ekzotoksinleri ishale yol açabilir.

İç parazitler ishal sebebi olabilir.

Hatta bazı hastalıklar, bazı vitamin mineral eksiklikleri ishale yatkınlık meydana getirebilir.

Örneğin; metritis (rahim yangısı), salmonella ishalleri için, A vitamini noksanlıkları her türlü ishal için yatkınlık yaratabilir.

Zehirli bitkiler, özellikle arsenik içeren bitkiler, ishale yol açar.

Bazı durumlarda ishale yol açan etkenler kana karışarak (sepsis) hayvanın ölümüne sebep olabilir.

İshaller aniden ortaya çıkan, yani akut veya kronik (süregen) olabilirler.

Örneğin, süreğen (kronik) ishallerde BVD, paratüberküloz, enterotoksemi, subklinik işkembe asidozu, böbrek ve karaciğer hastalıkları, amyloidosis akla getirilmelidir.

İşkembe asidozu, küflenmiş, çürümüş, bozulmuş gıdalar, her türlü mikotoksinler ishal yapar.

Vücudun direnç sistemini bozan, immun sistemi baskılayan tüm sebepler ishaller için yapıcı sebepler arasında yer alır.

Nadir olarak Yersinia enterocolitica etkeni buzağılarda olduğu gibi, immun sistemi zayıflamış olan erginlerde de ishale yol açabilir.

Koruyucu hekimlik:

Temiz ve kuru ortam sağlamak, temiz, taze ve bol suya her zaman ulaşım, aşıların ve parazit mücadelelerinin düzenli olarak, aksatılmadan, ihmal edilmeden, eksiksiz olarak yapılması, bozulmuş, küflenmiş, çürümüş yemlerden uzak durmak şarttır.

Görüldüğü gibi ishal basit ve tek etkenli bir hastalık değildir.

İshallerde dışkının rengi, kokusu, dışkılamanın sıklığı ipucu verebilir.  Ama; kesin teşhis laboratuvar incelemeleriyle mümkün olur.  Özellikle uzayan vakalarda zaman kaybının önlenmesi, teşhise yönelik tedavinin bir an önce yapılabilmesi için laboratuvara başvurmak yerinde olur.  Bulaşıcı ve sürüye yayılarak tüm hayvanları tehdit edebilecek etkenler için gerçeği bilmek, ne ile karşı karşıya olduğumuzu öğrenmek şarttır.

Etçi sığır ırklarıyla melezleme yapma ve sürekli F1  melezi elde ederek daha yüksek et verimi sağlama konusunda çok sayıda yazı yazdım.

Bu uygulamaya ABD’de cow and calf operation, yani inek-buzağı operasyonu adı veriliyor.  Böylece karkas ağırlığı, karkas kalitesi arttırılıyor.  Diğer yandan kemik oranı az, değerli etleri büyük, kıymalık kısımları ucuza mal edilen karkaslar elde ediliyor.

ABD’de bu işletmeler yani inek – buzağı operasyonu yapan çiftlikler çeşitli melezleme şemaları uyguluyorlar.

En çok yapılan melezleme Angus x Hereford veya Hereford x Angus melezleri.  Her iki yönlü melezlemede “beyaz kafalı” buzağılar elde ediliyor.  Vücutları simsiyah, kafalar beyaz, göz çevresi siyah olan bu buzağılar besi yerleri ( Feed-lot) sahiplerince özellikle aranan danalar oluyor.

İnek-buzağı operasyonu yapan çiftlikler böylece feed-lot sahiplerinin dana tedarikçisi olarak besicilik zincirinde önemli bir rol oynuyorlar.  Ülkemizde eksik halka budur.  Bu eksik halkanın mutlaka tamamlanması gerekir.  Daha önce yazmıştım.

Melezleme şemaları sadece Angus x Hereford ile kalmaz.  Beyaz kafalı  buzağı dişi ise ne yapacağız ?  Tekrar bir heterozigot melez elde edilmesi şarttır.  Onu Şarole ırkı  ile tohumlarız.  Doğan erkek buzağılar besiye hazırlanırken, dişi buzağılar bir sonraki melezlemenin ana materyalini oluştururlar.

Melezleme yaparken genel kabuller her zaman geçerlidir.  Örneğin; kıta Avrupası ırkları ile British (Britanya) ırklarının melezlenmesi gayet iyi sonuçlar verir.   Kıta Avrupa ırklarından Limousin, Şarole, Blonde de Akitan gibi Fransız ırklarını, Chianina, Piedmentosa gibi İtalyan ırklarını ve Belçika Mavisini sayabiliriz.  Britanya ırklarından ise Angus ve Hereford bilinen en ünlü ırklardır.

Diğer yöntem renk üzerinden melezleme yapmaktır.  Örneğin; Limousin gibi kırmızı ırklar, Angus gibi siyah ırk ve Şarole gibi beyaz ırklar bir biriyle melezlenirse iyi sonuçlar elde edilir.  Renge göre melezleme basitçe ve kolaylıkla anlatılabilecek bir uygulamadır.

Irklar ve melezleme şemaları çoğaltılabilir.

Birkaç örnek verelim;  karkas kalitesi için Siyah Angus, Kırmızı Angus ve Hereford ırklarının melezleri başarılı sonuçlar verir.  ABD’de “Karkas Kalitesi” deyince mutlaka bir tarafta Angus ırkı olması istenir.

Başka bir örnek; Angus ile Herefordun melezlenmesi, doğan dişilerin ise Simmental ile melezlenmesidir.  Bu melezlemeden doğan dişiler tekrar Siyah Angus sperması ile tohumlanabilir.

Hereford x Angus melezi ünlü “beyaz kafalılar” ın dişileri Şarole ile, oradan doğan dişiler ise Simmental ile tohumlandığında besiye uygun F1  ler elde edilmiş olur.

Yüksek randıman için Şarole x Simmental ile melezlenir.  Doğan dişiler ise Limousin ile tohumlanarak bir melezleme daha yapılır.

Ülkemizin kırmızı et üretiminin bir kısmı mutlaka bu melezlemelerle elde edilmelidir.  Daha çok et, daha az kemik, yüksek randıman ve besicilikteki tedarik zincirinin tamamlanması için bu yöntemlere ihtiyacımız vardır.

Geçtiğimiz hafta Almanya’nın Hannover kentinde yapılan Euro Tier fuarına katıldık.

Hannover’de 2 yılda bir yapılan fuar Avrupa’nın en büyük hayvancılık fuarı.  Bu yıl 15-18 Kasım arasında gerçekleştirilen fuarda Türkiye’den çok sayıda ziyaretçi vardı.

Euro Tier fuarı alanı çok büyük ve yaygın.  En kalabalık hol 11 inci holdü.  Bu holde genetik firmaları yani sperma firmaları ile birlikte canlı hayvan ticareti yapan firmalar yer alıyordu.  11 no’lu holde en çok bulunanlar ise Türkiye’den giden ziyaretçilerdi.  Türkler 11 inci holü adeta doldurmuşlardı.  Her yerden Türkçe konuşmalar duyuluyordu.  İlgi hayvan ithalatı – ihracatı yapan firmalar üzerinde yoğunlaşmıştı.

Ülkemizin geldiği noktayı biliyorduk, ama Almanya’da bir kez daha gözlemiş olduk.

Fuara katılan tedarikçilerimiz bile Türkiye’den gelen ziyaretçilerin çok olduğunu fark etmişlerdi ve bize şaşkınlıkla ifade ettiler.

Gördük ki;biz ülke olarak dana ve düve yetiştiremiyoruz.  Anaçları ise enfeksiyöz hastalıklar, metabolik hastalıklar, meme körelmesi, topallık, döl tutma problemleri ve kısırlık sebebiyle en kısa sürede elden çıkarmak zorunda kalıyoruz.   Sonra tekrar yurtdışına gidip dana, düve arıyoruz.

Son yıllarda teşvik, destek ve hibelerle kurulan süt sığırcılığı işletmelerinin çoğu da bir türlü düve satabilecek hale gelemedi.

Almanya’da gördüğümüz durum aslında bilinenin tekrarıydı.  Çünkü, gazetelerden öğrendiğimize göre 2017 yılında 490 bin sığır ithalatı öngörülüyor.  Bu rakam 2016 daki ithalattan daha fazla.

Bu dışa bağımlılığı bitirebilir miyiz ?

Buzağı kaybetmezsek, anaçları korur ve verimli halde tutarsak, tekrar döl tutmalarını sağlarsak dışa bağımlılığı bitirebiliriz.

Teknik bilgilere, sürü yönetimi kurallarına kulak vermekle bu işe başlayalım.  Ülkemizin iç dinamiklerini kullanalım ve kayıpları önleyelim.

Enerji olmadığında hiçbir şey yapılamadığını günlük yaşamımızdan biliyoruz. Enerjinin önemini olmadığı zaman daha çok anlıyoruz.

İnekler için de enerji çok önemlidir.  İneklerin doğum yaptıktan sonra enerjilerini ve kalsiyum gereksinimlerini karşılamak pek kolay olmuyor. Doğum öncesi rahminde bir yavru büyüten, buzağısına ağız sütü hazırlayan, doğumda yorulan, enerji sarfeden inek, doğumun ardından süt verimine geçtiğinde büyük bir enerji eksikliği ile karşı karşıya kalıyor ve hızla zayıflıyor.  Vücudun yağları eriyor.  Ketosis adını verdiğimiz metabolik bir hastalık ortaya çıkıyor.  Eriyen yağlar kan dolaşımına girip, karaciğere gidiyor.  Karaciğer yağlanmasına sebep oluyor.  Yağlı karaciğer hastalığı oluşuyor.

Enerjisi eksik gelen inek kaliteli bir yumurta (ovum) üretemiyor.  Gebe kalmıyor.  Bazen yine enerji yetmezliğinden yumurtalıkta üretilmiş olan yumurta döl yoluna düşemiyor, kistik bir şekilde yumurtalık üzerinde kalıyor.

Enerji eksikliği kalsiyum ve potasyum eksikliği ile birleştiğinde doğum sonrası rahimin kendini toparlaması (envolüsyon) ve eski halini alıp, doğuma tekrar hazır hale gelmesi gecikiyor.  Yine aynı sebeplerden sonunu atamama (eşini düşürememe) problemi görülüyor.  Sonunda metritis (rahim yangısı) olayları ile karşılaşıyoruz.

Yol stresinde nakliye esnasında yorulan, enerji tüketen inekler veya danalar hastalıklara, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarına duyarlı hale geliyorlar.  Yol stresini takip eden günlerde öksürük başlıyor.

Enerji eksikliği vücudun direnç sistemini kötü yönde etkilediğinden inekler ve danalar hastalıklara daha yatkın oluyorlar.

Kesime gönderilen danalar yorgun olup, enerjileri tükendiğinde kesim sonrası etleri “Kara” oluyor.  Böyle etler hem tüketici tarafından beğenilmiyor, hem de daha erken bozuluyorlar.  Etlerin raf ömrü kısa oluyor.

Enerjisi eksik gelen inek süt veriminde istenen düzeye ulaşamıyor.  Sütün pik seviyesini ya hiç yakalamıyor, ya da bu seviyede uzun süre kalamıyor.

Yazın sıcakta bunalan ve yemden uzaklaşan inekler, enerjilerini tamamlayamıyorlar.  Eksik enerji önce süt ve sonra da döl verimlerini olumsuz yönde etkiliyor.

Enerji eksikliği hastalıklara, dolayısıyla tedavi masraflarının ve antibiyotik kullanımının artmasına sebep oluyor.

Görüldüğü gibi enerji herkese gerekli, herşey için gerekli, inekler için, danalar için, üretim ve sağlık için gerekli.  Başka bir yönden bakarsak;  ineklerin, danaların enerji yetmezliğini önlemek bir çeşit koruyucu hekimlik çalışması.

Küçükbaş hayvanlar için de aynı durum geçerli.  Örneğin; birden çok yavru taşıyan gebe koyunlar doğumdan önce “gebelik toksemisi” adını verdiğimiz enerji yetmezliğinden kaynaklanan bir metabolik hastalık sebebiyle ölüyorlar.

Madem ki;  örneklerde görüldüğü gibi enerji herşeydir, enerji koruyucu hekimliktir, enerji verimdir.  O zaman yapmamız gereken enerji eksikliği olabilecek durumları ortadan kaldırmaktır.  Enerjinin yetmediği durumların başında “doğum” gelir.  Doğumun arkasından gelen lohusalık günlerinde ineklere destek olmak, hazır ve hızlı enerji kaynaklarıyla takviye edilmiş yem katkıları vermek yerinde olacaktır.  Doğum yılda bir kez olan olağanüstü bir durumdur.  Günlük yaşam değildir.   Keşke yılda bir kez olsa, o bile olmuyor.

Doğumu takip eden en kısa sürede ineklere hazır enerji kaynakları, enerji kullanımını sağlayan glisin gibi amino asitler, niacin gibi enerji metabolizmasını düzenleyen vitaminler verilmesi şarttır. Destek verilmeyen ineklerin başına gelenleri yukarıda saydık.  Destek verilmesi ile koruyucu hekimlik çalışmalarımız başlamış olacaktır.

Danalar, özellikle yoldan gelmiş danalar, nakliye sonrası pneumoni (zatürre) hastalığından ancak gerekli enerji ve stres önleyici katkılarla uzak tutulabilirler.  Bu konulardaki ihmaller, hatalar, eksiklikler zaman, para veya hayvan kaybıyla sonuçlanır.

Küçük ihmaller, büyük sorunlar getireceğinden, doğumu ve nakliyeyi takip eden saatler, hatta dakikalar içinde gerekli destekleri ineklerden, danalardan esirgemeyelim.

Atasözündeki gibi, az tamah, çok ziyan getirir. Küçük destekler ile büyük dertleri önleyebiliriz.

ET MESELESİ OT MESELESİ Mİ ?

 

Geçen haftalarda yurt içi tarım gündemini yüksek olan et fiyatları meşgul etmişti.  Ardından da düşük olan üretici çiğ süt fiyatları gündeme geldi. Görüyorum ki hala meşgul ediyor. Çünkü bu ikili arasındaki denge çok önemli. Et fiyatı yüksek, süt fiyatı düşükse ineklerin kasaba gitmesi daha da kolaylaşıyor.  İneklerin kasaba gitmesi ülkenin hayvan varlığı azaltıyor. Çünkü bu şekilde ülke doğuracak olan hayvanını da kaybediyor.

Geçen haftalarda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Faruk Çelik ette tavan fiyat uygulamasına geçildiğini ve kıymanın kilosunun bundan böyle 32, kuşbaşının ise 34 liradan satılacağını açıklamıştı.  Ancak etin market fiyatlarında aşağı yönlü bir kıpırdama görülmüyor.

Kırmızı et piyasasının son dönemlerde spekülatörlerin eline geçtiğini, fiyatların bu yüzden sürekli yükseldiğini, bu durumda kırmızı et piyasasına Et Süt Kurumu üzerinden müdahale edilmesi gerektiğini bazı çevreler söylüyorlar.

Konuya şöyle bir bakacak olursak. Türkiye’de hayvan ölümleri gelişmiş ülkelere göre oldukça yüksek. Yılda 1 milyon 200 bin baş sığır kaybı bulunuyor. Bunun yarısının erkek olduğu düşünüldüğünde, Türkiye bir yılda yaklaşık 600 bin baş etlik danasını kaybediyor. Küçükbaşı da ilave edersek ülkenin yıllık hayvan kaybının neredeyse 3 milyon baş olduğu ileri sürülüyor.

Şu anda tabloya baktığımızda bu durumu açıkça görüyoruz zaten. Hayvan pazarında bir dananın başında onu satın almak için üç kişi bulunuyor.  Bu durumda da hayvan pahalı oluyor.  Yani talep çok, arz yok. Et fiyatlarını etkileyen en önemli kalem de bu. Hayvan varlığını arttırmadan da bu durumun düzelmesi güç.  Ancak bunun için ithalatı değil, damızlık birlikleri marifetiyle ülkenin öz kaynaklarını kullanmak gerekiyor. Çünkü ithalatın kelimesi dahi ülke hayvancılığında hemen stres yaratıyor.

Et maliyetini etkileyen ikincil maliyet kalemi de yem fiyatları. Yem fiyatları çok yüksek ve geçenlerde yemde KDV düşürüldüğü halde fiyatlar yeniden arttı. Meraların açılması daha ucuza et ve süt üretmek için son derece önemli.

Yani şu anda “et meselesi ot meselesi” değil. Yukarıdaki tabloya bakarak bunu “et meselesi baş meselesi” diye değiştirebiliriz.  Bu sözü günümüzde “yem maliyeti toplam maliyetin yüzde 70?ini oluşturduğu için” süt sektörü için kullanabiliriz.

