Yazılar

Çiğ inek sütünde protein oranı, birçok verim özelliğinde olduğu gibi, genetik ve çevre ile ilgili olarak değişiklik gösterir.  Bazen protein düşüklüğü ile ilgili konular gündeme geldiği için, bu yönde etkili olan konulara göz atalım.

Çiğ sütte yağ ve protein oranı öncelikle ineğin ırkı ve soyu ile ilgilidir.  Bazı ırkların süt yağları ve süt proteinleri yüksektir.

Bunların başında Jersey ırkı gelir.  Yüzde 3,6-4,0 civarında protein ile bir numaraya yerleşir.  Sütçü ırklarda Brown Swiss ikinci sıradadır.  Yüzde 3,38 süt proteini ortalaması vardır.  Süt veriminde ilk sırada yer alan Holstein ırkı ineklerin sütte protein oranları 3,1 civarındadır.  Kombine ırk olarak bilinen Simmental ırkında süt proteini oranı %3,29 olup, 13 Avrupa ülkesinin ortalaması yüzde 3,37’dir.

Ayrıca her ırkın içinde kızlarının süt protein oranı yüksek olan boğalar da vardır ve kataloglarda belirtilmektedir.

İkinci önemli etmen çevre koşullarıdır.  Burada bakım, besleme, vücut kondüsyonu, hava koşulları, hayvanın yaşı, süt verimi döneminin (laktasyonun) evresi gibi konuların etkileri gözden geçirilmelidir.

Laktasyonun evresi süt proteinine etki eder.  Laktasyon başında düşük oranda olan toplam protein, daha sonra azar azar yükselir.  Laktasyon sonuna doğru olabileceği en yüksek orana ulaşır.

İneğin yaşı yükseldikçe, yani inek yaşlandıkça sütte protein oranı düşer.

Vücut kondisyonu laktasyon evresine uygun olmalıdır.  Çok şişman ve çok zayıf ineklerde protein oranı düşer.

Sütte protein oranını etkileyen en önemli konu beslemedir.  Öncelikle rasyondaki protein oranı ve kalitesinin etkisinin çok büyük olduğunu bilmemiz gerekir.

Rasyonda protein eksikse ya da proteinin bir kısmı üre ile karşılanıyorsa sütteki protein oransal olarak düşüktür.

Hayvanın kuru madde ve enerji alımı düşükse (NEB) protein oranı da düşer.

Hava koşulları protein oranına doğrudan etki eder.  Kışın protein oranı yüksek, yazın düşük olur.  Sıcaklık stresi protein oranını belirgin bir şekilde düşürür.

Sütte protein düşüklüğü saptandığında, belli iyileştirmeler yapılsa bile, bu düzeltmelerin sonucu 3-6 hafta ve hatta daha uzun zamanda alınır.

Süt proteininin asıl ve en önemli kaynağı işkembedeki yararlı bakterilerdir.  Yararlı bakterilerin canlıları kadar ölüleri de yararlıdır.  Ölmüş yararlı bakterilerin aminoasit içerikleri ile sütün aminoasit içeriği aynıdır.  İşkembenin doğru çalışması, yararlı bakterilerin çok sayıda ve dengeli olması süt proteininde pozitif yönde etki yapar.

Tabii; tersi de geçerlidir.  İşkembe faaliyetleri aksamış, yararlı bakteri sayısı azalmış ve dengesi bozulmuş ise sütte protein oranı düşer.

Yemleme yönetimi ve özellikle kuru madde alımı hayvanlar için önemli bir besleme konusu olup, süt proteinine de olumlu veya olumsuz yönde tesir eder.

Yemleme ve kuru madde alımında rasyonun kuru madde içeriği çok etkindir.  Yüzde 50 kuru maddeli toplam rasyon ineklerin severek tükettiği bir rasyondur.  Kalitesiz ve yüksek oranda rasyonda bulunan selüloz miktarı süt proteinini düşürür.

Sütte protein oranına tek başına bakmak ve protein oranını tek başına ele alarak değerlendirmek doğru değildir.

Protein ve yağ oranını birlikte değerlendirmek gerekir.  Bunların aralarındaki oran da, ırka göre, bize bilgiler verecektir.

Protein / yağ oranı yüzde 75’den yüksek olmalıdır.  Eğer yağ yüksek, protein düşük ise örneğin; protein – yağ oranı yüzde 55 ise; bir ketosis vakası ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar.

Sütte protein oranı hayvanın sağlığı ile doğrudan ilişkilidir.  İşkembe sağlığından ve ketosis’ten söz ettik.  Subklinik (gizli) mastitis olaylarında ise sütteki ölü akyuvarların artmış olması, yani somatik hücre artışı, yanlış bir biçimde, süt proteinini yüksekmiş gibi gösterebilir.

Süt proteini oranındaki düşüklükleri nasıl önleyebiliriz?

Tabii ki; öncelikle bu konunun ırk ve soy ile ilgili olduğunu tekrar hatırlatalım.  Çok süt verimine sahip Holstein ırkında; katalogdan kızlarına yüksek protein oranı aktaran boğaları seçerek sütte proteini yükseltme şansımız olabilir.

Eğer tank sütünde protein ve yağ oranını yükseltmek istiyorsak bir miktar Jersey ırkı inek bulundurarak onların sütünü de aynı tanka dökerek bunu sağlayabiliriz.

İneklerin kuru döneminin önemini bilmeliyiz.  Doğum öncesi aşırı şişman olan, doğum sonrasında ise aşırı ve hızlı bir şekilde zayıflayan ineklerin sütlerinde süt proteini düşük olur.

İşkembeyi sağlıklı tutmak için gerekli destekler, yemliğin dolu tutulması, yemlikteki yemin ve dışkıların gözlenmesi genel sağlık için olduğu gibi, sütteki protein oranını yüksek tutmak için de büyük önem taşır.

Sıcaklık stresi ile mücadele zaten tüm sağlık koşulları için gereklidir.  Bu arada protein oranının düşmemesi için de duvarsız barınaklar, duşlar ve fanlar, gölgelikler yapılması şarttır.

