Yazılar

Dr. Monfore yakın zamanda ABD’den gelip bize eğitim veren bir veteriner hekim.  Uzun yıllar klinik çalışmaları yapmış.  Şimdi çiftlik danışmanlığı yapıyor.

Bize ABD’deki son gelişmeleri sundu.  Çok ince noktalara, küçük ayrıntılara ne kadar önem verdiklerini bir kez daha gördük.

Dr. Gene Monfore çiftlik ziyaretleri de yaptı.  Eğitiminin bir kısmı da çiftliklerde gerçekleşti.  Ülkemize ilk defa gelen Dr. Monfore toplam beş gün kaldı.  Kalburüstü sayılabilecek süt sığırcılığı işletmelerini gezdi.

Bizim zaten üzerinde durduğumuz birçok konuda daha ilk bakışta doğru teşhisler koydu.

Ülkemize ilk kez gelen bir veteriner hekimin kısa  bir süre içerisinde koyduğu teşhisler şunlar;

1-      Barınak yapılarınız uygun değil.

2-      Kağıt üzerinde çok rasyon var.  Ama; yemlik yönetiminiz yok ve bilinmiyor.

3-      Boş yemlikler, yatmayan inekler büyük sorun.

4-      Kaba yem kaliteniz çok kötü.  İyi olduğunu sandığınız kaba yemleriniz bile aslında iyi değil.  Selüloz kalitesi ile ilgili bilgi eksiklikleriniz ve uygulama hatalarınız var.

5-      Bunlarla birlikte “konfor” konusunda, havalandırma, temiz havanın en büyük ihtiyaç olduğu konusunda yeterince duyarlı davranılmıyor.

Dr. Gene Monfore kısıtlı bir zaman içerisinde bu gözlemleri yaparak bizlere uyarılarda bulundu.  Bizim en önemli sorunlarımızı bir çırpıda teşhis etti.  Ek olarak kendisinden duyduğumuz iki önemli cümleyi de burada tekrar etmek isterim.

“İnekleriniz kaba yem kalitesinin aynasıdır”

“Genetik kapasitesi yüksek olan ineklerin hakları da yüksektir”.

ABD Virginya Eyaletinde Mount Vernon’da Temmuz 2015’de George Washington’un çiftliğini ve evini ziyaret etmiştim.

ABD Bağımsızlık Savaşının Başkomutanı, ilk Başkanı, 1 Doların üzerinde resmi olan George Washington’un bir çiftçi olduğunu o zaman öğrendim.  Bitkisel ve hayvansal üretim yapan, ürettiklerini satan, hatta bir kısmını ihraç eden önemli bir çiftçi. George Washington ailesinden kalan çiftliğinde koyun, sığır, domuz, katır, at, hindi, kaz, tavuk, ördek, geyik besliyordu.  Çok hevesli bir köpek yetiştiricisiydi.  Çiftlikte hediye gelen Aladdin adında bir deve bile vardı.

George Washington 1732-1799 yılları arasında yaşadı.  1789 yılında ABD’nin ilk başkanı oldu.  2 kez üst üste başkanlık yaptı.  Üçüncü kez seçildiği halde reddetti. Böylece 2 kez üst üste başkanlık yapma ve sonra aday olmama bir gelenek haline geldi, daha sonra da yasalaştı.

George Washington Britanya ordusunda generaldi.  O zaman ABD Britanya kolonisiydi.  Washington 23 Aralık 1783 de ordudan istifa etti.  ABD’de başkomutan olarak Bağımsızlık Savaşına katıldı.

Washington 67 yaşında öldüğünde çiftliğinde yaklaşık 100 bitkisel ürün ve çeşitli hayvanlar vardı.

Örneğin; 1799’da 640 koyunu, 58 katırı, 25 atı, 166 baş sığırı bulunuyordu.

Koyunları Leicester Long Wool ( Leicester, Bakewell Leicester) ırkıydı.  İri yapılı bir ırk olan bu ırk yünü ve etiyle ünlüydü. Yün çok kritik önemdeydi.  Çünkü özellikle askerlere giysi, palto yapılıyordu.  George Washington bu nedenle önemli bir yün üreticisi ve taciriydi.

Sığırları Devon ırkıydı.  Kırmızı, boynuzlu bir ırk olan Devon’lar aynı zamanda hem çeki-iş hayvanı hem de süt hayvanı olarak kullanılıyordu.  Tereyağı ve peynir yapılıyor, etleri kullanılıyor, buzağılardan “veal” eti elde ediliyordu.  Çiftlikte G.Washington’un kardeşi ile eşi Martha Washington da önemli görevler üstleniyordu.  Yakut kırmızısı ( Ruby Red) dediği Devon ırkı sığırları çiftliğin taşıma işlerinde de kullanılıyorlar, aynı zamanda kaliteli karkası ve sütü için de besliyorlardı.

ABD’nin ilk başkanı dünyaca ünlü bir koyun yetiştiricisiydi. Koyun ağıllarının dizaynını kendi yapmıştı.  Üçgen bölgeleri olan, yer yer sundurmaları bulunan ağıllar 1700 lü yılların ortalarında gayet kullanışlı biçimde yapılmıştı.  Washington hayvanlar ve bitkilerle uğraşırken araştırmalar,  melezlemeler, hibritler üzerinde de çalışan, araştırmacı ruhlu bir çiftçiydi.

Fotoğrafları için tıklayınız

ABD’de,  Wiskonsin Eyaletinin başkenti Madison’da her yıl 4-8 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen Dünya Süt Sığırcılığı Fuarına katıldık.  Dünyanın en büyük ihtisas fuarı olan WDE (World Dairy Expo) da yenilikleri, gelişmeleri izlemenin yanı sıra sütçü ırklardan her birinin yarışmalarını da izleme fırsatı bulduk.

WDE bir tarım fuarı, ya da bir hayvancılık fuarı değil.  Süt Sığırcılığı Fuarı.  Tam bir ihtisas fuarı. Et sığırcılığı ile ilgili ihtisas fuarı da Kolorado Eyaletinin başkenti Denver’da her yıl Ocak ayının son haftasında gerçekleştiriliyor.  Geniş kapsamlı Tarım Fuarı ise Kaliforniya’nın Tulare şehrinde her yıl Şubat ayında kuruluyor.  Görüldüğü gibi ihtisas fuarları gibi, ihtisas eyaletleri de var.

Bu yıl WDE (Dünya Süt Sığırcılığı Fuarı) nın ellinci defa toplandığı yıldı.  Fuara ayrı bir anlam katan ellinci yılda dünyanın ve ABD’nin her yerinden katılımcılar, ziyaretçiler fuarı doldurmuştu.

Fuar etkinlikleri kapsamında,  ayrıca ülkemizde sperması satılan boğaların ABD’de doğmuş olan kızlarını çiftliklerde izleme fırsatı bulduk.  Boğaların isimleri ile etiketlenmiş inekleri tek tek inceleyenlerin yakın ilgisi, özellikle sütçülük özellikleri, meme yapısı, ayak yapısı, memelerin vücuda oturması, sağrı genişliği, göğüs genişliği, endam gibi fiziksel konularda yaptıkları detaylı incelemeler şaşırtıcı derecedeydi.  Dakikalarca bir ineğin üzerinde çalışan, boğaların kızlarına aktardıkları özellikleri doğrudan doğruya izleyen ziyaretçilerin ciddiyetleri çok dikkat çekiciydi.

Bu arada süt sığırcılığı işletmelerinin sağım, gübre değerlendirme ve  serinletme sistemleri yerinde incelendi.  Çiftlik sahiplerinden ayrıntılı bilgi alma olanağı oldu.

İlerleme ve gelişmelerle yetinmeyen, sürekli daha iyisini arayan bir ABD hayvancılığı ile karşılaştık.  Bu yılın en çok ilerleme ve yaygınlık gösteren konuları;  serinletme sistemlerindeki gelişmeler, “boya ve tohumla” sisteminin gelişmesi, lohusa takip programlarının yaygınlaşması ve süresinin uzaması olarak gördük.

Kullanılan spermadan, yem hammaddelerine, çiftlikteki en ayrıntılı konulara özen göstererek verimi arttırmaya çalışmaları örnek alınması gereken durumlardı.

Fuarda altı önemli sütçü inek ırkı bulunuyor.    Sütçü Shorthorn, Guernsey, Jersey, Brown Swiss, Ayrshire, Holstein.  Bu ırklar ile ilgili olarak çeşitli yaş ve laktasyon dönemleri için yapılan yarışmalar büyük ilgi görüyor.  Gerek jüri heyetinin, gerekse izleyicilerin gösterdikleri ilgi ve ciddiyet kayda değer.  Hayvanların barındırıldıkları, hazırlandıkları, yarışma ve Show için süslendikleri, orada bulundukları süre içinde sağıldıkları yerleri de ziyaret ettik.  Olaya verilen önem gerçekten dikkat çekici.

Fuarda farklılık gösteren önemli konulardan biri de eğitim.  Süt sığırcılığında sürü yönetimi, suni tohumlama, yemleme yönetimi gibi konularda kısa ve uzun süreli,  özel kursların çok sayıda standları bulunmaktaydı.  Haftalık, 2 haftalık, aylık kurslar ile yem hazırlama, kızgınlık takip teknikleri,  çalışanlarla ilişkilerinin yönetilmesi, kayıt tutulması ve değerlendirilmesi ile ilgili konularda kurs veren, reklam yapan, kursiyer kaydeden standlar eğitimin, yeniliklerin takip edilmesinin önemini gösteriyordu.

Daha önce defalarca katıldığım fuarı ilk kez katılıyormuş gibi yine ilgiyle izledim.  Bu tip ihtisas fuarlarının izlenmesi gerektiği kanaatindeyim.  Dünyadaki gelişmeleri izlemek ve transfer ederek yararımıza kullanmak zorundayız.

Döl almak için kullandığımız hayvanlara “damızlık” adını veriyoruz.  Örneğin; damızlık inek, damızlık boğa, damızlık koç, damızlık teke, koyun, keçi gibi.

Damızlık tam anlamıyla “kendi gibi, kendine benzer bir tane daha yapabilen” demektir.  Örnek verecek olursak; Kıbrıs’ta yoğurt mayasına “damızlık” derler.  Azerbaycan’da, Türkmenistan’da spermaya “maya” derler.  Kendine benzer bir tane daha oluşturan anlamı bu örneklerde tamamen ortaya çıkıyor.

Bir inek veya düve damızlık olarak kullanıldığında bize “kendine benzeyen” bir yavru veriyor.   Tabii, eğer sağlıklıysa, herşey yolunda giderse.

Ancak; biliyoruz ki birçok hastalık  ineğin bize bir yavru vermesini önlüyor.  Gebe kalmayı önleyen hastalıklar olduğu gibi, yavru atmaya, ölü doğuma, sakat yavru doğmasına sebep olan birçok hastalık var.

İneğimiz bu hastalıklardan birine yakalanmış ise “kendine benzer” bir canlıyı bize veremeyecek, yani “damızlık” olamayacaktır.  Başka bir deyimle hastalıklı düve veya inekten “damızlık” olmaz.  Kötü, bozuk mayadan iyi yoğurt olmaz.

Öyleyse; damızlık olmanın iki önemli koşulu vardır.  Irkının özelliklerini taşımak ve sağlıklı olmak.

Damızlık olmayı önleyen, yavru atma, döl tutmama, sakat yavru, ölü yavru gibi problemlere sebep olan birkaç hastalık sayalım; Brucellosis, Camphylobacteriosis, Leptospirosis, Listeriosis, Bovine Viral Diarrhoea( BVD), Infectious Bovine Rhinotracheitis (IBR-IPV).  Bu liste daha da uzayabilir.

Demek ki; adı geçen hastalıkların birinin veya birkaçının bulunduğu hayvan damızlık olamaz.

Damızlık hayvanlar esasen “damızlıkçı işletmeler” de bulunan hayvanlardır.

Damızlıkçı işletmeler ise  bu hastalıkların bulunmadığı, düzenli olarak kontrol edilen, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının kontrol altında tutarak kefil olacak kadar  güvendiği işletmeler olmalıdır.  Böylece damızlık işletmeler,  isteyenlere damızlık hayvan satabilirler.  Damızlık hayvan alacak olanlar başvuracakları adresi bilirler.  Güvenerek damızlık alırlar.

Damızlık işletmeler koruyucu hekimlik ve biyo güvenlik kurallarına uyan, temizlik, dezenfeksiyon, karantina koşullarını tamamen yerine getiren, kesinlikle doğal aşım yaptırmayan, her şeyi kayıt altında olan işletmelerdir.

Bu koşulları tam olarak yerine getirmelerinin bedeli vardır.  O yüzden de ayrı bir destekleme modeli uygulanmalı, böylesi işletmelerin çoğalması yönünde teşvikler devreye sokulmalıdır.

Görüldüğü gibi, damızlık hayvan yoktur.   Damızlıkçı işletmede yetiştirilmiş hayvan vardır.  Damızlıkçı işletmeler en azından “ari işletme” sertifikasına sahip olmalıdırlar.  Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da bu yönde özendirici olabilecek destekler ortaya koymalı, damızlıkçıların hayvancılık yapanlar arasında seçkin bir yer edinmeleri sağlanmalıdır.

07.04.2016

Duvar ve Perde

Sığır barınaklarında duvara, yarım duvara ve gezinme alanına ihtiyaç yoktur.  Sütçü sığır barınaklarında uzun süreli uğraşlardan sonra yarım duvara razı olunmuş gibi görünmekle beraber, bu da doğru değildir.

Duvar sevdasından ülkemizin sadece kışın çok soğuk olan bölgelerinde değil, ılık olan bölgelerinde bile vazgeçilememiştir.  Duvar ahır içinde hava kirliliğini muhafaza etmek, altlığın ıslak kalmasına ve pis kokmasına sebep olmaktan başka hiçbir işe yaramaz.  Hâlbuki biz hayvanları havadar, kuru ve temiz yerlerde barındırmalıyız.   Buna karşılık amonyak, metan, karbondioksit ve hidrojen sülfür gibi zararlı gazları adeta içeride tutmak için gayret ediyoruz.

Bu gazlar hayvan konforunu önlemekte ve solunum yolu enfeksiyonlarına yol açmaktadır.

Hayvanları öksüren herkes antibiyotik kullanmakta, gereksiz masraf yapmakta, ancak; koşulları düzeltemedikleri için hastalık nüksetmekte, tekrar antibiyotik kullanma gereği ortaya çıkmaktadır.  Bu kısır döngü iyi havalandırma olmaması sebebiyle, nemli ortamlar, basık tavanlar yüzünden devam edip gitmektedir.

Kapalı barınaklarda da inek barındırmak mümkündür.  Ama, o zaman çapraz havalandırma, pozitif basınçlı havalandırma gibi yöntemlerle iyi bir hava sirkülasyonu oluşturulmalıdır.  Kötü koşulların aynı zamanda stres etkeni olduğunu, stresin vücudun direnç sistemini kötü yönde etkileyerek, hayvanları her türlü enfeksiyona hazır hale getirdiğini de unutmayalım.

Bu bilgiler ışığında, ya duvarsız, açık, ama soğuk günler için perdeli barınaklar yapılması sağlanmalı, ya da kapalı sistemler uygun havalandırma sistemleriyle donatılmalıdır.

Diğer konu ise, gezinme alanlarıdır.

Gezinme alanları ineklerin barınak içinde yeterli konforu bulamadıkları zaman, yeterince havalandırma sağlanamamış ahırlarda kullandıkları alanlardır.  İneğin gezmek, ayakta durmak gibi bir şeye ihtiyacı yoktur.  İnek günün %82’lik bir dilimini yatarak geçiren bir hayvandır.   Bunun dışında yem yemek, su içmek ve sağılmak için zaten ayakta durmaktadır.  İnek yemlikten ve suluktan uzakta değil, aksine yemliğe ve suluğa kolay ulaşabilecek bir yerde olmalıdır.

Yatak yerlerinin konforsuzluğu, havanın kirliliği, kalabalık ve sıkışık ortamlar ineği içeride bulamadığı konforu dışarıda aramaya yöneltir.  Gezinti yerine çıkan inek kirli bir yere yatar.  İşin daha da kötüsü içeriye girerken ayaklarıyla, kuyruğuyla, vücuduyla bu kirliliği de birlikte getirir.  Ayaklarının kirli olması yatınca memelerinin sürekli kirli olmasına sebep olur.  Yatak yerini kirletir.  En temiz olması gereken yerler bu sebeple kirli bir hal alınca, sürü yönetiminin temel kuralı olan “Kuru ve Temiz” sistemi bozulur.

Gezme yerlerinde altlık ıslahı yapılmadığı zaman bu söylediklerin kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.  O yüzden barınak içi konforu, havalandırması sağlanmalı, kalabalık ahırlardan uzak durulmalı, ama; gezinti yeri yapılmamalıdır.  Gezinti yeri işletmenin hayrına bir yer değil, zararına olacak bir yerdir.  Gezinti yeri konusunda ısrar etmek yersizdir.