Kalıcı çözüm, kırsal kalkınmanın desteklenmesiyle mümkün. Köylüler emeklerinin karşılığını alamıyorlar. O zaman da çocuklarının okuyup şehirlerde hizmet sektöründe çalışmalarını istiyorlar.

Bugün Türkiye’de tarım yapanların yaşı 50’nin üzerinde. Bu insanlar da yaşlanınca tarımın geleceği ne olacak ? Avrupa’da olduğu gibi köylerin hizmet alma anlamında kentleştirilmeleri gerekiyor.

Dünya artık küçük aile işletmelerini destekliyor. Bu anlamda Türkiye’de de çekirdek aile işletmeleri daha modern yöntemlere geçmeleri konusunda desteklenmeli.

Aracılar da fiyatların artmasında önemli rol oynuyor.  Türkiye Ziraat Odaları Birliği?nin geçenlerde yaptığı çalışmaya göre özel sektörün üreticiden ve devletten 4-5 kat fazla kar ettiği ortaya çıktı.
“Üretici kazanmıyor-tüketici çok ödüyor”  modelinin değişmesi gerekiyor. Bunun yolu da kooperatifleşmeden ve üretici ile tüketiciyi yan yana getiren perakende modelinden geçiyor.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız

ABD’nin Nebraska Eyaletinde kurulu MARC= Meat Animal Research Center= Et Hayvancılığı Araştırma Merkezi var. Bulunduğu yere göre kısaca “Clay Center” adı da veriliyor.  Burada ABD Tarım Bakanlığı ile Nebraska Üniversitesi işbirliği sayesinde et hayvancılığı üzerinde çeşitli araştırmalar sürdürülüyor.  Merkezin resmi adı “Roman L.Hruska U.S.MARC” olarak biliniyor. Adını kurucusu olan Nebraska Senatörü Roman L.Hruska’dan almış.

 

İkinci Dünya savaşı öncesi ve sırasında uçak hangarlarının bulunduğu büyük arazi savaştan sonra boşa çıkmış.  Senatör Hruska büyük çabalardan sonra hükümeti ikna ederek 1960 yılında arazinin besicilik ve et sektörüne hizmet vermesi amacıyla Nebraska Üniversitesine tahsisini sağlamış.  Merkezde sığır, koyun ve oralarda eti yendiği için domuz üzerinde araştırmalar yapılıyor.

 

Yıllar içerisinde etçi sığır ırkları, etçi sığır ırklarının melezleri, melezlerin hangilerinin daha iyi ağırlık artışı sağladığı, hangi ırkların hangisiyle melezlenmesinin başarılı sonuçlar verdiği araştırılmış.

 

Bu merkezde araştırmalar en ince ayrıntılara kadar götürülüyor.  Sadece yemden yararlanma ve günlük canlı ağırlık artışı değil, mermerleşme, et lezzeti, kıymetli etlerin oranları, kıymalık kısımların maliyeti, et rengi gibi konular da ele alınıyor.  Merkez içinde araştırma amacıyla küçük bir mezbaha var.  Buzağılar doğumlarından besi sonuna kadar dikkatle izleniyorlar.  Hangi ırk veya melezleri daha kolay doğuruyor? Annelik içgüdüleri nasıl oluyor? Hangi etçi ırk veya melezlemelerinden elde edilenler uygun karkas ağırlığına daha erken ulaşıyor?  Testis çevresi ile boğaların döl verimi arasındaki ilişki nedir? Buna benzer  konuların yanıtları bu merkezdeki bilim adamları tarafından aranıyor.  Ayrıca; mikroçip ve bilgisayarlar tarafından yenilen yem miktarı, bir dananın günde kaç kez yemliğe gidip, kaç dakika yemlik önünde zaman geçirdiği gibi konular da ele alınıyor.

 

Diğer yandan besi yerindeki gölgelik, serinletme sistemleri, gübre temizliği gibi konularda da çalışmalar yapılıyor.  Karkasta grading (Karkas değerlendirmesi, Karkasın sınıflandırılması) konusundaki çalışmalara ağırlık veriliyor.  Yağlanma, kabuk yağı, yağların kas lifleri arasındaki dağılımı konusunda gerek ırk, gerekse yemleme yönünden detaylı araştırmalar yapılıyor.

 

Bu konuların bir çoğu ülkemiz için yenidir.  Bazılarının adı bilinir, ama uygulamaya konulmuş değildir.  Halbuki etçi ırklarla biz de tanışıyoruz ve karkas grading sistemi bir gün bize de gelecek. Böyle bir merkezin ülkemizde de kurulması düşünülmelidir.  Bu konu gündeme getirilmeli, mümkünse, bilim adamlarının MARC, Clay Center da meslektaşlarıyla görüş alışverişi yapmaları sağlanmalıdır.

 

İkili, üçlü melezlemeler yapılarak elde edilen ilerlemeler, karkas kalitesi ve yemden yararlanma özellikleri incelenmeli, ülkemizde bu yönde yapılacak çalışmalara ışık tutulmalıdır.  MARC çalışmalarından fayda gören besicilik ve et sektörüdür.

 

Irk  ve melezlerine göre, besi şekline göre yağlanma, et/kemik oranı, randıman gibi konuların karşılaştırmalı analizleri yapılırsa bundan besicilik sektörü, et işleyenler, kasaplar, üreticiler ve tüketiciler büyük yarar sağlarlar.

 

Ek olarak; çok sayıda bilim adamı akademik kariyerleri için materyal temin etmiş olurlar.

 

Ülkemizde böyle bir araştırma merkezine şiddetle ihtiyaç vardır.  Clay Center veya benzeri bir model örnek alınarak “Et Hayvancılığı Araştırma Merkezi” kurulması yönünde düşüncelerin dile getirilmesi yararlı olacaktır.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Geçmiş yıllarda yaptığım karşılaştırmalı besicilik çalışmasından söz etmek istiyorum.

Bu çalışma 1985 yılı Ekim ayı ile, 1986 yılının 5 Mayısı’na kadar olan 214 günlük süre içerisinde yapılmıştı.

O yıllarda 6-7 yıllık veteriner hekimdim. Pınar Et’te çalışıyordum. Pınar Et’in kuruluş yıllarıydı. Bana verilen görev ve sağlanan olanaklarla 60 baş dana üzerinde besicilik çalışması yaptım. Değişken tek parametre ırklardı. Çalışma, ırklar arasındaki besi performansı çalışmasıydı. Amacımız ırkların beside yemden yararlanma, yağlanma, randıman gibi özelliklerini karşılaştırmalı olarak görmekti.

Bana tahsis edilen bütçe ile 60 baş dana satın aldım. Bir örnek olmalarına özellikle dikkat ettim. Bunların 20 adedi Holstein, 20 adedi Esmer ırk ( Brown Swiss), 20 adedi ise Doğu Anadolu Kırmızısı (D.A.K) danalardı. Şirketin besi çiftliğine getirdiğimiz danalara, o zamanın koşullarında O tipi şap aşısı uyguladık. Uygun dozda Albendazole ile iç parazitlere karşı ilaçlama yaptık. Amitraz ile dış parazitlere karşı ilaçladık. İlk geldiklerinde ise 3’er gün arayla 2 kez uzun etkili Oksitetrasiklin enjekte etmiştik.

Danaları 10’arlık padoklara koyduk. Padoklar o yıllar için devrim sayılabilecek nitelikte, sundurmalı, açık-serbest sistem barınaklardı. Yan yana padoklara 10+10=20’şer dana koyarak, Holstein, Brown Swiss ve D.A.K ırklarını sıraladık. Böylece 60 baş danayı 6 adet padoğa yerleştirdik.

Danalara alıştırma periyodu uyguladık. Elimizde “ARPA AĞIRLIKLI YEM” dediğimiz bir kesif yem formülü vardı. Bu yemin tonunda 550 kg Arpa, 50 kg Buğday, 100 kg Mısır, 80 kg Buğday Kepeği, 160 kg Ayçiçeği Küspesi, 35 kg Soya Fasulyesi Küspesi, 9 kg Tuz, 15 kg Mermer Tozu, 1 kg Vitamin- Mineral premiksi vardı. Hiçbir taneli yem un haline getirilmemişti. Taneler belirgindi. Arpa, mısır ve buğdayı elimize aldığımızda seçebiliyorduk.

Alıştırma periyodunun ilk 11 gününde bu arpa ağırlıklı yemden %15 oranında verirken, %63,75 oranında yaş bira posası, %21,25 oranında ise buğday samanı ile karıştırdık.

İkinci 11 günlük sürede Arpa ağırlıklı yem %25’e çıktı. Yaş bira posası aynı oranda kalırken, buğday samanı %11,25 oranına düşürüldü. Besinin kalan kısmında, danalar kesime gidene kadar 192 günlük sürede ise arpa ağırlıklı kesif yemden %43,75, yaş bira posasından %50, buğday samanından ise %6,25 oranında karıştırarak danalara verdik. Bu oranlar yem olarak hesaplanıyordu. Yani, yüzde oranları kuru madde bazında değildi.

Yemleri Ad libitum (serbest, tüketebildikleri kadar) veriyor, verirken tartıyor, 24 saat sonra yeni yem vermeden önce, önlerinde kalan yemi tartarak, grubun gerçek tükettiği toplam yemi hesap ediyorduk. Danaları ise ayda bir tartıyorduk.

Padok ve yürüme yolları, padok kapılarının açılış yönleri sevk ve idareyi kolaylaştırıcı şekilde dizayn edilmişti. Dar yürüme yollarının sonunda bir kantar vardı. Danaları ayda bir hiç strese sokmadan kolayca tartıyor ve tekrar padoklara geri alıyorduk. Tartı gerçekti, yani; göğüs ölçüsüyle yapılmıyor, danalar tek tek tartılıyordu.

Besinin ilk üç ayı geçtiğinde, Doğu Anadolu Kırmızısı danalarda bir yağlanma başladığını, günlük canlı ağırlık artışlarının ortalama olarak azaldığını fark etmiştik. Ama programı sonuna kadar sürdürdük. Halbuki; bu ırk danalar ilk üç ay içerisinde Holstein ve Esmer ırk danalar kadar günlük canlı ağırlık artışı sağlıyorlardı.

Karşılaştırmalı besi çalışmasını, 214 gün sonra, 5 Mayıs 1986 günü bitirdik. Danalar tartılarak hemen yanımızdaki Pınar Et kesimhanesinde kesildiler.

Ortalama canlı ağırlık olarak; Holstein danalar 474,500 kg, Esmer ırk danalar 460,950 kg, Doğu Anadolu Kırmızıları ise 406,550 kg tartılmışlardı. Ortalama sıcak karkas ağırlıkları ise sırasıyla 278,150 kg, 274.675 kg, 242.825 kg gelmişti. Yol firesi düşmemiştik. Danaların önünden bir gece önce yemi kaldırmıştık. O yüzden hiç fire düşmeden randıman hesabı yaptık. Randımanlar sırasıyla, %58,61, %58,50 ve %59,7 olarak hesaplandı.

Verdiğimiz ve önünden süpürdüğümüz yemleri tarttığımız için yemden yararlanma oranlarını da kolayca hesap edebildik. Kuru madde olarak değil, verdiğimiz yem olarak; Holstein’larda Feed Conversion ( Yemden yararlanma) 11,381 kg, Brown Swiss’lerde 12,233 kg, Doğu Anadolu Kırmızılarında ise 14.895 kg olarak belirlendi.

Kesimhane ve parçalama ünitesinin olanaklarından yararlanarak ortalama deri ağırlıklarının karkasa göre oranlarını da bulduk. Holstein ırkında %11,6, Brown Swiss ırkında %17,3, Doğu Anadolu Kırmızılarında %11,66 çıktı.

Açıkta serbest sistem besicilik yapmıştık. O yıllarda ilk yapılan çalışmalardan biriydi. Sıcak karkasa göre böbrek yağı oranlarına baktık. Holstein ırkında bu oran %3,58, Brown Swiss ırkında %2,35, Doğu Anadolu Kırmızılarında ise %3,71 olarak bulundu.

Soğuk Karkasa göre Kemik/Et oranı üzerinde de, parçalama ünitemizde, bir çalışma yaptık. Kemik/Et oranı Holstein’larda %17,5, Brown Swiss’lerde 18,2, Doğu Anadolu Kırmızılarında %13,36 olarak saptandı.

Yıllar sonra, aradan yirmi sekiz yıl geçtikten sonra bu çalışma aklıma geldi. O yıllarda kendimiz için böyle bir çalışma gerçekleştirmiştik. Bence güzel bir olanağı, uygun bir biçimde değerlendirmiştik. Akademik bir çalışma değildi ve bir yerde yayınlanmadı. Ancak; biz sonuçta çok önemli bilgiler elde etmiştik.

Besi çalışmasına 60 baş dana ile başlamış, sonunda 60 baş danayı kesime göndermiştik. O yıllarda ilk 3 aylık periyod içerisinde Doğu Anadolu Kırmızılarının karlı besi performansı gösterdiğini, uzun dönemli besilerde ise karlılığı Holstein ırkının sağladığını anlamıştık. Konuyla ilgilenenler bu yazıyı okudukça çok daha fazla veriler elde edeceklerdir. Örneğin; Doğu Anadolu Kırmızısı ırkımızın ince, hafif kemikli olduğu dikkatleri çekecektir.

Bu günkü bilgi ve deneyimimle belki daha iyi bir çalışma çıkarabilirim. Ama; o yıllarda da güzel bir çalışma çıkardığımıza inanarak bu bilgileri paylaşmak istedim.

Kasaplarda veya marketlerin et reyonlarında alışveriş yaparken “etin rengi” önemlidir.  Kırmızı ve parlak görünümlü et isteriz.  Kararmış etler kimsenin hoşuna gitmez. Zaten böyle etler vitrinden geri çekilir.

Kırmızı etin rengi kesilen hayvanın yaşı, cinsiyeti, ırkı, besleme yöntemi  ve mevsim ile ilişkilidir.  Ancak; en önemlisi kesim öncesi stres ile olan ilişkidir.  Kesim öncesi stres deyince akla; nakliye ve nakliye esnasında yaşananlar gelmelidir.  Nakliyenin uzun veya kısa olması, yol koşulları, nakliye esnasındaki hava koşulları, yabancı hayvanların birbirine karışması, aç kalma, boynuzlu danalar, korku, alışılmadık gürültü ve sesler, danaların birbirine atlaması, kesim öncesi bekleme yerindeki sosyal stres, danaların üvendire ile dürtülmesi, tamamen yabancı bir ortam, hatta nakliye kamyonunu kullanan şoförün araç kullanma yeteneği bile strese sebep olan etmenler arasında sayılabilir.

Bazı ırklar, örneğin;  Limousin ırkı gibi ırklar sakin mizaçlı olduklarından böyle durumlardan daha az etkilenirler.  Ama, Holstein gibi genetik olarak sakin mizaçlı olmayan ırklar daha fazla etkilenebilirler.

Doğal olarak; etkilenme konusunda bireysel mizacı da en başta saymak gerekir.  O sebeple bütün danaların etleri “kara” olmaz.

Besleme koşulları ve yemler de etin rengini etkiler.  Besi yerlerinden gelenler ile çayırlardan, meralardan kesime gelenlerin et renkleri farklı olur.   Kötü besleme koşullarından sonra kesime gönderilen danaların etleri koyu renkli olur ki, bu durum kesif yem verilen besi yerleri yerine kalitesiz meralardan çıkmış danalarda söz konusudur.

Et, vücut kaslarından oluşur.  Kaslar kesimden sonra bir dizi biyokimyasal reaksiyon ile ete dönüşürler.  Kasın ete dönüşmesi , kas şekerinin (glikojen) laktik aside dönüşmesiyle oluşur.   Eğer kas glikojeni yukarıda sayılan sebeplerden dolayı yeterli miktarlarda değilse,  laktik asit oluşumu da yeterli miktarda gerçekleşmez.  Etin asit değeri ( Ph) düşmez.  Et normal görünümde ve normal yumuşaklığında olmaz.

Koyu renkli, sert, pişmesi zor, lezzetsiz, kuru, gevrekliği olmayan bir et elde edilir.  Asıl sebep kesim öncesi uzun süren, kalabalık, yorucu nakliye ve buna bağlı strestir.  Normal kas glikojeni %1’den fazla ise laktik asit oluşumu sonunda Ph 5,7 den az olur.  Kas glikojeni %0,6 dan az ise, Ph 6’nın üzerinde kalır.  İşte bu etler “Kara et veya koyu renkli et” olarak karşımıza çıkar.  Olması gereken et Ph değeri 5,3-5,7 arasındadır.  Ph değeri 6’dan fazla olan etlerin rengi koyudur.    Raf ömürleri azdır ve pişirildikten sonra çok su salarak sertleşirler.