Sütte yağ ve protein tayini için numunelerin doğru şekilde alınması, soğutma ve nakliye konularındaki mekanik etkilere dikkat edilmesi gereklidir.

Hayvanların çene altında şişlik (ödem = su toplanması) bir hastalık değil, belirtidir.  Bu belirtinin ortaya çıkması ile birçok hastalıktan şüphe edilebilir.

Çene altındaki şişliğin ana sebepleri kansızlık, aşırı zayıflık, protein eksikliği, aminoasit alımındaki sorunlar, vitamin, mineral eksiklikleri olabilir.

Fakat, bunların arkasında neler olduğunu araştırmamız gerekir.

Çene altında ödeme sebep olan, aşırı zayıflamaya, protein eksikliğine, kansızlığa yol açan en önemli hastalık Kelebek (fasciola) istilasıdır.  Ayrıca; yuvarlak kurtlardan kan ile beslenen ve mideye (abomasum) yerleşen Haemonchus contortus paraziti de çene altı ödemine yol açar.

Uzun süren ishaller ve koksidiyoz sonucunda da çene altı ödemi göze çarpar.

Paratüberküloz (John Hastalığı) uzun süren ishal ile ortaya çıktığından aşırı zayıflama, kansızlık ve çene altı ödemi birlikte gelişir.

B12 vitamini, kobalt, bakır eksikliklerine sebep olan durumlar kansızlığa, dolayısıyla çene altı ödemine yol açar.

Bu vitamin ve minerallerin alımı veya emilimi ile ilgili problemler olup olmadığı gözden geçirilmelidir.

Anemi (kansızlık) gözden (konjunktiva) anlaşılacağı gibi, kan sayımı ile de daha doğru teşhis konulabilir.

Aşırı zayıflama ileri safhalarda ölüm ile sonuçlanabilir.

Mavi Dil hastalığında, koyun pseudotüberkülozunda çene altı şişlikleri  görülse de, diğer belirtilerle birlikte değerlendirmek suretiyle, doğru tanıya gidilebilir.

Hayvanı zayıflatan her türlü süreğen hastalık çene altı ödemine yol açabilir.

Çene altında su toplanması tam anlamıyla bir alarmdır.  Meralarda bulunan hayvanların meradan doğan riskleri doğru olarak bilinmelidir.  İshallerde her zaman kullanılıp daha önce sonuç alınmış ilaçlardan sonuç alınamıyorsa, doğru teşhise yönelik olarak çaba sarfedilmelidir.

Paratüberküloz gözardı edilmemelidir.

Doğum öncesi ve doğum sonrası dönemlerde veya ilkbahar, sonbaharda düzenli antiparaziter (antelmentik) ilaçlar kullanılmalıdır.

Coccidiosis (Koksidiyoz) stresli ortamlarda, özellikle kalabalık barınaklarda hızla yayılır.  Hastaların sağlıklılardan ayrılması, iyi gözlem, erken ve doğru müdahale ile koksidiyoz problemleri çözülebilir.

Asıl etken ile mücadele edilirken, kan yapıcılar, B12 vitamini, demir, kobalt ve bakır ile desteklerden önemli yararlar elde edilir.

İç parazit mücadelesinde sıklıkla kullanılan ilaçların direnç geliştirebilecekleri düşüncesiyle, bazen antelmentikleri (antiparaziter ilaçları) değiştirerek kullanmak gerekebilir.

Çene altı ödemlerine geniş açıdan ve tüm belirtiler ile birlikte bakmak şarttır.

Şu kadar sağmal inek alsam, inekçiliğe başlasam, kârlı bir iş yapmış olur muyum?

Bu soru ile defalarca karşılaştım.

Yanıtlaması çok zor bir soru !

 Tam anlamıyla “çok bilinmeyenli bir denklem”

Öncelikle beş bilinmeyenli denklemi çözmek lazım.  Onları yanıtlayabilirsek, sonra diğer sorulara geçebiliriz.

1- Kaba yem

2- Kredi, özsermaye

3- Döl verimi problemleri

4- Buzağı kayıpları

5- Çeşitli hastalık ve kayıplar.

İnekçilik yapmaya niyet eden girişimci kaba yemin bir kısmını veya tümünü kendi sağlayabilecek midir ?

İşletmeyi kurarken kredi kullanılacak mıdır? Kredi, özsermaye oranı nedir?

Bazı girişimciler, örneğin; Simmental ırkını seçenler “sadece buzağı bana kâr olarak kalsa yeter” diye düşünüyorlar.  Çünkü Simmental buzağılar, ülkemizdeki son duruma göre,  iyi fiyatlara satılabiliyor.

Böyle olunca döl verimi ve buzağı kayıplarıyla ilgili 3. ve 4. maddeler önem kazanıyor.

“Sadece buzağılar bize kalsa” diye düşünürken, ya onları da kaybedersek!

Olumlu düşünerek başlamak  hoşumuza gitse de, riskleri gözardı etmeden işe başlamak daha iyi sonuçlar veriyor.

Beşinci maddede hastalık ve kayıplardan söz ediyoruz.  Hastalıkla uğraşmadan,  tedaviye değil, koruyucu hekimliğe para harcayarak çiftliği yönetmek şarttır.

Gelelim denklemin kalan kısmına.

Seçilecek ırk çok önemli.

Örneğin;  Simmental ırkı cüssesine göre, diğer ırklardan daha çok yem tüketen, özellikle  kaba yeme çok ihtiyaç duyan bir ırktır.  Süt verimi düşük kalırsa, tabii ki; bir litre sütün maliyeti yüksek olacaktır.

Diğer yandan yeterli ve dengeli yem alamayan bir ineğin döl verimi de aksayacaktır.

Barınak koşulları aslında koruyucu hekimliğin başladığı noktadır.  Kuru, temiz, konforlu, havadar barınaklar sağlanamaz ise meme ve rahim yangıları, solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere birçok sorunla karşılaşırız.

Sütü nasıl pazarlayacağımızı baştan düşünmek gerekir.  Perakende ve iyi fiyata süt satabilecek miyiz ?

Bu pazarlama yöntemi bizim için sürdürülebilir bir durum mudur ?