İşin daha da kötüsü;  bu gibi duvar, gezinti yeri gibi gereksizlikler gerekliymiş gibi projelere konulmakta, yatırımcılar  teşviklerden de bu yönde yararlandırılmaktadır.

Doğrusu;  duvar ve gezinme yeri olan ahırlar teşvik edilmemelidir.  Duvar için, kapalı barınak için ısrar edenlere teşvikler, destekler kapsamında çapraz havalandırma veya pozitif basınçlı havalandırma için yardım yapılmalıdır.

Hayvana bir yararı olmayacak yapı sistemlerini teşvik etmekten, öngörmekten, hatta ısrarla yatırımcıları yanlış yöne sevk etmekten vazgeçmeliyiz.  Duvarsız barınakları ise, içerideki konfor ve perde sistemleri için desteklemeliyiz.  Zaten içeride yeterli konfor bulan bir inek dışarıya çıkmayacaktır. Böylece gezinti yerine gerek olamayacaktır.

Teşvik, destek için ayrılan kaynakları yanlış, konforsuz barınaklar için değil, konforlu,  hayvan sağlığına hizmet eden, hayvanları strese sokmayan barınaklar için kullanmalıyız.  Bu yönde gerekli eğitimler yapılmalıdır.  Görsel materyal ve başka ülkelerdeki yapı sistemlerini öğrenme bakımından açık fikirli davranmalıyız.

04.01.2016

Öksürük solunum yolu enfeksiyonunun belirtisidir.  Pneumoni veya zatürre adı verilen akciğerlerdeki enfeksiyon  stres ile başlar.  Özellikle besi danaları nakliyenin ardından, yaşadıkları stresin şiddetine göre 3-10 gün içerisinde pneumoni’ye yakalanıyorlar.  Penumoni tedavisi güç, pahalı ve nükseden bir hastalıktır.  Tedavi her zaman arzu edilen sonucu vermeyeceği gibi, vakaların yüzde 25’i nükseder.

Besi danaları en çok nakliye stresine maruz kalan hayvanlardır.  Barınak’tan pazara, pazardan satın alanın barınağına gelene kadar bir nakliye stresi geçirirler.  Yola, taşıma aracının konforuna, kalabalık olup olmamasına, hatta insan davranışlarına varıncaya dek her şey stres etkenidir.  Uzun yol, kalabalık taşıma aracı, kötü davranışlar, yem, yer değişiklikleri , iklim değişikliği, bakıcı değişikliği stresin şiddetini arttırır.

Stres hormonu salgılandığında vücudun direnç sistemi çöker.  Fırsat kollayan virüsler ile ardından gelen bakteriler pneumoniye sebep olurlar.

Pneumoni’yi başlatan virüsler ve bakteriler değil, stres’tir.

Eğer stresi giderecek önlemler alırsak IBR, BVD, PI3,BRSV gibi virüslere fırsat vermemiş oluruz.  Ayrıca; virüslerin açtığı yoldan akciğerlere yerleşen ve toksinleriyle şiddetli pneumoniye sebep olan Pasteurella bakterilerinin de önünü keseriz.

Nakliye sonrası yorgun, bitkin, susuz kalmış danalara derhal kayıplarının karşılanması yönünde destekler verilmelidir.  Enerji veren, işkembedeki yararlı bakterilerin çoğalmasını sağlayan, susuzluğu gideren, mineralleri takviye eden destekler verilirse stresi çabuk giderebiliriz.  Sodyum /potasyum pompasının bozulması ve hücre içi suyun hücre dışına çıkması, vücudun enerjisinin azalmasını, hücre içi dehidrasyon (susuzluk) oluşması hayvanı yorgun, bitkin bir hale getirmektedir.

Betain içerikli destekler hücre içi sıvının korunmasına yardımcı olacak, hazır enerji takviyeleri de yorgunluk ve bitkinlik durumunun hemen giderilmesini sağlayacak, dolayısıyla hayvan stresi çabucak atlatacaktır.

Pneumoni sebebi olarak bilinen virüslerin ve bakterilerin koruyucu aşıları vardır.  Ancak; yapılması gereken öncelikli iş strese karşı önlem almaktır.  Enerjisi tamamlanan, ozmoz dengesi tekrar kurulan, kayıpları karşılanan, işkembesi çalışır halde tutulan hayvanlar stresi atlatacaklar ve canlı ağırlık artışı sağlayacaklardır.

Kazanç sağlamak amacıyla başlanan bir işte daha ilk günlerde yüksek masraflar yapmak, ağırlık artışı yerine, ağırlık kaybı yaşamak hayal kırıklığı yaratır.  Böyle durumlara düşmemek ve kârlı bir besicilik yapabilmek için stresin bir an önce giderilmesi gerektiğini unutmayalım.

Düvelerin döl tutma oranları ineklere göre yüksektir. Normal şartlarda daha kolay döl tutarlar.

Düvelerde döl tutmama sebebi olarak en çok bilinen sorun ikiz eşliliğidir.  Freemartinizm denilen bu durum erkek eşi olan ikiz dişi buzağının kısır olarak doğmasıdır.   Ancak; düvelerin döl tutmaması ile ilgili sebepler, ne yazık ki, bununla sınırlı değildir.

İnek ve düvelerde ikizlik istenen bir şey değildir.  Koyun ve keçilerin çoklu yavru doğurması istenir, ama ineklerde ikizlik ölü doğum, güç doğum, rahim iltihabı, sonun atılamaması gibi komplikasyonları dolayısıyla istenmez.

Düvelerde metritis yani rahim yangısı görülür mü? Evet. Görülebilir.  Düvelerin bulundukları ortam kötü, kirli ise düvelerde metritis görülebilir.  Daha ilk tohumlama zamanında bile böyle durumlarla karşılaşılabilir.  Düvelerin kötü koşullarda barındırılmaması gerekir.

Diğer önem verilecek konu ise kalabalık barınaklardır.  Kalabalık ortamlarda ve üstelik de diğer ineklerle aynı yerde tutulan düveler metritise yatkın olurlar.

Holstein ırkı düvelerin 14 aylık olduklarında, 127 cm yüksekliğe ve 375 kg canlı ağırlığa ulaştıklarında, tohumlanmaları uygundur.  Demek ki; bunun için üç şart vardır.  Sadece 14 aylık olmaları döllenme zamanı için yeterli değildir.  Barınakta göz hizasında bir yere, örneğin; duvara kırmızı bir çizgi çizilmesi düvelerin boyları, yani cidago yükseklikleri hakkında bize bilgi verir.

Düvelerin döl tutma güçlüklerine sebep olabilecek etmenlerden biri de iz elementlerin eksikliğidir.  Selenyum eksikliği buna örnek olarak verilebilir.  Vitaminlerden A vitamini ve E vitamini eksikliği de döl tutmama nedenleri arasında sayılabilir.

Düvelerin beslenmesi çok önem taşıyan bir konudur.  Döl tutma problemlerinde enfeksiyöz olmayan sebepler dışında iki konu daha öne çıkar. Besleme ve stres.

İneklerden artan yemlerin düvelere verildiği çiftliklerde, ilkine tohumlanacak olan düvelerin döl tutmadıkları görülmüştür.

Düve beslemesinde akılda tutulacak olan en önemli konu düvelerin henüz büyümesini tamamlamadıkları olmalıdır.  Düveler büyümeye devam etmektedirler.  Ergin ineklerin henüz yüzde 75 lik boyutuna ancak ulaşmışlardır.  Enerji alımları değil, bu yaşta mineral, vitamin ve özellikle protein alımları önemlidir.  İneklerin artırdıkları yemi düvelere verirsek, zaten inekler tarafından işe yarar kısımları seçilmiş olan yem içerik olarak düvelere yetmez ve düve gereken vitamin, mineral ve proteini alamaz.

Düvelerin eksik beslenmesi kadar yanlış beslenmeleri de problem yaratır.  Özellikle enerjinin yüksek olması halinde yağlanan düvelerin döl tutma güçlüğü ile karşılaşması yanında meme dokusunun yağlanması gibi risk de ortaya çıkar.  Bu yaşta meme dokusu yağlanan düve, ileride beklediğimiz miktarda süt vermez.

Besleme konusunda küflü yem, kötü silaj gibi problemleri de akılda tutmak gerekir.  Küflü yemler hem döl tutmama, hem de erken embriyonik ölüm sebebi olabilir.

Genç düvelerin ineklerle bir arada bulundurulması, yemliğe yanaşamama, yemlik mesafesinin yeterli olmayışı, düvelerin uygun sevk ve idaresindeki yanlışlıklar, gruplama hataları, kalabalık bölmeler sosyal strese, stres ise döl tutmamaya yol açar.

Yanlış dizayn edilmiş barınaklar, ortamdaki yüksek bakteri seviyesi, yemleme hataları sonucu asidoz ve gizli asidoz, grupların sıklıkla değiştirilmesi, sıklıkla yer ve yem değişikliği yapılması döl tutmama sebepleri arasında sayılabilir.

Düveler ısı stresinden mutlaka kurtulmalıdır.  Ancak; ineklerle karışık ahırda bulunan düveler yanlış yöntemlerle, üstelik aynı ortamda serinletmeye çalışılırsa metritis görülme sıklığı artar.  Sisleme, pülverizasyon gibi ortamı nemlendirecek yanlış serinletme yöntemleri kesinlikle kullanılmamalıdır.  Kısa süreli, büyük taneli serinletme, yani duş sistemi kullanılmalı, düvelerle, inekler ayrı bölümlerde serinletilmelidir.

Düveler tohumlanırken güç doğuma neden olmadığı bilinen boğaların spermaları kullanılmalıdır.

Holstein düvelerde ilk doğumun güç olması ihtimali yüksektir.  Güç doğum oranı yüzde 8 veya daha altında olan boğaların spermaları tercih edilmelidir.

Özet olarak; düveler de döl tutmama problemleri ile karşımıza gelebilirler.  Hiç doğum yapmamış bile olsa bir düve metritisli olarak karşımıza çıkabilir.  İyi bir sürü yönetimi olmadıkça düvelerde de döl kayıpları yaşayabiliriz.   Kalabalık ve karışık barınaklardan, kirli ortamlardan, kötü koşullardan düveler ve dolayısıyla işletme zarar görür.  Barınaktan, rasyona, serinletmeden, stres sebeplerinin önlenmesine kadar birçok tedbiri bir arada düşünmeliyiz.

Dökümanı görüntülemek için tıklayınız.

Mastitis süt sığırcılığı ile uğraşanların, ne yazık ki, sıklıkla karşılaştıkları bir problemdir.  Bilindiği gibi memenin görünen veya gizli iltihaplarına “Mastitis” adını veriyoruz.

D vitamini ise vücutta Kalsiyum-Fosfor dengesini kuran vitamin olup, memelilerde D3 vitamini olarak bilinir.

İneklerde memenin kendine özgü savunma sistemleri vardır.  Bunlar fiziksel ve fizyolojik savunma sistemleridir.  Meme başında büzücü kaslardan oluşan, meme başını büzerek fiziksel bir engel oluşturan sistem ile birlikte, keratin tıkacı vardır.  Keratin tıkacı sağım esnasında açılır.  Sağım sonrası vücut tarafından tekrar imal edilir.  Meme başından meme içerisine girmeye çalışan mikroorganizmalar bu tıkaç sayesinde tutulurlar.  Meme başındaki keratin tıkaç bakterilerin üremesini engelleyen yağ asitlerini bulundurur.  Eğer tıkaç oluşumunda bir problem yoksa bu fiziksel engel sayesinde meme deliğinden mikroorganizmalar içeriye giremezler.

Memenin ikinci koruyucu sistemi doğmasal olarak var olan sistemdir.  Mikroorganizmalara hücum eden akyuvarlar ve mikrop yiyen hücreler memeye zarar verebilecek olan hastalık yapıcılara derhal karşı koyarlar.  Her şey yolundaysa meme kendini korur.  Ancak; vücudun koruyucu mekanizmaları çeşitli sebeplerden bozulursa, o zaman fiziksel ve fizyolojik koruma sekteye uğrar.  Mastitis dediğimiz “meme yangısı” ortaya çıkar.

Savunma mekanizmasını sekteye uğratan en büyük problem stres’tir. Sütçü sığırlarda strese sebep olabilecek birçok etmen söz konusu olsa da, bunların başında doğum öncesi ve doğum sonrası stres gelir.  Vücudun dengesinin bozulduğu, kortizol hormonunun salgılandığı, keton cisimciklerinin kanda çoğaldığı, enerjinin vücuda az geldiği günler olan “doğumu takip eden günler” ineğin en hassas günleridir.  Normal fonksiyonların bozulduğu bu günlerde memenin koruyucu sistemi de aksar.

Memenin gerek fiziksel engel sağlayan keratin tıkacının oluşması, gerekse doğuştan var olan fizyolojik koruma sisteminin hazır tutulması için yıllardan beri yapılan birçok araştırma sonucu A vitamini, çinko, selenyum, E vitamini, bakır, betakaroten gibi mineral ve vitaminlerin yemlere katılmasının mastitisi azalttığı saptanmıştır.  Son yıllarda ise bu listeye D3 vitamini de eklenmiştir.

Özellikle doğum öncesi D3 vitamini takviyelerinin doğmasal savunma mekanizmasını tetikleyerek mastitise sebep olan mikroorganizmalara saldırma emri verilmesinde aktif rol oynadığı araştırmalarla ortaya konulmuştur.

D3 vitamininin öteden beri vücudun bağışıklık ve direnç fonksiyonlarındaki olumlu etkisi bilinmektedir. Mastitis ile ilgili olarak da mevcut koruyucu sistemin harekete geçirilmesinde D3 vitaminin etkisinin birkaç önemli enzimin aktivitesinin arttırılmasıyla söz konusu olduğu bilim adamları tarafından saptanmıştır.

D3 vitamini vücuttaki kalsiyum metabolizmasını düzenler.  Doğum sonrası kalsiyumun aniden, yoğun olarak, süte geçmesi gizli hipokalsemiye veya klinik olarak süt hummasına sebep olabilir.

D3 vitaminin kalsiyum/fosfor dengesindeki rolü, gizli hipokalsemiyi veya klinik süt hummasını önleme yönündeki olumlu etkisi mastitise karşı da koruyucu bir etki sağlayabilir.  Etki mekanizması derinlemesine araştırılmaya devam ediliyor.  Ancak; bulgular bazı enzim aktivitelerinin arttırıldığını ve mastitisle mücadelede D3 vitamininin etkin olduğunu ortaya koyuyor.  Bu durumda doğum öncesi D3 vitamini takviyelerinin veya yeme D3 vitamini katılmasının hipokalsemiyi önleyici etkisinin yanı sıra mastitisi önleyici etkisinden de yararlanılabileceğini ortaya koyuyor.

Kalsiyumun meme başındaki büzücü kasların kasılmasında, vücudun temel bağışıklık ve direnç fonksiyonlarının düzenlenmesindeki etkileri de göz önüne alındığında, D3 vitamininin birkaç etki mekanizmasıyla, mastitisi engelleme yönünde yararlı olabileceği kanaati giderek yaygınlaşıyor.

Süt sığırcılığı ile uğraşanlar ineklerde mastitis olaylarıyla karşılaşırlar.  Ancak; düvelerde mastitis olaylarıyla karşılaştıklarında çok şaşırırlar.  Sütü sağılmayan düvede mastit olabileceği pek akla gelmez.  Düve ise daha ilk süt verme periyodunda bu hastalıkla tanışmış olur.

Düvelerde meme enfeksiyonları sürüden sürüye değişen oranlarda görülür.  Ilık ve nemli bölgelerde daha çok görüldüğü, ayrıca Jersey ırkı düvelerde de daha sık görülme ihtimalinin olduğu bildirilmektedir.  Sürüden sürüye değişen oranlarda görülmesi ise “sürü yönetimi” uygulamalarına dikkat edilip edilmediğiyle ilgilidir.

Düvelerde mastitis doğuma birkaç gün kala veya henüz yeni doğum yapmış olanlarda görülür.  Süt beklediğimiz düveden kanlı ve pıhtılı süt gelirken, meme şiş, kızarık, ağrılıdır.  Sadece kanlı süt gelmesi, şişlik, kızarıklık, pıhtılı süt ve ağrı olmaksızın bir meme enfeksiyonu olduğunu ifade etmez.  2 yaşına kadar bakıp beslediğimiz, masraf ettiğimiz, süt vermesini beklediğimiz düvenin süt yerine memesinden pıhtı gelmesi, kötü bir sürprizdir.  Düve mastitisinin sebeplerini iyice bilirsek ve önlemleri baştan alırsak bu kötü sürprizle karşılaşmayız.