Yeterli enerji bulundurmayan yemler ile, özellikle zayıf karakterli çayırlarda beslenen danaların etleri de aynı şekilde olurlar.  Etlerin beğenilen renkte, kaliteli, kolay pişen, gevrek ve lezzetli olması için kesim öncesi dananın enerjisini tüketen stres, eksik enerjili yemleme gibi problemlerden uzak tutulması gerekir.  Kesim öncesi birkaç gün enerji takviyeleri yapılan danaların etleri istenen renk ve gevreklikte olur.   Ayrıca yapılan çalışmalarda kesim öncesi danalara magnezyum, aminoasit karışımları, E vitamini gibi yem katkılarının verilmesinin de kaliteli et elde etme yönünde yararlı olduğu ortaya konulmuştur.  Magnezyum oksit katkılarının yine kas şekerinin hızlı tüketimini engellediği bildirilmektedir.

Hayvan refahı yasa ve yönetmeliklerinin uygulanması ile yolda geçen süredeki açlık, yorgunluk, stres ve dolayısıyla kas şekerinin tüketilmesi gibi problemler büyük ölçüde hallolacaktır.  Kesim yerlerindeki sevk ve idare, hayvanların öncede dinlendirilmesi, önlerinde yeterince su bulundurulması, işçilerin davranışları konusunda eğitimleri stres oluşturan etkileri azaltacağından, kaliteli et elde edilmesi bakımından fayda sağlayacaktır.

Etlerin sağlıklı, arzu edilen renkte ve gevreklikte olması için stresin önlenmesi ve enerji verecek “profesyonel yardım” ın yapılması başlıca koşuldur.  Bu uygulamalar yapılırsa “yol firesi” de büyük ölçüde azalacaktır.

Şarole (Charollais)sığırları,  Fransa kökenli bir ırktır.  Fransa’nın ortasında, Lyon şehrinin kuzeyinde bulunan Charolles bölgesinden köken alan bu ırka,  on dokuzuncu yüzyılda, bulunduğu Nievre şehrinden dolayı Nivernais adı da veriliyordu.  O yıllarda çeki hayvanı, sütçü ve etçi olarak değerlendirilen Şarole’ler daha sonraki yıllarda etçi yönde geliştirildi.  Şarole ırkı dünyanın her yerine yayıldı.

Şarole ırkı dayanıklılığı, büyüme hızı, uzun ve kaslı yapısı, yüksek randımanı, kolay yönetilebilirliği, beyaz rengi ile ünlüdür.  Adaptasyon yeteneği yüksektir.  Beyaz rengi baskındır.  Genellikle beyazdan buğday rengine kadar değişen renklerde olsa da, son yıllarda siyah ve kırmızı genleri de olduğu anlaşılmıştır.  Irk genellikle açık renk boynuza sahiptir.  Ancak; yine son yıllarda boynuzsuz soylar da keşfedilerek, boynuzsuz olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. Beyaz renkle birlikte;  tırnaklar da açık renk, merme  pembemsidir.  Melezlemelerde beyaz rengin baskınlığı hemen ortaya çıkar.  Kullanma melezlemelerinde çok kullanılan bir ırktır.  Özellikle,  Brahman ırkıyla yapılan ve kenelere karşı dirençli olan melezleri tropikal iklimlerde çok tutulur.

Şarole ırkında,  buzağı doğum ağırlığı ortalama 42 kg, 200 günlük ağırlık 228 kg, 400 günlük ağırlık 744 kg’dır. Boğaları 907-1.134 kg, inekleri 680-816 kg arasındadırlar.

Şarole ırkı et sektörünün “en katma değerli” ırkı olarak bilinir. Çiftçileri, yetiştiricileri, besicileri ve kasapları memnun eden bir ırktır.  Etin kemiğe oranının yüksek olması, kasapların tercihine sebep olur.  Günlük canlı ağırlık artışı, yemi ete çevirebilme yeteneği, uzun ve kaslı vücut yapısı ekonomik yönden besicileri daima tatmin etmiştir. Özetle“Karlılık Irkı” olarak adlandırılır.

Döl tutma ve annelik yetenekleri üstündür.  Ayrıca,  buzağısına bakabileceği kadar sütlü olan Şarole inekleri, sütü ete dönüştürerek besiye hazır dana yetiştirmeyi kolaylaştırır.  Ayakları sağlamdır.  Güç doğum oranı bazı etçi ırklara göre fazla olsa da, son çalışmalarla bu oran düşürülmüş, kolay doğum yönünden seleksiyon yapılmıştır.

Şarole ırkı entansif ve ekstansif yetiştirmeye uygundur.  Kolay yönetilebilir bir ırk olma özelliği yetiştiricilerin tercih sebebidir.

Kısacası; Şarole ırkına “et sığırcılığında ekonominin en gözde ırkı” diyebiliriz.

Clostridium perfringens, tüm sağlıklı hayvanların bağırsaklarında ve toprakta yaygın bir şekilde bulunan bir ajandır.  Cl. Perfringens pek çok endotoksin salgılamaktadır.  Bunlar arasında olan Clostridium perfringens Tip C ve Tip D toksinleri en çok ruminantlarda sorun yaratmaktadır.  Ruminantlardaki endotoksik enfeksiyonların mekanizması tam olarak belirlenmemiştir.  Sığırlardaki bu klinik vakaya “Entorotoksemi” denmektedir.  Bu durum, rutin laboratuar desteği olmadan ani ölüm ile teşhis edilmektedir.  Buna rağmen, yapılan laboratuar testleri çoğunlukla şüpheli veya kafa karıştırıcıdır.  Çünkü bu mikroorganizma ölü hayvanların hastalıklı, normal olmayan dokularından izole edildiği gibi çoğunlukla normal, hastalıklı olmayan dokulardan da izole edilmektedir.

Cl. perfringens’e karşı bağışıklık; bakterinin kendisine ve çeşitli endotoksinlerine karşı, hem lokal, bağırsaklara bağlı mukozal bağışıklık hem de sistemik bağışıklık şeklinde meydana gelmektedir.  Cl. perfringens Tip C ve Tip D aşıları, tam bakteri hücrelerinden üretilmiş bakterinler ile toksoidlerden meydana gelmiş kombinasyonlar halinde veya sadece toksoid halde olabilirler. Lokal, bağırsağa bağlı mukozal bağışıklık, bağırsak içersindeki mikroorganizmayı nötralize ederek bir koruma temin ederken, anneden alınan maternal immünoglobulinler ise toksemilere karşı koruma sağlamaktadır.  İntestinal immünite (bağırsaktaki bağışıklık) kolostrumdaki antikorlar tarafından sağlanmakta olup genç ruminantların sistemik bağışıklıkları gelişene kadar korunmasını temin etmektedir.  Sistemik bağışıklık ise, yukarda bahsedilen tipte aşıların parenteral yolla uygulanması sonucunda geliştirilmektedir.

Neonatal ruminantların bağışıklık sistemi, anneden alacakları kolostruma bağlı olduğu için, doğduktan sonra fonksiyonel olarak kabul edilmez.  Yeni doğan buzağıların korunması, kendi bağışıklık sistemleri gelişip fonksiyon görmeye başlayana kadar kolostrumdan alacakları immünoglobülinlere bağlı olmaktadır.  Annenin (gebe ineğin) aşılanması ile kolostrum kalitesinin arttırılabileceği, yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.  Buna bağlı olarak,  gebe ineklerin doğumdan önce aşılanmaları, standart bir uygulama olarak kabul görmektedir.  Gebe ineklerin rutin bir şekilde aşılanmasına rağmen Clostridium perfringens Tip C ve Tip D endotoksemisi bir kaygı olmaya devam etmektedir.

1980’li yıllarda, Iowa State Üniversitesi’nden Prof. Roth, yaptığı çalışmada kolostrum alsın almasın, yeni doğan buzağıların fonksiyonel bir immün sistemi olduğunu göstermiştir.  Prof. Roth, bunu ortaya koyarken in vitro’da bir bağışıklık yanıtı oluşmadığını, ancak daha sonra yaptığı viral çalenç çalışmasında buzağıların virülent çalence karşı korunduğunu bildirmiştir.  Bu bulguya bağlı olarak, yeni doğmuş buzağılara Clostridium perfringens C ve D aşılarının uygulanmasına başlanmıştır.  Bu çalışmayı takip eden VIDO (Vaccine and Infectious Disease Organization/Aşı ve Bulaşıcı Hastalık Örgütü) araştırma grubu ve diğerleri, ruminantların rahim içinde (en utero) pek çok antijene yanıt verme yetisinde olduğunu ortaya koymuştur.  Bu bulgu da yine in-vitroda immün yanıt bulgusu olmadan gösterilmiş olup, buzağıların erken aşılanmasının kıymeti, daha sonraki dönemde enfeksiyöz hastalıklara karşı korunmaları ile ortaya konmuştur.  Buna rağmen, Cl perfringens Tip C ve Tip D’ye karşı aşılamanın kıymetinin gösterilmesi ile ilgili özel bir araştırma henüz mevcut değildir.

Clostridium perfringens Tip C ve Tip D bivalan aşıların bulunması çoğunlukla mümkün olmamaktadır.  Bu tip aşıların pek çoğu 7 ve 8 farklı Clostridial antijenle kombine halde üretilmekte olup, çoğunlukla da çok pahalı olmaktadır.  Ruminantlardaki diğer Clostridial hastalıkların da sığır endüstrisinde belirgin kayıplara yol açması nedeniyle, bu tip 7’li veya 8’li clostridial aşıların yeni doğan buzağılarda kullanılması, akılcı bir uygulama olarak sürdürülmektedir.  Hemen hemen her koşulda, buzağıların sütten kesme zamanında tekrar aşılanmaları gerekmektedir.  Söz konusu bu hastalıklardan korunmak için, aşılamalar yaşam boyu yıllık olarak tekrarlanmalıdır.

Veteriner Hekim James England,
Idaho Üniversitesi

Sığır ırklarının heterozigot olarak melezlenmesi sonucu elde edilen HETEROSİS’in, ebeveynlerden daha üstün verimli döller ortaya çıkmasını sağladığı bilinen bir gerçektir.

Elde edilen F1 buzağı her yönden ebeveynlerinden üstün olur ki, buna hybrid vigor veya tür azmanı, melez azmanı adını veriyoruz.

Heterosis safkan yetiştirmenin tamamen tersi bir uygulama olup, besi için materyal sağlama amacına yöneliktir.

Dünya’da yaygın olarak yararlanılan bu yöntemin çokça uygulanan şeklinde iri yapılı ırkların boğalarıyla küçük yapılı inekler melezlenir.  Burada bir tamamlayıcılık söz konusudur. Yani; yüksek verimli ırk düşük verimli ırkın zayıf yönlerini örter, güçlü kısımlar öne çıkar.

Heterosis ile, özellikle doğu bölgelerimizde, mevcut sisteme derhal adapte olabilecek şekilde, besiye uygun danalar elde edebiliriz.

Sistemin Temel Kuralları: 
1-Mutlaka rotasyonlu ve safkan boğa kullanılmalıdır.   Doğan F1 melezi erkekse beside kullanılmak üzere ayrılır.  Dişi F1’ler anne ve baba ırkından olmayan SAFKAN bir boğa tohumuyla tohumlanır.  Her döngüde aynı rotasyon sistemi takip edilir.
2-Organize bir sistem içerisinde çalışılmalıdır.  1.inci maddedeki temel ilkeye uyulmazsa Heterosis sağlanamaz.
3-Rotasyonda uygulanan 3 ana yöntem vardır.  Tercihen önerdiğimiz yöntem kırmızı ırktan doğanların beyaz veya siyah renkli ırklarla, beyaz veya siyah renkli ırklardan doğanların kırmızı renkli ırklarla melezlenmesi şeklindedir.
İlk suni tohumlamaların kolay doğum, boynuzsuzluk, kolay uyum sağlama özelliği ve dayanıklılık yönünden ANGUS ırkı ile yapılması gerekir.  Sonraki döngülerde Hereford, Limousin, Piedmentosa, Simmental, Kırmızı Angus gibi ırklar, daha sonraki döngülerde ise Şarole ırkı kullanılarak rotasyon gerçekleştirilebilir.   Tohumların genellikle östrus sinkronizasyonu ile yapılması tercih edilecektir.

Heterosis’ten elde edilecek yararlar:

  1. Heterosis’ten ilk döngülerde %30 civarında üstünlük elde ederek, çok kısa sürede Doğu Bölgelerimizde karkas ağırlığını yükseltmek mümkündür.
  2. Giderek ağırlıklar artacak ve elde edilen yarar %30’un altına düşecektir.  Karkas ağırlıkları 300 kg civarına geldiğinde bile her heterosis çalışmasından %9 oranında bir artış beklemek mümkündür.
  3. Yemden yararlanma artacaktır.
  4. Mevcut düzeni bozma çalışmasına girişmek yerine, mevcudu iyileştirmek üzerine çalışılacağından daha hızlı yol alınacaktır.
  5. Heterosis ile elde edilen tür azmanları daha dayanıklı, uyum yeteneklerini yüksek, dirençli, bağışıklık sistemleri güçlü buzağılar olurlar.
  6. Heterosis uygulamasıyla elde edilen inekler daha yüksek fertiliteye sahip ve daha uzun ömürlü olurlar.
  7. Doğu bölgelerimizde suni tohumlama uygulamasının artması başta bruselloz olmak üzere çiftleşme ile bulaşan hastalıklar için önlem olacaktır.
  8. Üretenler için yüksek kazanç, besiciler için besiye elverişli materyal elde etme imkanları doğacaktır.
  9. Et işleyenler daha büyük değerli et parçaları ile çalışacaklar, bu suretle kıymalık et ucuzlayacaktır.
  10. Piedmentosa ırkı kullanıldığında, ileride “kolesterolsüz dana eti”  gibi özel et pazara girecektir.  Piedmentosa ırkı myostatin geni bulundurduğundan etteki kolesterol miktarı derisi alınmış tavuk etinden ve salmon balığından daha azdır.
  11. Hybrid vigor= tür azmanı = melez azmanı danalar erken kesim olgunluğuna geleceklerdir.

    Uygun aşılama ve parazit mücadeleleri ile desteklenmiş TİCARİ MELEZLEME çalışmaları üreticiye kazanç, tüketiciye kaliteli ve bol et olarak yarar sağlayacak, etin marketteki fiyatı arzın arttırılması suretiyle ucuzlayacaktır.

    Anahtar Kelimeler: Heterosis, Heterozigot, Hybrid vigor, Crossbreeding, Complementarity

    * Bu yazı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı TÜGEM Genel Müdürlüğü’ne öneri olarak sunulmuştur.

Ege Vet Tübitak-MAM’da boğaların genetik tahlilini yaptırarak bir ilke daha imza attı.  Ege Vet Boğa İstasyonunda bulunan boğalardan on iki adet Holstein damızlık boğanın kanları Gebze-Tübitak MAM’da genetik tahlile gönderilerek süt proteinleri açısından geno tiplendirilmesi istendi.  Alpha S1 Casein, Beta-lactoglobulin ve Kappa Casein genotiplendirilmesi yapılan boğaların ayrıca diğer bir çalışmayla DUMPS, CVM ve Citrullinemia gibi genetik hastalıklardan ari oldukları da teyid edildi.  Ülkemizde ilk defa yapılan bu genetik çalışma ile Ege Vet Boğa İstasyonunda bulunan boğalar kızlarına aktardıkları süt miktarı, süt yağı, süt proteini ve bunlarla ilişkin olarak peynir verimleri yönünden sıralamaya tabi tutuldu.  Örneğin; peynir verimi yönünden sürüdeki kızların Jed boğasının tohumlarıyla, ancak süt verimi ön planda tutuluyorsa Harbour boğasının tohumlarıyla tohumlanması gerektiği ortaya konuldu.  Buna benzer örneklerle sürü sahibinin sürüdeki ineklerini geliştirmek istediği yönde sperma tercih etme olanağı sağlandı. 

Teknik Bilgi ve Değerlendirme:
Süt verimi, kompozisyonu ve üretim özellikleri süt proteinleri olan Alfa S1 Kazein, Kappa Casein ve Beta-lactoglobulin proteinlerinin polimorfizmi ile ilişkilidir.   Sürülerde süt protein genlerinin belirlenmesi ekonomik olarak önemli bir seçim kriteridir. 

Kappa-Casein Genotiplendirilmesi:
Kappa-Casein “B” genetik varyantı A varyantından daha çok tercih edilir.  B genotipi bulunduran inekler A genotipi bulunduranlara göre daha çok protein ve yağ üretirler.
B genotipli ineklerin sütü peynir üretimi için daha fazla tercih edilir. 

Beta-lactoglobulin Değerlendirmesi:
Beta-lactoglobulinin bazı genetik varyantları yüksek oranda Kazein ve süt yağının varlığıyla ilişkilidir.  A varyantı bulunduranlar daha çok miktarda süt, B varyantı bulunduranlar ise daha çok miktarda süt yağı ve süt proteini üretirler.  B genotipli ineklerin peynir için arzu edilen protein ( Kazein) ve yağ açısından zengin süt ürettikleri bilinir.