Bütün bunlar girişimcinin elinde olan, doğru yapması gereken işlerdir.

Girişimcinin elinde olmayan işler de söz konusudur.

Piyasadaki fiyatlar, yem fiyatları, süt fiyatları ve canlı hayvan fiyatları.  Ayrıca; devlet destekleri.   Bunlar iyi olursa girişimci için olumlu, ama ya kötü olursa!

Görüldüğü gibi birçok sorun var.

Kesin yanıtları ise yapılınca ortaya çıkıyor.  Fakat denemesi bedava değil.  O yüzden girişimcilerin durumu her cepheden ele alarak, iyi düşünerek, gerçekçi yaklaşımlarda karar vermeleri şarttır.

Doğru bir teşhis ile doğru dozda ve doğru zaman diliminde kullanılan antibiyotikler olumlu sonuç verirler.

Hayvanım hasta oldu, hangi antibiyotiği kullanayım?

Bu sorunun cevabı bazıları için gayet basittir.  Daha önce kullanılmış bir antibiyotiği kullanabiliriz.  Ama; gerçek böyle değil.

Eğer geriye dönersek görürüz ki; antibiyotik kullanmayı gerektiren her vaka sürü yönetimi ve koruyucu hekimlik ilkelerinden bazılarının ihmal edilmiş olduğunu gösterir.  Bunun arkasında ise çoğunlukla bilgisizlik, bazen de tasarruf (!) yatar.  Halbuki “az tamah, çok zarar getirir” hayvanların sağlığıyla “Kumar” oynarsak, kaybeden her zaman biz oluruz.

Antibiyotikler zorunlu kalındığında kullanılırlar ve büyük yararlar elde edilir.  Ancak;  aynı hataları tekrar yapmamak için her zaman “biz buraya nereden geldik ?” sorusunu sormak şarttır.

Bilindiği gibi; ilk keşfedilen antibiyotik penisilindir.  Çok yararları görülmüş ve halen kullanılmakta olan bu antibiyotik, sadece gram pozitif bakterileri öldürür.  Gram negatif bakterileri öldürmez.  Bu arada hemen ekleyelim. Gram bir boyama yöntemi.  Gram boyasını içine çeken mikroplara gram pozitif, içine almayan mikroplara ise gram negatif adı verilir.  En ünlü gram negatif bakteri ise E.coli.

 Keçilerin bir hastalığı var.  Keçi ciğer ağrısı.  İlk defa enjektabl oksitetrasiklin preparatları piyasaya çıktığında bu hastalık üzerinde çok iyi sonuçlar vermişti.  Keçileri o güne kadar kırılan keçi sahipleri bu ilaca “Keçibaş ilacı” adını vermişlerdi.  Yani; “Keçilerin baş ilacı” anlamında. Daha önce penisilin grubu ilaçlar bu hastalıkta işe yaramıyordu.

Pasteurella enfeksiyonlarına karşı çok iyi sonuçlar veren bir antibiyotiği kullanıp bu sefer iyi sonuç alamayan birisi “çalışşşmıyo!” kanaatine varabiliyor.

Çünkü; bu sefer öksürük mikoplazma ile ilgili.  Çok büyük araştırmalar ile çok büyük bütçeler ile, uzun zaman harcanarak ortaya çıkarılmış bir antibiyotik bir bilgisizin elinde “çalışmaz” hale gelebiliyor.

Gelelim süte geçmeyen antibiyotiklere; süte geçmeyen antibiyotik olmaz.  Sadece süte geçmeyen doz olur.  Önerilen doz aşılırsa o da süte geçer.  Sefalosporin grubu antibiyotikler bu şekilde öneriliyorlar.  Aşıların dozlarında ise “kavga” çıkıyor.  Önerilen dozun 2 katına çıkılması durumunda süte geçen antibiyotik ?süte geçmesi sebebiyle? problem yaratıyor.  Hâlbuki mikrop kırıcı etkisi yönünden daha etkin oluyor.

Bütün bunlara bakarsak; antibiyotik kullanımı bir bilgi işidir.  Gelişi güzel kullanımlar doğru sonuç vermez.

Ayrıca; antibiyotiklerin geçimsizliklerini göz önüne almak şarttır.

Genel bir bilgi vardır.  Bakterilerin çoğalmasını önleyen antibiyotikler, yani bakteriostatik etkili antibiyotikler, bakterileri öldüren (bakterisit) antibiyotiklerle birlikte kullanılmazlar.

Sonuç olarak, öncelik  her zaman sürü yönetimi ve koruyucu hekimlikte olmalı, antibiyotik kullanımına gerek duyulmayacak kadar biyogüvenlik önlemleri göz önüne alınmalıdır. Yine de antibiyotik kullanımına ihtiyaç duyulursa seçilen antibiyotiğe veteriner hekim karar vermelidir.

Laboratuvar tahlilleri sonucunda belirlenen mikroorganizmalara karşı etkin antibiyotikler rapor edilmektedir.

Ancak; bu mikroorganizmaların bazıları laboratuvarda bazı antibiyotikler tarafından öldürülse bile, gerçekte vücut içerisindeki dokularda aynı başarı elde edilememektedir.

Laboratuvar raporuna göre kullanılan bir ilaç vücutta aynı sonucu vermeyince hemen ilacın etkinliği sorgulanmaktadır.

Hayvan sahipleri antibiyotiklere gereğinden fazla güveniyorlar.  Belki de o yüzden koruyucu önlem olarak yaptığımız önerileri dikkate almıyorlar.  “Bir sorun olursa,  antibiyotik var, kullanırız, düzelir” diye düşünüyorlar.  Ama, bana gelen sorular böyle olmadığını gösteriyor.  “Ne yaptımsa bir türlü düzelmedi” diyorlar.  Bu aslında “antibiyotiklerden antibiyotik beğendim. Biri iyi etmese, ötekini denedim” anlamına geliyor.

Sonuçta önerilerimizin hiçbirinin yapılmadığı ortaya çıkıyor.  “Ne yaptıysam baş edemedim” demek aslında “yapılması gerekenleri yapmadım, ama, sonra ineğim hasta olunca, paraya da kıydım çeşit, çeşit antibiyotikler aldım.  Yine de sonuç iyi olmadı”  anlamında.