Düvenin daha ilk laktasyonda böyle bir yangı ile karşılaşmış olması ilerideki dönemlerde de istenen süt miktarına ulaşamaması, meme dokusunda gelişme eksikliği, inatçı mastitis vakaları ve somatik hücre artışı gibi sonuçlar doğurur.

Meme başı derisi mikroorganizmaların en kolay yuvalanıp, en çabuk üreyebileceği yerlerdir.  Bir de meme başı derisinde çatlaklar, küçük yaralar, sıyrıklar varsa, üstelik memeler kötü barınak koşullarının yarattığı ıslak, nemli, gübreli, çamurlu bir taban üzerinde sürekli kalmak zorundaysa, mastitise yatkın bir ortam hazırdır.  Yaşlı ineklerle gebe düvelerin aynı ortamda bulunması, doğum sonrası meme ödemi, buzağılama boksu olmaması, hayvanların birbirini emmesi ve sinekler düve mastitisine yatkınlık oluşturan faktörlerdir.

Düvelerde veya ineklerde görülen meme yangıları çok faktörlü hastalıktır.  Sonuçta mikroorganizmalar suçlanır.  Ancak; mikroorganizmaları davet eden, yol açan birçok etken vardır.  Mikroorganizmalar sağımcının ellerinde, meme başında, gübrede, altlıkta, başka hayvanın ağzında, burnunda veya mermesinde bolca bulunurlar.  Bu bakteriler memeye girmek için fırsat kollarken, aktarılmalarına da sinekler yardımcı olur.

Düve mastitisleri de diğer mastitisler gibi tedavi edilebilirler.  Mastitiste tedavi son çare olup, akılcı olan korumaktır.  Mastitis olayları tekrar ettikçe tedavi edilme şansı giderek azalır.  Tekrar eden enfeksiyonların iyileşme oranı birincide %75, ikincide %45, üçüncüde ise %12 olarak belirlenmiştir.  Sineklerle mücadele özellikle düve mastitislerinde en önemli konudur.  Sinek kontrolü yapılan ve yapılmayan sürülerde yapılan karşılaştırılmalı çalışmada düve mastitisinin görülme sıklığının, bakteriye göre değişen oranlarda, 4-10 kat arttığı gözlenmiştir.  Bu sebeple yazın  olan doğumlarda düve mastitisi konusunda daha dikkatli olmak gerekir.

Mastitise sebep olabilecek bir bakteri ordusu vardır.  Buna karşı ise bir koruma ordusu oluşturulmalıdır.  Koruma ordusu makrofaj, nötrofil ve lenfosit adı verilen birçok hücreden ve bunların yardımcılarından oluşur.  Vücut bu bağışıklık ve savunma ordusunu imal etmeyi öğrenir.  İşte bu bağışıklığın öğretilmesine “aşılama” adını veriyoruz.  Meme dokusu hastalık yapıcı bakterilerle tanışmadan önce bir savunma ordusu yaratılabilirse mastitisle mücadelede başarı sağlanır.

Düve adaylarına, yani yedi ayı geçmiş dişi danalara mastitis aşısı yapılması ve tekrarları ile devam edilmesi meme dokusuna hem düşmanlarını, hem de düşmanlarla mücadele edebilmeyi öğretecektir.

Düvelerin bulunduğu sürü de yüksek somatik hücre sayısı söz konusuysa, klinik mastitis olaylarıyla sık sık karşılaşılıyorsa düve mastitisi ile karşılaşma ihtimali de o kadar çoktur.

Düveler de diğer inekler gibi ayrı bir doğum boksunda doğum yapmalı, doğum boksu kuru ve temiz olmalıdır.  Her doğumdan sonra dezenfekte edilmelidir.  Çamurlu, gübreli ortamlarda doğum yapan  düvelerin buzağılamayı takip eden 4 gün içerisinde mastitise yakalanma riski %40 oranında daha fazladır.

Meme ödemi doğumu takiben, düvelerde, ineklere oranla daha fazla görülür.  Görüldüğünde kortizonlu ilaçlarla, idrar söktürücülerle derhal tedaviye girişmek gerekir.

Meme başları mastitisle mücadelenin en kritik yerleridir.  Sağım tekniği burada büyük önem taşır.  Ön daldırma ve son daldırmaya özen gösterilmeli, ihmal edilmemelidir.

Bir sürüde öksürük, mastitis ve eklem yangısı birarada ve sıklıkla gözleniyorsa mycoplasma enfeksiyonundan şüphe edilmeli ve tahlil yaptırılmalıdır.  Sürüye dışarıdan gelecek düve veya ineklerin Staph. aureus ve mycoplasma yönünden tahlil edilerek sürüye kabul edilmeleri sağlanmalıdır.  Bunlar pozitif ise kesinlikle o hayvanlar sürüye alınmamalıdır.

Meme dokusunun ve vücudun genel direncinin güçlenmesi için yemlere E vitamini, selenyum, çinko, bakır ve betakaroten katılması her zaman yararlıdır.

Özet olarak;
Kötü sürprizlerle karşılaşmak istemiyorsak, mastitis aşılaması ile sinek kontrolüne mutlaka önem verilmeli, sürü yönetiminin temel ilkesi olan “Kuru ve Temiz” ilkesinden vazgeçilmemeli, düveler yaşlı ineklerden ayrı tutulmalı, doğumlar ayrı bir doğum padoğunda gerçekleştirilmelidir.

Düve mastitislerinde yukarıda sayılan koruyucu önlemleri ihmal ettiğimiz zaman tedavi gerekecektir.  Tedavi çaresizlikten başvurulan bir yöntemdir.  Böyle durumlarda meme içine en fazla 3-4 mm sokulan bir mastitis tüpü ile ilaç vererek tedavi girişiminde bulunulabilir.  Tedavi  veteriner hekim tarafından yapılmalıdır.  İlaç verilirken meme başının zedelenmesi daha büyük problemlere sebep olabilir.

Son yıllarda yapılan çalışmalarda mastitisli sütlerin buzağılara içirilmesinin ileriki yaşlarda düve mastitislerine sebep olabileceği yönünde bulgular saptanmıştır.  Bu ilginç bilgiye dayanarak mastitisli sütlerin buzağılara içirilmemesi gerektiği ifade edilmektedir.

Mastitis yönünden aşılama yapılmasının sürüde klinik mastitis sayısını, subklinik ve kronik mastitisleri azaltacağı, kendiliğinden iyileşme oranını arttıracağı, mastitis görüldüğünde ise belirtilerin şiddet ve süresinin azalacağı akılda tutulmalıdır.  Düve mastitisleri erken sürüden çıkarma sebeplerinin başında gelmektedir.  Bu yüzden bilinen her türlü önlem alınmalıdır.

Doğu illerimizden Erzurum ili, bilindiği üzere ülkemizin en geniş meralarına sahip yöresidir.  Hayvancılığa yatkın bir bölge olduğu geçmiş yıllardan beri bilinmektedir.  Hayvancılık yapanlar kendi besilerini yaptıkları gibi, batı bölgelerinden hayvan almaya gidenlere de besi danası satmaktadırlar.  Bölgedeki ırkların çoğunluğu yerli, bir kısmı kültür ırkı melezi, çok az bir bölümü de safkan sayılabilecek kültür ırkı sığırlardır.

Bölgede bruselloz hastalığının varlığı bilinmektedir.  Bruselloz hastalığı doğal yoldan çiftleşme ile bulaşarak yayılmaktadır.  Başta bruselloz olmak üzere birçok hastalığın yayılması suni tohumlama ile önlenebilir.  Doğu illerimizde sadece brusellozla mücadele için bile suni tohumlamanın yaygınlaştırılması şarttır.

Suni tohumlamanın asıl yararı ırkın verim yönünden ıslahıdır.  Süt verimi veya et verimi ya da her ikisi yönünden ıslah çalışmaları yapılabilir.  En çok süt veren ırk kabul edilen Holstein ırkı inekler uygun bakım ve besleme koşulları olmadan istenen verimleri veremeyecekleri gibi, hasta olup elden çıkabilirler.  Bölgedeki kesif yem, kaba yem, barınak, koruyucu hekimlik, bakım koşulları Holstein ırkı için uygun görülmemektedir.  Eğer uygun koşullar sağlanabilse Holstein ırkı uyum sağlayabilir.

Bölgede bulunan sığırların çoğunluğu günde 3-5 litre süt veren, süt verme periyotları kısa ırklardan oluşmaktadır.  Yavruları küçük doğum ağırlığında, geç gelişen, fizyolojik gelişmelerini geç tamamlayan bu ırkların etçi yönden geliştirilmeleri yönünde suni tohumlama çalışmaları yapılması bölgeye yarar sağlar.  Dayanıklılık, uyumda zorlanmama, kolay doğum, hızlı canlı ağırlık artışı gibi özellikler göz önüne alındığında Angus ve Piedmentosa ırkları tavsiye edilebilir.  Bunlar etçi ırk olmakla birlikte, bölgedeki 3-5 litre günlük süt veren ineklerin süt verimlerini azaltmayacak, aksine bir miktar arttırabilecek ırklardır.  Etçi ırk olarak bilinse de Angus ve Piedmentosa ırkı inekler günde 8-10 litre civarında süt verirler.

Bugünlerde ülkemizde çiğ süt fiyatları hızla düşmekte ve resmi makamlarca sütte arz fazlası olduğu söylenmektedir.  Diğer yandan ülkemizin çeşitli yörelerinde büyük besi işletmeleri kurulmakta, bunlar da besleyecek dana aramaktadırlar.  Çok hızlı canlı ağırlık artışı olan Angus ve Piedmentosa ırkı buzağıların müşterisi hazırdır.  Ayrıca;Piedmentosa ırkı buzağıların beslenmesiyle, kolesterolsüz kırmızı et elde edileceğinden, büyük market zincirleri bir yenilik olması ve sağlık kavramıyla bunlara özel ilgi göstereceklerdir.  Bölgedeki besicilerin buzağıları kendi besilerine almaları da mümkündür.  Şu anda 2 yaşından sonra besisini tamamlayarak kasaplık hale getirilen erkek danalar bu ırkların beslenmesiyle bir yaşında veya on dört aylıkken besilerini tamamlayıp kesime gidecek canlı ağırlığa ulaşacaklardır.  Yani hem küçük yaşta besiciye satmak hem de besiye alarak kasaplık olarak satmak seçenekleri uygulamaya konulabilir.

Gelelim kombine ırklara; aslında bir sütçü ırk olan Brown Swiss veya Montofon sığırlar birçok bölgemizde çift amaçlı yani kombine ırk olarak kabul görmektedir. Simmental ırkı sığırlar da ülkemizde kombine ırk olarak yetiştirilmektedir.  Bu ırkların erkek danaları hızlı canlı ağırlık artışı yönünden besiciler tarafından tercih edilmektedir.  Ancak; ineklerinden süt beklenen bu ırklarda döl tutmama, son atmama, süt humması, ketosis gibi metabolik hastalıkların görülme ihtimali, etçi ırklardan farklı olarak, çok fazladır.  Uygun bakım, besleme, koruyucu hekimlik ve sürü yönetimi koşullarına güvenemiyorsak bu ırklara sahip olmak doğru değildir.  Süt verimi yükseldikçe ayak hastalıkları ve doğum sonrası problemler her zaman daha çok görülecektir.  Bu ineklerin, yani dişi (anaç) materyalimizin hastalıklardan, döl tutmama, süt humması, karaciğer yağlanması, rahim iltihabı, topallık, meme iltihabı gibi problemlerden dolayı elden çıkması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bölgede bunları yapabileceğine inanan, bakım ve besleme koşullarına güvenen çiftliklerin kombine ırkları bulundurmasında bir sakınca yoktur.  Ama; biliyoruz ki bu tip işletmeler çok azdır.  O yüzden çoğunluk için uygulanacak en iyi yöntem bölgede etçi ırklar yönünden melezleme yapmaktır.  Etçi ırklara yönelik melezleme çalışmalarının devlet desteğiyle yapılması ise başlıca koşuldur.

Bölgede daha önce yapılan suni tohumlama çalışmalarında devlet desteği olduğunda bir takım ilerlemeler kaydedildiği, olmadığında ise bilinçsizlikten, yanlış inanışlardan, coğrafi ve parasal sebeplerden suni tohumlamanın derhal terk edildiği gözlemlenmiştir.  Geçmiş yıllardaki BTC, Tareks gibi desteklenmiş projeler istenen kadar olmasa bile, bir başarı sağlamıştır.  Yine devletin, örneğin sosyal yardımlaşma fonunun veya benzeri yardım fonlarının destekleriyle suni tohumlama faaliyetlerine tekrar hız verilebilir.

Suni tohumlama nasıl desteklenmelidir?
Suni tohumlama desteği,  suni tohumlamayı yaptıran hayvan sahiplerine, bürokrasiden arındırılmış bir şekilde verilmelidir.  Veteriner hekimin kestiği faturanın bir nüshasını, ilgili payeti iliştirerek, bankaya götüren hayvan sahibi parasını alabilmelidir.  İlk birkaç sene bu şekilde götürülen hizmetler daha sonraki yıllarda bir çerçeveye oturtulur.  Hayvan sahipleri, melezlemenin yararlarını ceplerinde görene kadar, gereksiz kırtasiyeden kaçınmak işin önünü açacaktır.

Her iş fatura mukabilinde olacağı için devlet vergisini alacak, faturalardaki bilgiler kayıt için kullanılacak, bu esnada da ırk ıslahında adım adım ilerlenecektir.  Bu noktada bazı sınırlamalar getirilebilir.  Örneğin; tohumun ve tohumlama ücretinin rakamının hepsi, yarısı ya da daha önceden belirlenmiş bir miktarı destekleme kapsamında ödenebilir.  Uygulayıcı veteriner hekim parasını hayvan sahibinden, hayvan sahibi de parasını desteklemeden alır.  Aynı yöntemin devamı olarak hayvan sahibinin vereceği bir vekaletname ile veteriner hekim parayı tahsil eder.  Borcuna mahsuben, hayvan sahibiyle anlaşır.  İstenirse bu uygulama pilot bölgeler seçilerek başlatılabilir.  Başarısı görüldükçe bölgeler genişletilebilir.

Besicilik için hızlı ağırlık artışı sağlayan, erken kesim ağırlığına ulaşan danalar elde etmek üzere heterozigot melezlemeye de destek vermek uygun bir yöntem olabilir.  Etçi ırkların biriyle melezlemeden doğan dişi, tohumlama çağına geldiğinde kendi anne baba ırkından olmayan bir ırkın spermasıyla tohumlanır. Elde edilen yavruya tür azmanı, hibrid vigor veya heterozigot melez adı verilir.  Bu tür azmanları beside çok üstün verim sağlarlar.  Erkekler besiye alınırken, dişiler yine tohumlama çağına geldiklerinde, bu sefer başka bir ırk boğanın tohumuyla tohumlanır.  Eğer istenilenden fazla dişi materyal varsa, onlar da besiye alınarak kasaplık olarak değerlendirilebilir.

Aynı destekleme modeliyle safkan yetiştirme yapılacak şekilde de suni tohumlama arttırılabilir.  Bakabileceklerine güvenen işletmeler HolsteinMontofon gibi sütçü ya daSimmental gibi kombine ırkları safkan yönünde ilerleterek ırk ıslahı yapabilirler.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde verimin artması, bruselloz gibi hastalıkların azalması, hayvan sahiplerinin gelirlerinin çoğalması, meraların etkin olarak kullanılması amacıyla suni tohumlama desteklenmelidir.  İlk yıllarda genelleşmese bile, bir pilot bölgede etçi ırkların suni tohumlama ile kullanılmasının yolu açılmalıdır.  Daha sonraki yıllarda etçi ırklardan elde edilecek gelir desteklemelerden alınacak paradan çok daha cazip olacaktır.

Ancak; şunu unutmamak gerekir.  Zamanında yapılacak aşılar, iç ve dış parazit mcadeleleri kesinlikle ihmal edilmemelidir.  Buzağıların ölmemesi, koruyucu hekimlik hizmetlerinin aksatılmaması halinde bölgede gözle görülür bir ekonomik büyüme olacağı kesindir.  Bunun için safkan elde etmeye yönelik melezlemenin yanı sıra ticari melezlemeye izin ve teşvik verilmesi gerekir.

Ticari melezlemeye izin ve teşvik verilirse hem bölgenin, hem ülkenin karkas ağırlığı ortalaması yükselecektir.

Örnek uygulama;
Besiye ve kasaplığa uygun ticari melezleme yapanlar elde ettikleri danaları ya kendileri besler, ya da besicilik yapanlara satarlar.  Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında yapılan tohumlamalardan Mart, Nisan, Mayıs aylarında doğan buzağılar, istek ve anlaşmaya göre, Eylül, Ekim aylarında besicilere satılabilir.  Başka bir yöntem ise östrus sinkronizasyonudur (kızgınlıkların hormon müdahalesiyle toplulaştırılması).  Böylece tohumlamalar, doğumlar ve satışlar toplu halde, kısa sürede gerçekleştirilebilir.