Alpha S1 Casein Genotiplendirilmesi:
BB genotipli inekler, BC genotipli ineklere göre daha yüksek süt verimine sahiptirler.

CVM
Holstein ırkında görülen bir genetik bozukluktur.  Omurga gelişim bozukluğu olarak bilinir.  Buzağılar ölü veya sakat doğar.  Sakat doğanlar kısa süre içerisinde ölürler veya inek yavru atar.

DUMPS:
Gebe ineklerin yavru atmasıyla sonuçlanan genetik bir bozukluktur.  Bir enzim eksikliği sonucunda ortaya çıkar.

CİTRULLİNEMİA:
Holstein ırkının genetik bir bozukluğudur.  Kanda aşırı miktarda amonyak birikimi ile ortaya çıkar.  Buzağılar doğduktan kısa süre sonra ölürler.  Hastalık üre metabolizmasının bozukluğuna sebep olan bir enzim eksikliği sonucunda meydana gelir.  Böyle bir durumda buzağı protein sindirimi yaparken, enzim noksanlığı dolayısıyla üre metabolizması bozulur ve kanda aşırı amonyum birikimi sonucu buzağı ölür.

CVM, DUMPS ve CİTRULLİNEMİA  resessif genlerle aktarılan genetik bozukluklardır.

(Başka Bir Bakış Açısı)

Et fiyatları gün geçtikçe artıyor.  Bugüne dek söylenenler ve konulan teşhisler doğrudur.  Kriz döneminde inek ya da genel olarak söylersek, dişi hayvan kesimi olmuştur.  Küçükbaş sayısı azalmış, et fiyatları birbirini etkileyerek artmıştır.  Beyaz et, kırmızı et, her türlü et fiyatında artış söz konusudur.  Bunların tümü bir araya geldiğinde fiyatların artışı, arz-talep dengesinin bozulmasıyla birlikte, kaçınılmaz hale gelmiştir.

Gelelim diğer bir bakış açısına.   Kriz döneminde, süt fiyatlarının aşırı düştüğü günlerde inek sahipleri hayvanlarıyla “ben sana az yem vereyim, sen de bana az süt ver, bu zorlu dönemi böylece atlatalım” diyerek anlaşma yapmaya kalktılar.  İnek ise sahibine “bana bakmakta zorlandığın bu dönemde bir de benden yavru istemeye hakkın yok” dedi.  Kısacası sütte verim düşüklüğüne razı olan inek sahiplerinin aklına “döl verimi düşüklüğü” gelmedi.  İnekler döl tutmadı.  Kaliteli yumurta üretemediler.  Buzağı aralığı uzadı.

Ülkemizdeki üretimin yapısı sebebiyle, süt sığırcılığı işletmelerinin erkek buzağıları besi materyali olarak kullanılır.   Buzağı azlığı, besi materyali eksikliği sonucunu doğurdu.  Besiciliğin hammaddesi olan dana çok pahalı hale geldi.  Besiye pahalı bir materyal ile başlamak et fiyatının artışına sebep oldu. Beside, kabaca, harcamaların yarısı dana alımı, diğer yarısı da yem olarak kabul edildiğinde, alırken kazanamayan besici sonuçta bunu “bıçak” fiyatına yansıtmak zorunda kaldı.  Zaten olaya şöyle bir bakarsak, ette fiyat artışının ana sebebinin “dana kıtlığı” olduğu ortadadır.

Dana noksanlığının diğer sebeplerini de sayıp, alt alta koyarsak geldiğimiz durumun açıklanması kolay olacaktır.  Döl tutmama sonucu buzağı kayıplarının yanı sıra, brusellozdan dolayı kayıpları, ishal, öksürük, septisemi gibi hastalıklardan dolayı kayıpları da eklersek problemi daha iyi anlarız.

Süt üretimi ile meşgul olan birimlerin, küçük, büyük her türlü işletmenin buzağı kaybı ile ilgili olarak gereken önlemleri alması ile zaman içerisinde buzağı sayısı ve buna ilişkili olarak besiye alınabilecek erkek dana sayısı artacaktır.  Yapılması gereken sürü yönetimi kurallarının tam olarak uygulanmasıdır.  Uygun besleme, aşıların zamanında, ihmal edilmeden yapılması bizi doğru yola sokacaktır.  Başımıza gelenler doğru yoldan ayrıldığımız için olmuştur.  Kriz günlerinde ineklerle anlaşma yapmaya kalkmak, bazı ufak tefek ihmaller, kestirmeden gitmeye çalışmak gibi hatalar üst üste geldiği için durum bu hale geldi.  Ders alarak tekrar aynı hataları yapmazsak bu sıkıntılı dönemi, bir süre sonra, atlatabiliriz.

Diğer yandan daha önce de söylediğimiz gibi, besiciliğe hammadde sağlayacak şekilde, etçi ırk melezlemesi yapan bölgelerin tesbiti ve devlet tarafından desteklenmesi akılda tutulması gereken bir yöntemdir.

Özet olarak; döl ve buzağı kayıplarının önlenmesi için önerilen sürü yönetimi uygulamalarının eksiksiz yapılması, etçi ırk melezlemeleriyle besiciliğe materyal sağlanması için pilot bölgelerin saptanması ve teşvik verilmesi, alınan önlemlerin sabırla, kararlılıkla sürdürülmesi çıkış yolunu bulmamıza yardımcı olacaktır.

Kökeni İtalya’nın kuzeyinde olan ilginç bir sığır ırkı vardır.  Piedmontese veya Piedmentosa olarak bilinen bu ırk doğmasal olarak özel bir gene, “myostatin” genine sahiptir.  Bu gen etin kolesterolsüz olmasına yol açar.  Hem kırmızı et, hem de kolesterolsüz.  Ayrıca myostatin geni sayesinde kalçasında “ÇİFTKAS” olan piedmentosa ırkı danalar son derece verimli, yani yediğini ete çeviren bir ırk.  Yağsız, ancak buna karşın yumuşak, ince lifli, kolay pişen piedmentosa ırkı danaların etleri ABD Kalp Vakfı tarafından “Kalp dostu kırmızı et olarak” belirlenmiş durumda.

Piedmentosa ırkında güç doğum riski yok.  Kalçadaki çift kas oluşumu doğumdan 3-4 hafta sonra oluşuyor.  Dolayısıyla bizim küçük yapılı doğu ve güneydoğu sığırlarımızın melezlenmesi için uygun.  İklime karşı uyumu çok iyi.  Normal antiparaziter ilaçlama ve aşıları yapıldığında, hiçbir uyum sorunu yaşamıyorlar.  Piedmentosa ırkı danalar 1 yaşında 485 kg canlı ağırlığa ulaşıyorlar.  Piedmentosa ırkı etçi ırk olarak bilinse de doğu bölgelerimizdeki birçok ineğin süt veriminin üzerinde günlük süt verimine sahip.  Günde ortalama 8 litre süt verimi olan piedmentosa ırkı ineklerin sütünden İtalya’nın kuzey bölgelerinde özel peynirler yapılmakta.

Piedmentosa ırkında canlı ağırlık karkas oranı, yani piyasadaki adıyla randıman çok yüksek, ortalama %63.  Bunun yanı sıra “kıymetli etler” dediğimiz bölümler, yani, antrikot, bonfile, kontrfile, nuar, sokum, ayna gibi kısımlar büyük.  Bu sebeple kıymetli etler dışında kalan kıymalık kısımlar çok ucuz.  Şu anda etçi ırklar sayesinde ABD’de kıyma fiyatları tavuk etiyle aynı.  Piedmentosa ırkının diğer ırklarla her türlü melezlemelerinden de çok iyi sonuçlar alınıyor.  Tür azmanı elde etme yoluyla daha yüksek canlı ağırlıklara ulaşmak mümkün oluyor.

Düşük kolesterol içeriği yönünden karşılaştırırsak;
Normal dana etinin 100 gramında 73 mg kolesterol bulunurken, Piedmentosa’da 48,5 mg kolesterol bulunmaktadır.  Bu rakam dil balığında 52 mg dır.

100 gr ette kolesterol miktarları:

Kuzu 91 mg
Ördek 88,7 mg
Hamburger 85 mg
Kılıçbalığı 39 mg
Derisi çıkartılmış hindi 73 mg
Derisi çıkartılmış tavuk 70 mg
Piedmentosa melezleri 38,6 – 62 mg

 

Total Lipid (Yağ):
100 gr ette;
Normal et (sırt bölgesinden)   16,76 gr
Piedmentosa (sırt bölgesinden)  5,3 gr
Doymamış yağlar:

0,622 gr
0,149 gr

Merkezi ABD, Nebraska’da bulunan Et Sığırcılığı Araştırma Merkezinde (MARC) yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar ise son derece şaşırtıcıdır;  aynı büyüklükteki piedmentosa karkası diğerlerinden daha ağırdır.  Çünkü, et yağdan daha ağırdır.  Piedmentosa etinin içerdiği Omega 3 ve son zamanlarda piyasada tablet olarak satılan, kanseri önlediği savunulan CLA ( Conjugated Linolenic Acid) miktarı diğer etlere göre çok yüksektir.  Etlerde yumuşaklık tahmininde geçerli olan calpastatin enzimi de yine piedmentosa ırkı danaların etlerinde yüksek bulunmuştur.

Ülkemizde toplam süt miktarı biraz yükseldiğinde çiğ süt fiyatları hemen düşmektedir.  Ayrıca ineklerin süt miktarı  genetik olarak yükseltildiğinde, ona göre bakım ve besleme yapamayan işletmelerde birçok metabolik hastalıklar, özellikle de döl verimi problemleri ortaya  çıkmaktadır.  Piedmentosa ırkında asıl amaç süt almak olmadığından, olsa bile süt verimi az olup, et verimi çok olduğundan bu tip metabolik hastalıklar ve döl tutma güçlükleri söz konusu olmaz.

Hızlı canlı ağırlık artışı, az yemle çok hızlı besi, yani yemden yararlanma özelliği, düşük kolesterol, güç doğum riskinin olmaması dolayısıyla piedmentosa ırkının ülkemizde melezleme çalışmalarında kullanılması uygun olacaktır.  Besiciye kârlı bir iş, tüketiciye ise kolesterolsüz kırmızı et sağlanması yönünde iyi bir innovasyon getirecek olan bu ırkın yaygınlaştırılması ve tanıtılmasında yarar vardır.

E.P.D: Expected Progeny Difference = Beklenen progeny farklılığı: değerlendirilen tüm boğaların performans ortalaması ile karşılaştırıldığında bir boğanın yavrularında beklenen performans farklılığıdır.

ACC: Accuracy = Doğruluk, isabet. Bir boğanın genetik değeri ile ilgili güvenilirlik ölçüsüdür. Bir verinin yüksek doğruluk derecesi, o verinin daha kesin ya da daha güvenilir olduğunu gösterir. 1.0’a yakın doğruluk değeri “yüksek güvenilirlik” derecesi anlamına gelir.

M+G=(Milk+Growth): Süt+Gelişim (büyüme). Bu değeri bulmak için; süt için EPD değeri alınır ve sonra da sütten kesme ağırlığı EPD’sinin 1/2’si alınır.

Yr. Sc. Cir: 1 yaşındaki scrotum çevresi. Boğanın erkeklik gücü (iktidarı) ve sperma üretimi ile bağlantılıdır. Gelişim ve kas yapısı ile ilişkisi çok azdır. Etçi sığır yetiştiricileri daha büyük testisli boğaları tercih ederler.

Birth Wt: BW: Doğum ağırlığı: Doğumdan sonraki ilk 24 saatte ölçülen ağırlıktır. Doğum ağırlığının düşük olması daha kolay buzağılama ve çiftlikte kolay idareyi sağlar. Doğum ağırlığının yüksekliği güç doğum oranının yüksek olacağını gösterir.

WW: Boğanın 205 günlük canlı ağırlığıdır.

YW: Boğanın 365 günlük canlı ağırlığıdır. 

WW ve YW boğanın verim ve karlılığı ile ilgilidir. Her iki değer de büyüme hızını gösterir.

MM: Boğanın kızlarının annelik vasıflarını ortaya koyar. İfade ediliş şekli; yavruların sütten kesme ağırlığının lb cinsinden gösterilmesidir.

TM (Total Maternal or Maternal Weaning Weight): Boğanın kızlarının yavrularını sütten kesme ağırlığıdır. Birimi pound’dur.

REA (Ribeye Area): Karkastaki kas oranı ölçüsüdür. Birimi inç karedir (inch²).

CW (Carcass Weight) (Karkas Ağırlığı): Değerlendirilen diğer tüm boğaların dölleri ile karşılaştırıldığında, bir boğanın döllerinin karkas ağırlığında beklenen farklılıktır. Birimi pound’dur. Karkas değerlendirmesinde ultrason verileri de ayrıca kullanılmaktadır. 

Fat (Yağ): Değerlendirilen diğer tüm boğaların dölleri ile karşılaştırıldığında, bir boğanın 12. ve 13. kaburgaları arasında ölçülen yağ kalınlığında beklenen farklılıktır. Birimi inçtir.

GL (Gestation Length) (Gebelik Süresi Uzunluğu): Değerlendirilen diğer tüm boğaların dölleri ile karşılaştırıldığında, bir boğanın döllerinin, gün olarak gebelik süresinde beklenen farklılıktır.

Stay (Stayability): Değerlendirilen diğer tüm boğaların kızları ile karşılaştırıldığında, bir boğanın kızlarının en az altı yıl verimli olarak sürüde kalma olasılığının beklenen farklılığıdır.

I.PERFORMANS VERİSİ: Boğanın kendine ait kayıtlarıdır. Progeny olmadığı zaman çok önem kazanır.

II.ERKEK DÖL DEĞERLENDİRMESİ – DÖL ÖZETİ: Boğanın geçirgenlik yeteneğinin en iyi ölçümüdür. Irk Birlikleri tarafından objektif olarak hazırlanıp değerlendirilir. Progeny bilgisine göre boğalar arasındaki farkı ölçer. Amacı boğa seçimindeki etkinliği arttırmak ve boğanın gerçek genetik değerini saptamak.

ÖLÇÜLEN ÖZELLİKLER
1.Doğum Ağırlığı: Yavru doğduktan sonra 24 saat içinde alınan ağırlık değeri.
2.Kolay Buzağılama İndexi: Irk birliklerinin yayınlanan yıllık boğa özetlerinde yer alır ve düvelerde, ikinci doğumlarda ve yaşlı ineklerdeki kolay buzağılama derecesini ve doğum ağırlıklarını gösterir.
3.Büyüme (Canlı Ağırlık Kazanma) Bilgisi: 205 güne ayarlanmış ağırlık: Sütten kesme zamanı alınan ağırlık değerinin; ırk, cinsiyet, buzağının yaşına ve annesinin yaşına göre, 205 günlük ergin inek standardına göre ayarlanmış değerdir.
4.Bir yaşındaki ağırlık/365 güne ayarlanmış ağırlık: Bir yaşındaki ağırlık değerinin; buzağının ırk, cinsiyet, yaşına ve annesinin yaşına göre ergin inek standartlarına göre ayarlanmasıdır. Benzer ortamlarda yetişmiş olanlar için sütten kesmeden önceki ve sonraki bir yaşındaki ağırlıkları büyümenin en iyi ölçümleridir.
5.Feedlot Adg/Test Sırasındaki Artış: Yüksek enerji rasyonları ile beslendiğinde, sığırların ağırlık artışı kazanma yeteneklerini gösterir. Genellikle ADG-Average Daily Gain, Günlük Ağırlık Artışı olarak belirlenir. 

ANAYA AİT ÖZELLİKLER
6.Anaya Ait İlk Buzağılama Kolaylığı: Boğanın kızlarının ilk doğumlarındaki kolay buzağılama değeridir. 100’ün üzerindeki değerler tercih edilir.
7.Anaya Ait Sütten Kesme Ağırlığı: Bir boğanın anasına ait performansı aktarabilme yeteneğini gösterir. Bu, boğanın kızlarına aktardığı süt verimi ve büyüme hızı yeteneklerinin bileşimidir.
8.Anaya Ait Süt: Boğanın kızlarının süt verim yeteneğine bağlı olarak buzağıların kazandıkları ağırlık değerlerinin ölçümüdür.