Antibiyotiklere güvenerek, bilinen, önerilen koruma tedbirlerini almamak büyük hatadır.

Tam zamanında, gerekli dozda,  gerekli zaman diliminde, doğru teşhis ile, veteriner hekim tarafından kullanılan antibiyotiklere güvenebiliriz.  Daha iyisi ise;  antibiyotik kullanımının arkasındaki sebepleri koruyucu hekimlik ve doğru sürü yönetimiyle yok edebiliriz.

Suni tohumlama ineklerde ırk ıslahında kullanılan yöntemlerin en başta gelenidir.  Evet, birçok yöntem olmakla beraber, halen en çok kullanılan, ırk ıslahı yöntemlerinin yıldızı suni tohumlamadır.

Sektördeki herkes bunu bilmektedir. Ama, suni tohumlamanın en az ırk ıslahındaki rolü kadar sağlık kontrolünde rolü olduğunu da hatırlamak gerekir.

Hatta bizim gibi bruselloz ve tüberkülozun yaygın olduğu bir ülkede, birçok ülkeden çok daha fazla suni tohumlama yapılması şarttır.

Dondurulmuş sperma ile tohumlama dünyada yaygınlaşmıştır. Uygulama esnasında pistole adı verilen bir çeşit sonda veya kateter kullanılır.  Üzerine de bir kılıf geçirilir.  Bu kılıf yani pistole kılıfı her uygulamadan sonra atılır.  Tek kullanımlıktır.  Suni tohumlamanın en büyük yararı buradadır.

Hastalıkların bulaşması önlenir.  Boğanın doğal aşım yapması ise hastalıkların bulaşması için “en güzel” yoldur. Doğal aşımdan kaçınmak ve suni tohumlama yapmak bu sebeplerden dolayı hayvancılığın başlıca koşuludur.

Bugünlerde suni tohumlama uygulamaları yerine doğal aşım tercih edenlerin arttığını duyuyorum.   Hatta kamyonla boğa gezdirip ineklere doğal aşım (tabii dölleme) yaptıranlar olduğunu bile duydum.

Bunu yaptıran hayvan sahipleri başta kendilerine ve sonra da ülke hayvancılığına büyük zarar verdiklerinin farkında değiller galiba.

Böyle bir şey olamaz, olmamalı.  Suni tohumlama yerine doğal aşımı tercih edenlerin iki ana mazereti var.  Birincisi; boğanın atlaması ile daha kolay döl tutma olduğunu söylüyorlar.  İkincisi ise; para.

Suni tohumlamanın masrafından kaçıyorlar.  Ama yağmurdan kaçarken doluya tutulacaklarının farkında değiller.  Kaş yapayım derken göz çıkartıyorlar.

Doğal aşım ile bulaşabilecek hastalıkları sayarsak; tüberküloz, paratüberküloz,  bruselloz,Löykoz, Mavi dil hastalığı, BVD-MD, IBR-IPV, Camphylobacter foetus, Trichomonas foetus, Leptospirosis .

Bu hastalıklara chlamydia enfeksiyonları gibi başka hastalıklar da ekleyebiliriz. Bunların bazıları insanlara bulaşabilen, yani zoonoz hastalıklardır.  Hepsi döl tutmama ve kısırlık sebebidir.

Yavru atma, ölü yavru doğurma gibi problemlerin başlıca sebebi olan bu hastalıklar biliniyorken konunun “para” ile ilişkisini öne çıkarmak büyük bir cehalet örneğidir.

Ülkemiz döl tutmayan ineklerle ve yavru kayıplarıyla ilgili olarak “bir buzağıya muhtaç” haldeyken nasıl böyle bir yanlış yapılabilir?

Herkes biliyor ki dişi ve erkek buzağı sayımız çok az, ithalatımız giderek artıyor.  Döl tutmama, yavru atma, ölü doğum, doğan canlı buzağıların ishal, öksürük, septisemi, enterotoksemi, criptosporidiosis ve benzeri sebeplerden yaşatılamaması gibi sorunlar ortada dururken suni tohumlama yerine doğal aşıma yönelmek akla getirilebilecek en kötü davranıştır.

Hayvan sahiplerinin kesinlikle, ne olursa olsun, tabii döllemeden (doğal aşımdan) uzak durmaları gerekir.

Hayvan sahiplerinin yanlışlarına karşı ise suni tohumlama özendirilmeli, her platformda suni tohumlamanın sadece ırk ıslahı metodu değil, aynı zamanda hastalık önleyici bir yöntem olduğu, hatta “halk sağlığı” için yapılması gerekli bir uygulama olduğu anlatılmalıdır.

Doğal aşım bir çığ gibi üzerimize gelmektedir.  Sonuçta hayvan sağlığı, toplum sağlığı açısından ve ekonomik yönden bu çığın altında kalabiliriz.

Bir an önce özendirme dahil tüm önlemler alınmalı, bu yanlış gidişin önüne geçilmelidir.

Ülkemizde büyükbaş hayvanların bir kısmı, küçükbaşların ise büyük bir bölümü çayır, mera ve otlaklarda beslenmektedir.

Bu arada çokça karışıklığa sebep olan iki deyimi basitçe açıklamak yararlı olur.  Ekstansif, entansif.  Biz hayvanların önüne yem koyuyorsak entansif, hayvanlar kendi yemlerini kendileri buluyorsa ekstansif.

Hayvanları çayır, mera ve otlaklara salıyorsak, kendi yemlerini kendileri bulup yiyorlarsa buna ekstansif hayvancılık adını veriyoruz.

Ülkemizde büyükbaş hayvancılığın bir kısmı, çayır ve mera olanakları olan bölgelerde ekstansif olarak yapılmaktadır.  Bu şekilde ekonomik olarak hayvancılık yapmak mümkündür.