Özet olarak; Doğu Bölgelerimizde veya pilot olarak seçilebilecek olan illerimizde, suni tohumlama faaliyetleri, yönü ne tarafa olursa olsun, mutlaka devlet tarafından desteklenmelidir.  Her türlü kültür ırkı melezleme teşvik edilmelidir. Bu işler sağlık, koruyucu hekimlik ve benzeri konulardaki eğitimlerle pekiştirilmeli, uygulama sabırlasürdürülmelidir.

(Bu yazı öneri olarak TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI’na gönderilmiştir.)

Düveler sürümüzün genç kızlarıdır. Geleceğin inekleridir. Düvelerin buzağı çağından, hatta doğumdan başlayarak özenle yetiştirilmesi gerekir. Sağlıklı, tam zamanında tohumlanmış, zayıf ya da şişman değil, olması gereken canlı ağırlıkta düveler sürü sahibine ikinci doğumlarıyla birlikte kâr getirmeye başlarlar. İlk doğumlarının getirisi sadece o güne kadar yapılmış masrafları karşılamaya yeter. Ancak, geç tohumlama yapılmış, yanlış besleme sonucu yağlandırılmış ya da buzağılık döneminde hastalık geçirmiş düveler ikinci doğumlarını takiben bile kâr getirmezler. Öyleyse; düve yetiştirmenin üç ana kuralı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Sağlıklı bir buzağılık dönemi, uygun besleme ve zamanında tohumlama.

Sağlıklı buzağı elde edilmesi daha doğum öncesinden alınan önlemlerle başlar. Güç doğum özelliği olmayan boğalarla tohumlama sonucu kolay bir doğumla elde edilen buzağı, ağız sütünün tavsiyelere uygun içirilmesi, göbek kordonunun dezenfeksiyonu, antiserum uygulaması ve annesinin yanından ayrılması ile büyütülmeye başlanır. Buzağı maması veriliyorsa, mamanın etiketindeki ölçülere uyularak, yine tavsiye edilen 40-42 0C içirme sıcaklığında buzağıya verilir. Etikettekinden daha fazla buzağı maması içirilmesi ise özellikle önerilir. Buzağıların önünde her zaman temiz su bulundurulur. Buzağılar işkembelerinin oluşması için yavaş yavaş kaba ve kesif yeme alıştırılır. Böylece sütten kesme döneminde stres ile karşılaşmazlar. Sütten kesme dönemine bir alıştırma süreciyle girilmezse buzağılar birdenbire zayıflarlar ve hasta olabilirler. Buzağılar beslenirken kalsiyum / fosfor miktarlarına ve oranlarına dikkat edilir ve vitamin desteklemeleri yapılır. Tabii kulak numarası takılması da bu arada mutlaka yapılmış olmalıdır.

Buzağılar büyüdükçe gruplanır. Genellikle sütten kesme ile altıncı ay, altıncı ayla dokuzuncu ay, dokuzuncu ayla tohumlama zamanı arasında gruplanırlar.

Düve adayları ve düveler beslenirken az yemden ve çok yemden kaçınılmalıdır. Az yem gelişme geriliklerine ve tohumlama zamanının ileriye atılmasına sebep olabileceği gibi, çok besleme de yağlanmaya, güç doğumlara, geç döl tutmaya ve meme bezlerinin yağlanmasına sebep olabilir. Gerekli aşıları yapılmış ve parazit mücadeleleri tamamlanmış düve adayları on dört ayda 375 kg olacak şekilde beslenirler. Bu yaşa geldiklerinde cidago yükseklikleri 127 cm olmalıdır. Cidago yüksekliği geçtikleri bir bölgedeki duvarın işaretlenmesiyle kolayca ölçülebilir. On dört aylık ve 375 kg olan düveler tohumlanmalıdır. Günde 700 gr canlı ağırlık artışı ile düvelerin beslenmesi bu yaşta bu canlı ağırlığa erişmeyi sağlar. Bu zamanı geciktiren etmenleri önceden bilerek önlemlerini almak olabilecek gecikmelerin önüne geçecektir. Düvelerin potansiyelini engelleyebilecek problemler şunlardır; solunum yolu enfeksiyonları, ayak problemleri, parazitler, aşırı kalabalık barınaklar, yemlik boyunun yeterli olmaması, eksik protein, eksik enerji veya fazla enerji, çeşitli yaralanmalar, Cryptosporidiosis veya Coccidiosis, ani diyet değişiklikleri, karaciğer apseleri, yabancı cisimlerin yutulması, akraba evlilikleri, asidoz, BVD, barınak konforunun eksikliği, ikizlik, düşük doğum ağırlığı, güç doğum ve aşırı sert çevre koşulları. Bu saydıklarımızla ilgili olarak gerekenler önceden yapılmışsa, düve on dört aylıkken tohumlanabilecek hale gelmiştir. Güç doğum özelliği olmayan bir boğa tohumuyla tohumlanır. Bilindiği gibi süt veren hayvanların en önemli problemlerinin başında mastitis gelir. Özellikle memeyi körelten ve sürüye yayılan, gizli mastitislere sebep olan mikroorganizma Staphylococcus aureus’ tur. Düve adaylarını daha 6-7 aylıkken yani meme dokusu şekillenmeye başladığında bu tehlikeli mikropla tanıştırırsak yani aşılarsak ileride bu büyük tehlikeden onları ve tüm sürüyü korumuş oluruz.

Düveler sürünün döl verimi açısından en verimli hayvanlardır. Sürüye büyük bir genetik potansiyel getirirler. Yaşamlarının ilk aylarında iyi bakılan düveler daha fazla süt veren, daha az sağlık problemi yaşayan, sürüde uzun süre kalan inekler olurlar. Bu yüzden aşılama programına çok dikkat edilmeli, 3 aylık olunca aşı programına başlanmalıdır. Sırasıyla IBR, BVD, PI3, Pasteurella, Clostridium aşıları, 4-6 aylık arası Brusella S19 aşısı yapılmalı, bir yaşında IBR, BVD, PI3 aşılarının tekrarıyla Clostridium aşılarının tekrarı yapılmalı, eğer gerekiyorsa Leptospiroz aşısı da uygulanmalıdır. Yazın ve kışın havalandırmaya dikkat edilmelidir. Barınak içerisindeki amonyak, karbondioksit, hidrojen sülfür ve aşırı nem oranları buzağıların, düvelerin hastalıklara karşı duyarlı hale gelmelerine ve hastalanmalarına sebep olacaktır.

Görüldüğü gibi düve yetiştirmek bir bilim ve sanattır. Kaliteli sütün ve kaliteli düvenin müşterisi hazırdır. İşletmelerin kârlılıklarını artırabilmeleri kaliteli süt ve kaliteli düve elde edebilme yeteneklerini arttırmalarıyla mümkündür.

Beklenen Süt Üretimi:

  1. Holstein ırkı süt sığırları için standart besleme koşullarında beklenen sürü süt verimi ortalama olarak 27 kg ( % 4 yağ ) civarındadır. İyi besleme ve bakım koşullarında bu üretim 32 ? 36 kg’ a kadar yükselebilir.
  2. İlk buzağısını doğuran düvelerde ortalama pik dönemi süt verimi laktasyon ortalamasına göre 3 ? 6 kg kadar daha fazladır. 2. laktasyon ve daha sonrası inekler genel laktasyon ortalamasına göre, pik döneminde 7 ? 14 lt daha çok süt üretebilirler. Düvelerde ve ineklerde pik dönemi süt verimine genel olarak buzağılamadan sonra 5 ? 10 hafta içerisinde ulaşılır.
  3. Sığırlar pik verime ulaştıktan sonra genel anlamda süt üretimindeki düşüş aylık olarak  % 10 ? 15 arasında olur. Daha iyi yönetilen ve daha iyi beslenen sürülerde bu düşüş daha az olur. Geç laktasyonda süt üretimindeki düşüş % 12 ? 20 arasında olur. Bu normaller ışığında eğer laktasyon grafiği yapılır ve mevcut verilerimiz bu grafiğe konulursa, beklenenden farklı olup olmadığımız anlaşılır.
  4. Normal laktasyon süresi 290 ? 310 gün arasındadır. Ortalama olarak 296 gün alabiliriz. Kısa laktasyon süresi dendiğinde aklımıza 270 günün altı gelmelidir.

Düşük Pik Verimi:

  1. Subklinik ve Klinik Mastitis Kontrolü.

  1. Ortalama somatik hücre sayısının kontrölü. Ortalama somatik hücre sayısı 200.000 sayısının altında olmalıdır.
  2. CMT testinde tüm sürüde % 10 ya da daha az sayıda sığırı yakalamalıyız.
  3.  Meme ucu sağlığı sorun olabilir. % 20 ve daha üzeri sayıda sığırda erozyon, kesikler veya delikler görülüyorsa problem var demektir.
  4. Sağım sisteminin ve sağım yöntemlerinin kontrolü gerekmektedir.
  5. Klinik ve subklinik mastitis olaylarındaki vakaların artışı ile süt verimi % 25 – % 50 arasında düşebilir.
  6. Mastitisten korunmak için programın iyi yapılmış olması gerekmektedir. Meme daldırma ve kuru dönem mastitis korunma programı iyi uygulanmalıdır.

  1. Yetersiz tahıl yemlemesi pik veriminin düşmesine neden olur. Doğumdan 2 hafta sonra tahıl alımını arttırmalıyız.
  2. Doğru oranda protein, çinko, selenyum, Vitamin A, Vitamin E verildiğine ve yedirilen yemin küf ve mikotoxinlerce karışık olmadığından emin olmalıyız.
  3. Doğum sonrası mastitis, metritis, ketosis ve abomasumun yer değiştirmesi, uygun olmayan kuru dönem besisi pik veriminin düşmesine neden olur. Özellikle geçiş dönemi beslemesi de olmak üzere kuru dönem besisinin kontrol edilmesi gerek mektedir.
  4. Ayak ve bacak problemleri, pneumoniye bağlı akciğer problemleri, akciğer kurtları, parazitler veya enteritislere bağlı barsak hasarları düşük pik verimine neden olur.
  5. İyi dengelenmiş kuru madde alımı ve selulozun kontrolü işkembe fonksiyonlarının normal olarak sürmesini sağlar. Sığırlar canlı ağırlıklarının % 1.4′ ü kadar kaba yem tüketmelidirler.
  6. Ciddi rasyon hataları, enerji –  protein dengesizliği, kalsiyum, fosfor, magnezyum, sulfur ve tuz eksikliği ya da dengesizlikleri pik veriminin düşmesine neden olur.
  7. Kansızlık pik veriminin düşük olmasında etkilidir. Kansızlığın olası nedenleri arasında protein, demir, bakır, kobalt ve selenyum eksikliği sayılabilir. Ayrıca iç ve dış parazitler anemiye yol açar.

İ.       Laktasyon sonundaki ve kuru dönemdeki aşırı besleme doğum sonrası yem alımının düşük olmasına neden olur. Ayrıca özellikle ketosis olmak üzere metabolik rahatsızlıkların artmasına yol açar. Doğal olarak bu durum pik veriminin düşmesine neden olur.!

  1. Yetersiz su tüketimi ve su kalitesindeki problemler pik verimini etkiler.
  2. Kalabalık sürü hayvanların strese girmesine neden olur ve süt üretimini düşürür.
  3. Kuru dönemde kalış süresinin 50 günden az olmaması gereklidir.
  4. Florid, diğer kimyasallar ve endotoksinler süt üretimini düşürür. Ayrıca küçük buzağıların doğmasına neden olabilir.

SÜT VERİMİNDE AŞIRI DÜŞÜŞLER

  1. Subklinik ve klinik mastitis aşırı süt verimi düşüşlerinin en sık görülen nedenlerindendir. Değişik faktörlere bağlı olarak ya ani düşüşlere ya da yavaş yavaş ama yüksek miktarda düşüşlere neden olur.
  2. Toksik tohumların, mikotoksinlerin veya yabancı maddelerin yenmesi ani süt düşüşlerine neden olur. Erken lakatsyondaki inekler en önce etkilendiklerinden sürü süt verimi hızla düşer.
  3. Aşırı tahıl, yağ, hızlı parçalanan karbonhidratların alımı ve yüksek oranda işkembede parçalanan protein alımı süt verimini olumsuz etkiler. Kesif yem oranının çok yüksek oluşu da işkembe dengesini bozarak süt veriminin düşmesine neden olur.
  4. Sık olmamakla birlikte B12 vitamini eksikliği yüksek verimli ineklerin karaciğer rezervlerini çözmelerine yol açar. Bu durumda süt verimi düşer.

Ege ? Techna Hayvan Besleme Teknikleri LTD ŞTİ

Bülent DEREGÖZÜ

Ziraat Mühendisi, Zooteknist

World Dairy Expo Her Yıl Ekim ayının ilk haftasında ABD’nin Wiskonsin Eyaletinin başkenti MADİSON’ da düzenleniyor. Süt sığırcılığı ile ilgili her ülkeden herkesin buluşma yeri olan Fuar aynı zamanda sütçü ırk inek ve düvelerin yarışma platformu oluyor. Büyük bir ciddiyetle yapılan yarışmalar izleyiciler tarafından ilgiyle izleniyor. Jersey, Guernsey, Ayrshine, Brown Swiss ve Holstein ırkları arasındaki yarışmalara daha önce kendi şehrinde, bulunduğu eyalette derece almış inek ve düveler katılabiliyor. Müzik eşliğinde ve bir disiplin içerisinde yürüyen inekler tecrübeli hakemler tarafından değerlendiriliyor. World Dairy Expo’da dereceye giren inekler ve onların babaları olan boğalar, inekleri yetiştiren çiftlikler piyasada yüksek değerlere ulaşıyor.

Broşürü görüntülemek için tıklayınız.

Web sayfasını görüntülemek için tıklayınız.

Kızgınlık Kontrol Oranı:
Kızgınlık göstermesi gereken gruptan kaç kızgınlık tesbiti yapıldığını gösterir.  Örneğin, yeni doğum yapmış, süt vermekte olan grupta, kızgınlık gösterdiğinde tohumlama yapmayı planladığımız 10 inek varsa, bunun yedisinin kızgınlığını tesbit etmişsek %70 başarı elde etmiş oluruz.  Bu rakam normaldir.  Altına düştükçe kızgınlık tesbitinde başarısızlığımız ortaya çıkar.

Döl Tutma Oranı:
Kaç inek tohumladık? Kaçı gebe kaldı? Kızgınlık gösterdiğini saptadığımız yedi ineğin hepsini tohumladık.  45 gün sonra veya ultrasonla bakılırsa 30 gün sonra muayene edildi. Örneğin; beş inek gebe kaldı. Gebe kalma oranı %71’dir.  %50-60 oranı inekler için iyi bir oran kabul edilir.  Altına düştükçe başarısızlık anlamına gelir. 

Gebelik Oranı:
Kızgınlığını beklediğimiz, tohumlamaya niyetlendiğimiz on ineğimiz vardı.  Yedi kızgınlık tesbit ederek tohumlamıştık.  Beş adedinin gebe olduğunu tesbit ettik.  Gebelik oranımız %50’dir.  Gayet iyi bir orandır.  %35-50 arasındaki oranlar iyi kabul edilir.  Altına düşmesi başarısızlıktır.  Görüldüğü gibi başarı ya da başarısızlık kızgınlık tesbitine dayanmaktadır. İyi kızgınlık takibi yapılmayan çiftliklerde, gebelik oranı %18?20 civarında olur ki,  bu durum “döl kaybı” demektir.

Diğer bir döl verimi terimi buzağılama aralığıdır.  İneğin iki buzağısı arasındaki gün sayısıdır.  Dünyada kabul edilen ortalama değer 13,5 ay yani 405 günüdür.  Bu aralığın 390-405 gün olması başarılı döl verimi programı uygulandığını, yükseldikçe başarısız olduğunu gösterir.

İneklerin kızgınlık takibinde birincil belirti durma, yani diğerlerinin atlamasına izin vermedir.  Çoğunlukla çara akıntısına dikkat edilmekle beraber, eğer çara akıntısı diğer belirtilerle birlikte değilse, tek başına yanıltıcı olabilir.  İneğin durması tesbit edildiğinde saatini not almak gerekir.  Bu durumda öğleden önce, öğleden sonra kuralı tohumlama zamanı için geçerli olur.

Sütçü sığır çiftliklerinde kızgınlık kontrolü için eleman eğitimi şarttır.  Kim neye dikkat etmeli, kim neyi not etmeli? Bu sorumluluklar birilerine mutlaka verilmeli, herkes sorumluluğunu bilmelidir.  Diğer bir konu ise alınan notların iletilmesidir.  Alınan notlar veteriner hekim ya da teknisyenin görebileceği bir yere yazılmalı veya bizzat elden verilmelidir.  Eğitilen elemanın “inek kızgınlık gösterdi” şeklinde not alması yeterli değildir.  Mutlaka ne zaman kızgınlık gösterdiğinin not edilmesi gerekir. 