ÖZET İSTATİSTİKLERİ
A.EPN-(Effective Number Of Calves) Etkin Buzağı Sayısı: Boğanın belli bir özelliği için etkin sayıda buzağılarının sayısıdır. Bu sayı boğanın kayıtlı toplam buzağılarının sayısından az olabilir ve kıyaslanan sürülere ve buzağılara göre ayarlanarak belirlenir.
B.ORAN: Boğanın progeny’sine bağlı olan rölatif performans değeridir. Bu değer boğanın aynı sevk ve idare gurubunda ve aynı muameleyi gören aynı ırk ve cinsiyetteki yaşıtları ile kıyaslanması ile elde edilir. 100.0 vasat (averaj) ORAN değeri olarak kabul edilir.
C.EPD (Expected Progeny Difference) Beklenen Progeny Farklılığı: Irk içerisinde vasat progeny performans değeri olan bir boğa ile kıyaslandığında bir boğadan beklenen progeny performans farklılığını gösterir.
D.Sürüdeki Yaşıtların Sayısı-Test Edilenlerin Sayısı: Boğanın yetiştirildiği ve birlikte test edildiği gruptaki yaşıtlarının sayısıdır.
E.ACC (Accuracy) Doğruluk: Beklenen progeny farklılığı yerine kullanılabilen güvenilebilirlik derecesidir. 1.0’a yakın doğruluk değeri yüksek güvenilebilirlik derecesi demektir.
F.Bir Yaşındaki Yükseklik: Kalçadan alınan yükseklik değerinin inç (cm) olarak değeridir.
G.EBV (Estimated Breeding Value) Tahmini Damızlık Değeri: Irk Birliği tarafından hazırlanan resmi performans sınıflandırılmasından üretilen bir tahmin değeridir.

Derleyen:
Tahir S.YAVUZ
Veteriner Hekim
Ege Vet Genel Müdürü
(Şubat2008)

BİLGİSAYARLI EŞLEŞTİRME PROGRAMI (Şubat 2008)

İneklerin verimliliğini arttırmanın ve sağlıklı nesiller elde etmenin yolu suni tohumlamadır.  Suni tohumlama yöntemi uzun yıllardan beri uygulanmakta olup, son otuz beş yıldan beri ABD’de ve yine son on beş yıldan beri Avrupa’da Bilgisayarlı Eşleştirme programlarından yararlanılmaktadır.  Bilgisayarlı Eşleştirme kullanan ülke sayısı 47 dir.

Bilgisayarlı eşleştirme iki yönlü yarar sağlar,
1- İneklerde eksikliği tesbit edilen karakterleri sonraki nesillerde düzletir.
2- Kan yakınlığını önleyerek genetik kusurların yavrulara geçmesini önler.

Bu suretle ineklerin daha verimli ve daha uzun ömürlü olmaları sağlanır.  Fiziksel özelliklerin ineklerin verimliliğini ve sağlıklı yaşam sürelerini yakından etkilediği bilinmektedir.

Örneğin; memenin vücuda yerleşimi, meme iltihapları ve hasarları yönünden, meme başının uzun ya da kısa olması makinalı sağım bakımından çok önem taşır.  Memeleri dizden aşağı sarkmış ineklerde meme hasarları sıklıkla görülürken, memesi toplu olan inekler bu tip problemlerle karşılaşmazlar.  Diğer fiziksel özelliklerden örnek verirsek, ayak basış açısı ile ayak iltihapları, kalça genişliği ile güç doğum, sağrı açısı ile rahim iltihapları arasında yakın ilişki vardır.  Böyle hatalar yüzünden inekler erken çağda sürüden çıkarılmak zorunda kalabilirler.  Bu örneklerde olduğu gibi 16 ayrı yönden incelenen ineklerin eksik ya da yanlış tarafları saptanır.  Bilgisayara girilir.  Daha önce bilgisayara verileri girilmiş olan üç binden fazla boğadan hangisinin bu özellikleri olumlu yönde geliştireceğine bilgisayar karar vererek uygun boğaları sıralar.

Bilgisayarlı eşleştirmede ikinci yarar ineğin aile bilgileriyle ilişkilidir.  İneğin pedigrisi varsa, kayıtları doğru tutulmuşsa, ebeveynleri biliniyorsa bilgisayar bu eşleştirmeyi kan yakınlığı olmayacak şekilde yapar ve ona göre boğa önerir.  Böylece gelecek nesil inekler kalıtsal hastalıklara karşı korunmuş olurlar.
Diğer yandan yeni neslin cüsseli olması, süt veriminin, süt yağının, süt proteininin yüksek olması gibi konular da eşleştirme programlarıyla düzeltilebilir.  Kullanılan spermaların aranan özelliklerde ve uygun fiyat aralığında olması da yine programdan istenebilir.

BİLGİSAYARLI EŞLEŞTİRME PROGRAMI İLE DÜZELTİLEBİLECEK, HOLSTEİN IRKINA AİT, FİZİKSEL ÖZELLİKLER

  1. Endam (Yükseklik)
2. Göğüs Genişliği
3. Vücut Derinliği
4. Hatların Yuvarlaklığı
5. Kalça Açısı
6. Kalça Genişliği
7. Arka Bacaklar Arkadan Görünüş
8. Arka Bacakların Basışı (Eğimi)
9. Ayak Açısı
10. Ön Meme Lobu Bağlantısı
11. Ön Meme Başı Yerleşimi
12. Meme Başı Uzunluğu
13. Meme Derinliği ( Meme Lobunun Dize Olan Uzaklığı)
14. Arka Meme Lobu Yüksekliği
15. Meme Lobu Orta Bağlantısı ( Ligamenti)
16. Arka Meme Başı Yerleşimi

BİLGİSAYARLI EŞLEŞTİRME PROGRAMI İLE ENGELLENEBİLECEK, KALITSAL RESESİF GENLERLE OLUŞAN, HASTALIKLAR

BLAD
BLAD ( Bovine Leukocyte Adhesion Deficiency/ Sığır Lökosit Adhezyon Eksikliği), Holstein sığırlarda görülen letal, resesif bir genetik bozukluktur.  Bu durumda olan sığırlarda nötrofiller bir enfeksiyona yanıt veremezler ve fonksiyonel olarak bozukturlar.  Bu rahatsızlığı olan hayvanlar erken yaşlarda ölürler.  BLAD, Holstein ırkının ciddi bir sorunudur, çünkü bazı iyi boğalara bu hastalık genini taşımaktadır.

ABD Holstein Birliği’nin düzenlediği pedigriler üzerinde BLAD taşıyıcısı olan hayvanlar “BL” kodu, taşıyıcı olmayan hayvanlar ise “TL” kodu ile belirtilmektedir.

BLAD taşıyıcısı olan buzağılarda nötrofillerin daha az sayıda komplemente ve immunoglobulin  IgM’ye bağlandığı ortaya konmuştur.  Komplement ve Igm, bakterilerin yok edilmesinde önemli görevler üstlenmektedir.

1991’den beri, geliştirilmiş olan bir DNA testi, BLAD taşıyıcısı olan boğaların tespitinde kullanılmaktadır.

BLAD taşıyıcısı boğaların spermalarının ithaline Tarım Bakanlığı tarafından izin verilmemektedir.

CVM
ABD Holstein birliği CVM ( Complex Vertebral Malformation/ Kompleks Vertebral Gelişim Bozukluğu) isimli yeni bir genetik hastalık bildirmektedir.  Söz konusu genetik bozukluğu taşıyan hayvanlar, ABD Holstein Birliği tarafından düzenlenen pedigriler üzerinde ” CV” kodu ile, taşımayan hayvanlar ise ” TV” kodu ile ifade edilmektedir.

CVM, tek bir resesif gen ile geçmektedir. Hastalık ile ilgili ortaya çıkan belirtiler şöyledir; gelişmemiş fetusun abortu, embriyonik ölümler, beklenen doğum tarihinden 1-2 hafta önce ölü doğum görülmesi.

CVM’den etkilenmiş buzağılarda görülen en belirgin arazlar, bükülmüş katı bilekli, sakat bacaklar, kısalmış bir boyun ve omurgada eğriliktir.

CVM teşhisi, DNA testi ile yapılmaktadır.  Sonuçlar 3 hafta içinde çıkmaktadır.  Bu test için hayvanın tüyü veya sperm örneği gerekmektedir.

CVM hastalığı resesif gene bağlı olduğu için CVM taşıyıcısı bir ineğin, CVM taşıyıcısı bir boğa ile tohumlanması ile hastalık ortaya çıkmaktadır.

CVM nedir?
CVM, Kompleks Vertebral Malformasyon ( Complex Vertebral Malformation) resesif bir gen ile geçen genetik bir kusur olup, Danimarkalı bilim adamlarınca 2000 yılında keşfedilmiştir.  CVM’nin embriyonik ölümlere, abortlara ve bazen görünüm deformasyonlarıyla erken doğan buzağılara neden olduğundan şüphelenilmektedir.  Önemli olan CVM’nin yeni olmadığını anlamaktır.  Bu gen, Holstein ırkında pek çok nesiller boyunca bulunmakta idi.  Yeni olan ise, bu kusurları ortaya çıkaran DNA testidir.

Sürüde CVM var mı yok mu nasıl bileceğiz?
CVM’den etkilenen buzağılar ya abort ya da ölü doğar.  CVM ile ilgili abortlar gebeliğin herhangi bir döneminde olabilir.  Erken doğan buzağılar 1-2 hafta önce doğar ve en dikkat çeken kusurlar, gelişmemiş bacaklar ve arka bacakların bukağılık kısmının sertleşmesi şeklindedir.  Kısa bir boyun da görülebilir.  Omurganın anormal eğimi, kaynaşmış vertebralar, kaynaşmış veya eksik kaburgaların tespit edilmesi için patolojik bir muayene genellikle gerekli olur.  ABD’de sürü sahipleri, şüpheli buzağıları Holstein Birliğine veya suni tohumlama temsilcilerine bildirmeleri için teşvik edilmektedirler.

Gebeliğin başında, CVM’den etkilenen pek çok buzağı veya fötusların tanı konmadan kaybedilmesi (embriyonik ölüm vb.) durumu olabileceği akılda tutulmalıdır.  CVM dışında başka nedenlerden de abort ve erken doğum olabileceği de ayrıca akılda tutulmalıdır.

CVM sürüyü nasıl etkiler?
CVM taşıyıcı ineklerin yüzdesi tam olarak belirlenmese de, pek çok sürüde birkaç taşıyıcı olabilir.  Pek çok popüler boğa ailesi bu kusuru geçtiğimiz 20 veya 30 yılda taşımış olduğundan, sürülerdeki taşıyıcı hayvan durumu bu boğaların kullanım seviyeleri ile ilgilidir.  Buna rağmen CVM’nin etkisini kısıtlayacak stratejiler bulunmakta olup, aşağıdaki hususlar belirlenmiştir.

CVM sadece Holstein ırkına özel midir?
Diğer ırklarda da bazı taşıyıcılar var mıdır?
Şu anda CVM sadece Holstein ırkında tanımlanmıştır.

CVM Holstein ırkının kalıcı bir sorunu mu olacak?
Hayır, önümüzdeki 5 yıl içinde kayda değer şekilde düşecektir.  Modern genetik araçların kullanılması, DNA testi ile CVM taşıyan boğalar ve inekler doğru bir şekilde belirlenecek ve suni tohumlama istasyonlarının CVM genini taşıyan genç boğaları satın alması engellenecektir.  Buna bağlı olarak CVM taşıyıcısı olan boğa sayısı, önümüzdeki 4-6 yılda çok azalacaktır.  Benzer bir durum BLAD geni ile tecrübe edilmişti.  150 adet suni tohumlama Holstein boğası BLAD taşıyıcısı idi.  Ancak bugün çok az sayıda BLAD taşıyıcısı boğa bulunuyor. 

CVM’yi ve diğer arzu edilmeyen genetik resesif kusurları sürüden uzaklaştırmak için ne yapılmalı?
CVM gibi genetik kusurları kontrol etmede yapılacak olan ilk adım, sürüdeki tüm hayvanların pedigri kayıtlarını tutmaktır.  Bu yapıldıktan sonra taşıyıcı olduğu bilinen boğaları, babası veya anne tarafından büyük babasının taşıyıcı olduğu bilinen ineklerin tohumlanmasında kullanmamak gerekir.  Pedigriler incelendiğinde bu durum belirlenebilir.

Suni tohumlama boğalarının taşıyıcı olup olmadığını nasıl anlayacağız?
Pek çok suni tohumlama boğası test edilmiştir. Kalanlar da yakında test edilecektir.
Holstein Birliği, CVM taşıyıcılarını ” CV” kodu ile, negatif olanları da ” TV” kodu ile işaretlemektedir.

Dişilerin içinde taşıyıcı olanlardan korkmayın, çünkü birkaç yıl içinde pek çok suni tohumlama boğası CVM’den ari olacaktır.

Hızlı ve güvenilir genetik araçlarla arzu edilmeyen genlerin belirlenmesinden memnuniyet duyulmalı ve paniğe neden olacak, herhangi yeni bir durumun söz konusu olmadığı bilinmelidir.

Kaynak:
Commonly Asked Questions Regarding CVM
Dr Kent Weigel
Extension Genetics Specialist, University Of Wisconsin and Genetic Programs Administrator, National Association of Animal Breeders, November 5,2001.

Sığırlarda Kalıtsal Kusur ve Hastalıklar
Her ırk bazı genlerin taşıyıcısı olabilir.  Modern DNA testleri son yıllarda bu tip genetik kusur ve hastalıkların tanınmasına yardımcı olmuştur.  Bu genetik problemler resesif genlerle ilgili olup, buzağıya ebeveynlerinden geçmek suretiyle ortaya çıkarlar.  Bunlara birkaç örnek verecek olursak; Zik-Zak hastalığı, BLAD, CVM, katırtırnaklılık gibi problemleri sayabiliriz.

En önemli konu genetik bozuklukların ve potansiyel taşıyıcıların belirtilmiş olmasıdır.  Böylece çiftliklerde taşıyıcı eşleşmelerinin önüne geçilebilir. Suni tohumlama boğalarında yıllar içerisinde istenmeyen resesif genlerin taranması suretiyle görülme sıklığı azaltılmaktadır.

Bazı genetik bozukluklara göz atalım;

Dwarfism- Cücelik :
Resesif bir gen tarafından oluşturulur.  Birçok ırkta görülebilir.  Buzağı çok küçüktür.  Gelişemez.

Weaver ? Zik ?Zak hastalığı ? Progressive degenerative Myeloensefalopati:
Resesif bir gen oluşturur.  Buzağı normal iken 6-9 aylık olduğunda aniden ortaya çıkar.  Buzağı genellikle 10-12 aylıkken ölür.  Brown Swiss ırkına ait bir bozukluktur.

Spinal Muscular Atrofi (SMA):
Resesif gen ile geçer.  Brown Swiss ırkına özeldir.  Buzağının kas fonksiyonları bozuk olup, ayakta duramaz.

Limber Legs- Çarpık Ayaklılık: Jersey ırkına özel resesif bir problemdir.  Ölü doğum söz konusudur.  Ancak buzağı canlı doğarsa ön ayakları birbirine dolaşık ya da çapraz, arka ayakları yana açıktır.  Buzağı ayakta duramaz.

Recto Vaginal Constriction (RVC) ? Rektovaginal Daralma:
Jersey ırkına ait bozukluktur.  Rektum elastik değildir.

Mule Foot ? Katırtırnaklılık ( syndactyly):
Resesif bir gen tarafından oluşturulur. İki yerine tek tırnak mevcuttur.  Holstein ırkına ait bir genetik bozukluk olup, hasta doğan buzağılar ayakta duramaz, yürüyemez.  Taşıyıcılar pedigrilerde ” MF” koduyla işaretlenirler.

DUMPS –  Deficiency of Uridine Monophosphat Synthase- Üridein Monofosfat Sentezi eksikliği:  Hastalığı resesif bir gen oluşturur.  Gebeler 50-150 gün içinde yavru atarlar.  Taşıyıcılar pedigrilerde DP, test edilmiş negatifler  TD kodlarıyla işaretlenirler.

BLAD- Bovine Leococyt Adhesion Deficiency- Sığırlarda Lökosit bağlanma eksikliği:
1988 yılında tanımlanmış resesif bir gen tarafından oluşturulan kalıtsal bir bozukluktur.  Buzağılar normal görünmekle birlikte enfeksiyonlarla mücadele etme yetenekleri eksiktir.  Zaten birkaç ay içinde ölürler.  Holstein ırkına özel bir bozukluktur.  Pedigrilerde taşıyıcılar BL, test edilmiş negatifler TL kodlarıyla gösterilirler.

CVM ? Complex Vertebral Malformation- Omurga Bozukluğu:
Holstein ırkına özel bir hastalıktır.  2000 yılında teşhis edilmiştir.  Resesif bir gen tarafından oluşturulur.  Çoğunlukla hastalık buzağının atığı ile sonuçlanır.  Doğum olsa bile buzağı kısa boyunlu, kısa vücutlu, eklemleri bükük olarak doğar.  Pedigrilerde taşıyıcılar CV, test edilmiş negatifler TV kodlarıyla belirtilirler.