Başka ülkelerde, özellikle ABD’de tamamen çayırlarda beslenen hayvanların ürünleri doğal et veya doğal süt olarak sağlıklı ürün kabul edildiğinden ayrı bir değer oluşturmaktadır.  Hatta ABD’de PFLA (Pasture Fed Livestock Association= Çayırda Beslenen Çiftlik Hayvanları Birliği) bile vardır.

Ülkemizde çoğunlukla ekonomik maliyet bakımından yapılan çayır-mera hayvancılığının doğal problemleri de mevcuttur.  Örneğin; kışın aşırı yağış, karlarla kaplanan alanlar, yazın ise kuraklık ve aşırı sıcak.

Bunlar dışında çayırda hayvan bakıp- besleme konusunda özellikle dikkat edilmesi gereken ayrıntılar söz konusudur.

İlk akla gelen bahar aylarında çabuk büyüyen otlardaki magnezyum eksikliğidir.  Bu durum Hipomagnezemi veya çayır tetanisi denilen magnezyum eksikliğine bağlı, titreme ile ortaya çıkan bir hastalığın sebebidir.

Çayır ve meraların yabancı cisimler ile kirlenmiş olması da sorundur.  Özellikle yerleşim yerleri güzergahında ya da yakınında otlatılan hayvanlar batan veya batmayan yabancı cisimlerle karşı karşıya kalırlar.  Sığırlar hızlı ve dikkatsizce yem yiyip, sonra geviş getiren hayvanlar oldukları için batan veya batmayan yabancı cisimleri yutabilirler.

Naylon poşetler başlıca akla gelen tehlikelerden biridir.

Çivi, tel ve benzeri yabancı cisimler de farklı problemlere sebep olurlar.

Mera ve çayırlara hayvanlarını salıp, otlatanlar çoğunlukla bilseler bile, şişkinliğe sebep olan otlardan söz etmek gerekir.  Şişkinliğe sebep olan otları taze yiyen sığırların aniden işkembeleri köpüklü gaz yapar.  Gözden uzak bir yerde fark edilmesi geç olan böyle durumlar ölümle sonuçlanabilir.  Böyle otların biçildikten ve kurutulduktan sonra karın şişkinliği yapan etkileri kaybolur.

Çayırlarda östrojen içeren otlar varsa, örneğin; çayır üçgülü gibi otlar olduğunda östrojen dolayısıyla sahte kızgınlıklar ve hatta gebelerde yavru atma da söz konusu olabilir.

Diğerleri gibi bu otlarında biçilmesi ve kurutulması sonunda zararlı etkileri yok olur.

Parazitler çayırlardaki hayvanlara sorun oluşturabilirler.

Erkek ve dişi sığırların aynı merada bulunmaları istenmeyen gebeliklere ve çiftleşme ile bulaşan hastalıklara yol açabilir.

Çayır ve meralar şap hastalığı, LSD (çiçek) ve başka hastalıkların bulaşmasına zemin hazırlar.

Aşırı çamurlu ya da taşlı arazilerde otlayan sığırlar ayak hastalıklarıyla karşı karşıya kalabilirler.

Otlama alanının çok uzak olması gidip gelirken enerji sarfiyatına sebep olur. Çayırın bunu karşılayacak ot çeşitliliğine ve zenginliğine sahip olması gerekir.

Yaz aylarında gölgelik ve su temini sorun olmamalıdır.  Yoksa;  ısı stresi kaçınılmaz bir biçimde sığırlara problem oluşturur.

Çayırlarda besin maddelerinin istikrarı yoktur.  Mevsimsel değişiklikler söz konusudur.  Yine; bazı mineral ve vitaminler konusunda aşırı fazlalık veya eksiklikler olması mümkündür.  Örneğin;  Molibden, Flor veya Selenyumun aşırı fazla olması kötü sonuçlar doğurabilir.

Çayırların çevre kirliliğinden etkilenmemiş olması şarttır.

Bütün bu sakıncaları bilerek, gözleyerek sığırların çayırlarda otlatılması gerekir.  Bu sakıncaları giderecek olan önlemleri baştan düşünmek yararlı olacaktır.  Alınacak önlemler koruyucu hekimlik çalışmasıdır.

Çayırlara salınacak olan hayvanların çiğ-kırağı saatlerinde otlamaları önlenmeli, bu saatlerin geçmesi beklenmelidir.

Ayrıca; kesinlikle ani ölümlerin olmaması için Klostridyum aşıları eksiksiz yapılmış olmalıdır.

Çok kurak geçen aylarda destek olacak şekilde yem veya ot konulabilir.

Bazı yerlere yalama kovaları konulması da uygundur.

En önemlisi meraların ıslahı, münavebeli otlatma, mera kullanımının bilinçli olarak yapılmasıdır.

Mera ve çayırları kullanan hayvanlara tüm parazitlere karşı antiparaziter ilaçlama yapılması şarttır.

Ekstansif hayvancılığın avantajları yanında,  yukarıda saydığımız sorunların da olduğunu bilerek, önlemleri baştan düşünerek hareket etmek gerekir.

15.04.2016

Çiftlik Veteriner Hekimi

Süt sığırcılığı ile ilgilenen bir çiftlikte veteriner hekim olarak çalışanların bakış açıları serbest klinik hekimlerinden tamamen farklı olmalıdır.

Serbest klinik çalışması yapan veteriner hekim çoğunlukla sonuçta oluşmuş bir vakaya müdahale eder.  Geçmişte alınmamış önlemler, yapılmış ihmaller hayvanın hasta olması sonucunu doğurmuştur ve klinik yapan hekim sonuçtaki hastalıkla karşı karşıya kalmıştır.  Tedavi etmek, çoğunlukla antibiyotik kullanmak tek seçenek halindedir.  Çünkü koruyucu hekimlik yapılmamış, durum tedavi gerektiren bir hal almış, hekim tedavi amacıyla davet edilmiştir.

Süt sığırcılığı yapan işletmelerde ise tedavi en son seçenek olup, veteriner hekimin bakış açısını koruyucu hekimlik yönüne çevirmesini gerektirir.