Her zaman öğretilen öğleden önce, öğleden sonra kuralı sadece iyi gözlem yapılan işletmelerde doğru sonuç verir.  Gözlem için yeterli zaman ayrılmadığı takdirde bu kural ile tohumlama iyi sonuç vermez.  Tohumlama yapmak için geç kalınması, erken davranılmasından daha kötüdür.  Yumurta yola atıldıktan sonra yaşlanmaya başlar.  Yaşlanmış yumurta ya döl tutmaz, ya da erken embriyonik ölüme sebebiyet verir.  Çoklu gözlem yapılmayan işletmelerde atlayana izin veren ineğin görülmesi durumunda ikincil belirtilere de bakarak karar verilmesi, geç kalınacağına, erken tohumlanması, ya da bir şüphe varsa, çok erken tohumlandığından şüphe duyuluyorsa, on iki saat sonra ineğin tekrar tohumlanması yerinde olur. 

Boş ineklerin bir arada tutulması, sorumlu elemanın özellikle o gruba bakması açısından, yararlı olur.  Ayrıca boş gruptakiler birbirini uyarıcı etki yapabilir.  Böğürme, yerinde duramama, aşırı hareketlilik gibi ikincil belirtilerle kızgınlık saatinin doğruluğunu pekiştirmek gerekir.

Gözlemlerin iyi yapılamadığı, kızgınlık tesbitinde hatalar olabileceğinden şüphe duyulduğu durumlarda östrus senkronizasyonu, yani kızgınlıkların müdahale edilerek toplulaştırılması, işe yarar bir çözüm olabilir.

Doğumu takip eden belli bir süre içerisinde inekler tohumlanmaz.  Bu süre en az 45 gündür.  Buna “gönüllü bekleme süresi” adı verilir.  Gönüllü bekleme süresi ineğin tekrar döl tutmaya hazır hale gelmesi için gereken zaman olup, işletmeden işletmeye değişir.  Yüksek verimli ineklerin olduğu işletmelerde bu sürenin 70-90 gün arasıda olması normaldir.  Gönüllü bekleme süresinin ne şart altında olursa olsun yüz yirmi günü geçmemesi gerekir.  Böyle durumlar söz konusu olduğunda buzağılama aralığı uzayacak ve işletme “döl kaybı” ile karşı karşıya kalacaktır.

Özet olarak; başarılı bir kızgınlık tesbiti işletmedeki düşük gebe kalma oranını önleyecektir.  Bunun için iyi bir kayıt sistemi, kızgınlığı görecek eğitimli bir kişi ve uygun zamanda tohumlamayı yapacak deneyimli bir kişi gerekir.  Tohumlamayı yapacak olan deneyimli veteriner hekim ya da teknisyen doğru çözündürme ve doğru tohumlama prosedürünü uygularsa, bu kızgınlık tesbiti ve tohumlama koordinasyonu ile her zaman doğru sonuçlar alınacaktır.

Döl tutmama süt sığırı işletmelerinin en büyük problemidir. İneklerin döl tutmaması durumunda işletmenin zarara uğrayacağı gayet açıktır. Döl tutmama sebepleri içerisinde barınak ve besleme koşulları, kızgınlık tesbiti ve tohumlama zamanı, spermanın uygun şekilde hazırlanması ve uygun yere verilmesi, üreme kanalındaki problemler, rahim iltihapları, ineğin yaşı, vücut kondüsyonu, stres yaratan faktörler, kayıt sistemi ve kullanılan spermanın kalitesi gibi birçok faktör sayılabilir.

Bunların çoğu doğrudan doğruya hayvan sahibinin alacağı önlemlerle düzeltilebilecek konulardır. Yıllar içerisindeki deneyimler ve yapılan çeşitli bilimsel çalışmalar döl tutmama ile besleme koşullarının çok yakın ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Demek ki ineklerin sahipleri tarafından öncelikle dikkat edilmesi gereken konu ” uygun besleme”dir. Birbiriyle ilişkili olduğu ilk bakışta görülmese bile, sıcaklık stresi, vücut kondüsyonu, kızgınlığın
“gösterişsiz” geçmesi, rahim iltihapları yine besleme ile ilgilidir.

İnek sahiplerinin döl tutmama problemlerine karşı yapabileceklerinin neler olduğunu sırasıyla ele alalım;

a) Doğumu yaklaşan, ileri gebe inek:

Doğuma 3-4 hafta kala ineğe, doğurduktan sonra süt vermeye başladığında vereceğimiz kalitede yem vermeye, alıştırarak, başlamamız gerekir. Bu safhada rahim karın boşluğunda çok yer kapladığından işkembeyi baskı altına alır ve inek miktar olarak fazla yem tüketemez. Ancak; içerik olarak zengin yemle beslemeye önem verirsek doğumu takip eden günlerde hızlı zayıflamanın önüne geçebiliriz. Bu dönemde ineği aşırı şişmanlatmamak yerinde olur. Gözle takip ve vücut skorunun tek bir kişi tarafından izlenmesi şarttır. Kalsiyum-Fosfor dengesi rasyonda 1 / 2 den 2 / 1’e kadar değişen değerlerde olmalıdır. Kalsiyumun bu dönemdeki fazlalığı dengeyi bozar ve gizli hipokalsemiye sebep olur. Gebeliğin son döneminde ” geçiş dönemi rasyonu” dediğimiz enerji, kalsiyum-fosfor bakımından dengeli bir formül uygulanmalı, ayrıca yemlere çinko, selenyum ve E vitamini içeren katkılar katılmalıdır. Özellikle kalsiyum ve selenyum rahim kasılmalarında önemli rol oynayan minerallerdir. Diğer yandan doğum esnasında ineğin yeterince çaba gösterecek enerjiyi kendinde bulması gerekir.

b) Doğum Anı:

İneklerde güç doğum yüzde dört-beş, düvelerde ise yüzde dokuz oranında olur. Demek ki doğumların çoğunluğu normaldir. Hayvana gereksiz müdahale yapılmamalı, ıkınması için zaman tanınmalıdır. Müdahaleye karar verilirse temizlik koşullarına uyulmalı ve eldiven takılmalıdır. Doğum yapacak inek, günü yaklaştığında temiz, kuru ve yeterince geniş, diğerlerinden ayrı bir bölmeye alınmış olmalıdır. Doğumdan önce kalsiyum verilmemeli, doğumu takiben ise ağızdan ya da enjeksiyon tarzında kalsiyum takviyeleri yapılmalıdır.

c) Doğum Sonrası:

Doğum sonrası memelere süt inmesi ile birlikte ineğin enerji ihtiyacı en yüksek seviyeye çıkar. Bu dönem tam bir ” profesyonel yardım” a ihtiyaç gösteren dönemdir. Yeme katılacak olan acil enerji ön maddeleriyle ineğe yardım etmek yararlı olur. Kalsiyum ve enerjisi eksik inekler son atmakta güçlük çekebilirler. Sonlarını atsalar bile rahimin kendisini toplaması için gerekli kasılmaları tam yapamazlar. Bu durum rahim iltihabının habercisidir. Doğumu takip eden günler ineklerin hızla zayıfladıkları günlerdir. Zayıflamanın enerjili yemler, uygun yem formülleri ve enerji verici katkılarla en aza indirilmesi gerekir. Hızlı zayıflama, vücut yağlarının erimesi ketosis ve karaciğer yağlanması gibi sonuçlar doğurur. Rahimin temizlenememesi, yumurtalıkların hazırlanamaması ileride döl tutma problemine zemin hazırlar.

İnek sahiplerinin bir başka mücadelesi sıcaklıkla baş etmektir. Barınaktaki sıcaklık 22 0C nin üzerine çıktığında “sıcaklık stresi” başlar. Daha sık soluyan, kalbi daha çok atan ineğin enerji ihtiyacı artmakla birlikte, inek bu enerjiyi sağlayacak yemi tüketemez. Yeterli enerjiyi alamayan inek ya kızgınlık gösteremez, ya da kızgınlık gösterse bile gebeliği sağlayacak kalitede yumurta üretemez. Hatta döllenme oluşsa bile rahime yuvalanma zamanında bu stres ile yuvalanma gerçekleşemez.

Kısacası; sıcaklık stresi döl verimini engeller. Yapılacak olan ineği serin tutmaktır. Doğal havalandırma koşulları değerlendirilmeli, yetmediği zamanlarda da mekanik havalandırma ve duşlama sistemleri devreye sokulmalıdır.

İnek sahiplerinin görevlerinden biri de kızgınlık takibidir. İneklerin verimleri arttıkça kızgınlıkta kaldıkları süre kısalmaktadır. Gözle ve yardımcı malzeme ya da aletlerle bu iş en iyi şekilde yapılmalıdır. İneklerin kapalı ahırlarda boynundan bağlı olmaları bir stres faktörüdür. Ayrıca, ineğin boynundan bağlı olması, kızgınlığın en önemli belirtisi olan atlama-durma hareketini de önleyecek, kızgınlık takibini güçleştirecektir.

Güç doğuma sebep olan bir çok etken olmakla birlikte, iki ana etken çok öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi boğa seçimi, ikincisi besleme koşullarıdır. İnek sahipleri tohum seçerken, özellikle düvelerine ” güç doğum oranı düşük” olan boğa tohumlarını seçmeli, bunu uygulayıcıdan, üzerinde durarak, istemelidirler. Güç doğumu takip eden problemlerin başında sonun atılamaması ve rahim iltihapları gelir ki, bu işin sonu da döl tutmamaya kadar gider.
İyi kayıt tutulması da hayvan sahiplerinin yapması gereken işlemlerden biridir. Bu kayıtlarda bir önceki doğum, ineğin geçirdiği hastalıklar, kızgınlık aralıkları, ikiz eşliliği, en son yapılan gebelik muayenesi, önceki tohumlamalar ile ilgili bilgiler yer alırsa uygulayıcıya döl tutma problemleri hakkında ışık tutar ve teşhise, dolayısıyla çözüme yardımcı olur.

Söylediklerimizi özetlersek;

Döl tutmama sorunları yaşamamak için inek sahiplerinin üzerine düşen görevlerin başında uygun besleme, uygun barınak koşullarının temini, kızgınlığın zamanında tesbiti gelmektedir. Bunlar eksiksiz yapıldıktan sonra veteriner hekimin yardımıyla uygun tohum seçimi ve gerekli aşıların yapılması, gerekli takviyelerin verilmesiyle problemlere çözüm bulunacaktır.

İNSANIN yaşam mücadelesinde daima yanında, iyi bir yardımcı olarak yer almış olan köpek, yardımseverliği ve sıcak dostluğu ile diğer hayvanlardan ayrılır. Köpekle insanın işbirliği yüz yıllar öncesine dayanmakla birlikte ilişkinin şekli son yıllarda değişmiştir. Daha önceleri bekçilik, avcılık, çobanlık, kızak-araba çekme, amalara rehber, mayın-eroin arama gibi çeşitli hizmetleri ile hayatımıza girmiş olan köpek, son yıllarda iyi bir dost olarak yanımıza kadar sokulmuştur. Özellikle Avrupa ülkeleri ve Amerika da bu ilişki o kadar gelişmiştir ki, köpekle ilgili yeni iş sahaları bile ortaya çıkmıştır. Örneğin, onlara ait giyim mağazalarından, istediğiniz elbiseyi ya da marketlerden yiyeceklerini almak mümkündür. Ayrıca, özel köpek pansiyonları ve eğitim kurslarına da köpeğinizi gönderebilirsiniz.

Bütün bunlar ek olarak, Uluslararası Bilgisayar Ağına da giren köpek, haberleşme amaçlı bu sistemin “Canine-l” listesini sahiplenmiştir. Bu liste aracılığıyla, insanlar köpekleri hakkında her türlü sorunu, mutluluğu paylaşabilmektedir. Daima insanı arayarak, in- sanla beraber olmak isteyen köpek, gösterdiği dostlukla, aile içerisinde de bir boşluğu doldurur. Bu dostluktan yararlanmak istersek, nasıl bir köpeğe ihtiyacımız olduğuna karar vermemiz gerekir. Ve bilmeliyiz ki, köpek sıradan bir hayvan değildir; özel ilgi ve bakım ister. Bunu sağlamak için, bir köpeğe sahip olmanın bilincinde olmak gerekir. O halde belli başlı bilmemiz gereken hususları gözden geçirelim: Her şeyden önce bakım ve besleme şartlarının evde bulunup bulunmadığı saptanmalıdır. Bunun için; bir yatak ve yataklık, yemek kabı, banyo için gerekli şampuan ve taraklar, gezi yeri, oyun alanı, oyuncaklar, ilk yardım kutusu, yiyecekleri ve sağlık hizmetlerinin karşılanıp karşılanamayacağı düşünülmelidir. Eğer bu koşulları sağlayabileceğimize inanıyorsak, nasıl bir köpek alacağımıza karar vermenin sırası gelmiş demektir.

Av köpeği, bekçi köpeği, çoban köpeği, spor ve gösteri amaçlı köpek mi, yoksa özellikle çocuklar için arkadaş bir köpek mi? Eğer arkadaş bir köpek alınacaksa, yavru mu olmalı, yetişkin mi olmalı, iri cüsseli mi, yoksa küçük cüsseli mi? Bu arada erkek yada dişi mi olması gerektiği de düşünülmelidir. Unutmayalım ki, dişi köpekler, sahiplerine daha çok bağlı ve ilgiye ihtiyaçları da daha fazladır. Yılda iki kere yavrulama dönemine girerler ve kızgınlık dönemlerinde evden kaçabilirler, erkek köpekler ise, her şeyi kontrol altına almak istediklerinden, sert mizaçlıdırlar ama bakımları da daha kolaydır.

Yavruların ise genellikle 6-7 haftalık iken alınması, sahibini tanıması açısından iyi olur. Ancak, küçük çocuk bulunan evlerde, 10 haftalık yavru tercih edilmelidir. Sağlıklı enikler ele alındığında, sağa sola oynayarak tepki gösterirler. Sıcak ve canlı hareketleri vardır, kendi kendilerine hafifçe mırıldanarak şarkı söylerler. Zayıf eniklerin ise hareketlerinde canlılık yoktur ve emeklemeleri normal değildir. Derisi büküldüğü zaman kıvrım şeklinde toplanmış olarak kalır, yani derileri esnek değildir. Rahat olmadıkları için yerinde duramazlar ve acı acı ses çıkarırlar, ya da yattığı yerin bir köşesine yığılıp kalırlar. İri cüsseli köpekler daha çabuk yaşlanırlar ve taşınmaları da zordur. Daha fazla yedikleri için, daha fazla dışkı çıkarırlar.

Bu özelliklere bakarak karar verdikten sonra, köpeği nereden alacağız?

Yavru alınmasında, hayvanın şeceresini (pedigri) , aşı yapılıp yapılmadığını ve sağlık durumunu gösterir bir belge ile beraber, bilinen bir yerden alınması gerekir.

Evimize gelen köpeği öncelikle bir veteriner hekime götürerek genel bir sağlık kontrolünden geçirmeli ve gerekli koruyucu aşılar yaptırılmalıdır. Son bir kaç yıldır ülkemize; özellikle Romanya, Bulgaristan ve Birleşik Devletler Topluluğu ülkelerinden kaçak köpek sokulmaktadır. Göze çok hoş görünse de, kesinlikle böyle ara satıcılarından köpek alınmamalıdır.

Bu hususa dikkatinizi çektikten sonra, onların bakımı konusunda da göz önüne almamız gereken noktaları özetle inceleyelim.

Köpeklerde 12 ay süren yavru döneminde, yavrular, yaptığı çeşitli oyun ve gösteriler ile ev halkını neşelendirir. Bu dönemde yavruların bakımı özenle yapılmalıdır. Normal sağlıklı bir yavru, doğumdan hemen sonra, içgüdüsel olarak annenin memesini bulur ve kendiliğinden emer. Annenin doğumdan hemen sonraki sütüne ağız sütü (colostrum) adı verilir. Bu süt bağışıklık sistemi henüz gelişmemiş yavrulara, çeşitli enfeksiyon hastalıklarına karşı bağışıklık kazandırıcı özelliktedir. Bu nedenle mutlaka yavrunun anne sütü içmesi sağlanmalıdır. ilk günlerde anne yavrunun bakımını ve temizlenmesini yapar, fakat yine de yavrunun altlığı ve üstü sık sık temizlenmelidir. Yavru doğduğu zaman hem kör hem de sağırdır, 13-14 günde gözlerini açar, ancak tam görmesi için 20 günün geçmesi gerekir. 13-17 gün içerisinde de duymaya başlar.Köpek yavruları çok uyurlar ve ilk haftadan sonra canlanırlar, 3. haftaya doğru emeklemeye başlarlar. Yeni doğan enikler vücut ısılarını ayarlayamazlar, kendi kendilerine vücut ısısı ayarını ancak 4. haftada yapabilirler. Bu nedenle eniğin bulunduğu odanın sıcaklığı, 21°C de tutup,eniğin yatağını da ısıtmak gerekir.