Pedigrilerde Kullanılan Genetik Kodlar:
BL  
BLAD taşıyıcısı
TL BLAD negatif- BLAD taşıyıcısı değil
CV CVM taşıyıcısı
TV CVM negatif- CVM taşıyıcısı değil
DF Dwarfism- cücelik taşıyıcısı
DP DUMPS taşıyıcısı
TD DUMPS negatif- DUMPS taşıyıcısı değil
MF Mule Foot
TM Mule foot negatif- Mule foot taşıyıcısı değil
PG Prolonged gestation (gebelik süresi uzun)
PT Pink Tooth (pophyria)- pembe diş hastalığı
RC Kırmızı tüy geni taşıyıcısı
TR Kırmızı renk taşıyıcısı değil
HL Tüysüzlük (Hypotrichosis)
PC Polled (boynuzsuzluk)- (Dominant- baskın bir gen olup, birçok ırk için pozitif yönde kullanılmaktadır. Son yıllarda Holstein ırkında da tanımlanmıştır.)
IS Imperfect Skin ? (Ölümcül, resesif gen)- Epitheliogenesis imperfecta
BP Bulldog- (ölümcül resesif gen) ? Achodroplasia (gebeliğin 6-8.aylarında atıkla sonuçlanır.)
B/R Black/Red ? Siyah / Kırmızı

İneklere Bilgisayarlı Eşleştirme Programı (2004)
Dosyayı görüntülemek için 
tıklayınız.

(EHD = Epizootic Hemorrhagic Disease)
(AĞUSTOS 2007)

Daha çok geyiklerin bir hastalığı olup, tüm ruminantlarda görülebilir. Etkeni virüstür (orbivirus). Bulaşma sineklerle olur (Culicoides). Doğrudan bulaşma söz konusu değildir.

EHD Mavi Dil hastalığıyla ve Japonya ‘da, Kore’de görülen İbaraki hastalığıyla aynı gruptadır. İbaraki hastalığı adı geçen virüsün bir serotipidir. Orbiviruslerden EHD virüsünün on serotipi bulunmakla birlikte, genellikle görülen iki serotiptir.
(EHDV-1     –     EHDV-2)

EHD her yerde görülebilir. Coğrafi olarak yaygındır. Sıcak, tropik, subtropik yerlerde görülme sıklığı yüksektir.Hastalıkta bulaşma oranı sığırlarda %5, ölüm oranı %10 civarındadır. EHD ateş, iştahsızlık ve yutkunma güçlüğü ile başlar. Ağız, dil, yutak, gırtlak ve yemek borusunda kanamalar, kanlı ishal, hızla zayıflama, dengesizlik, yüz, dil, boyun ve gözde şişlikler, topallık, zor nefes alma gibi belirtilerle kendini gösterir. Aspirasyon pneumonisi şekillenebilir. Ağızdan akan salyada, ülser ve erozyonlar dolayısıyla, kan görülür.

Sığırlarda subklinik ve seropozitif vakalar da görülebilir. Gebelerde gebeliğin 70.-120. günlerinde fetusun rezorbsiyonu ya da hidrosefali görülür. Hastalık insana bulaşmaz. Aşısı ve tedavisi yoktur. Aşı çalışmaları sürdürülmektedir. (Japonya’da canlı ibaraki aşısı)

Kesin teşhis virüs izolasyonu, PCR (RT-PCR) ve serolojik testlerle konulur.  Hastalığın kuluçka süresi ile ilgili çok kesin bilgi mevcut değildir. Virüse en etkili dezenfektanınasetik asit olduğu bildirilmektedir. Bununla beraber sodyum hidroksit, glutaraldehit, sodyum hipoklorit gibi dezenfektanların da etkili olduğu saptanmıştır. Hastalıkla mücadele vektör kontrolü ile yapılır. Yani sineklerle mücadele hastalığı önlemenin tek yoludur.

Hasta sığırlarda ölüm nadiren vuku bulur. Genellikle birkaç hafta içinde iyileşirler. Ancak; topallık hayvanlarda kalıcı hasar bırakabilir. İkincil enfeksiyonlar için geniş spektrumlu antibiyotik kullanılabilir.

Zorunlu olarak kesilen sığırlarda ya da otopside midede (abomasum) ödem ve kanamalar görülür. Akciğerlerde aspirasyon pneumonisi belirtileri görme ihtimali yüksektir.

NEB (Negatif Enerji Balance) ya da enerji yetersizliği diyebileceğimiz durum sütçü sığırlarda bir besleme hatasıdır. Enerji eksikliği özellikle geçiş döneminde büyük önem taşır. Geçiş dönemi gebeliğin sonu ile laktasyonun başı arasındaki dönemdir. Bu dönemdeki besleme hataları hem döl tutmaya hem de süt verimine olumsuz etkiler yapar. Bir yumurta follikülünün gelişmesi IGF1, FSH ve LH etkisiyle olur. NEB (Negatif Energy Balance) olan sığırlarda IGF1 (İnsulin Like Growth Factor) konsantrasyonu azalır. Follikül gelişimi düşer. Böyle folliküller FSH’ya cevap vermez. Keza NEB (Negatif Energy Balance) LH konsantrasyonunu ve dolayısıyla yumurtlamayı olumsuz yönde etkiler.

Bir çok çalışma doğum sonrası tekrar döl tutma konusunda Negatif Enerji dengesinin (NEB) kötü etkileri olduğunu göstermiştir. IGF1 konsantrasyonunun düşmesi follikül olgunlaşmasının gecikmesine ya da hiç olmamasına sebep olabileceği gibi kistik follikülere de sebep olabilir. Bu durumda; geçiş döneminde sütçü sığırların rasyonlarının enerji yönünden eksik olmamasına dikkat edilmeli ve propilen glikol gibi enerji prekürsörleri yeme katılmalıdır. Propilen glikol aynı zamanda ketosis riskini de en az düzeye indirecektir.

Embriyo Nedir? 
Dişi yumurtasının erkek spermiyle döllenmesiyle oluşan yedi günlük canlıya “Embriyo” denir. Embriyo bir yavrunun ilk halidir. Daha önceki dönemde “Zigot”, daha sonraki dönemde “FETUS” adını alır. (Sığırlarda gebeliğin 42.gününden sonra “Fetus” olarak adlandırılır.)

Sığırlarda Embriyo Transferi Nasıl Yapılır?
Çok üstün verim özelliklerine sahip ineklerin (DONÖR) hormonlarla superovulasyonu (çok yumurta üretmesi) sağlanır. Böylece bir defada sadece bir yavru elde edilebilecek yüksek verimli inekten bir çok yavru elde etme olanağı elde edilir. Çok yumurtlatılan inekler yine yüksek verimi belirlenmiş boğa spermalarıyla tohumlanırlar. Bu işlemi takip eden yedinci günde rahim özel sıvılarla yıkanır. ( Yedinci gün önemlidir. Çünkü daha sonraki günlerde embriyo rahim duvarına tutunarak beslenmeye başlayacak ve yıkama sıvılarıyla alınamayacaktır ). Rahimden alınan yıkantı sularının içinde embriyolar aranıp bulunur. Özel işlemlerle dondurulur. İleride kullanılmak üzere saklanır. Eğer taşıyıcı anneler hazırlanmış ise taze olarak da nakledilebilir. Aynı işlemler rahimde değil tüp içerisinde de gerçekleştirilebilir. ( invitrofertilizasyon= İVF=Tüp dana) 

Dondurulmuş olarak ?196°C de sıvı azot içerisinde saklanan Embriyolar, daha önceden hormonlar vasıtasıyla yedi günlük gebe durumuna getirilen taşıyıcı ineklere (recipient) bir kateterle nakledilirler. Normal gebelik süresi sonunda taşıyıcı inekler doğurur. Ancak doğurdukları yavrular genetik olarak kendi yavruları değildir. Doğan yavrular çok üstün verimlidir.

Embriyo Transferinin Yararları:
1- Bir inekten yılda sadece bir buzağı elde edilirken, bu yöntemle yılda 8-20 buzağı elde etme şansı vardır. Böylece üstün yetenekli ineklerden daha çok yavru elde etmek mümkündür.
2- Embriyo ile hastalık bulaşmaz. Ülkeden ülkeye kolayca ve güvenilir bir biçimde nakledilebilir. Bir sıvı azot tankı içerisinde yüzlerce embriyoyu ucuz bir şekilde ithal ya da ihraç etmek mümkündür.
3- Embriyo transferi IRK ıslahının en kestirme, en çabuk , en güvenilir yoludur.
4- Çeşitli sebeplerle canlı hayvan ithalinin yasak olduğu dönemlerde ya da hastalık dolayısıyla yasak konulan ülkelerden embriyo getirmek mümkündür.
5- Kimse en iyi damızlık ineğini başkasına satmaz. Ancak onların embriyolarını satın almak mümkündür.
6- İsteğe göre erkek ya da dişi buzağı elde edilebilir.
7- Taşıyıcı annelerin bulunduğu yerde doğan buzağılar çevresel mikroplara karşı hazırlıklı olarak doğarlar.

Sığırlarda Embriyo Transferinin Dezavantajları:
1- Pahalıdır. (Donör ve Boğa’nın kalitesine,erkek ve dişi garantisine bağlı olarak fiyatları
300 ?1000 $ civarındadır)
2- Gebelik oranı % 50-60 civarındadır.
3- Şu anda herkes yapamaz. Kurs görmüş , deneyimli kişilerin yapabileceği bir iştir.

Ege Vet 1990 yılındaTürkiye’de ilk defa Embriyo Transferi uygulamış, bu yöntemle iki boğa elde etmişti. O günlerde gazetelere haber olmuştu. Aydın’da bir çiftlikte transfer gerçekleştirilmiş; doğan yavrulara Efe ve Zeybek isimleri verilmişti. Aradan geçen yıllarda Ege Vet Boğa İstasyonu ve Sperm Bank kuruldu. Boğa ihtiyacı için ABD’den uçakla 5 adet damızlık boğa ve cinsiyeti önceden belirlenmiş erkek embriyolar ithal edildi. Bunlardan dört adet üstün özelliklere sahip boğa elde edildi. Bunlar şimdi spermbank’ta boğa olarak kullanılmaktadır. Ege Vet, Veteriner Fakülteleri ve Tarım Bakanlığı bugüne kadar ya kendi ihtiyaçları için ya da deneysel amaçlarla Embriyo Transferi yaptılar. Ancak Türkiye’de ilk defa Ege Vet satmak için, ticari amaçla embriyo ithal ederek olaya yeni bir boyut getirdi. Ege Vet embriyoları iki kategoride satışa sundu. Fiyatları 350 ve 400 $ olarak belirlendi.Çiftliklerin genetik ilerlemeleri ve dolayısıyla ülkede hayvan ıslahının hızlanması açısından çok önemli bir gelişme olan bu girişimden ilk olarak Aydın Söke’de Agrita Çiftliği yararlandı. İlk embriyo satın alarak uygulatan çiftlik olan Agrita’da yavrular dört gözle bekleniyor. 


Tel : 877 21 61 (pbx)      Fax : 877 20 43
E.mail: 
info@egevet.com.tr      Web sayfası: www.egevet.com.tr

Süt Sığırlarının beslenmeleriyle hastalıkları arasında yakın ilişki vardır.
– İneklerde süt humması
– Midenin kayarak yer değiştirmesi.
– Karaciğer humması
– Ketozis 

gibi hastalıklar besleme hataları sonucu, genellikle doğumu takiben, ortaya çıkan hastalıklardır. Ayrıca döl tutmama problemleri, ayak hastalıkları yine beslemedeki yanlışların sonucunda ortaya çıkar.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

İneklerin uygun sağım tekniklerini Ege Vet‘e danışınız.
Sağım öncesi, sağım esnasında ve sağım bitince takip edilmesi gereken mekanik ve hijyenik işlemler vardır. Bunlara dikkat edilmez ise meme iltihapları kaçınılmaz olur.

Hastalıklardan korunmak tedavi etmekten daha kolay, daha ucuz ve daha garantilidir.
Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Kötü Haber: 
Hayvansal varlığımızı zarara uğratan çok miktarda mikroorganizma var !

İyi Haber:
Koruyucu Hekimliğin öncüsü Ege Vet var !
Koruyucu Hekimlik; boğa seçimi, barınak, besleme ve aşılama gibi önlemlerin bütünüdür.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Yüksek verimli inekleri Leylekler getirmez. İyi inekler kaliteli tohumlarla elde edilir.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Süt Sığırcılığında Sürü Yönetimi’nin ayrıntılarını Ege Vet‘e danışınız.

İnekler “KONFOR” ister konforlu inekler daha çok süt verir. Daha kolay gebe kalırlar. Daha uzun ömürlü olurlar.
İneklerin konforu barınakların, yürüme yollarının, yemliklerin, sağım ortamının uygun olmasını ve bakıcıların davranışlarını kapsar.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Süt Sığırı işletmelerinde ineğe sağlanan her türlü ” konfor” işletmeye süt ve buzağı olarak, dolayısıyla Kazanç olarak geri döner.

Konfor, barınakların dizaynından, havalandırmadan, yatak yerlerinin boyutlarından, suluk ve yemliklere kolay ulaşımdan, bakıcıların eğitiminden geçer.

     Konforun nasıl sağlanacağını Ege Vet‘e danışınız.

İnekler de strese girer. Stresin neler olduğunu ve nasıl önleneceğini Ege Vet‘den öğrenebilirsiniz.

Sütçü sığırlar yüksek süt verme döneminde, doğumda, gebeliğin son döneminde strese girerler. Ayrıca ineğin günlük yaşamındaki her değişiklik stres yaratır.
      Stresle mücadele nasıl yapılır? Ege Vet‘e danışabilirsiniz.

Düveler sütçü işletmelerin geleceğidir. Uygun düve yetiştirme tekniklerini Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Düvenin nasıl besleneceği ve ne zaman dölleneceği çok önemlidir. Dölleme zamanının erken olması da geç olması da işletmeyi zarara uğratır.

Süt Sığırcılığı İşletmeleri

Döl – Süt ve Buzağı kaybederlerse başarılı olamazlar. Bu kayıpların önlenmesi ile ilgili ayrıntıları Ege Vet‘e danışınız.

– Buzağılar güç doğumdan, ishalden, öksürükten kaybedilebilir.
– Gizli ve görünen meme iltihabıyla süt kayıpları olabilir.
– Besleme hataları, rahim iltihapları sebebiyle inekler döl tutmaz.

Bunlara önlem alınmaz ise işletme zarara uğrar.

Sütçü Sığır İşletmelerinde ineklerin döl tutması ile beslenmeleri arasında çok yakın ilişki vardır.

İneklerde enerji noksanlığı, protein-enerji dengesizliği, hızlı çözünen protein fazlalığı özetle, besleme hataları kızgınlık göstermeme ve döl tutmamaya sebep olur.
     Ayrıntıları Ege Vet‘e danışınız.

Süt Sığırcılığı İşletmelerinde soğuktan değil sıcaktan korunmak gerekir. Sıcak beslenmeyi, süt verimini, döl verimini kötü yönde etkiler.

Sıcak iştahı keser, stres yaratır.  Önce süt verimi azalır, daha sonra döl tutma problemleri ortaya çıkar.  22°C’ nin üzerindeki ortam sıcaklığı ineklerin başlıca düşmanıdır.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

İneklerin doğum esnasında bulundukları bölümler ne kadar rahat ve ne kadar geniş olursa doğum o kadar kolay olur.

İnekler doğumda sık sık yer değiştirerek ıkınırlar, yerleri dar olursa bu hareketleri kısıtlanır ve ıkınma azalır. Bol altlıklı, geniş yerlerin inek doğumunda kolaylık sağladığı gözlenmiştir.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Süt sığırları için barınak yaparken Ege Vet’in deneyimlerinden yararlanın.
     Ayrıntılı bilgi için Ege Vet‘i arayabilirsiniz.
Tel : 877 21 61 (pbx)       Fax : 877 20 43       E.mail: info@egevet.com.tr
Web sayfası: 
www.egevet.com.tr

Süt sığırları için barınak yaparken Ege Vet‘in deneyimlerinden yararlanın.

Barınağın havalandırılması, ışıklandırılması, ineklerin yatak yerlerinin uygun boyutlarda olması, ineğin konforu ve dolayısıyla verimi için çok önemli olduğu gibi, hastalıkları da önleyici etkisi vardır.