Bazı örneklerle açıklayacak olursa, güç doğum klinik bakış açısıyla bir doğum ve jinekoloji vakasıdır.  Hâlbuki;  güç doğum aslında suni tohumlamada kullanılan boğa seçimiyle ilgilidir.  Belki de metabolik konuların, bakım ve beslemenin sonucu ortaya çıkmıştır.

Uterus prolapsusu, sonun atılamaması, abomasumun yer değiştirmesi, metritis, döl tutmama, mastitis gibi problemler, metabolik hastalıklar veya sürü yönetimini ilgilendiren hastalıklar olarak değerlendirilmelidir.  Klinik açıdan bakıldığında ise bunlar jinekolojik veya abomasumun yer değiştirmemesinin tedavisinde olduğu gibi cerrahi vaka olarak değerlendirilir.

Topallık sonuç olarak cerrahi bir müdahaleyi gerektirse de, geriye doğru giderek, yapıcı nedenleri gözden geçirdiğimizde bir metabolik hastalık ya da sürü yönetimindeki zayıflık olarak karşımıza çıkar.

Diğer yandan, çiftliklerde antibiyotik kullanılan olayları araştırırsak, arkasında yine sürü yönetimi hatalarının, stresi yönetmedeki başarısızlıkların, koruyucu hekimlik ve biyo güvenlik ihmallerinin olduğunu görürüz.

Örnek olarak solunum yolu enfeksiyonları veya şap hastalığı bu grupta yer alabilir.

Başka bir hata, ihmal veya bilgisizlik göstergesi ise kayıt sisteminde ortaya çıkar.  Kayıt sisteminin doğru olması, birçok yararının yanı sıra dönemsel istatistiklerle bize yapılan hatalar yönünde birçok ipucu verir.  Örnek olarak; mecburi sürüden çıkarma vakalarının 6 aylık ya da yıllık dökümü eksik kalınan noktaları göze batacak şekilde ortaya koyar.

Sonuç olarak, serbest klinik yapan bir veteriner hekimden çok daha farklı bakış açısı gerektiren çiftlik veteriner hekimliğinin, eğitimden başlamak suretiyle, yapıcı sebepleri önleyici tarzda ele alınması şarttır.

Ülkemizde hayvancılık işletmeleri giderek büyümekte, hayvancılık büyük ölçüde ikinci bir uğraş olarak görülmekte, bu yüzden de eleman çalıştırma ihtiyacı günden güne artmaktadır.  Özellikle büyük çaplı süt sığırcılığı işletmeleri eleman bulmakta zorluk çekmektedirler.

Süt sığırcılığı ile uğraşan çiftliklerde çalışanların doğru yapmalarını beklediğimiz birçok iş vardır.  Çiftliğin kazancını etkileyen, hayvanların sağlığını doğrudan ilgilendiren işleri yapan çalışanların işlerini doğru ve zamanında yaptıklarından emin olmalıyız.  Son yıllarda “çalışanların idaresi” konusu çiftliklerin başlıca sorunları arasında sayılmaktadır.

Çiftliklerde yem hazırlanması ve dağıtımını, sağımı, loğusa takibini, doğumun takibini, buzağı bakımını, kızgınlığın kontrolünü, yem katkılarının doğru kullanımını, temizliği ve benzeri işleri çalışanlardan bekliyoruz.  Tüm bu işler çalışanların doğru yapmasıyla olumlu, yanlış yapmasıyla ise olumsuz yöne gidecek işlerdir.

İnekler çabuk strese giren hayvanlardır. Sağımcı, bakıcı değişiklikleri inekleri olumsuz yönde etkiler.  ABD’nin büyük çiftliklerinde bakıcı değişikliklerinin çiftliğe yıllık maliyeti 25 bin dolar olarak hesap edilmektedir.  Elemanın ayrılması, yeni elemanın bulunması, işe adaptasyonu, ineklerin yaşayacakları stres, strese bağlı verim düşüklükleri ve oluşabilecek hastalıklar hesap edildiğinde bu rakam ortaya çıkmış.  Bakıcı veya çalışan eleman sirkülasyonunun azaltılmasının yolları konusunda ABD’de de bolca çalışma var.  Bizim ülkemizde de, orada da problemler devam ediyor.

Çiftliklerde birçok işi makineler yapmakta ise de,  insanların çalışmalarına olan gereksinim sürmektedir.  Diğer yandan, gözle takip gerektiren durumlar hiç bitmez.  Gözümüz ineklerin üzerinde olmalıdır.  Yemlikler, inekler, çevre, ineklerin davranışları sürekli gözlenmelidir. İneklerin bakışları, akıntıları, yürüyüşleri, dışkıları görsel izlemeye alınmalıdır.  Ayrıca; vücut skorlarının takibi, kızgınlık kontrolü insanların gözlemlerinin önemli olduğu konulardır.

Bütün bu görüşlerin ardından çiftlik çalışanlarıyla ilgili olarak neler yapabiliriz?

Öncelikle kim neyi, nasıl yapacak? Bunu bilmeli ve bildirmeliyiz.  Standart, yazılı çalışma protokolleri oluşturmalıyız.

İneklerin strese girebilecek, mikroplardan etkilenebilecek hayvanlar olduğunu çalışanlara iyice anlatmalıyız.  Çalışanların eğitimlerine önem vermeliyiz.  İşçilerin amirleri tarafından yönetilebilmesi bir beceridir.  Çiftliklerde bazı konular kontrol edilemeyen faktörler grubuna girer.  Örneğin; fiyatlar ve hava koşulları.  Ancak; çalışanların verimli olmaları bu faktörler arasına girmemelidir.  Lider kişilikli çalışanlar formen olarak atanmalı, herkes herkese iş vermemeli, takım ruhu ile motivasyon sağlanmalıdır.  Çalışanların katkıları, fikir ve önerileri alınmalı, problemleriyle ilgilenilmelidir.  Personel toplantıları yapılmalı, problemler ile yüzleşilmelidir.  Lider vasfı olanlara fırsat tanınmalı, mutlaka eğitimleri sağlanmalıdır.

Eğitimlerin yanlışların aktarılması yoluyla değil, doğruların öğrenilmesi yoluyla olması gerektiği bilinmelidir.  Kesinlikle iş planı yapılmalı, eksiklikler doğrudan işçiye değil, onun amirine sorulmalıdır.