Yavru için önü açılmış bir karton kutu yataklık, bir battaniyede yatak görevi görebilir. Daha önce ne yedirildiği bilinmeli ve ilk bir kaç gün aynı yiyecekler verilmelidir. Eve yeni gelen yavru, korkudan yemek yiyemez. ilk günlerde yatma saatinde yalnızlık hissettiğinden de, ağlamaklı sesler çıkarabilir. Bu durumda, onu susuncaya kadar beklemek gerekir. Cezalandırılmamalıdır. Sustuğu zaman ödüllendirilmeli ve sevip okşanmalıdır.

ilk günlerde anne sütünün dışındaki sütlerle beslemede, kabızlık görülebilir. Bunu gidermek için, termometrenin ucu ile yumuşatıcı bir yağı anüsten göndermek ya da biraz ayçiçek yağı yutturmak yararlı olur. Yavruları ele almadan önce, sabunsuz sıcak su ile elin yıkanması gerekir.
Eniklerde 4. aydan itibaren kalıcı dişler gelişmeye başlar.

Dişsiz doğan eniklerin, 3. ve 5. haftadan itibaren ufak keskin dişleri görülür. 4 aydan itibaren süt dişleri kaybolur ve kalıcı dişler çıkmaya başlar. Bu dönemde, diş etlerinde şişme ve hafif iltihaplanma, huysuzluk, iştahsızlık, salya akıntısı ve kusma olabilir. Ve erişkin hale gelindiğinde köpekte, 12 kesici, 4 koparıcı, 26 öğütücü olmak üzere 42 diş bulunur.

Köpeğin ırkına göre, eğer kuyruğu kesilecek ise bu ilk 3-5 gün içerisinde yapılmalıdır. Her ayağın pençe kısmının yan tarafında bir çıkıntı vardır. Bu çıkıntı da 3-5 günlük iken alınmalıdır.

Yavrular biraz büyüdükçe, hareketsizlikten dolayı yağlanıp, şişmanlamasını önlemek için, zaman zaman ekzersiz yaptırılmalıdır. Çeşitli oyuncaklara bayılırlar, ancak oyuncaklarını yutabileceği düşünülerek, büyüklüğüne dikkat edilmelidir.

Yavru köpeğe, sabahları uyandıktan ve yemeklerden hemen sonra veya ihtiyacı olduğu hissedildiği zaman, aynı yere götürülerek bir gazete üzerine pislemesi sağlanır. istenilen yere kaka yaptığında, ödüllen- dirilmelidir. Eğer seyahate çıkarılacaksa, seyahatten önce mutlaka kaka yapması sağlanmalıdır. Uygun bir sandık içerisine konulan hayvanın, gerginliğini gidermek için 4-5 saatte bir, yolculuğa ara verilmesi iyi olur.

Yavruların bağışıklık sistemi gelişmediği için, çeşitli hastalıklara karşı koruyucu olarak aşılanmalıdır. ilk iğne, genellikle 8. -10. haftada, çok acil durumlarda ise 6. haftada yapılır. 6. haftadan sonra parazitlere karşı ilk ilaçlama, iki hafta sonra yeniden aynı ilaçlama yapılır. 8. haftada, yavrulara Parvoviral Enteritis, Hepatitis Contagiosa Canis, Distemper ve Leptospirosis hastalığına karşı karma aşı, kuduz aşısı ise üç aylık olduktan sonra yapılır ve her yıl tekrar edilir.Köpeğin dökülen tüylerine bakarak endişe etmemek gerekir. Çünkü her köpeğin, kendine özgü tüyleri vardır. Tüylerin bakım ve taranması; ölü tüylerin alınması, derinin temizlenmesi, canlı tüylerin gelişip serpilmesi için düzenli olarak yapılmalıdır. Köpek tüyleri; uzun tüyler, ipek tüyler, kıvırcık tüyler, düz tüyler ve kıl tüyler olmak üzere 5 çeşide ayrılır. Her köpeğin kendine ait bir tarağı, fırçası ve tüy açacak, tel fırçasının olması gerekir. Tüy değiştirme genellikle ilkbahar veya sonbaharda görülür.

Köpeğinizin dökülen tüylerine bakarak endişe duymayın.

Köpeğinizi sık sık yıkayarak temizlemek sağlığı yönünden zararlıdır. Çünkü köpek derisinde ter bezleri yoktur, ancak bol bol yağ bezi vardır. Yağ bezleri deriye yumuşaklık ve tüylere parlaklık verir. Sık yıkamada ise deri kurur, çatlar, tüyler donuklaşır. Bu nedenle köpekler ayda bir defa tercihen, zeytinyağından yapılmış sabun ile yıkanmalıdır. Banyo sonrası hayvan, hava cereyanı olmayan bir yerde tutulmalıdır.

Bakımını bu şekilde yaptıktan sonra, köpekle anlaşabilmek de çok önemlidir. Eve gelen yeni arkadaşa anlatmak istediklerimizi nasıl anlatabiliriz? Bunun için öncelikle köpeğinizin özelliklerini bilmeniz, yani onu tanımanız gerekir. Her şeyden öncede onun sıradan bir hayvan olarak değil de, ailenin bir elemanı veya arkadaş olarak görmelisiniz. Unutmayınız ki, köpeğinizin bağlılığı ve itaati karşılıklı güvene dayanır.

Pavlov’un, yaptığı deneylerle köpeğin eğitebileceğini bilimsel olarak ortaya koymuştur. Ancak buna bakarak, köpeğin zekası hakkında bir şey söylemek zordur. Köpeklerin beyni, insan beyninden daha küçüktür. Öğrenme yeteneklerinin iyi olmasına karşı, yargı yetenekleri yoktur.

Pavlovun deneylerinde, zil sesi ile yemek zamanı birleştirilebilmiştir. Köpek, sahibinin sözcüklerini değil, ses tonunu ve hareketlerini değerlendirir. Bu nedene, hitap edilirken hep aynı ses tonu ile güven verici bir şekilde seslenilmelidir. Sahibinin çok iyi dinleyerek, anlamaya çalışır.

Eğitim ile köpeğe neler öğretilebileceğini, izlediğimiz filmlerde veya çevremizde görmüşüzdür.
Örneğin, Alman Çoban Köpeği, mektubu posta kutusuna atabilir. Av köpeklerinin çoğu, öğretilmediği halde ağızlarına aldıkları avı, sahibine götürebilirler. Çoban köpekleri, hayvanları ve insanları gütmekten zevk alırlar. Doberman, Spitz ve Terierler, iç güdüleri yüksek olan hayvanlardır. Onların ev ve aile bireylerini koruma ve kollama iç güdüsü vardır.

Köpekler daima insanla beraber olmak ister. Sahibinin kabul ettiği yabancıları anlar ve kabul ederler. Ancak ufak bir yanlış harekette, yabancının üzerine saldırabilirler. Eve gelip sürekli gelip giden, özellikle üniformalı insanları kolaylıkla tanırlar. Örneğin, gelen postacıdan mektupları alarak, sahibine getirirler. Tanımadıkları maddeleri koklayarak anlamaya çalışırlar.

Her köpeğin kendine özgü bir kokusu vardır. Bu, deri altında bulunan sebacious bezlerinden salgılanan ve idrarla dışarıya bırakılan özel kokular, köpeklerin kişiliğini belirler. Bu nedenle köpekler, sık sık idrar yaparak, bulunduğu ve koruyacağı evi belli ederler. Hatta hemcinslerine, kendi mekanını belli etmek için özellikle daire şeklinde işeyerek, kokularını bırakırlar. Etrafta tütün kokusuna benzer kötü kokular oluşur. Dişi köpeklerin kokusu daha ağırdır.

Köpeklerin Fizyolojik Özellikleri
Köpeğin retinasında, düşük ışığa duyarlı rod hücreleri olduğu için, karanlıkta insanlardan daha iyi görebilir. Hareketli cisimleri çok uzaklardan dahi algılayabilirler ancak, hareketsiz cisimleri algılayamazlar ve mesafe ayarı yapamazlar. Kısa burunlu ırkların (Bul-dog ve Pug’lar) görüş alanları daha geniştir. Uzun burunlu hayvanlarda gözler oval olarak biçimlenmiştir, bu nedenle hayvan özellikle ileriyi çok iyi görür. Fakat ne yazık ki, köpekler renk ayırımı yapamadıkları için hayatı siyah beyaz görürler.

Köpek retinasında bulunan düşük ışığı duyarlı rod hücreleri onun, karanlıkta daha iyi görmesini sağlar. 

Kulakları ve burun çok iyi gelişmiştir ve insanların duyamadığı çok yüksek frekanslı sesleri duyabilirler. Sesleri insandan 4 katı daha uzak mesafeden algılayabilirler. Beyinlerinde, koku merkezinde, insanlardan 40 kat daha fazla koku hücreleri vardır. Bu nedenle köpeklerin koku alma yeteneği, insanlarınkinden çok daha fazla gelişmiştir. insanların burun alanı 3 cm² iken köpekte 1302 cm² civarındadır. Köpeğin burnunda bulunan ıslaklığa gelen zerreler burada ayrıştırılarak kokular algılanır. Köpekler burnundan soluyan hayvanlardır. Havayı burun yolundan akciğerlere iletirler, bu sırada hava süzülür, ısıtılır, nemlendirilir ve oradan ciğerlere alınır. Köpekler insanlarda olduğu gibi, ısı düzenlemesi için terlemezler. Isı ayarını solunum sistemi ile yaparlar. Tüyler, dışarıdan gelen ısının deri ile temasını önler. Tad alma yönünden acı ve tatlıyı çok iyi algılayan köpek, dokunma duyusu yönünden pek özelliğe sahip değildir. Ancak yumuşak ve sert şekilde dokunmaları farkeder ve ona göre davranır. 

İnsanda burun alanı 3 cm² iken köpekte 130 cm² civarındadır.

Vücudun her yerinde bulunan “Apocrine” ter bezlerinin salgıları bakteriler tarafından ayrıştırılarak köpeğe özgü bir koku meydana getirirler. Köpeğin pençelerinde bulunan “Accrine” ter bezleri ise hayvanın pençelerinin kurumasını engellemek için basılan yeri nemlendiren bir su salgılar. Bu sistem sayesinde, hayvanın sürekli sürtünen pençeleri kurumaz.

Köpeğe ait yukarıda öğrendiğimiz bazı fizyolojik bilgilerden hareketle, hareketlerini nasıl yorumlayabiliriz? insanla ortak bir dili olmayan bu hayvanların, vücut hareketlerine bakarak ne anlatmak istediklerini anlayabilir miyiz? 

Evet, köpekler istediklerini kendilerine özgü vücut hareketleri ile dile getirirler. Bu nedenle, yüz ve hareketlerine bakarak ne anlatmak istediklerini anlamak mümkündür. Bunun için köpeklerin ses tonu, duruşları, kulakları, gözleri, dudakları, dili, kuyruğunun ve tüylerinin dik veya yatık oluşu dikkatle izlenmelidir.

Havlama her zaman kızgınlığa işaret değildir. çağırma ve oynamak istediğini anlatmak isteyebilir. Oyuna çağırmada köpekler genellikle, ön ayaklarını yere koyarak, sevinçle mırıldanırlar ve zıplayıp oynarlar. Yüz kasları, insanlar kadar olmasa bile değişik istekleri açıklayabilir. Dudaklar geriye çekilerek, dişlerin görünmesi sağlanabilir. Keyifli köpeklerde, gözler ışıl ışıldır, sinirli ve gergin değildir. Kızan köpeklerin, kulakları çok oynak ve sesin geldiği tarafa doğru kolaylıkla yönelir ve dil iyice arkaya çekilip sivri köpek dişleri açığa çıkar. Gözler dışarıya fırlar ve kızdığı şeyi bloke ederek denetimi altına almak ister.

Köpekler, kuyruklarını iletişim amacı için kullanırlar. Korkan köpekler, kuyruklarını bacaklarının arasına alarak korktuğunu gösterir. Köpeklerde saldırgan kızgınlık ve korkulu kızgınlık olayı farklıdır. Korkulu kızgınlık durumunda köpek, sürekli hırlar, havlar, kulaklarını geri çeker, vücudu gerilir. Arka ayakları ile her an karşısındakine saldırmak ister bir pozisyonda durur. Saldırgan kızgınlık durumunda ise kuyruğunu kaldırır, kulaklarını diker ve dişlerini gösterir. Kızgınlık arttıkça vücudu alçalır ve kuyruğunu bacaklarının arasına alır.

Köpeklerin, kızgınlıklarının nedeni bilindiği zaman, dindirilmesi çok kolaydır. ısırma, kızgınlık, evden kaçma, havlama, gelişigüzel yere pisleme gibi davranışların dikkatle incelenerek, nedenlerini anlamaya çalışmak gerekir.

Köpek eğitiminin esası, ödüllendirmeye dayanır.
Köpekle iyi ilişki kurabilmek için daima nazik ve dürüst davranılmalıdır. Köpek eğitiminin esası ödüllendirme dayalıdır. Yapılan her olumlu davranıştan hemen sonra mutlaka ödüllendirilmelidir ve onların eğiliminde de cezanın yeri hemen hemen yoktur. Fakat aşırı hoş görülü olarak şımartılmamalıdır.

Ceza, istenilmeyen hareketlerin durdurulmasına yönelik olmalı ve hareketten hemen sonra verilmelidir. Daha sonra cezalandırma yapılmamalıdır. Anneler genellikle eniklerini boynundan yakalayıp, havaya kaldırarak cezalandırdıklarından, ceza gerektiği durumlarda annenin yavruya yaptığı gibi, boyun sıkılarak cezalandırılabilir. Köpek 12-14 haftalık olduğu zaman ayakları üzerinde yürüme ve bundan sonra oturma, yatma, bekle ve gel komutları öğretilebilir. Daima aynı ve güven verici bir ses tonuyla hitap edilmeli ve köpeği tahrik edici aşırı ve ani hareketlerden kaçınılmalıdır. Gelişi güzel şakalaşarak alay edilmemeli ve kucağa alınırken önce okşayarak, güven verilmelidir.

Köpeklere bir şey öğretilirken, sesler el ve kol işaretleri ile desteklenmelidir. Gel komutundan sonra, geri dönülerek hareket edilmesi gerekir. Eğitim için İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde, özel köpek kursları vardır. istenen amaç doğrultusunda, köpek eğitimi profesyonel olarak yapılır. Bu ülkelerde, daha önce eğitimden geçmiş, yaşlı köpekler de, bilgi ve görgülerini tazelemek amacı ile zaman zaman yeniden kurslara alınır.

Yavruların sağı solu karıştırarak, ayakkabıyı veya çorabı çekme gibi oyun oynamalarına pek fazla izin vermemek gerekir. Çünkü daha sonra huysuz bir köpek olabilirler. Bazı enikler kucağa alındığında, heyecandan kendilerini kontrol edemeyerek işerler. Bu durumda kesinlikle ceza verilmemelidir.

Mama yiyen yavruların engellenmesi veya mamalarının elinden alınması onları saldırganlığa iter. Bu nedenle dikkat edilmelidir.

Köpeklerin Beslenmesi
Sağlıklı bir büyüme ve gelişme için diğer canlılar gibi köpeklerin de yeterli ve dengeli beslenmesinin yapılması gerekir. Köpekler carnivor (et yiyiciler) sınıfına dahil olmasına rağmen insanların yediği bir çok yiyeceği yerler.

Normal çalışmayan ev köpeklerine, yiyecekler bir defada verilir. Akşam geç saatlerde yemek verilmemelidir, çünkü yemekten birkaç saat sonra dışkı ihtiyacı olur.

Çok genç ve büyümekte olan köpeklere mama,günde 4-5 kez verilir, fakat sütten kesildikten sonra 3-4 öğüne düşürülebilir. Laktasyondaki köpekler ve çalışan köpekler, normal yetişkin bir köpeğe göre, iki kat daha fazla besin ihtiyacı duyarlar. Beslenmede, hayvanın yiyeceği sevip sevmediği ve sahibinin ekonomik durumu gözönüne alınmalıdır.

Köpekleri ödüllendirmek için; peksimet, bisküvi ve kuru üzüm verilebilir. Fakat hak etmediği halde gelişi güzel yiyecek verilerek, hayvan oburlaştırılmamalıdır. Yemek kaplarının plastikten olması, çiğnenerek delinme ihtimali oluşturur. Bu nedenle, paslanmaz çelikten olması daha uygundur.

Kuşbaşı şeklinde verilen etler salyayı uyararak, sindirime yardımcı oldukları gibi, köpek dişleri içinde egzersiz niteliğindedir. Etin fazla pişirilmesi, proteinleri parçalar, bu nedenle az pişirilmeli ve gençlere kıyma, erişkinlere de kuşbaşı şeklinde verilmelidir.