     Daha fazla bilgi için Ege Vet‘i arayınız.
Tel : 877 21 61 (pbx)      Fax : 877 20 43
E.mail: info@egevet.com.tr      Web sayfası: www.egevet.com.tr

Ege Vet Web sitesinde (www.egevet.com.tr) süt sığırcılığı konusunda bir çok sorunun yanıtını bulabilirsiniz?
     Daha fazla bilgi için Ege Vet‘i arayınız.
Tel : 877 21 61 (pbx)      Fax : 877 20 43
E.mail: 
info@egevet.com.tr      Web sayfası: www.egevet.com.tr

Süt Sığırcılığında stres ineklerin hormonlarını etkiler. Süt veriminden, gebe kalmaya kadar her türlü konuda aksaklıklar ortaya çıkar. Stresi nasıl önleriz?
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Sütçü Sığır İşletmelerinde su tüketimi çok önemlidir. İnekler serbestçe ve istedikleri kadar su içebilmelidir.
     Otomatik suluklar hakkında geniş bilgiyi Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Buzağıların bakım ve beslenmeleri ile ilgili ayrıntıları Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Sütçü Sığır İşletmelerinde buzağıların ölümüne sebep olan ishal ve öksürük ile ilgili koruma yöntemlerini Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Bu konuda buzağı barınakları, kuru ve temiz ortamlar, buzağı mamasının uygun sıcaklıkta içirilmesi ve aşılama hakkında gerekli bilgileri Ege Vet sizin için hazırlar.

Sütçü Sığır İşletmelerinde ineklerin süt verimini etkileyen faktörleri, sütü arttırmanın yollarını Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Sütçü Sığır İşletmelerinde
İneklerin memeleri, ayakları ve işkembeleri sağlıklı olduğu sürece uygun verim alınabilir. İneklerde meme, ayak ve işkembe sağlığı nasıl korunur?

Uygun sağım teknikleri, uygun aşılar, uygun besleme ve uygun yem katkı maddeleri kullanılması bu problemleri önler, sağlıklı ve verimli sığırlara sahip olmamızı sağlar.
     Ayrıntıları Ege Vet‘e danışınız.

Sütçü Sığır İşletmelerinde suni tohumlamada kullanılacak boğa spermalarını seçerken nelere dikkat edilmelidir. Ayrıntılı bilgi ve Bilgisayarlı Eşleştirme için Ege Vet‘i arayınız.

İnekleri döllerken ilerideki nesillerde sürünün eksiklerini gidermek yönünde boğa seçimi, aynı zamanda kan yakınlığı olmayan boğaların kullanılması Bilgisayarlı Eşleştirme programı ile sağlanabilir.

Sütçü Sığır İşletmelerinde “Kritik kontrol noktaları” nelerdir? Hangi konulara dikkat edilmelidir.

Yemlik ve sulukların sürekli dolu olması, ineklerin % 40’nın her zaman geviş getiriyor olması, sağım esnasında meme daldırma solüsyonu kullanılması, ineklerin dinlenme halinde rahatça yatması, yürüme anında belini kamburlaştırmadan yürümesi dikkatle izlenmelidir.
     Ayrıntıları Ege Vet‘ten öğrenebilirsiniz.

Meme iltihapları, buzağı ölümleri, döl tutma problemleri, ile ilgili olarak “Kritik kontrol noktaları” nelerdir?
     Ege Vet‘e sorunuz ?

İneklerde sütün miktarını ve kalitesini neler etkiler?

Besleme, meme iltihapları ve sağım sonrası soğutma, sütün miktar ve kalitesini etkiler.
     Öğrenmek için Ege Vet‘i arayabilirsiniz!

Sütçü Sığır İşletmelerinde en hızlı ırk ıslahı Embriyo Transferi (Tüp Dana) yöntemiyle mümkündür.

Embriyo Transferi ile en iyi anne ve babalardan elde edilen buzağıları taşıyıcı anneler doğurur, böylece ilk seferde en iyiye ulaşılmış olur. Suni tohumlama ile birkaç nesil sonra alınacak sonuca bir defada varılır.
     Ayrıntılar için Ege Vet‘e danışınız.

Sütçü Sığır İşletmelerinde ineklerin doğumdan sonra başlarına gelebilecek problemler nasıl önlenir?
     Ege Vet‘e sorabilirsiniz?

Sütçü Sığır İşletmelerinin en büyük problemlerinden biri gizli meme iltihaplarıdır. Gizli olduğu için sütün miktarı azalır. Kalitesi bozulur. Ancak fark edilmesi zordur. Gizli meme iltihapları nasıl fark edilir? Nasıl Mücadele edilir?

Gizli meme iltihapları süt hırsızıdır. Özel aletlerle anlaşılır. Mücadelesi için aşılar, meme daldırma solüsyonları ve kuru dönem ilaçları kullanılır.
     Ege Vet‘ ten öğrenebilirsiniz.

Sütçü Sığır İşletmelerinde inekleri tohumlamanın en uygun zamanı nasıl anlarız?

İnekleri gözle ve aletlerle izleyerek en uygun tohumlama zamanını tespit etmek gerekir. Bu zamanın dışında yapılacak tohumlamalar döl tutma oranını azaltır.
     Ege Vet‘e sorunuz !

Sütçü Sığır İşletmelerinde  “Buzağılar Ölmesin”

Ama nasıl?

Koruyucu önlemlerin başında ağız sütü, annenin aşılanması, buzağının korunması, kuru ve temiz ortamların sağlanması gibi konulara dikkat etmek gerekir. Koruyucu yöntemleri Ege Vet‘e danışınız.

İneklerde döl tutmayı engelleyen problemler nelerdir?
İnekler döl tutmuyorsa nelere dikkat etmeliyiz?

İneklerde yüksek süt verimi ve bununla ilgili olarak enerji açığı döl tutmayı engelleyen problemlerin başında gelir. Ayrıca kızgınlık saatinin tespiti, rahim iltihapları ve kullanılan spermanın kalitesi de çok önemlidir.
     Ege Vet‘e danışabilirsiniz?

BİR SÜT SIĞIRCILIĞI İŞLETMESİNİN BAŞINA NELER GELİR ?

       Koruma yöntemlerini Ege Vet’e danışabilirsiniz.

  1- Buzağılar ölebilir.
  2- Ayak hastalıkları, topallıklar ortaya çıkabilir.
  3- İnekler döl tutmaz.
  4- Buzağılar öksürük olabilir.
  5- İneklerin memeleri iltihaplanır.
  6- Güç doğumlar olabilir.
  7- Doğum sonrası problemler ortaya çıkabilir.
      (Ketosis, süt humması, midenin kayarak yer değiştirmesi)
  8- Şap hastalığı olabilir.
  9- Bruselloz ? Tüberküloz gibi sürü hastalıkları ortaya çıkabilir.
10- Çeşitli sarılık hastalıkları ortaya çıkabilir.
11- İneklerin karnı şişebilir, işkembeleri gaz yapar, iştahları kesilir.
12- Sütü satın alanlar sütün kalitesini beğenmez.
13- Bazı kalıtsal hastalıklar ortaya çıkabilir.
14- Ani ölümler görülebilir.
15- Hayvanlarda çeşitli iç ve dış parazitler söz konusu olabilir.
16- Çeşitli alerjiler, böcek sokmaları, göz iltihapları, yaralanmalar görülebilir.
17- Buzağılarda eklem iltihapları, göbek iltihapları ya da ishaller görülebilir.
18- Hayvanlarda çene altında şişlik, baş veya vücudunda kellik görülebilir.
Koruma Yöntemlerini Ege Vet‘e danışabilirsiniz.

Bilindiği gibi Türkiye’nin Süt Sığırcılığında en önde gelen bölgesi Ege Bölgesidir. Bunu söylerken sığır sayısı açısından değil, süt kalitesi bakımından ve besleme koşulları, ırk ıslahı, sürü büyüklükleri yönünden ele alarak söylüyoruz. Öncelikle, Ege üreticisi silajı öğrendi, silajın yararını ve iyi kalitede silajın nasıl yapılacağını biliyor. Bu süt sığırcılığında büyük önem taşıyor. Diğer yandan Egeli süt üreticisi ırk ıslahının kendisine getirdiği kazancı gördü. Üstün özelliklere sahip boğa tohumlarını kullanmayı, hatta seçmeyi öğrendi. En önemli pozitif gelişme sürü büyüklüklerinde yaşanıyor. Büyük yatırımlarla, büyük ve modern çiftlikler kuruldu ve kurulmaya devam ediyor. Bu modern işletmeler kendi yararları için herşeyin en iyisini ararken, başkalarına da örnek oluyorlar. Süt işleyen fabrikaların da yönlendirmesi ve prim sistemi koymalarıyla süt kalitesi giderek artıyor. Süt kalitesine önem veren, gayret gösteren çiftliklerin sayısı artıyor. Barınak koşulları henüz istenen düzeye gelmediği halde, yeni ve güzel örnekler sayesinde yakında o yönden de düzeltmeler olacak. Süt hayvancılığı küçük işleri belli bir disiplin içerisinde, belli bir sırayla düzgün şekilde yapanlara kazanç sağlayan bir sektördür. Dolayısıyla besleme ve barınak koşullarını düzelten, ırk ıslahını sistemli bir şekilde yapan, sürü yönetimine, koruyucu hekimliğe dikkat eden, kaliteli süt üreten işletmeler ayakta kalacak, kazanç sağlayacak, sürülerini büyütme fırsatı bulacak, bunları yapamayanlar ise ne yazık ki sektörün dışına itileceklerdir. O yüzden iyi olanı takip etmek, yanlış varsa düzeltmek, bilenlere danışmak yönünde adım atmak gerekecektir. Şu tespiti mutlaka yapmak gerekiyor; kaliteli düvenin ve kaliteli sütün müşterisi hazır, hem de uygun fiyatı ödeyecek şekilde. Öyleyse süt sığırcılığının çıkış noktası bellidir. İşletmelerin kaliteli süt ve kaliteli düve elde edebilme yeteneklerini arttırması gerekiyor.

İyimser bir bakış açısıyla bakarsak; süt sığırcılığına eskiden köylüler sahip çıkardı. Giderek çiftçiler sahip çıkmaya başladı. Artık işadamları sahip çıkıyor. En önemli gelişme budur. Şimdi iki yönlü bir açılım bekleyebiliriz. Birincisi bu işletmelerin kazanç sağlayan, yatırımcısını mutlu eden, yatırım yaptığına pişman etmeyen işletmeler halinde işlerini sürdürmeleri, ikincisi eskiden beri yapmakta olanların köhnemiş, yanlış alışkanlıklarından sıyrılarak gerçekleri görmeleri ya da yeni heves edenlerin doğruyu aramaları. Bunlar birbirini izledikçe süt sığırcılığı sektör haline gelecek, ileriye gidecek, Ege Bölgesi ise bu işin başını çekmeye devam edecektir.

Ancak; herzaman işler yolunda olmayabilir. Gelişmeler olumlu olsa da problemlerin çokluğu hevesleri kırabilir. En büyük endişe noktası mutsuz yatırımcılar, mutsuz işletmeler, kazanç sağlayamayan çiftliklerin ortaya çıkmasıdır. Yatırımdaki veya işletmedeki yanlışlıklar, küçük ama önemli ayrıntıların gözden kaçırılması, basit ihmaller, zarara ve heveslerin yitirilmesine sebep olabilir. Süt sığırcılığı işletmesi kurarken yaşanan en büyük sorunlardan biri sağlığıyla, genetik yapısıyla uygun inek ya da düve bulamamaktır. Biz birçok konuda üreticilerimize veya yatırım yapan işadamlarına yardımcı olmakla birlikte hayvan temini konusunda yeterince yardımcı olamamanın sıkıntısını çekiyoruz. Genetik bile bu durumda çok önemli bir nokta olmaktan çıkıyor. Sağlık daha önemli bir hal alıyor. On milyon adet toplam sığırı olduğu söylenen bir ülke Uruguay’dan gelecek birkaç ineğe muhtaç haldeyse, dönüp iyice bir bakmak gerekiyor. Sürü hastalıkları dediğimiz tüberküloz ve bruselloz ne yazık ki ülkemizde çok yaygındır. Önlem alınmadığı sürece yayılmaya devam edecek. Bu yüzden sürüler büyüyemiyor, yeni işletmeler kurulamıyor, hatta hayvan teminindeki bu zorlukları gören yeni yatırımcılar daha işin başında yatırımdan vazgeçiyorlar. İhtiyaçtan doğan tüberkulin testi ve brusella test kitleri kaçakçılığı yapılıyor. Çünkü çaresizlik insanları böylesi bir çözüme itmiş.

Bu hastalıkların çözümüne devlet gerçek anlamda sahip çıkmalıdır. Ülkede yaşanan ve bundan sonra da yaşanacak olan olumlu gelişmelerin önünde en büyük engel bu hastalıklardır. İlk atılacak adım bunların varlığını kabul etmek ve çözümü yönünde harekete geçmektir. Önerimiz; teşhisin önündeki engellerin kaldırılması, teşhis kiti sağlanmasında yardımcı olunması ya da ithalatına izin verilmesidir. Devlet serbest veteriner hekimler arasından de belli bir kurs dönemi sonunda, “Yetkili ve sorumlu veteriner hekimler” atayarak çiftliklerdeki taramaları hızlı bir şekilde yapabilir. Bu iki sürü hastalığı “tazminatlı hastalıklar” listesinden çıkartılarak teşhisinde serbestlik sağlanabileceği gibi, başka bütçe imkanları araştırılabilir. Ancak; sorunun tespiti, kabulü ve sonra hayvancılığımıza verdiği zararların gerçek olduğunun bilinmesi şarttır. İleriki safhada alınacak olan önlemler tartışılabilir. Şunu bilmekte yarar var ki; alınacak önlemlerle varılacak nokta bu günlerden daha kötü olamaz.

Kurulan işletmeler için karantina tedbirleri uygulanabilir ve bu karantina döneminde “bir yolunu bulup” tüberküloz ve bruselloz testleri yapılabilir. Bu da bir yöntem olarak öneriler arasındadır. Fakat gerçekçi değildir. Özellikle damlacık enfeksiyonu şeklinde yayılan tüberkülozun karantina döneminde bulaşabileceği gözönüne alınmalıdır. Sorun gerçekten büyüktür ve çözümü kolay değildir. Ancak üzerine gidilmesinin gerekli olduğunu bilmemiz gerekir.

Daha önceden kurulmuş ve sonradan kurulacak olan işletmelerin kazançlı olabilmeleri için önem verecekleri konuları ise şöyle sıralayabiliriz: Irk ıslahına önem vermek ve kararlı bir şekilde devam etmek, süt kalitesini arttırmak için her türlü olanağı kullanmak, sürü yönetimine dikkat etmek ve koruyucu hekimliği ihmal etmemek. Bütün bu saydıklarımızın biri bile eksik yapılsa işletmenin kazancı mümkün olmaz. Irk ıslahını bakım ve besleme koşullarını düzeltmekle paralel götürmeyen, inek konforunu gözardı eden, buzağı, süt ve döl kaybeden işletmeler zarara mahkum olurlar. Özellikle Ege Bölgesindeki Süt Sığırcılığı işletmelerinde kullanılan üstün yetenekli boğaların spermaları genetiği yükseltmiştir. Yüksek verimli inekler daha çok özen isterler. Mutlaka her konuda “profesyonel yardım” a ihtiyaç duyarlar. Yüksek verimli ineklerin enerji dengeleri, özellikle yaz aylarında, ısı stresiyle baş edebilmeleri, döl tutma konusunda çektikleri zorlukları aşabilmeleri, verimlerini uzun süre sürdürebilmeleri artık hep bu “profesyonel yardımlar” sayesinde mümkün olacaktır.

Diğer yandan önümüzdeki dönemlerde “Kaliteli süt” üretenler ve “Kaliteli sütü” işleyenler ön plana çıkacak, kalitesizliği sürdürenler giderek yavaş, yavaş yok olacaklardır. Somatik hücresi, toplam bakterisi Avrupa Birliği normlarının üstüne çıkmayan, yağı ve diğer bileşenleri eksik olmayan, ve belli bir tonajda olan, sağıldıktan sonra derhal soğutulmuş sütler kaliteli süt olarak kabul edilirler. Demek ki sütün daha ineğin memesinden çıkmadan kalitesi başlıyor ve sonra da devam ediyor. En ufak bir ihmalin süt kalitesinin bozulmasına sebep olacağı gibi, sütün miktarının da azalmasına, hatta ineğin sağlığının bozulmasına sebep olacağını unutmamak gerekir.

Süt sığırcılığı hassas bir iştir. Üreticiler üzerine düşeni yapmalı, ancak devletten isteklerinin de yerine gelmesi için mücadele vermelidirler.

Tahir S. Yavuz,
Ege Vet Ltd Şti.
Genel Müdürü

Hayvancılıkta branşlaşma, sürü sevk ve idaresi ne kadar mükemmel olsa ve itinalı yapılsa da, sık sık yeni hastalık problemlerini davet eder. Bu özellikle, kapalı barınaklar yoğun besi alanları ve diğer kalabalık ortamlar için geçerlidir.