Çalışanların, çalışma ortamlarının onların verimlerini arttıracak şekilde konforlu olmasına dikkat edilmelidir.

Büyük çiftliklerde çalışanların yönetimi en önemli konu haline gelmiştir.  Çünkü; sürü yönetimi çalışanlarla birlikte yapılabilecek olan bir konudur. Sürü yönetimi uygulamalarında çalışanların eğitimi ve inanmaları sağlanırsa başarı, tersi olursa, başarısızlık söz konusu olacaktır.

Çiğ sütün maliyetiyle, sütü işleyen ünitelere satış fiyatı her zaman sorun olmuştur. Zaten sütün mandıra veya süt fabrikalarına satış fiyatı değil, mandıra veya süt fabrikalarının çiğ süt alış fiyatı söz konusu olmaktadır. Süt üreticisinin ürettiği ürüne fiyat biçme şansı kısıtlıdır.

Ulusal Süt Konseyi bu konuda önemli bir işlevi yerine getirerek dönemsel biçimde çiğ süt maliyetini hesap ederek bildiriyor. Yapılan hesaplama geçmiş yıllara göre çok daha detaylı ve gerçekçidir. Kesif ve kaba yemler, fire, buzağı geliri, gübre geliri, su elektrik, sağlık, işçilik, faiz giderleri hesaba alınarak yapılan değerlendirmede genel olarak çiğ sütün maliyeti en yüksek Marmara Bölgesinde, en düşük ise Ege Bölgesinde oluşmaktadır. Dolayısıyla, çiğ sütün gösterge olarak maliyeti artık bilinmektedir. Ancak; maliyet tamamen gösterge nitelikte olup, çiftlikten çiftliğe değişir. Bu sebepledir ki, çiğ sütün kârlılık analizi de değişiklik gösterir.

Eski yıllarda çiğ sütün fiyatı, diğer bir deyimle süt işleyen ünitelerin çiğ sütü alması gereken ideal fiyat 1 kg süte karşılık 2 kg yem olarak hesap edilirdi. Yıllar içerisinde buna bire, bir buçuk gibi bir değer biçildi. Şimdilerde 1’e, 1,3 diyenler var. Tabii, çok kaba bir hesap. Keşke ideal olan her zaman gerçekleşse. Bırakın 1 kg süt satan üreticinin 2 kg yem alabilmesini, 1 kg süte karşılık, 1 kg fabrika yemi bile alamıyor.

Sütçü sığır işletmelerinin kârlılık analizi tam olarak çiğ sütün maliyetiyle, sütün süt fabrikası tarafından alındığı fiyata dayanmaz. Çok etkilenir. Ancak; başka kâr veya zarar noktaları da vardır. Belirlenen fiyatlarla zarar eden işletmeler olabileceği gibi, kâr edebilen işletmeler de olabilir. İyi işletme ile kötü işletme arasındaki fark ayrıntılara verilen önemde gizlidir.

Bugünlerde fabrika yemi fiyatları KDV hariç, 86 kuruştan, 124 kuruşa kadar değişiyor. Süt yemlerinin protein içerikleri 21-24 arasında, enerjileri 2700-3100 K.cal arasında. Halbuki kaliteli kaba yemi olan işletmelerin bu yemlere, yani böyle yüksek proteinli, yüksek enerji içerikli yemlere ihtiyacı yoktur. Daha düşük proteinli, daha az enerjili yemlerle, dolayısıyla daha ucuz yemlerle hayvanlarını besleyebilirler. Çünkü; proteinin ve enerjinin bir kısmı kaliteli kaba yemden sağlanacaktır. Kalitesiz kaba yemin açığını fabrika yemiyle kapatmaya çalışmak pahalı fabrika yemi kullanmayı gerektirdiği gibi, işletmeye yarar yerine zarar da getirmektedir. Parasal yönden olduğu kadar, sağlık yönünden de zarar söz konusudur. Kaba yemin açığını kesif yemle kapatma hesabı metabolik hastalıkları davet eder. Bu gibi işletmelerde asidoz, ketosis, şirdenin kayması( abomasumun yer değiştirmesi) gibi metabolik hastalıklar ve topallık, döl tutmama gibi problemler daha çok görülür.

Süt sığırcılığı işletmelerinde kârlılık sütün maliyeti ile satıldığı fiyat dışında faktörlere de bağlıdır. Buzağı kayıpları, sütün uzun süre sağılmak zorunda kalınması, döl tutmama, ineğin genetiğinden gelen verimin alınamaması, hastalıklar, süt kayıpları, tedavi masrafları ve nükseden hastalıklar işletmenin kârlılığını etkiler. Aynı işi yaptığını sanan işletmelerin bazıları kâr ederken, bazıları ise kâr edemediklerinden yakınırlar. Yukarıda söylediğimiz gibi, kârlılık ayrıntılara önem verip vermemekte gizlidir. Ayrıntılar ise, sürü yönetimi uygulamalarının içerisindedir.

KALİTELİ SÜT HERKESE KAZANDIRIR

Bunun tam tersini de söyleyebiliriz. Kalitesiz süt herkese kaybettirir. Süt kalitesi ineğin memesinden çıkmadan önce başlar. Süt sağıldığı andaki kalitesinden daha kaliteli olamaz. Pastörizasyon ve UHT işlemleri sütü olduğundan daha kaliteli hale getiremez.

Bilindiği gibi meme iltihaplarına “mastitis” adını veriyoruz. Mastitis görünür halde ise, yani ineğin memesi kızarmış, şişmiş ve süt bozuk ? pıhtılı ise zaten sütün kullanımı söz konusu değildir. Süt atılır. İneğin tedavisine girişilir. Ancak, görünmeyen, gizli, sinsi mastitis varsa ineğin memesi ve sütü normal görünür. Gizli mastitis sinsi bir düşman olduğundan ineğin memesini için için köreltir, başka ineklere mikrobun bulaşmasına zemin hazırlar, süt miktarını azaltır, fakat adı üstünde “gizli” olduğundan kendini göstermez, gerekli önlemlerin alınması gecikir. Gizli mastitis yapan başlıca etkenlerden biri Staphylococcus aureus adı verilen akıllı bir mikroorganizmadır. Bu etken doku içerisine gizlenerek etrafına bir duvar örer. Antibiyotiklerin etkisinden kurtulmayı başarır. Gözle görülmeyen bu tip gizli mastitisler başta CMT testi olmak üzere çeşitli testlerle anlaşılır. Bu testler sütün somatik hücre sayısı ya da elektrik geçirgenliği, kimyasal maddelerinin değişimi ile ilgili testlerdir.