Verilen yiyecekler, ne çok soğuk ne de çok sıcak olmalıdır. Ani olarak verilen soğuk yiyecekler, mide yangısına (gastritis) ve sindirim bozukluklarına neden olur. Sıcak yemekler, köpeğin iştahını keserler. Pişmemiş yumurta akını sindiremezler bu nedenle yumurtayı pişirerek vermek yahut yalnızca sarısını vermek gerekir. Köpek dişleri ve çene kasları için kemikler önemlidir.

Çiğ veya az pişmiş et, köpek besinlerinin temelini oluşturur. Beslemede, karbonhidratlar, proteinler, yağlar, vitaminler, mineral maddeler, selülozlu maddeler ve su yeterli ve dengeli bir şekilde sağlanmalıdır.

Bitkisel besinler, protein, mineral madde ve özellikle vitamin B ihtiyaçlarının karşılanmasında aynı zamanda da rasyonda yağ, kalsiyum ve fosforun emilme ve değerlendirilmesinde önemli rol oynarlar. Bu nedenle mutlaka bitkisel besinler verilmelidir. Yaş sebzeler, özellikle kapalı yerlerde büyütülen köpekler için çok önemlidir. Hareketsizlik sonucu oluşan mide bağırsak bozuklukları önlenmiş olur.

Uygun bir rasyon; et, sebze, meyve ve hububat ile kurulabilir. Pişmiş, Rendelenmiş yeşil sebze, pirinç ve rendelenmiş et buna iyi bir örnektir. Rasyonda 1/4 pirinç, 1/2 et, 1/4 sebze olması uygun bir orantıdır. Ancak genelde, etili yiyecekler rasyonun 1/3’ünü kapsarlar. Çok fazla olmamak şartıyla, kokuşmuş etler köpeklere verilebilir. Sebze, etle çok iyi karıştırılarak, suda pişmiş veya çiğ olarak verilmelidir. Havuç, yeşil fasulye, pırasa, marul, pirince karıştırılarak verilir. Sebze ve pirinç suyu bağırsaklar için iyi gelir. Haşlanmış patatesin enerji değeri çok yüksektir. Şeker ve vitamin için, muz, armut, portakal, elma gibi meyveler verilebilir.

Hazır olarak satılan mamaların vitamin ve mineral madde katkıları dengelidir. Ancak gebelik, hastalık, emzirme ve yavru dönemlerinde bunlara ilave katkılar yapılmalıdır. Evde, et artıkları, karaciğer, yumurta ve çeşitli sofra artığından yapılan yiyecekler, vitamin A, D ve kemik unu ile desteklenmelidir. Yemekten sonra, su içmesine bakarak normalde bir köpeğin ne kadar su içebileceği belirlenebilir.

Hayvanın günlük besin ihtiyacı, yavru, erişkin, gebe ve hasta olması durumlarında, değişme gösterir.

Yavrular 5-6 hafta süreyle meme emerler. Bu süre içerisinde vitamin ve mineral madde yönünden dengeli mamalar, iyice kıyılmış taze et, çeşitli konserveler verilebilir. Yavrularda süt kesimi yavaş yavaş yapılmalıdır. Aniden sütten kesme, raşitizm ve mide bağırsak bozukluklarına neden olur. Enikleri 6 haftalık oluncaya kadar annelerinden ayırmamak gerekir. Annesi olmayan yavrulara, 2-3 saatte bir, içebildikleri kadar süt verilmelidir. Bu durumda ağız sütünün yerini karşılamak için mamalar içerisine, mutlaka vitamin ve mineral karışımları katılarak, her iki saatte bir 30ºC sıcaklıkta yavrulara verilmelidir. Mama için hayvan zorlanmamalıdır, ciğerlerine süt kaçırılabilir.

6. haftadan sonra, anne sütünün dışında takviye besinlerle beslenmelidir. 8. haftaya kadar günde 4 öğün yemek, 9. haftadan 5 aylığa kadar günde üç öğün yemek, 5 aylıktan bir yaşına kadar günde 2 öğün yemek vermek uygun olur. Bundan sonra ise duruma göre günde iki öğün ya da bir öğün yiyecek verilir.

8 hafta oluncaya kadar sabahları; 250 gr süt, çalkalanmış bir yumurta, 5 kahve kaşığı pudra şekeri verilebilir. Öğle yemeği et, ekmek, sebze şeklinde tertiplenir. 5 aylıktan 1 yaşına kadar olan dönemde kas ve kemik dokusu şekillendiği için, et çok önem taşır. Diş çıkartma dönemlerinde, yavaş yavaş sert yiyecekler verilmelidir.

Ergin köpek, ırkına göre 1-1.5 yaşını doldurmuşsa, gelişmesini tamamlamıştır. Rasyonun 1/3’ü et, 1/3’ü tahıl ve sebze karışımı, 1/3’ü de sudan ibaret olmalıdır. Günde bir defa yemek vermek yeterli olur. Yemeklerin hafif kuru olması gerekir. Çok sulu ve bulamaç şeklindeki yemeklerin sindirimi güçtür.

Gebe köpeklerde yavru gelişimi son üç hafta içerisinde olur. Süt oluşumu ve yavru gelişimi için bu dönemde normal köpeklere göre iki kat daha fazla besin maddesine gereksinim duyarlar. Gebeliğin 6. haftasından itibaren her hafta verilen besin maddesi miktarı % 10 oranında arttırılmalıdır.

Hasta köpeğe bir şey yedirmek çok güçtür. Mamaların ısıtılması, kokuyu arttırdığı için iştahı açabilir. Mamaya tavuk suyu, et suyu çiğ veya pişmiş karaciğer ilavesi lezzetini artırır. Köpeğin iştahının kapalı olduğu durumlarda, sinir sistemini uyarıcı stricnin, vitamin B kompleksi ve hormon (kortikosteroid) iştah açıcı olarak verilebilir.

Bazı köpekler sulu bazıları da hafif rutubetli mamaları tercih ederler. Birçok hastalık durumlarında, farkı besin maddesine ihtiyaç duyulur, bu durumda bir veteriner hekim kontrolunda rasyon hazırlanmalıdır.

KÖPEKLERDE CİNSEL YAŞAM
Köpeklerin de kendilerine özgü cinsel yaşamı var. Kızgınlık dediğimiz bu dönemde, dişiler salgıladıkları koku ile erkekleri etrafına toplar. Bu durumda bir dişinin etrafında, 3-5 tane köpek görmek mümkündür.

Engel olunması mümkün olmayan bu hormonal olay, 6 ayda bir defa, genel olarak Temmuz-Ağustos ve Ocak- Nisan aylarında görülür. Bu istek en çok 21 gün devam eder ve bu süre içerisinde çiftleşme gerçekleşir.

Dişi ve erkek köpeğin üreme organları bir çok yönden insana benzemekle beraber farklılıklarda gösterir. Dişi köpekte 3-4. bel omurları hizasında ve böbrekler arkasında periton kesesi içerisinde, yarı oval kitleler halinde yaklaşık 1.5 cm boyunda yumurtalıklar bulunur. Döl yatağı ise ortalama 15 cm uzunluğundadır. Vagina ve vulva içinde çok küçük şekilde bekaret zarı vardır. Erkek köpekte testisler hemen anüsün altında yer alır. Testislerde, sperm üretilir. Erginlik çağında başlayan bu üretim normal bir köpeğin yaşamı boyunca devam eder.

Köpeklerde gebelik 58-63 gün arasındadır. Gebeliğin 6. haftasından sonra karında şişkinlik olur. Doğumdan bir kaç gün önceden memeden süt gelmeye başlar. Üreme aktif olarak 8-10 yıl sürerken, döl verme 14-17 yaşa kadar devam eder.

Doğum olayı ise yarım saat süren aşırı bir sancı ile başlar ve bu sancının arkasına ilk yavru doğar, yaklaşık 15-45 dakika sonra ikinci yavru gelir. Doğan yavruların göbek kordonu anne tarafından ısırılarak, koparılır. Daha sonra yavrusunu diliyle yalayarak, temizler. Anne olan köpekte, doğumdan sonraki üç günde aşırı bir kıskançlık görülür. Yavrularını herkesten uzak tutmaya çalışırlar. Bu durum daha sonra geçer ve kıskandığı yavrusunu, bir insana dost olarak uğurlar.

KÖPEK NASIL KUDURUR?
Kuduz, ortaya çıktıktan sonra çaresi olmayan, ölümcül ve bulaşıcı bir hastalık. Etkeni bir virüs. Köpeklerde ve tüm sıcakkanlılarda görülebiliyor. Hastalık yüksek ateş, ağızdan salya akması, anormal saldırışlar, ısırma gibi belirtilerle kendini gösteriyor.

Mikrobu alan bir köpek, en fazla 5-6 gün sonra felç oluyor. Felç devresinde besin maddeleri yenemiyor, hatta hayvan su bile içemez hale geliyor. Gözler şaşı bakıyor, ses kısılıyor ve havlamalar uluma şekline dönüşüyor.

Erkeklerde cinsel organ ereksiyon halinde bulunuyor ve sık sık gelen nöbetlerden sonra hayvan 2-3 gün içinde ölüyor. 

Köpeğin Sağlık Sorunları
insanlar gibi köpeklerde yaşamak için uygun koşullar bulunmadığından hastalanırlar. Köpeğin sağlıklı olup olmadığı, gözleme ile rahatlıkla anlaşılabilir. Sağlıklı bir köpek; çok hareketli ve canlıdır, her şeyi kurcalar, koklar, ilgi bekler, gözleri oldukça parlaktır, hareketleri arasında bir uyum ve denge mevcuttur. Fazla kilolu değildir. Sağlıksız köpekler ise durgunlaşır, iştahında artma ya da azalma şeklinde düzensizlik oluşur.

Köpeklerin renginde değişme, solma, kusma, ishal, solunum sorunu, öksürme kanama, kaşınma, işitme güçlüğü, kulakların düşmesi, gözlerde akıntı ve şişkinlik, topallık, deride kızarıklık, tüy dökülmesi, kabızlık, altına kaçırma gibi sorunlar varsa, mutlaka bir veteriner hekime müracaat edilmelidir.

Köpekleri özellikle etkileyen 4 önemli bulaşıcı hastalık vardır. Bunlar; distemper, bulaşıcı köpek hepatiti, parvovirus ve leptospirosis’dir. Bu hastalıklara ve kuduz hastalığına karşı gerekli aşılama yapılmalıdır. Ayrıca yuvarlak kurtlar, halkalı kurtlar, bit, pire ve kene’ye karşıda düzenli olarak ilaçlar verilmelidir. Köpeklerle birlikte insana geçen ve bazen oldukça tehlikeli olan hastalıklar vardır. Bunların başlıcaları; kuduz, halkalı kurt, yuvarlak kurt ve pireler. Kurtlar, insanlara geçerek kist oluşturabilirler. Köpek ısırması durumunda derhal kuduz aşısı yaptırmak gerekir.

Diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, bir köpek sahibi olma isteği ülkemizde de hızla yaygınlaşmaktadır. Köpek sahibi olma isteği ülkemizde de hızla yaygınlaşmaktadır. Köpek sahibi olmak isteyen herkesin bilmesi gereken şey; köpek satın almak, vefalı bir dost kazanmak demektir. Bu nedenle, tekrarlayarak “dosta gösterdiğimiz saygı, sevgi ve şefkati ondan eksik etmeyin” diyoruz.

RESİM VE YAZINDA KÖPEK
Köpek, geçmişten günümüze kadar varlığı ile bizlere destek olmuş hatta, sanat dediğimiz inceliğin içerisinde bile yerini almıştır. Asur kabartmalarında, Mısır duvar resimlerinde, hatta taş devri mağara resimlerinde köpekle ilgili, av sahnelerine rastlanılmaktadır. Eski Mısır mağarasında, tazı benzeri köpek heykelleri bulunurken, Çin’de yapılan arkeolojik kazılarda, mezar buluntularında, basık yüzleri ve patlak gözleri ile günümüz buldoglarını çok andıran, kilden yapılmış köpek heykelcikleri çıkartılmıştır. Yine Çin’e ait bir çok belgede, imparatorluk ailesinin gözdesi, Pekin köpeklerine ilişkin belgeler vardır. Rönesans ve Barok dönemine ait Avrupa kır ve aile resimlerinde de köpek betimlemelerine sıkça rastlanırken, daha sonraki dönemlerde özellikle İngiltere’de başlı başına köpek portreleri çizilmiştir. Sonuç olarak köpek, 19. yüzyıla gelindiğinde, duygusal sahnelerin odağına yerleşmiştir. Hristiyan ikonografisinde de yerini alan köpek, bazı azizlerin yoldaşı sayılmıştır. Ayrıca, Napoli Cave Canem mozaiği ve Vatikan müzesi heykellerinden, onu görebiliriz. Sanatçıların modeli köpek, Pisanello, Carpaccio, Taziano, Bassano, Tintoretto, Veronese, Rubens, Watteaum, Manet, Bonnard, Vuillard ve Snyders gibi ünlü hayvan ressamlarının eserlerine de konu olmuştur. Bu arada Giraud’un Av Köpeği’ni, Fremit, Gardet ve Barye’nin eserlerini de anmadan geçmeyelim.

Türk folklorunda da köpek, kutsal sayılan hayvanların arasında yerini almıştır. On iki hayvanlı Türk kaviminde, 11. yıla Köpek yılı adı verilirken; efsaneler ve destanlarda ondan, barak,it ya da it-barak olarak bahsedilmiştir. Kuzey ve Güney Doğu Türklerinin folklorlarında, it başlı, sığır ayaklı bir takvimin bulunduğu, Altay Türk Masallarında da, kocaları köpek kılığında olan güzel kadınlar ülkesinden söz edilmektedir. Kazak folklorunda ise kurmay adı verilen kuş cinsinden bir hayvanın yumurtalarından, köpek yavruları çıkmaktaymış. Dede Korkut ise masallarında, köpeği, bir dost ve kılavuz olarak göstermiş, Ziya Gökalp ise bir eserinde onu, mevsimlerden sonbahara, yönlerden batıyla, maddelerden demire ve renklerden beyaza benzetmiştir.

Çağdaş yazında da önemli bir yer edinen köpek, Charles Dickens’in David Copperfield, Oliver Twist gibi diğer romanlarına da girmiş ve önemli roller üstlenmiştir. Jack London’un dünyaca tanınıp, sevilmesine yol açan Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild) adlı eserinde köpek, yaşam savaşındaki ilkel içgüdüyü betimlerken, yazar onu adeta insan kişiliği kadar canlı; erdem ve kötülük gibi değerlerle bezemiştir.

Köpek, filmlere de konu olmuştur. Conan Doyle’un betimlediği buldog-bloodhound karışımı Baskervilles tazısını ve ünlü film yıldızı Koli Lassie’yi sanırım hepimiz tanıyoruz. Lassie’nin aşkı filminde, Lassie’yi başrollerde Robert Donor ve Mary Gregory ile birlikte, zor durumda kalan bir grup insanın hayatını kurtarırken izledik. Azılı bir çetenin, eğitilmiş elemanı olan köpek Arian da, Esrarengiz Köpek isimli filmiyle, bizlere heyecanlı anlar yaşatmıştı. Ve bir zamanlar oynadığı filmlerle seyirciyi şaşkına çeviren Rin-Tin-Tin’i de unutmamak gerekir.

Rin-Tin-Tin aramızda yok. O şimdi Paris’in ünlü köpek mezarlığında yatmakta. Aynı mezarlıkta 40 kişinin hayatını kurtarmış ve 41. kişi tarafından korku belasına öldürülmüş (ki kendini öldürenin canını, hayatı pahasına yine de kurtarmıştı), Saint-Bernard Barry ve nice cesur polis köpekleri ile beraber Rin-Tin-Tin.

Köpek, bilim adamlarının da dostu ve yardımcısı olmuş. “insanları tanıdıkça, köpeğimi daha çok seviyorum diyen Pascal’a sanırım katılmamak elde değil. Engin buz çöllerinde, çatlamış buz tabakalarını, buzul tepelerini ve uçurumları aşarak -40 hatta -50 derece sıcaklıkta yol alıp, Güney Kutbuna bayrak diken Amudsen ve arkadaşlarının da vefalı ve cefalı dostları, köpekler olmuştu.

Kaynak: Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, Aralık 1993 sayısından aynen alınmıştır.

AŞI PROGRAMI
Aşı programını hayvanın durumuna göre veteriner hekim düzenler. Ancak; tavsiye edilen normal aşı programı şöyledir:

* Aşı programına başlamadan önce kedi veya köpekler için iç ve dış parazit mücadelesi yapılmalıdır.