Bu yüzden, sığırlarda tırnak çürüğü ve yumuşak doku aktinobasillozu, ineklerde sterilite, domuzlarda kanibalizm ve büyükbaş hayvanlar ve kanatlılarda solunum yolu hastalıkları gibi çok sık karşılaşılan problemlere karşı koruyucu ilaç tedavisi ihtiyacı doğmuştur. Yeni bir ilaç olmamakla beraber EDDI (etilendiamin dihidroiyodür), yem, içme suyu, tuz ve mineral karışımları içinde uygulandığında mükemmel şekilde etkilidir. 

İyot, bir hormonunun yeri doldurulamaz bir parçası işlev gördüğünden, iz mineraller arasında benzersizdir. Tiroid bezi tarafından salgılanan hormonun fonksiyonel bir parçası olan iyot, bu şekilde işlev gören bilinen tek elementtir ve hayvanlar alemindeki tüm türler için gereklidir. İyot eksikliğinin spesifik semptomu guatrdır. 

İyot sadece 150 yıl önce keşfedildiği halde, insan guatrı tedavisindeki değeri 2000 yıldan fazla süre önce fark edilmiştir. Kayıtlardaki ilk iyot içeren besin kaynağı süngerdi. Günümüzde, yemlerde ve insan kullanımı için birkaç iyot katkısı mevcuttur. Bu ürünlerden biri olan, etilen diamin dihidro iyodür ?EDDI-, çiftlik hayvanları ve kanatlılarda iyot içeren yem katkı maddesi olarak kullanılmasının yanında belirli hastalıkların tedavisinde de kullanılır.

Etilen diamin dihidro iyodür, amprik formülü C2 H2N2 2HI olan bir organik iyottur. İyodun bu formu suda çözünür (1 gram 10 ml suda çözünür) ve minimum %79 elemental iyot içerir. İyot içeren bir besin kaynağı olmasının yanı sıra, EDDI’nin aşağıdaki hastalıkların tedavisinde veya önlenmesinde etkili bir araç olduğu rapor edilmiştir:

1) Sığırlarda tırnak çürüğü,
2) Sığırlarda actinobasillus lignieresi’nin neden olduğu yumuşak doku aktinobasillozu,
3) İneklerde kısırlık,
4) Çiftlik hayvanlarında ve kanatlılarda üst solunum yolu problemleri,
5) Domuzlarda kuyruk yeme hastalığı.

SIĞIRLARDA TIRNAK ÇÜRÜĞÜ
Tırnak çürüğü, sığırlarda en yaygın hastalıklardan biridir. Hastalık, çeşitli şekillerde ortaya çıktığı halde, necrophorus mikroorganizmalarının istilası ile ilgili durumlar genellikle acı veren şişlik ve ayakta yangı ile karakterize edilir. Tırnak çürüğünün diğer semptomları yüksek vücut sıcaklığı (40° C dereceye kadar yükselebilir), kilo kaybı, azalan süt üretimi, topallık, çok fazla acı ve şiddetli vakalarda doku çürümesi ve genel dejenerasyondur (Kingrey, 1963)

Tırnak çürüğünün gerçek sebebi bilinememektedir. Yağışlı hava, çamurlu besi alanları, ıslak ve sağlıksız koşullar, düz olamayan zemin, kayalar, çiviler, dikenli tel parçaları ve hastalık yapan mikroorganizmalar sorumlu tutulmuştur. Ancak, patalojistlerin çoğu, tırnak çürüğüne adını veren dış enfeksiyon ve çirkin büyümenin sebebinin Spherophorus necrophorus mikroorganizması olduğunda hemfikirdir. Görünüşte, S. necrophorus organizması, tırnakların arasındaki deride bulunan ince çatlaklardan veya koroner bölgenin çevresinden girerek ayak bölgesini istila eder.

Tırnak çürüğü, tüm sığırları etkileyecek bir hastalıktır. Bu hastalık, hiçbir ön belirti olmaksızın ortaya çıkabilir ve iyi idare edilen sığırları bile sürekli etkileyebilir. Hastalık, yılın herhangi bir ayında oluşabilir. Ancak, ilkbahar ve sonbaharda daha yaygın olduğu görülmektedir. 

TUZ İLE YAPILAN DENEYLER 
Nachtreib (1959) tarafından rapor edilen üç deneylik bir seri çalışmada, tuza ve yeme eklenmiş ve serbest seçim bazında verilmiş olan EDDI, sığırlarda tırnak çürüğü enfeksiyonunun kontrolünde etkili bulundu. İlk 3-5 gün boyunca her hayvanın 680.4 gram EDDI ilave edilmiş tuzdan yedikleri gözlendi. Ancak, yüksek tuz alımı olan başlangıç periyodundan sonra, hayvan başına günlük averaj tüketim 453.6 grama indi.

EDDI ilaveli tuzun kullanılmadığı besi alanlarındaki sığırlarda iki hafta içinde siddetli tırnak çürüğü gözlendiği vurgulanmıştır. 18 aylık bir inceleme süresi boyunca EDDI ilaveli tuz ile beslenen çeşitli sığırlardan oluşan bir sürüde hiçbir tırnak çürüğü vakası gözlenmedi. Aynı sürüde bu işlem öncesi 6 aylık bir periyod boyunca 25 adet tırnak çürüğü vakası vardı.

TAVSİYE EDİLEN MİKTARLAR 
Sonuç olarak, EDDI ilaveli tuzun tırnak çürüğü kontrolünde etkili ve buzağı difterisi, karaciğer apseleri ve ishallerini azaltmada yardımcı olduğu neticesine varılmıştır. Spherophorus necrophorus, karaciğer apselerine neden olan ajanlardan biridir. (Herrick, 1963).

EDDI’nin tırnak çürüğünü önleme aracı olarak tavsiye edilen seviyesi, sürekli olarak hayvan başına günde 50 mg; tedavi amaçlı olarak da 2-3 hafta süresince hayvan başına günde 400-500 mg’dır. EDDI, yem, tuz, mineral karışımı veya içme suyu içinde kullanılabilir.

Ağustos başlarında, Amerikan Yem Kontrol Birliği yetkilileri, EDDI’nin artık ilaç ilaveli yemler grubuna girdiğini ve bu şekilde etiketlenmesi, saklanması, karıştırılması ve ruhsatlandırılmasını teklif etmişlerdir.

YUMUŞAK DOKU AKTİNOBASİLLOZU 
Actinobasilloz (veya yumuşak doku aktinobasillozu), ilk kez 1902’de Arjantin sığırlarından Actinobasillus lignieresi izole edildiğinde tanımlanmıştı. Bu hastalık çoğunlukla ABD’de teşhis edilmiştir. (Kingrey 1963).

Hastalık yapıcı mikroorganizmalar, enfekte olmuş dokuda yığınlar oluştururlar. Bu hastalık kendini odun dil (wooden tongue) ve baş çevresindeki yumuşak dokularda lezyonlarla gösterir. Enfekte olmuş yumuşak dokular genellikle kapsül şeklinde apseler gibi görünürler. Dil, actinobasilloz ile enfekte olduğunda genişler, sertleşir ve hareketsiz hale gelerek hayvanın yemesini ve içmesini engeller, böylece hastalık açlık veya su kaybı nedeniyle ölümle sonuçlanır.

İYOT TEDAVİSİNİN SONUÇLARI 
Yumuşak doku actinobasillozu, iyot tedavisine cevap verir. Kingman ve Palen (1951), sığırlarda yumuşak doku hastalığının başarılı bir tedavisi olarak antibiyotikleri, cerrahi müdahale ve iyot tedavisi ile birleştirmişlerdir.

EDDI, Actinobasillus lignieresi’nin sığırlarda neden olduğu yumuşak doku aktinobasillozunun önlenmesinde ve tedavisinde etkili bir araç olarak kabul edilmiştir. EDDI’nin, tırnak çürüğünü önlemede ve tedavisinde etkili olan miktarları yumuşak doku tedavisinde de geçerlidir. 

8 yıllık bir periyot süresince 700’ün üzerinde ineği kapsayan bir seri test sonucunda, EDDI’nin zor döl tutan ineklerde döl tutma oranlarını etkin bir şekilde arttırdığı rapor edilmiştir. (Baker 1953). Bu testlerde EDDI, kızgınlıktan önceki 8 gün boyunca hayvan başına, günde 2.6 gram (dozlara bölünmüş olarak) oranında, yem içinde uygulanmıştır. Vakaların %90’ı bu tedaviye cevap vermiştir.

İyot tedavisi uygulamanın aşağıdaki şekillerde faydalı olduğu kesinlik kazanmıştır: (1) uterus salgılarını harekete geçirerek (2) tiroid bezini uyararak. Bazı ineklerde, vajen ve serviks’de doğal olarak olması gereken bir mukoz akıntı olmayışının sperma hücrelerinin serbest geçişini engelleyebileceği belirtilmiştir. Bu vakalarda iyot tedavisi, uterus salgısını arttırmış, böylece gebe kalmayı kolaylaştırmıştır. Bu deneylerde iyot tedavisi, belirli yumurtalık rahatsızlıkları olan ineklerde faydalı bulunmuştur. 

BİR EKSPEKTORAN OLARAK EDDI 
EDDI uygulaması ile elde edildiği bilinen faydalardan biri, solunum yolu sıvısını arttırmasıdır. Ekspektoran etkisi nedeniyle, bu organik iyot, çiftlik hayvanları ve kanatlılarda üst solunum yolu rahatsızlıklarının tedavisi ve önelenmesinde kullanılır. 

EDDI’nin önemli bir özelliği, kanda hızlı yayılması ve retensiyonudur. Boyd ve Blanchear (1945), tavşanlara bir mide tüpü ile EDDI uyguladıktan sonra alkolde çözünen ve çözünmeyen kan iyodunu belirlediler. İyot uygulamasından sonra, her iki fraksiyon değerinde ve kan iyodunda bir yükseliş ve bir düşüş belirlendi. Alkolde çözünen fraksiyon için değerler daha yükseğe çıktı, fakat alkolde çözünmeyen fraksiyon için olan değerlerden daha hızlı düştü. EDDI kullanılmasını takiben ise, kandaki iyot en yüksek seviyelerde saatlerce kalmıştır. EDDI uygulamasından sonra iyot, solunum yolu sıvısında kanda olduğundan daha düşük miktarlarda bulunmuştur ki bu da iyodun kanda hızla yayıldığını göstermiştir.

Boyd ve arkadaşları (1945), EDDI’nin ekspektoran hareketinin mekanizmasını araştırmışlardır. Solunum yolu sıvısının EDDI ile belirgin şekilde arttığını göstermişlerdir. Yazarlar, EDDI’nin ekspektoran hareketinin, mide refleksi yoluyla, muhtemelen efferent vagus sinirinden yukarı medulla oblongata’ya ve daha sonra efferent vagus sinirinden aşağı bronş bezlerine, olabileceğini gösterdiler.

DOMUZLARDA KUYRUK ISIRMA 
Kuyruk ısırma veya kanibalizm, ağırlığı 54.5 kg ? 63.5 kg arasında olan domuzlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Ancak daha küçük domuzlarda da görülmüştür. 

Kanibalizm, domuzların kapalı yerlerde yetiştirilmeye başlamasıyla, domuz endüstrisinin en büyük problemlerinden biri haline gelmiştir. Hastalık genellikle kuyruk ısırma ile başlar, ancak kontrol edilmezse bazı hayvanlar hem kulaklarını hem kuyruklarını kaybedebilir. Şiddetli vakalarda ise tüm domuzlar yenmiştir. 

Spring (1959), iyot eksikliğinin bu tür kanibalizme neden olan faktörlerden biri olduğunu gösteren kanıtlar sunmuştur. Bu tip vakalarda, beş günlük bir periyod boyunca yeme tedavi miktarlarında EDDI ilave edilmelidir. (bir ton yeme 907.2 gram, %9.2’lik EDDI’ye denk gelecek doz). Genellikle ilk iki gün EDDI ilave edilmiş yem tüketimi normalin üzerinde olacaktır. İyot terapisinin sonuçları çarpıcıdır ve iyileşme çoğunlukla daha ilk günde görülür.

STABİLİTE VE YARARLILIK 
İyot içeren stabilite ve biyolojik yararlılık dikkate alınacak çok önemli iki özelliktir. Bir iyot katkısı, diğer yem maddeleri ile ve mineral karışımları ile karıştırıldığında stabil olmalıdır. Aynı zamanda bu söz konusu iyot kaynağının biyolojik yararlılığını etkileyecek kadar da fazla stabil olmamalıdır. Tuz karışımlarında çok stabil olan Diiyodosalisilik asit bu duruma bir örnek oluşturur. (Shuman ve Townsend ve arkadaşları, 1963). Ayrıca, diiyodolisilik asitten elde edilen iyot, plazma proteinlerine çok sıkı bağlı kaldığından, tiroid ve diğer iyot depolayan sistemler tarafından değerlendirilemez. (Miller ve arkadaşları, 1964, ve Aschbacher ve arkadaşları, 1963).

Diğer yandan, potasyum iyodürden elde edilen iyot biyoyararlıdır (Miller ve Benham, 1953), fakat neme maruz kaldığında tuz bloklarından ve mineral karışımlarından filtre olmakla karşı karşıyadır. Spivey Fox ve Briggs’in çalışması (1960), potasyum iyodürün ransiditeye yatkın bileşiklerden biri olduğunu ve saflaştırılmış diyetlerin tuz karışımları ile bir araya geldiğinde Maillard browning/ kahverengileşme reaksiyonuna neden olduğunu belirtir. 

EDDI’nin biyolojik yararlılığı birkaç şekilde gösterilmiştir. Spring (1959), bu organik iyodürün iyot eksikliğini gidererek, domuzlarda kuyruk yeme hastalığını kontrol altına aldığını kesin bir şekilde ifade etmiştir. EDDI emiliminin sürati ve kandaki iyot seviyesinin karunması Boyd ve Blancher (1943), ve Boyd ve arkadaşları (1945) tarafından gösterilmiştir. 

EDDI’nin içerdiği iyodun çözünürlüğü çevresel koşullara bağlıdır. Laboratuarda alınan başlangıç sonuçları, EDDI’den iyodun, ikinci bileşik iyodürler, sülfatlar ve fosfat ile birleştiğinde açığa çıktığını gösterir. Bunun yanında EDDI, tuz, karbonatlar ve oksitler ile karıştığında çok iyi stabilite gösterir (Huffman, 1965). EDDI, özelliklerini yitirmeden uzun süre saklanabilir. Raf ömrü çalışmaları, oda sıcaklığında bir yıl boyunca içerdiği iyodu kaybetmeden veya renk vermeden saklanabileceğini göstermiştir. (Huffman, 1965).

Saklamanın EDDI İyot İçeriğine Etkisi
İyot (%)

Örnek No:

Başlangıçta

1 yıl sonra

1

79.6

79.9

2

79.8

80.1

3

79.7

78.8

4

79.6

79.6

Daha önce belirtildiği gibi EDDI suda çözünebilir. Bu nedenle EDDI içeren tuz karışımları veya mineral karışımlarının saklanması önemlidir. Hayvanları yeni hazırlanmış EDDI tuz karışımı ile beslemek maksimum potens sağlar.

TOLERANS VE TOKSİSİTE 
Büyükbaş hayvanlar ve kanatlılar, iyoda daha geniş ve çeşitli seviyelerde tolerans gösterir. Taylor ve arkadaşları (1964), dişi domuzları 30 gün boyunca potasyum iyodür veya sodyum iyodür şeklinde 2500 p.p.m iyot ile beslediler, ve bu dişi domuzlar, kontrollerde aynı oranda yavruladılar ve yavrularını beslediler.

İyodun hiçbir ters etkisi gözlenmedi. 10 gün boyunca eşit seviyelerde iyot alan sıçanlar, başlıca etki olarak sütten tamamen kesildiler ve yavrularını besleyemediler. 5000 p.p.m verilen sığırlarda döl tutma zorluğu gözlendi. (Davis, 1962)

Aynı türden olan her farklı hayvanın EDDI’ye karşı hassasiyeti farklılıklar gösterir. Bu nedenle, hayvanların toleransları belirlenene kadar EDDI dikkatle verilmelidir. Döl tutma zorluğu olan sığırlara, hayvan başına günde 2.6 gram seviyesinde EDDI verilmiş, hiçbir iyodizm belirtisi görülmemiştir. Diğer yandan, aynı sürüdeki bazı hayvanlar çok daha düşük seviyelerde iyot toksisitesi belirtileri gösterebilirler. 

İyodizm belirtilerinden bazıları, tükürük salgısında artış, aksırık, gözlerde irritasyon ve gözlerin şişmesidir. İyodizm belirlendiği anda EDDI kullanımı durdurulmalıdır. İyodür verilmesine son verdikten kısa bir süre sonra hayvanlar iyileşir. 

Dr. Herbert J. Eoff’un “EDDI, A Useful Organic Iodide” adlı yazısından çeviridir.