Sütte gizli mastitisi belirleyen en önemli bulgu sütün somatik hücre sayısıdır. Somatik hücreler meme içerisindeki mikroorganizmalara karşı vücudun mücadelesini gösteren lökositlerdir. Bu sayı ne kadar çoksa savaş o kadar hızlıdır. Somatik hücre sayısı memedeki yangısal reaksiyonun şiddetine göre artar. Dolayısıyla somatik hücre sayısı yüksek sütler, kalitesiz sütlerdir. Görüldüğü gibi süt kalitesi memenin içinde başlıyor. Çünkü sütün üretildiği hücrelerin sağlığı ile ilgili olarak süt kaliteli ya da kalitesiz olarak memeden çıkabiliyor.

Gizli mastitisli memede süt yapıcı hücreler tahrip olduğundan, sütün miktarı, içerdiği kazein, yağ, kuru madde, protein, laktoz miktarları azdır. Üretici daha az süt elde ettiği gibi, sütü işleyen mandıra ya da fabrika gibi üniteler de daha az mamül elde ederler. Daha az mamul elde etmekle kalmayıp, düşük kaliteli mamüller elde ederler. Kalitesiz bir sütten kaliteli mamul elde edilemez.

ABD’de yapılan çalışmalarda sütün miktarında somatik hücre sayısına, dolayısıyla yangısal reaksiyonun şiddetine bağlı olarak % 6 ila % 29 arasında azalma olurken, süt proteininde % 1,4 , toplam kazeinde %18, potasyumda % 9,5, kalsiyum miktarında %66, yağda %8,5-10,5, yağsız kuru madde de % 1,5-8, laktoz’da % 5-30 oranında azalma söz konusu olur. Böylece sütten elde edilen peynir, tereyağı gibi mamüllerde de eksik üretim ve dolayısıyla bu üretimi yapanların kaybı ortaya çıkacaktır.

Süt memenin henüz içindeyken ve sağıldıktan sonra süte geçen mikroorganizmaların birer mikroskobik canlı olduğunu ve milyonlarca olduklarını unutmamak gerekir. Mikroorganizmalarda diğer canlılar gibi beslenirler ve artık çıkarırlar. Artıklarını süte bırakırlar.

Daha sonraki safhalarda mikroorganizmalar UHT ya da pastörizasyon teknikleriyle yok edilseler bile canlıyken süte bıraktıkları artıklar hiç bir şekilde yok olmaz. Bu da kalitesiz süte ve giderek kalitesiz mamüle sebep olur. Diğer yandan gizli mastitislerde sütte enzim aktiviteleri artar. İki önemli enzim, Plasmin ve Lipase enzimleri, sütte yağların ve proteinlerin yıkımlanmasına neden olurlar. Bu enzim aktiviteleri yağ ve protein azalmasına, aynı zamanda sütte ya da mamüllerinde acılaşmış tada yol açarlar.

Plasmin aynı zamanda sütte jelleşmeye sebep olduğu gibi, ısıl işlemlere de dayanıklıdır. Lipase ve plasmin enzimleri yine UHT ve pastörizasyon işlemlerine dayanıklı oldukları için, bu işlemler sütün kalitesini yükseltmez. Çiğ sütte tuzlu tad, kötü koku ve acılaşma lipase ve plasmin enzimlerinin aktivitelerini, aynı zamanda somatik hücre artışını gösterir.

Gizli meme yangıları peynir yapımında mayanın çalışma zamanını kötü yönde etkiler, telemenin gevşek olmasına neden olur. Bu da peynirin, miktarının az olması yanı sıra, kalitesiz olması sonucunu doğurur. Miktar konusunda fikir vermesi açısından örnek verirsek; somatik hücre sayısı 340.000’den 240.000’e düştüğünde peynir verimi % 1, somatik hücre sayısı 640.000’den 240.000’e düştüğünde peynir verimi % 3.3 oranında artar. Ayrıca raf ömrünün uzaması da önemli bir kazançtır.

Görüldüğü gibi gizli mastitis süt sığırcılığı yapan üreticinin sütünü çalarak, üreticiye zarar verir. İnekler arasında yayılan mikroorganizma ineklerin memelerinin kurumasına, erkenden sürüden çıkmalarına, dolayısıyla büyük ekonomik kayıplara sebep olur. Sütü alıp işleyen süt fabrikası ya da mandıraların mamul randımanlarını ve kalitelerini olumsuz yönde etkiler. Sütü ya da süt mamülünü tüketen insanların kalitesiz, gıda değeri azalmış, lezzetsiz, acılaşmış mamüllerle karşı karşıya gelmesi problemi ortaya çıkar. En başında söylendiği gibi kaliteli süt herkese kazandırır ya da kalitesiz süt herkese kaybettirir.

Ne yapılmalı? 
1- Sağım öncesi ve sağım sonrası teat-dip (daldırma)
2- Sağılırken kuru ve temiz memeler
3- Uygun sağım teknikleri
4- Aşılama (Mastivac Mastitis Aşısı)
5- Kuru dönem tedavisi
6- Problemi giderilemeyen ineklerin sürüden çıkarılması
7- Sütü sağarken ve sağdıktan sonraki temizliğe dikkat etmek.
8- Sütü sağdıktan hemen sonra soğutmak ve soğuk zinciri hiçbir zaman bozmamak

Sütü üretenleri, tüketenleri ve işleyenleri koruyacak bu önlemleri süt üreticisine anlatmak-öğretmek ve uygulanmasını sağlamak herkesin görevi olmalıdır.