Köpekler İçin:

6.Hafta
Parvocine (Köpekler için kanlı ishal aşısı)
Bronchicine (Köpekler için öksürük aşısı)
9.Hafta
Solojec-7 (Köpekler için karma aşı) veya Adenomune 7-L (Köpekler için karma aşı)
Bronchicine (Köpekler için öksürük aşısı)
12.Hafta
Solojec-7 (Köpekler için karma aşı) veya Adenomune 7-L (Köpekler için karma aşı)
Dog Vac Rabia (Kedi, Köpekler için kuduz aşısı) veya RABVAC 1 (Kedi Köpekler için kuduz aşısı)

15.Hafta 
Rotweiller ve Doberman ırkı köpekler için ek bir Parvocine (Kanlı ishal aşısı) önerilir.

Kediler İçin:

9.Hafta
Rhinopan (Kediler için Karma aşı)
12.Hafta
Rhinopan (Kediler için karma aşı)
Dog Vac Rabia (Kedi, Köpekler için kuduz aşısı) veya RABVAC 1 (Kedi Köpekler için kuduz aşısı)

Taşıyıcı anneler hormonlarla daha önceden
7 günlük gebe durumuna getirilir.

Embriyo transferi öncesi taşıyıcı annenin yumurtalıkları muayene edilerek embriyonun rahimin hangi tarafına yerleştirileceğine karar verilir ve
o taraf boya kalemi ile işaretlenir.

Epidural anestezi yapılır.

Sıvı azot tankından embriyo çıkartılır ve kaydedilir.

30°C’de çözülür.

Katetere yerleştirilir ve kateter ile rahimin daha önce
belirlenen kornusuna nakledilir.

Kateter ile embriyonun yerleştirilmesi. – 27 Nisan 2003

Embriyo transferi yapılan taşıyıcı anne E.T
harfleri ile işaretlenir. – 27 Nisan 2003

Dondurulmuş boğa spermaları su banyosunda, +380C de, 25-30 saniye bekletilerek ve payet  suyun içerisinde biraz hareket ettirilerek çözdürülür.

Çözdürme süresi ile, suyun sıcaklığı arasında ters orantı vardır.  Yani; suyun sıcaklığı arttıkça çözdürme süresi kısalır.

Bu konuda birçok çalışma yapılmış, en az risk taşıyan sıcaklık ve süre saptanmıştır.  Çalışmalara göre; yüksek sıcaklıkta kısa süreli tutmanın, düşük sıcaklıkta uzun süreli tutmaktan daha iyi sonuçlar verdiği görülmüştür.  Yine çalışmalarda, toplu suni tohumlama yapılacağı durumlarda kullanılmak üzere 380C’ de çözdürülen payetlerin 10 dakika kadar risksiz bir şekilde çözme kabında tutulabileceği ortaya konulmuştur.

Boğalarda normal rektal ısı 38.50C, dişilerde ise bu değer 38.80C dir.

Bilimsel temeller ve sahadan alınan sonuçlar ışığında dondurulmuş boğa spermasının çözündürülmesinde kullanılan su banyosunun sıcaklığının 380C ve süresinin 25-30 saniye  olmasının en uygun yöntem olduğu kanaatine varılmıştır.  Ancak; ana eksen bu değerler olacak şekilde aşağı ya da yukarı hafif sapmalar spermayı tehlikeye atmaz.

İnsanoğlu’nun bir hayali daha gerçekleşti. WWS kurucu ortaklarından Select Sires ABD’de cinsiyeti belirlenmiş sperma üretmeye ve sığırcılık işletmelerinin hizmetine sunmaya başladı.

WWS firmasının Türkiye Genel Distribütörü olarak dişi spermaları ülkemizdeki üreticilerin yararına sunabilmek için girişimlere başlayacağız.

Select Sires firması şu anda Holstein, Brown Swiss ve Jersey ırklarından boğa spermalarının özel işlemlerden geçirilmesiyle elde edilen dişi spermalar hazırlamış bulunmaktadır. Örnek olarak; Holstein ırkından Matches*, Moscow*, Marmax*, GTaurus*, Dakota*, Dison*, Casimir*, LC*, Canyon*, Brown Swiss ırkından Agenda*, Polo*, Jersey ırkından Action*, Rocket* isimli boğaların dişi spermaları mevcuttur. Katalogda dişi sperması mevcut olan boğalar gender SELECTED olarak belirtilmektedir. Select Sires’ın ABD’deki sperma üretim firmaları arasındaki kod numaraları 07 ve 09 ile başlamakta olup, dişi spermalar 507 ve 509 kodlarıyla piyasaya sunulmaktadır.

Kaliteli düveler elde etmek için, aynı zamanda deli inek hastalığı sebebiyle yasaklanan hayvan ithalatına alternatif olarak kullanılabilecek dişi spermalar sürülerin gelişmesinde büyük yararlar sağlayacaklardır.

Dişi Sperma İle İlgili Gerçekler:
1. Erkek ve dişilerin ayrılması için yapılan işlemler sonrası toplam spermanın sadece %18’i gibi bir kısım dişi sperma olarak ayrılmakta, geri kalanı erkek olduğundan ya da işlemler sırasında hasarlı olabileceğinden ziyan olmaktadır. Bu durum dişi spermanın daha pahalı olması sonucunu doğurmaktadır. Fiyat normalin 6 katına kadar çıkabilmektedir.

2. Dişi sperma eldesi büyük yatırım isteyen, zor ve masraflı bir iştir. Dolayısıyla bir payet sadece 2 milyon spermatozoit içerir. Halbuki bu sayı normalde en az 7 milyondur. Bu sebeple tutma oranı normalden %20 oranında daha düşüktür ve tutma oranının yüksek olması için sadece düvelere yapılması tavsiye edilir.

3. Döl tutma oranının yüksek olması için iyi “Kızgınlık Kontrolü” söz konusudur. Günde en az 3 kez kızgınlık kontrolü yapılan işletmelerde döl tutma oranı yüksek olur.

4. Dişi sperma konusunda %2-8 oranında yanılma payı vardır.

Şimdilik bu gerçekleri bilelim. Ancak; teknolojik gelişmelerle bu dezavantajların kısa sürede giderileceğine inanıyoruz.

* ile işaretli olanlar, TARIM BAKANLIĞI YÖNETMELİĞİNE UYGUN OLANLARDIR.

Cinsiyeti Belirlenmiş Sperm (Dişi Sperma) Sunumu için tıklayınız.
(Select Sires – EYLÜL 2006)

Sığırların Süngerimsi Beyin Hastalığı = B.S.E
Bovine spongiform Encephalopathy = Mad Cow Disease = Deli İnek Hastalığı

Hastalık ilk olarak İngiltere’de baş göstermiştir. Etkeni PRİON adı verilen dejenere olmuş proteindir (Bazı gazeteler “Virüs” diye söz ediyor. Virüs değildir.). Mad Cow disease sözcüğünün tam İngilizce karşılığı “DELİ İNEK” hastalığı olup, “Deli Dana” olarak adlandırılması da aslında doğru değildir. Çünkü hastalığın kuluçka dönemi uzun olduğundan genç danalarda daha az, ama ineklerde daha çok görülebilme ihtimali vardır.

Mezbahalarda kesilen hayvanların yenilemeyecek kısımları rendering denilen tesislerde yüksek ısıda yakılarak un haline getirilir ve başka hayvanların yemlerine protein hammaddesi olarak katılır. Yıllardan beri yapılan bu işlemi İngiltere’de, enerji tasarrufu sağlamak amacıyla, daha düşük sıcaklıkta yapmaya başladılar. Özellikle Scrapi hastalığından ölmüş koyunların gövdeleri bu şekilde yakılarak toz haline getirilip, sığır yemlerine protein kaynağı olarak katılınca ” BSE” hastalığı ortaya çıktı. Proteini dejenere eden bu işlem aslında olması gereken, 134°C-138°C, sıcaklıkta çalıştırılan rendering tesislerinde yapılsaydı bu hastalık oluşmayacaktı. Doğal olarak ticaret yoluyla bu et?kemik unları her yere yayıldı. Bütün Avrupa bu hastalıktan etkilendi. Hastalık bir çeşit yamyamlık hastalığıdır. Benzeri hastalıklar insanlarda Avustralya ve Afrika’daki ilkel, yamyam kabilelerde görülmektedir.

BSE Hastalığı cinsiyet gözetmez. Temas yoluyla bulaşmaz. Yani hasta olduğu bilinen bir hayvanla yan yana duran diğer hayvana bulaşmaz. Hastalık kronik seyirlidir. Ürkeklik, ön ayakla yeri kazıma, aşırı tepki veya saldırganlık, iştahsızlık, zayıflama, sallantılı yürüyüş, yatıp kalkamama, dudak titremesi, gibi belirtileri gösteren inekler öldükten sonra beyinleri kontrol edildiğinde beynin gri bölgesinde sünger içindeki boşluklara benzeyen bir yapı gözlenir. Teşhis için en önemli bulgu beyindeki bu Vakuoller’dir (boşluklar). İnek canlıyken görülen belirtiler bir çok hastalıkla karıştırılabilir. Kuduz, tetani, hipokalsemi, zehirlenme, ketosis gibi hastalıklarla karıştırılan BSE’nin teşhisi mikroskopla beynin gri maddesinin muayenesi veya elektron mikroskopta amiloid flamentler gözlenmesiyle konulabilir. Hastalığın aşısı, tedavisi ve antiserumu yoktur.

Sığırları hastalıktan korumak için BSE çıkmış ülkelerden hayvan ve hayvan ürünleri ithal edilmez. Zaten resmi olarak 1996 yılından beri Tarım Bakanlığı böyle bir ithalatı yasaklamıştır. Burada dikkat edilmesi gereken konu kaçak girişler ve aldatmacalı yollardan girişlerdir. Dolaylı yoldan girişler her zaman tehlikeli olabilir.

Devlet resmi tedbirler almakla beraber kaçak girişler konusunda daha duyarlı olmalıdır. Yem fabrikalarında et?kemik unu kullanımı kesinlikle yasaklanmalıdır. Et ?kemik ununun BSE çıkmamış olan bir ülkeden gelip, gelmediğine bakılmaksızın böyle bir yasak konularak mutlaka uygulanmalıdır. Böylece DOLAYLI girişler önlenmiş olur. 

Sığırların süngerimsi beyin hastalığı, Bovine Spongiform Encephalopaty veya İngilizce olarak MAD COW DISEASE adı verilen bu hastalığın etkeni dejenere olmuş bir protein olan PRİON‘dur. BSE bir çeşit TSE’dir. Yani Transmissible Spongiform Encephalopaty adı verilen, beyinde süngerimsi bir yapıya sebep olan ölümcül bir hastalık grubundandır.

İnsanlarda CJD= Creutzfeld Jakop Disease, vCJD= Variant Creutzfeld Jakop Disease, Kuru ve GSS= Gertsmann ? Straussler- Scheinker Sendromu hastalıkları da aynı gruptandır. Hayvanlarda Scrapie koyun-keçilerin, CWD (Chronic Wasting Disease) yaban geyiklerinin, FSE (Feline Spongiform Encephalopaty) kedilerin, TME (Transmissible Mink Encephalopaty) vizonların TSE grubu hastalıklarındandır.

TSE hastalıkları üzerindeki araştırmaları 1976’da Daniel Gaydusek’e, 1997’de Stanley Prusiner’e Nobel Tıp ödüllerini kazandırmıştır. BSE (Deli İnek) hastalığı 1984 yılında ilk defa İngiltere’de görülmüş ve araştırmalar, incelemeler sonucunda 1986’da ilk resmi teşhisi açıklanmıştır. Giderek artan hastalık vakaları İngiltere’de 1992 yılında en üst seviyeye çıkmış ve diğer ülkelere de yayılmıştır. İrlanda, Portekiz, İsviçre, Fransa, Almanya, İspanya, Belçika, Hollanda, Danimarka, İtalya, Liechtenstein, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Lüksemburg, Avusturya, Umman, Kanada, Falkland Adalarının yanısıra 9 Aralık 2003 tarihinde ABD’de de görülerek dünya çapında bir problem haline gelmiştir. En son olarak İSVEÇ’te de görüldüğü rapor edilmiş ve Avrupa’da görülmediği tek ülke de de teşhis edilerek, Avrupa’yı sardığı anlaşılmıştır. Prion yani dejenere olmuş proteinin oluşması ile ilgili olarak iki ayrı teori öne sürülmektedir. Birinci teori bir genetik mutasyonun söz konusu olmasıdır. Bu teori daha çok İngilizlerin kendilerini temize çıkarmak için uğraşmalarıyla ilgili olarak ortaya atılmıştır. Daha çok kabul gören teori ise Scrapi hastalığından ölen koyunlardan elde edilen et ve kemik unlarının sığır yemlerinde protein kaynağı olarak kullanılmasıdır. Papua Yeni Gine yerlilerinde görülen, bir yamyam hastalığı olan KURU hastalığındaki patolojik benzerliğin bu konuda yamyamlığın etkisi olduğu şüphesine ağırlık kazandırması normaldir.

İngiltere’de 1970’li yılların sonlarında enerji tasarrufu sağlanacağı iddiasıyla rendering tesislerinde düşük ısıda işlemle scprapiden ölen koyunlardan et-kemik unu elde edilmeye başlanmış, bu düşük ısıda yakma işleminin protein dejenerasyonuna neden olduğu savunulmuştur. Ancak; İngiltere hükümeti bunun bir genetik mutasyon olduğunu savunmasını sürdürmektedir. Görüldüğü gibi henüz teori seviyesinde iddialar olup, kesin, kanıtlanmış bir şey yoktur.

BSE (Deli İnek) hastalığı bulaşıcı değildir. Hayvandan hayvana ya da hayvandan insana TEMAS ile BULAŞMAZ. Hastalık etkeni olarak bildirilen Prion deride, saçta, idrarda, tükürükte ve dışkıda saptanamamıştır. Ancak, etken beyinde, omurilikte, gözde (retinada) ve sinir ganglionlarında saptanmıştır. Hastalığın sütte ve kas dokusunda olduğuna ilişkin bir bulgu yoktur. Dünyadaki yayılış şekli ve beyindeki süngerimsi dejenerasyon incelendiğinde deli inek hastalığıyla insanlarda görülen vCJD (Variant Creutzfeld Jakop Disease) hastalığı arasında kuvvetli bir ilişki olduğu varsayılmaktadır.

BSE (Deli İnek) hastalığının tedavisi ve aşısı yoktur. Kuluçka dönemi çok uzundur. Kuluçka döneminin 2-8 yıl olduğu söylenmekte olup, İngiltere’de ölen ineklerin çoğunluğunun 3-6 yaş arasında olduğı tespit edilmiştir.

İneklerde birçok hastalıkta ortak olan ağırlık kaybı, iştah kaybı, sütte azalma gibi belirtilerin yanısıra, sinirlilik, anormal duruş, saldırganlık, ayakta durma güçlüğü, sallantılı yürüyüş, dudakların titremesi, kaşıntı, ön ayaklarla yeri kazıma, ürkeklik ve diş gıcırdatma gibi belirtiler görülür. Bu belirtilerin bazılarına bakarak kuduz, tetani, süt humması, zehirlenme, ketosisin sinirsel formu ve listeriosis hastalıklarıyla karıştırılabilir.

Hastalık etkeni Prion’lar ısıya, dezenfektanlara, otoklava, istime ve normal proteinleri yıkımlayan proteaz enzimine dayanıklıdır. Teşhisi beynin gri maddesinde mikroskobik olarak vakuoller , yani süngerin içindeki gibi boşluklar, görülmesiyle konur. Elektron mikroskopta ise Amiloid Filamentler gözlenir. İnsanlardaki C.J.D hastalığındaki belirtiler ise; dizlerde ağrı, kontrolsüz hareketler, istemsiz kas hareketleri, yatalak hale gelme, yorgunluk, iştahsızlık, uyku bozukluğu, hafıza kaybı olarak sıralanabilir.

Ülkemizdeki Deli İnek’le ilgili durum:
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 1996 yılından beri BSE çıkmış ülkelerden canlı hayvan ve hayvan ürünlerini ve bu arda et-kemik unu ithalatını yasaklamıştır. Merkezi Fransa’da bulunan OIE (Uluslararası hayvan hastalıkları ofisi) raporlarıyla riskli ülkeleri bildirmektedir.

BSE’den uzak kalabilmek için ot yiyen hayvanlara et ve kemik unu karıştırılmış yem verilmemeli, hasta hayvanlar imha edilmeli, benzer hastalıklar takip altında tutulmalı, et-kemik unu ithalatı kesinlikle yapılmamalı ya da kaçak girişle ilgili şüpheler varsa dikkatli olunmalıdır.

İnsanların kendi sağlıkları açısından beyin, dalak, omurilik ya da bunları içerebilecek herhangi bir gıdayı yememeleri uygun bir önlem olabilir. Yine; daha tedbirli olmak açısından yemekte ve kozmetikte bitkisel maddeleri tercih etmekte fayda vardır.